Pazar, Temmuz 06, 2008

YİRMİDÖRT SAATTE...

Sırt çantasına eşyamı koyuyordum, küçük gözden Napoli'de kullandığımız iki tren bileti çıktı: 27/04/08. 12:53. 1,10 Euro. İç geçirdim.

Eminönü vapuruna binmek için, T.'le buluşup Kadıköy'e gittik. Meydanda miting varmış, trafiğe çakıldık. Nihayetinde, vapur Eminönü'ne yanaşırken telefonum çaldı, S. "nerdesiniz, iskeleden sizi alayım mı" diyor. İnanılmaz doğru bir zamanlama. Sınıf yemeğine giderken 2. köprü çıkışında eş zamanlı biraraya gelmiştik, yine.

Yeşil Ev. Serin, havuzun şıpırtısı dinlendirici. Konser öncesi hafif atıştırma niyetindeyiz. Salata, peynir tabağı. Servis, hep olduğu gibi ağırkanlı.

Arkeoloji Müzesi'ne gidiş. Topkapı Sarayı tarafındaki girişi kapamışlar, dolaşıp Gülhane tarafından gireceğiz. Soğukçeşme Sokağından geçiyoruz.

A.'nın katıldığı toplantı uzamış, konser başlamadan ancak yetişiyor. Yerimiz, girişe yakın. Yanımızdan birkaç eski tanıdık geçiyor. Hiçbirine ses etmiyorum. Müzik başladıktan sonra yakın arkadaşlarımdan biri geçiyor, onunla konser arasında sohbet ediyoruz.

Hava sıcak, rüzgar durdu. Arkeoloji Müzesinin ana kapısındaki merdivenlerin üstünde orkestra var. Konserin 1. bölümü başladı, Mare Nostrum üçlüsü çalıyor. Akordeoncu Richard Galliano'nun melodileri tül gibi üstümüzde.
Aradan sonra Carla Bley öncülüğündeki The Lost Chords topluluğu sahne alıyor. Trompetçi Paolo Fresu her iki bölümün tek ortak müzisyeni. İtalyan. Yetenekli. Asi, yaramaz çocuk gibi. Kareli pantalon ve yazılı bir tişört giymiş, diğer tüm müzisyenler siyahlar içinde. Müzik sürerken, dinleyici önce büfeden içecek almak için gidip geliyor. Sonlara doğru önce parmak ucunda, sonra çekinmesiz gitmeye başlıyor. Hava mı sıktı acaba, yoksa saatin geceyarısına yaklaşması mı?
Müzik güzel oysa. Hem de şehrin bu en eski, tarihin soluk alıp verdiği bölümünde dinlemek daha etkileyici. S.'e soruyorum; bu başlıklar Yunan mı, Roma mı? "Şunlar İyonik" diyor, binanın ön yüzündeki bir kaç tanesini gösterip. "Bunlar da Roma". Bu defa, bir kaç kişinin üstüne tüneyip, konsere huşu içinde daldıkları yerdeki kalıntı başlıkları gösteriyor.

Çıkışta T. ile, S. ve A.'nın evine gece yatısına gidiyoruz. Ertesi sabah için uzun kahvaltı planımız var. Öğrenciliğimizin sonlarına doğru, birbirimizin evine gece yatısına giderdik. O zaman video seyretme modası vardı. Üstelik her evde bulunmazdı. T.'lerin evi bu işin karargahıydı. Bazen de bu gece olduğu gibi bir konser sonrasında ya da sebepsiz misafirlik yapardık.

Dönüş yolunda geceyarısı trafiğine takılıyoruz. Karnım acıktı. S. müjdeyi veriyor; evde karpuz var, peynirle yeriz.
Eski zamanlardan birindeki gece misafirliğinde, yattıktan sonra açlıktan uyuyamamıştık. Kalkıp yağda yumurta yapmıştık, hatırlayıp gülüyoruz.

Sabah, uzun mu uzun bir kahvaltı. Üstüne sade kahveler. Geçmiş, bugün, ortak tanıdıklarımız, unuttuklarımız, hatırladıklarımız, kahkaha, sessizlik, gözyaşı, kayıplarımız...
Geçip gitmiş günlerimiz.

Eve dönüşte, dün çantada bulup atmaya kıyamadığım biletleri görüyorum, yine.
Bu akşam, Sorento'dan aldığım kakaolardan birini içme zamanı. "Antica Cioccolateria" yazıyor paketin üstünde: Peperoncıno Chilli.



8 yorum:

elektra dedi ki...

yazıyı anlamam için sözlük zip dosyası olarak ekte var mı, bilahare mi anlatırsın?:P

sulu oldu evet.özür özür özür:)
anladıklarım:

1)
keyifli zamanlar geçirmiş ekmekçikızcığım
2)
karpuz soğutmamız lazım:)

öperim...

ekmekcikız dedi ki...

Evet, Karpuz!!
:))

Zip dosyası yok, bu, bu kadar.
:)

şule dedi ki...

dostlarla gecirilmis bir gun kadar mutluluk veren bir ikinci sey var midir? vardir, o gece bir evde pijama partisi yapip, sabah kahvaltida yine birlikte olacaginizin huzuru ile yataga girmek :)
ne guzel olmus...

müzi dedi ki...

yasasin guzel dostlar ve dostluklar! mutluluk icin birebirler.

Simon Templar dedi ki...

yeşil ev hoş da fiyatları mantıksızca pahalı. oraya çok giden bir arkadaşımın dediği gibi, garsonları biraz cins.

ekmekcikız dedi ki...

Evet ya, çok güzel zaman geçirdik, Şuleciğim.:))
Bir dönem, çoluk çocuk sevdasından bu beraberlikler azalmıştı. Şimdilerde yeniden vakit bulabiliyoruz.

ekmekcikız dedi ki...

Müziciğim,
Şunu farkettim, insan eski dostlarının yanında tüm zırhlarını çıkarıyor, gardını indiriyor. Yaşanmışlığın ortak anıları sayesinde olmalı, bu.
:)

ekmekcikız dedi ki...

Simon, arkadaşın doğru söylemiş; mantıksızca pahalı. Ama, sadece Yeşil Ev değil, artık, İstanbul'daki pek çok cafe, lokanta bu şekilde "mantıksızca" pahalı. Sanki, İsviçre'deyiz!
Sanırım, o mantıksızlığın desteğiyle de, kahve içip oturma yerleri aldı yürüdü.