Cumartesi, Nisan 18, 2009

NEYSE, GELELİM SADEDE

Kaç gündür ağzımda sakız oldu; yok Etna'ymış da yok Taormina macerasıymış da...
Farkındayım. Biraz daha uzatsam sanal kıskançlıklar sanal aforoz halini alacak.
İyisi mi, şu son gezi yazımı da yazayım da sonra yine ekmek tariflerime filan dönüp, bir sonraki geziye kadar araziye uyum sağlayayım.

Güzide Siçilya adasının (yanlış yazmadım, onlar adalarının adını ortadaki harfi -ç- sesiyle belirginleştirerek söylüyorlar) en ayırtedici özelliklerinden birisi, halen aktif bir yanardağı olması. Di mi ama, dünyadaki her adada volkan yok. Olanların da hepsi aktif değil. Üstelik bunların çok azı Avrupa kıtasında. İşe bakın ki, İtalya çizmesinde bir toplaşma olmuş. Ben de " kuru sıkı bütün yanardağları gör evladım" diyen bir aksakallı rüyama çıkmış gibi, şansa düşen gezilerde bir volkan avcısı oldum.

Sadede de bir gelemedim bu arada.

Şimdik efendim, bu Etna en son dört sene önce lav akıtmış. Tarihe bakınca ortalama yirmi-yirmibeş senede bir hareketleniyor, koca dağın içi. Evet, bu canlı dağ öyle her dakka durup durup patlamıyor. Patlama dediğimiz, lavlarını püskürterek akıtması. En son 1680 de mi ne, püskürmüş.
O vakit de Catania'nın koruyucusu Azize Agatha sayesinde şehrin tümünün yok olmasını engellemiş. Ee, ben bilemem, onlar öyle inanıp öyle anlatıyorlar. Madem, kendilerini böyle rahat hissediyorlar, varsın öyle olsun. Volkanbilimciler, dünyanın en tehlikeli mesleğini kendi kendilerine yapsın dursunlar.
Etna'nın zirvesi 3440 metrede imiş. Fakat bu yükseklik mağma çıkışı veya çıkmış mağmanın çökmesi gibi nedenlerle sabit değil, değişiyor. Dağ canlı, dedim ya!
Zirvenin dışında, daha alçaklarda da bir kaç krater var. Biz doruğa değil de, 1840 metredeki, son patlamaya en yakın kratere çıktık. tepeye oradan teleferikle ulaşılıyordu, ancak vaktimiz kısıtlıydı, gidemedik.


Arkadaki karlı tepenin önünde, son lav akışı olan tepe.


Kratere çok yakın bir yerde otobüsten indik ve rehberimizin uyarısına rağmen demek istediği soğuğun şiddetini anlayamamış olduğumuzu, hissederek öğrendik. Hava buz gibiydi, bir de dondurucu soğuklukta -abartmıyorum sahiden dondurucu- sert rüzgar esiyordu. İstanbul'u bilenler anlayacaktır, hani Taksim'de eski Pamuk eczanesinin köşesinde poyraz havalarda acayip sert ve soğuk rüzgar uçurur ya, bu bizi çarpan rüzgar onun beş misliydi.
İşte bu hava koşullarında, oraya kadar çıkmışız ya, kraterin çevresinde turlayacağız, lavlardan hatıra taş toplayacağız diye, azimle yürüdük, fotoğraflar çektik. Kabanımın cebini lav taşlarıyla doldurdum filan, (aman yani, hep şu soyguncu beyaz adam mantığımız, işte) bu arada krater çevresindeki yolu yarıladık.
Unutmadan, kraterin derinliği 250 metre civarındaymış. Çapını bilemeyeceğim sallamayayım, yaklaşık 10 dakikada yürüdük çevresini.

İşte bu krater çevresi yürüyüşünün tam ortasında, rüzgar sağanak halinde saldırıya geçti ve kafama sıkı sıkı geçirmiş olduğum bereyi uçuruverdi. Hani, çizgi filmlerdeki gibi bir uçurma. Hooop! Anında 10 metre uzakta!
Bendeniz, can havliyle berenin peşinden koşuyordum ki, bir ses "durun, bırakın" dedi. Sesin sahibi yolcuya buradan tekrar teşekkür edeyim. Bana refleks olarak seslenmemiş olsaydı, ben şimdi bu satırları yazıyor olmayabilirdim. Çünkü, bir an sonra berem kraterin tersi yönündeki uçurum yamaçtan aşağı gitti.
Hemen arkamdan gelen teyze, "siz ondan taş aldınız, bırakın o da berenizi alsın" dedi. Eh, dedim içimden "iyi alış veriş".


