Pazar, Kasım 15, 2009

WISH YOU WERE HERE*

Gömleğimin düğmelerini dikmem gerekiyordu. Öteliyordum, üşeniyordum, sündürüp duruyordum.
Yok yere bir gömleği kaç zamandır giyemiyorum. Ütülü gömlek arıyorum, elimi atıyorum askıya, düğmeler dikilmedi daha. Hadi, yallah! Tık yerine, adam olmazsın sen!
Önce düğme bulmalıydım. Gömleğin üstünde kalan tek düğmeye uyan -uyan ne demek? aynısı!- beş tane düğme...

Düğmeler istemediğin kadar...
Dikiş kutusunun içinde.
Kaç senedir alınmış her tür giysinin yedek düğmeleri yığın halinde durmakta.
Kimi etiketlere dikili, kimi küçücük naylon poşetler içinde, kimi minik karton paketlerde.
Kurdeleler, nazar boncukları, perde halkaları, korniş stopları, iplikler; yarım kalmış, iki farklı renk tek makaraya sardırılmış...
Makas; nakış makası, dikiş makası.

Offf! Kim ayıklayacak bunca ıncık cıncık döküntüyü? Kim seçecek, düğmelerin içinden beş benzer düğmeyi? Zaman mı var ki? Dursun, az daha!
Zaman mı?
Al sana zaman işte, istemeden, istemediğin kadar...

Hepsini boca et şu tütün kutusunun içine. Boylarına göre ayırsam mı?
Bu kutu ne zamandan kalmadır? Büyük babaannenin miydi? Bak sen, nereden nereye?
En iyisi şu büyük siyahları ayıklıyayım önce. Ceket düğmesi mi bunlar? Ne çok! Yetenekli olsan, bu düğmelerden milyon tane süs eşyası yapardın. Şimdi... Ayıkla, sınıfla, torbala, renk, boy, biçim. Metal düğmeler şuraya. Bak kopça ile agraf var, lazım olsa bulunmaz, böyle koyayım.
Bitti mi?
Bitti, valla!
Beş benzer düğme bulundu, dikildi, dikiş kutusu kaldırıldı.

Vay be! Hiç de o kadar zor olmadı.
Nasıl zor olmadı? Bak saat kaç olmuş?
İyi ya! Başka türlü geçer miydi zaman?
Olsun, ben yine de şu Belçika'lı rahibelerin yaptığını yapamazdım, bir ömür boyu oturup dantel işleyemezdim.




*Filmin yapım tarihi 1987. Bir sonraki yıl İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğimi çok iyi biliyorum, adına vurulup seçtiğim filmlerdendi. O yaştaki "ben" filmi beğenmişti, hatırladığıma göre.
İkinci Dünya Savaşı'nda hemen sonra bir İngiliz kasabasında kızkardeşi ve dul babasıyla yaşayan onaltı yaşındaki kızın, cinselliği keşfi, hamile kalışı, orta sınıf ahlakıyla çatışması anlatılıyordu.
Hayatımdaki varlığı o zamana uzanan bir dikiş kutusu, içindeki eski tütün kutusunda tek tek elden geçen düğmeler, filmin adını çağrıştırdı. Bağlantı kuramadınız mı?
1987 ve 1988 hayatımın kavşak yıllarındandı.


.

6 yorum:

thesaint dedi ki...

benim için de kavşak niteliği taşımasa da çok güzel, hatta rüya gibi yıllardı. (sadece bunu o zaman bilmiyordum).

Ekmekcikız dedi ki...

Eh işte!
Sonradan "rüya gibi yıllar" diye değerlendirilebilecek zamanlar yaşanmış olması insanın yanına kalan kâr değil mi?
Ne güzel!
:))

elektra dedi ki...

bir bluz giymiştim dün ben de işe giderken. en üstteki düğmesinde iplik sarkıyor, üç beş iplik sarmasında takılı duruyor düğme ne zamandır. ha düşcem ha düşcem diyor , ben de ya düşme şimdi diyor diyor giyiyorum. tam çay içiyorum kantinin mutfak kısmında ,bizim mutfak yardımcısı asılıverdi son sarkan ipe , düğmem tıngır mıngır yerde. bir kızdım bir kızdım kadına, tabii içimden. dışımdan da dedim ki, hah dik bakalım şimdi. hemen iğne iplik bulundu dikiliverdi düğme. heheheh, benim iş daha kolay halloldu yani ekmekçim:)

endiseliperi dedi ki...

bu filmi ben ufuk'la, taa ankara'da, taa eskiden, taa batı sinemasında (cebeciye en uzak sinemaydı) izledim. filmi çok beğenmemiştim, ama kare kare hatırlıyorum neredeyse. kızın arka bahçedeki o izbelikte sevişmesi, otobüs terminali, kuaför olup o budala kızın saçını berbat edişi, odasında teyzesinin onu teselli edişi, hamile kalışı... o sıralar biz iyi kötü her filme giderdik de, bu filme, pink floyd'un şarkı adı diye heyecanla gitmiştik. ilgisi yokmuş, ama benim zihnim mi karıştırıyor, hani kız bisikletiyle köprü üstünden giderken sanki o şarkı çalıyordu. o sahne aynı zamanda filmin sonuydu da kızın bir eşiği atlayıp, filmin artık o boğuntudan kurtulup nefes aldığı bir noktasıydı sanki, değil mi? hmmm, filmden çok hoşlanmamıştım. ama o günler hayatımın en güzel yıllarıymış benim de. geçen gün, ufuk'a mektup yazıyordum, düzayak, sıradan bir mektuptu bu. havadis veriyordum kabaca. ama aklımda filmlere birlikte gittiğimiz ufuk'un neşeli, gamsız yüzü vardı ve burnum sızlayıp ağladım. sıradan mektubun sonuna "seni çok özledim" dedim, ki bir söz bu kadar mı sahici olur. ama büyüdük ve bir sürü şey oldu ve muhtemelen epey de değiştik. en azından mektup yazarken gözyaşına hakim olamayacak kadar yaşlandık. ve o günler taa geçmişte kaldı.

bir de bir kadının en özel eşyası dikiş kutusu herhalde. ne kadar düzeltirsem düzelteyim, ne kadar ayıklayıp atarsam atayım, hep bir düğme, jeton, bilet parçası, eski, yabancı bir bozukluk para...

ama dikiş kutusu denilen nesne bana hangi filmi hatırlatır, dersin? the bridges of madison county filminde kadının o tipik amerikalı, düzenli, loş yatak odasını.

sevgiler.

Ekmekcikız dedi ki...

Elektracım,
Hayatta tahaümmel edemediğim insanlar, karşına geçip sen konuşurken yakanı paçanı düzelten, kıyafetinin orasından burasından iplik toparlayanlardır.
Al işte!
İyi olmuş söküğü ona diktirdiğin...
:)))

Ekmekcikız dedi ki...

Pericim,
Anlattığın tüm sahneleri -aynen hem de- tek tek ben de hatırlıyorum. Ne tuhaf!
Ben, Pink Floyd'un aynı isimli şarkısını bilmiyordum. O bisikletli sahneyi hatırlıyorum da, müziği hiç çağrışmıyor. Müziğiyle aklımda yer eden filmlerden değildi, o film.

Dikiş kutusu, aslında benim çok kullandığım bir nesne değildir. Annemle birlikte yaşadığımız zamanlarda, onun dikiş makinesinin çekmeceleri dikiş kutusu işlevine sahipti.
Ahh, bir de "The Bridges of Madison County" demişsin ya, ne güzel filmdir. Değil mi?
:))