Çarşamba, Şubat 11, 2009

AÇILAN PANDORA'NIN KUTUSU MU?

Bugünlerde buralarda dal kıpırdamıyor, herkesi rehavet almış, gibi.
Hazır sessizlik varken, içerdiği şiddeti sessiz sedasız anlatan bir filmi yazayım.

Yeşim Ustaoğlu'nun "Pandora'nın Kutusu" filmini gördüm.
Cevabını merak ettiğim soru, filmin adı neden bu?
Kayıp anneyi aramaya giden kardeşlerin kendi kaybolmuşluklarının farkına varmaları mıdır acaba, Pandora'nın kutusunun açılışıyla özdeşleştirilen?
Yoksa, annenin alzehimer olduğunun anlaşılmasıyla karşılaşılan sorunlar mı?
Ya da, kökleri o güzelim dağlarda olan insanların, şehrin dağları olan gökdelenler, dar sokaklar arasına yaşamaya çalışmaları nedeniyle sıkışmışlıkları mı?

Gelelim kaybolduğunu anlayanların hallerine:
Büyük kız, yakın çevresindeki insanlara yapışarak yaşarsa, kaybolmayacağını duyumsuyor veya sanıyor. Oysa, en yakınındaki kocasını itiyor. Taa ki, aslında kocasıyla yol arkadaşı olduğunu anlayana ve oğlunu serbest bırakana dek.
Kızkardeş, yalan bir aşkın peşinde kendini kandırdığını anlayana kadar, kaybolduğunun farkında değil.
Kaybolmuşlardan torun olanın, anneannesinin bilinçli son isteğini yerine getirmede ona yardım etmeye karar verene dek nerede olduğunun farkında değildi. Sadece, annesinin güdümünden çıkmak arzusunun, hedefini bulamamış itirazlarıyla yaşıyordu.
Hayatını bohem yaşayışla geçiren oğul, belki de en az kaybolanıydı filmin. O öyleydi, işte.
Gerçekten kaybolan, bulunan ve yine de kaybolmak arzusu süren tek film kişisi, anne idi. Herşeyin başı, sebebi, sonu olan anne.
Herbirimizin tek tek, ayrı ayrı kendimizle hesaplaşmamızın ve hesaplaşmamamızın nedeni olan, kavram.

Filmin oyuncuları başarılılar.
Özellikle Derya Alabora'nın oyununu etkileyici buldum.
Onur Ünsal'ın oyunculuğunun gelişmesini görmek hoşuma gidiyor.

Yeşim Ustaoğlu, kökenlerinin nerede olduğunu hatırlamaya çalışan kadını anlattığı güzel filmi "Bulutları Beklerken"den sonra yine insanın arayışları temasını sürüyor. Sözünü sakince, dürüstçe anlatıyor. İyi de yapıyor.

Buradan filmle ilgili diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

.

10 yorum:

Simon Templar dedi ki...

pandora'nın kutusu, beşir'le vals, süt, frost/nixon gibileri istanbul dışında oynamadığı sürece sinemamızın gelişmesinden bahsetmek bence.

Simon Templar dedi ki...

...doğru olmayacak bence, diye bitecekti.

şule dedi ki...

bu akşam pandoranın kutusu ile şüphe arasında kararsız kalmıştım...

elektra dedi ki...

bulutları beklerken filmini çok çok çok beğenmiştim. o dağlar, coğrafya, insan halleri çok etkilemişti beni. pandora'Nınn kutusu için övgüler de okudum, ehhh işte diyenlerde. merak ediyorum . özellikle, derya alabora'nın - ki takdir ederim oyunculuğunu- performansını- şimdi sen de güzel şeyler yazmışsın- merak ediyorum.
bir de simon'a katılıyorum. ne ayıp ya, bazı filmlerin istanbul'da bir kaç sinemada oynayıp başka hiçbir kente götürülmeden hemen dvd'sinin çıkarılması. ne ayıp...

Ekmekcikız dedi ki...

Simon, katılıyorum sana, temelde haklısın. Türk sinemasının gelişmesi, iyi sinema örneklerinin de yaygınlaşmasına bağlı.
Yine de düşünüyorum da İstanbul, nüfusuyla aslında önemli bir büyüklüğü, Türkiye'nin.
Hiç değilse, buralarda bu filmleri görebiliyor olmak, önemli bir kazanç.
Benim üniversite yıllarımda, daha İstanbul festivali başlamamıştı bile. Sinematek'in küf kokulu salonlarındaki, eski Fransız filmleri bize mucize gibi geliyordu.
Hani, oralardan buralara yine de iyi diyeceğim.
:))

Ekmekcikız dedi ki...

Şuleciğim,
Hangisine gittiysen, sonuçtan memnun kalmışsındır diye düşünüyorum.
Değil mi?
:))

Ekmekcikız dedi ki...

Elektracığım,
Yazıda es geçtiğim bir nokta var, hafif magazin aslında.
Derya Alabora, filmden önce olmalı, kaşlarının arasına botox yaptırmış -sanırım demeliyim, elimde delilim yok!- böyle olunca da, o her zamanki kaşları çatık, her an kavgaya karışacakmış gibi duran yüz ifadesi yok olmuş. ayrıca, malum, o bölge uyuşmuş olduğu için hiç hareket de yok.
Fakat bu durum, filmdeki rolü ve oyunu için o kadar yerinde bir iş olmuş ki!... Çünkü, o, gergin, üzgün, endişeli ve dağılmış bir ablayı oynuyor. o halde kaşını çatıyor olsa, böylle etkili olmazdı.
:))

Simon Templar dedi ki...

ah işte, istanbullularda böyle bir yanılsama var:) istanbul, türkiye'nin bayağı bir şeyidir, diye.

ben geri gittiğimizi düşünüyorum sinemalar konusunda.

Ekmekcikız dedi ki...

Ne yapalım ki, biz bu sularda yaşıyoruz.
Dışarıya çıkıp buraya bakması zor, çoğu zaman.
"Sinemalar" konusunda geri gitmekten kastını tam anlayamadım.
Seyredilen filmleri mi diyorsun, salonları mı?
Bense, iki konuda da gerilik yok düşüncesindeyim. Eskiden bir ara dönemde, (70-90 arası gibi) sahiden sefilceydi, herşey.

Simon Templar dedi ki...

ikisini de kastediyorum aslında. o bahsettiğiniz dönemden sonrasına göre kötü durumdayız diye söylemiştim.