Pazar, Mayıs 24, 2009

ULUDAĞ'IN KOCA KOCA TAŞLARI...


Ehem ehem, ehemm!
Şöyle diyeyim, müdavim okurlar hatırlayacaktır (ne zorları varsa?) hani geçen sene bir sınıf arkadaşları toplantısına katılmıştım da, orada yıllar sonra yeniden karşılaşan eski arkadaşların durumlarıyla ilgili karışık hislere garkolmuştum filan ya, hah, işte bu sene öyle bir toplantı yine yapıldı.
Hem de aşağı yukarı aynı tarihlerde ve fakat bu defa, İstanbul'da değil de Uludağ'da.
İşinin gücünün arasında, nerede kalınacak, neyle gidilecek, nerede ne yapılacak derdine düşen müteşebbis sınıf arkadaşlarımız sayesinde, Cumartesi sabahından Pazar akşamüstüne dek, tadı damağımızda kalan bir haftasonu geçirdik.

Aradan geçen kimisi yirmi, kimisi on, kimisi iki senelik zaman parçalarında neler olduğunu birbirimize anlatmaktan, ilk anda hatırlayamadığımız dolu ayrıntıyı üstüste, peşpeşe hatırlamaktan yorgun düştük.
"Yahu, o da mı bizim sınıftaydı?"
"Vah vah, kocası mı ölmüş?"
"Emekli mi olmuş, peki şimdi ne yapıyormuş?"
"Amanın saç kalmamış başında, dede gibi duruyor!"
"Üff, amma kilo almış, ne kadar inceydi oysa!"
"Kaç çocuğu varmış?"
"Oğlan üniversiteyi mi bitiriyormuş?"
İşte, bunun gibi sorular, onların cevapları, ayrıntılar, anılar, sevinçler, hüzünler,...

Yok yok, bir halkanın etrafında oturup, sadece soru cevap sohbetle geçirmedik zamanı.
Bir de yoldaydık; Yalova'ya geçmek için feribot bekledik, Uludağ'a döne tırmana ulaştık, Kuşaklıkaya zirvesine teleferikle çıktık, dönüş yolunda yine feribot kuyruğunda gölge bulma peşinde zaman geçirip eğlendik.


Efendim, tepedeki krokide Uludağ'ın kayakla inilen zirveleri görülüyor.
Üstüne tıkladığınızda büyüyecek ve daha rahat göreceksiniz, biz bu zirvelerden en soldaki olan Kuşaklıkaya'ya çıktık.

Evet, daha genç insanların treking yaparak çıkması sözkonusu olabilir tabii ki, ne var ki biz teleferikle çıktık; hızlı, çabuk ve aşağıyı seyretmenin keyfi ve yükseklik duygusunun heyecanıyla...

Zirveye iki defa teleferik değiştirilerek çıkılıyor.
Birincisi kısa bir yolculuk beş dakika kadar ve yukarda gördüğünüz altı kişilik kabinlerle yapılıyor.
İkincisi daha uzun süreni (on dakika kadar) ve dört kişilik tek yönlü kabinlerle yapılanı.
Eriyen karların dereler yaparak aşağıya akışını izlemek, çamların tepelerinden geçmek, zeminin kayalarla dolu oluşuna şaşırmak, bu hava yolculuklarında kalanlar.



Bu fotoğrafı ben çekmedim.
Oldukça ışıklı, güneşli bir zamanda zirveye çıkmış olmamıza ve sonucunda hepimizin güneş yanığı kırmızı suratlara sahip olmamıza rağmen, görüş pusluydu, çektiğim fotoğraf çamur gibi çıktı, vazgeçtim uğraşmaktan.

Şimdi, siz tavsiyemi dinleyin lütfen, resme tıklayın büyüsün ve Uludağ'ın tepesinden Marmara denizinin nasıl göründüğüne bir bakın!
Hani, İstanbul'da bazı ilkbahar ve sonbahar günlerinde hiç rutubetsiz bir kaç gün olur ve taa, Adaların, Yalova'nın ötesi görülür ya, "aa, Uludağ mı o görünen" deriz hatta, hah, işte biz o görüntünün bir çeşit arabına tanık olduk, tırmandığımız o zirveden.

Muhteşemdi!

Diyeceğim o ki, aman da kayak da diye dağa kışın çıkmak, sosyetik züppelik ne gerek var deyip dağın diğer mevsimlerini es geçmek anlamsızlığın daniskasıymış.
Kışın yaşanan patırtı, kalabalık, kayak telaşı olmadığı bir zamanda, tüm doğa canlanmış, bütün flora cevherlerini dökmüşken dağa çıkın. Üstelik, sezon dışı olduğu için otel fiyatları gayet uygun. Yürüyüş yaparsınız, zirveden İstanbul'u görmeye çalışırsınız, taze meyve yersiniz, mis gibi havayla kendinizi çelik gibi hissedersiniz.
Daha ne olsun?


Bu ne kardeşim, bulamayan ne yapsın diyenlerden korkumdan en sona sakladım da, bir de yedik tabii ki; Kirazlıyayla'da açık havada ızgara et, Bursa Botanik Bahçesi'nde İskender.

Şu aşağıdakiler, bu yeme hallerinden bazı kanıtlar olarak dikkatinize sunulmakta:

Bu bir porsiyon İskender kebabı, sol arkasında duran eşlikçisi şıra.


Ahan da şıranın şişesi, azıcık içilmişken, tepesindeki ilginç kapak başlık görülsün diye, ayrıca poz verdirilmiş halde.


Buncağız da, Kemalpaşa tatlısı denen, bizim küçücük biçiminin şerbete batırılmış dejenere halini bildiğimiz, aslı böyle kocaman ve hamuru bol peynirli olan tatlının gerçek görünüşü.

Tamam!
İşte bu kadar.
Daha fazla konuşmuyorum.

Son söz olarak diyorum ki; gidin, Uludağ'dan İstanbul'a bir bakın.
Yanınızda otuz senelik arkadaşlarınız olmasa bile herşeye değecek, emin olun.
.

4 yorum:

şule dedi ki...

oh ne güzel olmuş, ne iyi yapmışsınız...dostlarla birlikte daha da bir keyifli olmustur eminim. iskender de pek bi çekici duruyor bu arada :)

Ekmekcikız dedi ki...

Şuleciğim,
Aslına bakarsan, İskender'i ya da marka olmayan ifadesiyle söyleyeyim Bursa kebabını, İstanbul'da da çok iyi yapan yerler var.
Ama, adet olmuş işte; hazır gitmişken orada yemek.

Yolculuk ve dağ tepesi güzeldi, evet.
:)))

liladreams dedi ki...

Cok guzel vakit gecirilmise benziyor. Hayatimda ilk kar'i Uludag'da gormustum, icinde yuvarlanip durmus, usutmus olsamda bambaska yeri vardir gonlumde :)

Bi de iskender hakikatten enfes duruyor :)

Ekmekcikız dedi ki...

Liladreams hoşgeldiniz!
:))

Dağ, karlı iken çok güzel. Ancak karsız hali de başka güzel.
Ve evet,
çok eğlendik, İskender lezzetliydi.
:))