Cumartesi, Şubat 28, 2009

KÜBA

Aldı sözü Fü. Hanım.
Dinleyelim.

"...Küba'ya yolculuk için iki seçeneğimiz vardı. Birincisi İspanya ikincisi Fransa üzerinden aktarmalı. İspanya aktarmasında daha çok bekleneceği için, Fransa üzerinden olanı seçtik. Bunca senedir uzak yerlere yolculuk yaparım, Paris'ten Havana'ya uçarken, hayatımda ilk kez bir jumbo jete bindim. Uçak iki katlıydı, böyle bir rahatlık görmedim, beni bilirsin uzun oturamam, kalkıp bol bol yürüdüm, gezdim, çok rahat ettim. Paris-Havana on saat sürdü. Aslında gidişte de dönüşte de yaklaşık birer günümüz yolda geçti sayılır. Böylece dokuz günlük tatilin ne süresi bir hafta oldu.

Otelimiz, 1 Ocak 1959 tarihindeki Küba devriminde adıyla anılan bir mekan; National Hotel. Batista ülkeyi terk etmeden önceki son büyük yılbaşı balosunu 31 Aralık 1958'de burada vermiş.
Hikayenin öncesi de var; oteli yaptıran All Capone! Hollywood'un ünlü sanatçılarından oluşan avanesini ağırlamak için bu oteli inşa ettirmiş, zamanında. Otelin, bütün Capone otellerinde olduğu gibi, iki kulesi var, kendisi de bu kulelerden birinde kalırmış.



Devrim Meydanı

Başlangıçta üç gece iki gün gün Havana/La Habana'yı ve çevresini gezdik.
Bak şunlar dikkatimi çekti:
Hiç bir yerde Fidel castro heykeli, büstü yok.
Che'nin heykeli sadece mozolesinde var.
Etrafta görülen az sayıda heykel, İspanyollara karşı ilk isyanı başlatan milli kahraman Jose Marti'nin heykeli. 1853 yılında doğmuş. Hani şu meşhur Guantanamera şarkısı var ya, onun sözlerini Marti yazmış, meğer.
Haa, bir de Havana'da deniz kenarında kordon boyu diyebileceğimiz güzel bir yerde, bir Atatürk büstü var. 1993'de Gürbüz Çapan'ın Küba ziyaretinden sonra, 1995'de bu büst gönderiliyor ve yerleştiriliyor, İstanbul'da Esenyurt'ta da bir Jose Marti büstü açılmış.


Comandante Che Guevera


Gördüğümüz her şehirde, en az bir tane "müzik kubbesi" adını verdikleri bir yer var. Burası, yağmur mevsiminde korunaklı olsun diye kubbe şeklinde inşa edilmiş, etrafı açıklık. Akşamları müzisyenler geliyor, kubbenin altında çalıyor, insanlar etrafta toplanıp dinliyor, dans ediyor ve bu faaliyet parasız.


Sokakları süpüren çöpcülerin temizliği dikkate değer.


Para demişken, insaların giyiminden söz edeyim:
Herkes hiç bir lüks, süs püs olmadan, ancak sade ve temiz giyiniyor.
Sahiden temizler, bembeyaz giyiniyorlar.
O sıcak iklimde ter kokusu hiç duymadım, parfüm kokusu da yok, ama sabun kokusu var.
Bilirsin, Avrupa'yı da Amerika'yı da tanırım, oralarda her türlü lüksün yanında en olmayacak sefaleti de görürüsün. Ama, Küba'da sefalet yok, fakirlik var mutlaka ancak, rahatsızlık verecek sefil halli insanlar yok. İnsanlar kendi halinde, güleryüzlü, sakin ve yardımseverler.



Havana'da tipik bir sokak

Küba ve ABD ilişkisi resmi olarak yok, güya. Bir yandan da o kadar çok içiçeler ki, karşılıklı olarak, elçilikleri olmamasına rağmen, "US Point" ve "Cuba Point" isimli duvar arkası korumalı binalarda bu "ilişkisizlik" sürdürülüyor.

Hiç bir yerde reklam panosu görmedim, ayrıca alışveriş merkezi gibi bir takım yerler de yok. Bizim eski Sümerbanklar tarzında bazı mağazalar ve tek tük de yiyecek içecek satan dükkanlar var. Her yerde sadelik hakim.

Diğer taraftan Opera binası, Capitol binası, ve katedralleri muhteşem.




LA BODEGUITA DEL MEDIO isimli ünlü lokantada barmenler mojito hazırlıyorlar.

İçkilerini çok sevdim. Mojito, pinacolado, daikiri tam sevdiğim gibi tatlı, lezzetli içkiler.
Güzel sütlü tatlıları ve meyveli turtaları var.