Beremin uçtuğu yamaçtan uzaklara Catania şehrine ve uzaklardaki sahile doğru bir bakış

Kraterin kalan kısmını yürürken yüzümün soğuktan uyuştuğunu ve ertesi sabah nezle olmuş halde uyandığımı da ekleyeyim de, acıyın biraz bana. Üstelik de hastalıktan henüz kalkıp, yola çıkmıştım. Acıdınız mı? İyi!



Bu da lav akışının kapladığı bir bina, çatısı gözüküyor sadece.

Son ekleme: Lavların akışı bitip, taşlamaya başladıktan sonra, üzerlerinde bulundukları topraklara bereket geliyor. Oldukça yumuşak özellikte olan bu oluşum, yani türf, bir tür gübre gibi toprağın bereketini artırıyor. Bölgede senede üç kez portakal, limon ürünü alınıyormuş. Ayrıca, zeytin, üzüm, tüm meyveler ve özellikle badem de son derece verimliler.

Valla, Taormina macerasına yine sıra gelmedi gördüğünüz gibi.
Artık onun için de bir yazı gerekecek, galiba.

.


5 yorum:

metin dedi ki...

İşte böyle sabahın köründe (üstelik cumartesi sabahı ve de geceyarısı dönebilmişim işten eve) yazınızı okuyor gısganş şahıs. Ve ha şöyle diyor, çağırdık ve bakın ruh geldi yavaş yavaş yazılara. Di mi ya! Hadi bakalım sıra Taormina'da...

Fakat üzüldüm efenim halinize gerçekten. Soğuğu fenaymış oranın.

Bi de kaç taş koydunuz cebinize?

metin dedi ki...

Gezgincikız Hanım, yahu kayboldunuz, nerdesiniz? Nezle, soğukalgınlığı filan devam mı ediyor yoksa?

Ekmekcikız dedi ki...

Efendim,
Tam da yeni yazıyı girmiştim ki, merak notunuzu gördüm.
Teşekkür ederim, Metin Bey, iyiyim. Şükür ki, hastalık halini Sicilya'da bırakıp geldim.

Cebime 7-8 taş koymuşum galiba. Şimdi pişmanım, keşke daha çoğunu alsaymışım. :))

Ruhum gelmişken araya ekmek yazısı aldım.
İlk fırsatta Taorminayı da anlatacağım.
:)

metin dedi ki...

Gezgincikız Hanım,

0. Farkında mısınız bir süre önce isminizi değiştiriverdim elçabukluğu marifet!

1. Sevindim hasta filan olmadığınıza şükür.

2. "Ruhum gelmişken araya ekmek yazısı aldım."

Bir kere buna tebessüm etmekle yetinmem, kahkahayla güler neş'elenirim. Elenmem de, neşe aslında böyle yazdığı için öyle.

Sonracığıma, sizin ruhunuz sadece bu seyahatte kısa devre yaptı.

Bi de ekmek yazılarınızda zaten ruhunuz Esse'nin yanıbaşındaydı hep!

3. "Taormina! Taormina!" şeklindeki tek kişilik tezahüratın bilmem farkında mıydınız?

Ben de sizin yokluğunuzda deliler gibi yazı döktürdüm, tam dört adet. İki gün için rekor sayılır, her ne kadar Jazzettacığımın ilk günlerindeki rekorlarımın yanına bile yanaşamasa da...

Ekmekcikız dedi ki...

İsim değişikliğinin farkındayım Metin Bey.
Belki kırk kere söylersiniz ve gerçek olur diye ses etmiyorum, zaten :))

Valla, şöyle arkama yaslanıp bakınca, gezi yazısının kısa devre yaptığını kabul etmem gerekiyor. Hem, bunu söylerken yalnız değilsiniz, başka yetkili ağızlardan da "gezi yazısını berbat ettiğim" şeklinde daha sert eleştiri de aldım, yani.

Ses edecek zamanım olmadıysa da, yazılarınızı okudum, enfestiler. Müzikleri de öyle.

Tezahüratınızı duyuyorum efendim, merak buyurmayınız. İçime kaçan ruhu bulmuşken, ilk fırsatta yazacağım.
:))