Havana'dan sonra, deniz kenarındaki Varadero'ya gittik.
Burası kişiliksiz bir oteller bölgesi, dünyanın her tarafında rastlanan kocaman oteller var, yani burası Küba değil. Küba'nın şeker kamışı ticareti, Rusya'daki ekonomik kriz nedeniyle çökünce, İspanyollardan bu bölgede turizmi geliştirmeleri isteniyor ve bu oteller kuruluyor.
Yakındaki köylerde, "casa" denen bed&breakfast pansiyonlar var, büyük otel yerine orada kalmayı tercih ederdim.
Gerçi, otelin keyfini de sürmedik, diyemem.



Varadero'daki otel, hani havuz kenarında pinacoladomu yudumladığım...



ZAPATA bölgesindeki LA BOCA timsah ciftliğindeyiz. Aman üstüme geliyo, hemde ağzını açmışşş!




Timsah çiftliğinden sonra tekne ile LAGUNA DEL TESORO - DEFİNE GÖLÜ' ne geldik. Gölün ortasındaki TAYNO adasında eskiden yaşayan yerlilerin hayatlarını anlatan heykeller var. Bu iki fotoğraf o heykellerden ikisi. Maalesef ada halkının tümü İspanyollarca öldürülmüş.

Varadero'dan sonra Trinidad'a gittik ve orada bir gece kaldık. Burası Unesco tarafından koruma altına alınmış bir bölge. Tipik yapıları ve yaşantısıyla bir kültür hazinesi.


Bütün bunlardan sonra söylemeliyim ki, tekrar Küba'ya gelmek, görmediğim yerlerini halkın içinde kendi başıma gezmek isterim.
Kendileriyle barışık, kafaları dik bu insanların memleketi, 68 kuşağından ve Che hayranı bir insan olarak, beni kesinlikle hayal kırıklığına uğratmadığı gibi, tam aksine gördüklerimle beni mutlu etti..."

İşte Fü. Hanımın anlattıklarından aktarmayı becerebildiklerim bunlar.
Eksik gedik için gezginimizden ve sizden özür dilerim.
Benim bu işten kazancım, bu geziyi birinci ağızdan dinlemenin yanısıra, meyve çekirdeklerinden yapılmış bir kolye; Küba anısı, Fü.'cüğümden bana...
.

8 yorum:

şule dedi ki...

ne güzel bir gezi olmuş bu. çok imrendim...

elektra dedi ki...

şu sadelik, temizlik, süsten püsten arınıklık ve belki de fakirliğin bile göze batmadığı bir 'normal' yakalamış olmaları meselesi o kadar etkiledi ki beni sabah sabah. bugün içimde kıvranıp duran, 'şu eksik almam lazım, bu da yok gideyim alayım 'canavarı utanıp saklandı. sağolasın fü. hanım, eline sağlık ekmekçikız:)

Ekmekcikız dedi ki...

Ben de imrendim, Şuleciğim.
Şöyle bir kazancımız var şimdi, günün birinde becerir de Küba'ya gidebilirsek, Fü. hanım sayesinde, rehberlerden veya yolculuk kitaplarımızdan daha güvenilir bir başvuru kaynağımız olduğundan emin olabiliriz.
:))

Ekmekcikız dedi ki...

Elektracığım,
Tam doğru tesbit bu dediğin, işte.
Fü. hanımın gezisinin ruhunu ve etkilenme sebebini böyle doğru aktarabildimse, ne mutlu bana.
:))
Bir de darısı başımıza, biz de gidebiliriz umarım...
:)

dezire dedi ki...

Bu da alternatif bir Küba yazısı, Ayhan Sicimoğlu'ndan:

"Kuba’dan dondum, gene cok huzunluyum bir 'Cuba Gunleri' daha geride kaldi. Cok uzun ve zor yolculuklardan sonra Istanbul’a, yeryuzune donuyoruz, canli sicacik kum, rum ve muzik, sadece hatiralarda ve bu satirlarda kaliyor…

Buyuk otelleri iska gecip, pansiyonlari da yan cebimize koyarak, bizim Soguk Cesme Sokagi veya Yesil Ev misali hostelimiz Tejadillo’da odalarimiza yerlestik. Benim odamin sokaga balkonu var, asagi sarktin mi sokak civil civil tam bir mahalle muhabbeti…

Karsidaki ilkokul eski bir apartmanin bir dairesinde, hatta 3. katta. Sabahlari Kuba’nin 'Istiklal Marsi' ile uyaniyor, ardindan da, 'Cubaliyim, dogruyum, kucuklerimi korumak, buyuklerini saymak…. yurdumu ozumden cok sevmektir..vs.'‘nin agir Kuba aksanli Ispanyolcasi ile de yataktan kalkiyordum.

Bizdeki muhabbet aynen Cuba da da emrinizde. Istiklal marsi okunurken yoldan yuruyenlerin esas durusa gecmeleri gorulecek seydi. Mahallemiz bir uyaniyor, pir uyaniyor, sabah sekerlemesi imkansiz. Her evin penceresinden bangir bangir Latin Muzik (Haso su) esliginde asagi sepet sallandiran, anahtar atan, siyahi ablalar, teyzeler fiskiriyor. Abiler ise ucuz rumlarini yudumlama mesailerine erkenden basliyorlardi. Her sabah dusumu aldiktan sonra beyaz serin giysilerimi giyip asagiya kahvaltiya iniyordum, tanidik sicak yuzler ve 'Buenos Dias' (gunaydin) ile alinan 'Cuban Cafe con Leche' den sonra, bazi gunler kilometrelerce uzun gumus kumlu serin plajlara, bazi gunler ise 'Rumba Guaguanco Workshop'i icin oranin Umraniyesi 'Luyano’ya Emilio Del Monte’gillere gidiyorduk.

Istanbul’daki 'Afro-Cuban Percussion Workshop' grubuma vedigim sozu nihayet yerine getirmistim. Percussion talebelerimi toparlayip 15 kisi ver elini davul calmaya Habanaya.. 15 gun. Hem de dunyaca unlu davulcular Baba/Ogul Emilio Del Monte Sr.ve Jr ile beraber…

'Percussion''cilarin Mekkesi Kuba bu, Baylar Bayanler siki duralim. Benim ikinci gidisim bu. Neden cok daha evvel gitmemisim??? Gitmek ne kelime, neden bir sure yasamamisim? Baska bir gezegen. Oyle bir gezegen ki herkes atalardan ve dogustan muzisyen ve dansci. Ozel mulkiyet yok: lokantalar, oteller, oto kiralama herseyin sahibi devlet veya kooparatifler. Muzigi istedigin zaman istedigin volumde dinleme ve dinletme hurriyetin var.

'Acaba burada uyuyan cocuk, hasta adam, rahatsiz olan komsu yok mu' diye dusunmeden edemedim. 'Modern Dunya (?)''nin TV dizileri, sinemalari, fast food markalari, otomobilleri, yeni zenginleri, 'Shopping Mall' lari yok…

Fidel Amerika’yi pek sevmiyor ama US Dolari yasaklamaktan bikmis olsa gerek birakmis isin ucunu. Hersey 1 US Dolar’a endeksli. Elektrik, su, un, seker, tuz, yag, puro, tuz gibi temel maddeler bedavaya yakin ucuz… Eski buyuk malikhaneleri 3-4 aile birden paylasiyorlar tek bir telefon hatti ile. Kadinlar ya, devamli telefonda ya da, eski merdaneli makinalarda bahcelerde camasir yikiyorlar. Kubali beyaz giymeyi seviyor, temiz giymeyi seviyor.

Pek oyle radyo ve TV duskunu degiller. Sadece 2 adet radyo istasyonu mevcut. Televizyonu hayal meyal hatirliyorum, devamli komunist propagandasi yapiyor idi. Radyolar yasakli. Gecenlerde olen Kuba dogumlu Latin Muzik Kralicesi Celia Cruz da bu yasaklardan nasibini alanlardan. Sarkilari radyolarda calmiyor… Eski Turk filmleri gibi, bir sekilde hala yuruyen eski Amerikan arabalari, 50lerin yuvarlak hatli buzdolaplari ve bedava elektrik ile hala haril haril isleyen, homurtulu, kallavi 'Westinghouse Air Condition' cihazlari ile sanki eski Hollywood filmlerinde oynuyoruz… Hava dersen hep limonata…

Kuba lisani Ispanyolcanin agir bir lehcesi; daha melodik ve kelimeler agizda yuvarlanarak telaffuz ediliyor. 'S' harfi gibi agiz kaslarini yoran harfleri yutuyorsun, adeta yumusak 'S' oluyor. Agiz minimum oynatilarak konusuluyor. 'Bu Adalilar konusurken bile fazla efor sarfetmezler' dedi bir Fransiz. 'Eforlar' zaten muzik ve dans’a cok onceden yer ayirtmis. O muzik calmaya gorsun, o cikik popolar aninda kipir kipir. Guzel otesi melez disiler (Mulatas) kemiklerini hemen vestiyere birakiyorlar ve o anda o Afrika kani, koyu kirmizi fiskirmaya basliyor. Ama ne kan kokteyli, Bati Afrika, Ispanya, Endulus, Arap, Fransiz, hatta Cinli ve bir olcu de milli icki 'rum'. Bir kadehi bile adami yere yikar vallahi…

Muzik deyince, taa koklere, Bati Afrika Dinlerine dayaniriz. 'Santero'’lardan bahsetmemiz lazim. Kuba dini binlerce yillik Bati Afrikali 'Yoruba' geleneklerinin, agdali ve bol yasakli somurgeci Ispanyol Katolik dini ile olusan sentezi. Bu 18. asirda dogan yeni melez din, 'Santeria', 'Conquistador' (Fatih) Ispanyollardan miras bir korku ile hala biraz gizemli ve saman altinda. Yoruba Tanrilarini katolik azizlerin altina saklamis Kubali.

'Aziz Barbara' gununu kutlarken aslinda 'Chango‘ya tapiyor. 'Virgen dela Caridad' (Our Lady of Charity) sevgi Azizesinin altinda yatan tanri ise aslinda tatli su, ask, sevgi, zenginlere guven ve fakirlere umut veren 'Oshun'. Liste uzayip gidiyor, belli basli 11 'Orishas' Bati Afrika Yoruba-Lucumi Tanrisi, Katolik 11 aziz (Santa) ile anildigindan bu dinin adi ‘Santeria'.

Karayipler ve Amerika Kitasinda milyonlarca muridi bulunan bu dinin basi sik sik hayvanlari koruma dernegi ile belaya girmis. Sonunda Miami Mahkemesi dini inanc icin yapildigi takdirde cesitli hayvanlarin kurban edilebilecegine izin vermis…

(Bir Afro-Cuban Davulcusu olarak cok merakli oldugum bu konuyu benim ile paylasmak isteyenler lutfen yazinin sonunda okudugum ve tavsiye edebilecegim bazi kitaplari not ediniz.)

Afrika kokenli 'Bata’a Drums' caprasik ritmleri ile Tanrilara ulasiyorlar. Bu kutsal davullara el surmek, yere koymak yasak. Evlerde gordugum kadari ile ince bir iple tavana asiliyorlar ve ucu birden boslukta yuzuyor. Degil calmayi denememe, bir tanesinin onunde diz cokup optukten sonra alnimi dayamama bile zor izin vermislerdi. Boyle bir olay icin en az iki sene boyunca 'din kardesi' olmam sartmis… Bu davullardan bazilarin kutsalligi o kadar ileri seviyede ki koca ABD’de sadece iki set varmis. Bu zor ve kompleks ritmlerin pesinde, taa California Humboldt State Universitesine ve Boston Berklee Muzik Okuluna gittim…

Ama aslina bakarsan Kuba’da bir kac sene okumak lazim. Orishas (Santero Tanrilari)’na ulasmak icin bazen 17 ayri yoldan gecmek gerekiyor. 17 ayri grift ritm arka araya siralaniyor.

Ana Davul Iya’nin sinyalleri ile diger iki davul (Itotole ve Okonkolo) ritmleri kaliptan kaliba sokarken, dans eden Santerolar transa girip bir anda 'Posessed' oluyor yani tanri benliklerine giriyor. Samanizmi, Mevlevileri dusunmeden edemedim. Ama bu is baska, isin acilisi bu. Afrika kokuyor, davul kokuyor, ritmler kalpleri gumbur gumbur attiriyor…

Habana’nin varoslarinda bir ayine katilma firsatini elde ettim. O tarikatin ayinine katilan ilk beyaz(?)misim megerse. Ben boyle sey gormedim/duymadim. Neler oldugunu anlatabilsem kitap olur, fakat kisaca sunu soyleyeyim: Eve kan ter icinde dondugumde, (kan/ter derken sirtimda kesilen horozun kanindan bahsediyorum) madden ve manen iflas etmis kulce vucudumla 48 saat uyumusum..

Ayhan Sicimoglu

Not: Santeria hakkinda tavsiye edebilecegim kitaplar:


Santeria The Religion by Migene Gonzales Wippler Llewellyn Publications

The Osha Secrets of the Yoruba-Lucumi-Santeria Religion in the United States & The Americas by Julio Garcia Cortez Athelia Henrietta Press Inc."

Ekmekcikız dedi ki...

Bayan Dezire,
Çok çok ilginç bu eklediğin yazı, çook...
Bir kere farklı tarzları olan insanların Küba'dan benzer duyguları almaları çok öğretici ve dikkat çekici geldi, bana.
Ayrıca, Küba ritmleriyle ilgili olarak, işin uzmanının gözlemleri daha da merak uyandırıcı.

Demek ki neymiş?
Küba'ya gidilecek!!!
:)))

Adsız dedi ki...

There's some a lot garabage on blogs today that it is tough to find the true diamonds. Glad i just found one. thanks:)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Thanks for nice compliment.
:)