Cumartesi, Şubat 05, 2011

DEDEM ANLATIYOR (4) Sakarya'dan Önce, Ankara'da

İSTİKLAL SAVAŞINA GİDİŞ

Malatya’da 3 ay kaldım veya 4 ay, hadi bakalım, Ağustos ayı mıydı Eylül ayı mıydı, geceli gündüzlü yürüyüş yapmak üzere, milli müdafaa emrine verildin dediler.
Bize ne desinler? Harcırah için para yoktur; size birisi bavulumuz ve portatif karyolamız için, birisi de binek olmak üzere ikişer mekkare verelim, Kayseri’ye kadar gidersiniz, filan dediler.
Hem nakliyecileri sevketmek hem de bizi, hem de hükümeti kayırmak istiyorlar. Biz de onlardan parayı aldık.
Şimdi dört arkadaşız: Ahbapzade Faik, Hasan Hulki, ben, bir de bir arkadaş daha vardı; iki araba tuttuk, birisi eşyalarımızı, bavulumuzu, karyolamızı filanımızı koymak için. Birisi de, o vakit işte Sivas yaylısı denen türden; üstü kapalı.
Kayseri’ye doğru yola koyulduk, Sivas’a geldik. Ahpabın Faikin amcası, alay müftüsü. (Tabur imamı başka, alay müftüsü başka). Alay müftüsü olmasından faydalanarak orada bir şeye yazmış, hadi bakalım hastaneye, Sivas’ta hastanede yatıyorlar.

O vakitte milli müdafaa müşgül durumda, düşman Sakarya’yı geçmiş, bu tarafa doğru, Ankara’yı alayım diye, boyuna ilerlemekte. Ankara’da, yalnız Milli Müdafaa kalmış, mebuslar bilmem neler de Kayseri’ye gitmiş.
Biz şimdi o arabalar ile Kayseri’ye geldik. Kayseri’de 35 gün kaldık. Malatyalı mebusları ve gerekse Elazığ mebusları hep Kayseri’de birleştik.

Dört arkadaş da Elazığ’lı vardı. Cebimizdeki parayı da 35 gün içerisinde, Kayseri’de yedik, açlığı bastırmak için lokantaya gidip yemek yiyoruz, biraz da toz rakısı (susam) çekiyoruz, filan.

35 gün sonra, "Kör İzzet" lakaplı bir jandarma alay komutanı var, Malatya’da da bulunmuş, yanına gittik, 8 kişi müracaat ettik.
Merkez komutanlığına gidiyoruz, "ben subay sevk memuru değilim" diyor, Harp Komutanlığına gidiyoruz, aynı cevap. Maliyeye gidiyoruz, diyoruz harcırah verin, "para yok" diyorlar.
Neticede 8 kişi, jandarma alay komutanına, Kayseride müracaat ettik. Bize "oturun" dedi.
"Biz subayız, eğer bizi bırakmak istiyorsanız kalkıp memlekete gidelim, yahut bizi sevkedin" dedik.
Neyse, bize "oturun çaylarınızı için" filan dedi, kahve çay ısmarladı.
O vakitler tren yok, herkes tekalifi-harbiye namına çalışıyor, köylünün elindeki hayvanı alıp bir vesika veriyorlar, para yok.
Yalnız tek bir karayolu vardı, o vakit, Kırşehiri’nden.
İşte bir küme dediler, neyse bize iki tane araba verdiler, eşyalarımızı koyduk, iki arabaya da kendimiz bindik, biz sekiz kişi -Ahmet isminde Elazığ’lı vardı, diğerlerinin adları hatırımda değil, onlar da yedek subaydı- geldik Kırşehrine.
Zaten nakliyecilere Tekalif-i Harbiyeden bir vesika, bir pusula veriyorlar şey veriyorlar, "Tekalif-i Harbiye namına, filan yerden filan yere subay götürmüştür yahut cephane götürmüştür" diye.
Kırşehri’nde Merkez Komutanı demesin mi ki, "hadi bakalım, siz cephane üzerinde gideceksiniz, Ankara’ya acele gidecek cephane. Sizi bunun üzerine memur ediyorum."
Biz, "sen kim oluyorsun ki bizi memur ediyorsun, biz bir yere henüz kayıtlı değiliz, biz Milli Müdafaa emrine gidiyoruz. Milli Müdafaa bizi nereye tayin ederse, oraya vazifeli olarak gidebiliriz, yoksa sen bizi vazifelendiremezsin" filan diye söyledik.
"Neticede ölümümüzü göze alıyorsan, ölümünü göze alıyorsan, bize bu vazifeyi verirsin" diye de tehdit savurduk. Ondan sonra kaçtı, gözden kayboldu.
Biraz sonra bir inzibat subayı geldi, "efendim" dedi "arabalarınıza nöbetçi koydurdum, onlar serbest, gidebilirsiniz".
Biz de çıktık o arabalarla geldik Ankara’ya.

Ankara’da, bizim ihtiyat zabit merkezinde "marş marş Mustafa binbaşı" dediğimiz bir binbaşı vardı, o merkez komutanı olmuş. Acımak nedir bilmez bir adam; albay olmuş.
Geldik hana, o zaman şimdiki Halin beri tarafında, bir han vardı, aşağıda Caminin yanında, orasını hatırlıyorum, o hana biz indik. Bize yol gösterdiler, inzibat zabiti "aha şurada kalırsınız" dedi, orda kaldık bir on gece.
Sabahları cephede yaralanıyor, eli ayağı yahut neresi sakat oluyor, binlerce yaralı geliyor, işte Haymana harbinden, bilmem ne harbinden, Sakarya harbinden geliyorlar. Savaşın ağırlığı yedek subaylarda; adeta bir yedek subay harbi, erler kaçıyor.

Neyse, Elazığlı Bekir Sami isminde bir arkadaşımız vardı, sultanide de öğretmen. Kendisi de sultani mezunu idi, sultani idadiden iki sene daha fazla, Elazığ’da vardı bir sultani, ilk mekteple beraber 12 sene, bizimkisi 10 sene oluyor, iki sene daha okuyacaksın; yahut 3 sene daha okuyacaksın. O vakit sultaniden çıkan için Harbiye 2 sene, Adliye 2 sene, sonra Mülkiye 3 sene idi.
Bize Ankara’da Bekir Sami dedi ki "Gelin! Ben ne yapacaksam, siz de onu yapacaksınız". Gitmiş bir yerde pansiyon bulmuş, misafir kabul ediyorlar, orada rakı içiyorlar bilmem ne. Yer ayırtmış, demiş, "aha para, bir masa hazırlayın, falan akşam geleceğiz, burada kalacağız".
Gittik, çarşının içersinden bir yol geçiyor, ahşap evler, onlardan birine girdik. O gece içtik, orada kaldık. Gelmişler, o handa bizi aramışlar, yokuz.


Ondan bir gün evvel de gelip bizi yazmışlardı, Milli Müdafaadan, Garp cephesi diye.
Garp Cephesi yani Sakarya harbi. Giden yaralı, kolu sakat, ayağı sakat dönüyor, yahut kurşunlanıp kanı akıyor, saran da yok. Ankara’nın oralarda inim inim inliyorlar, hastane yok, hiçbir şey yok.
Bir gün sonra "ben" dedi "bavulları açar kaparım, ben ne yapıyorsam, siz de onu yapın".
Artık bizi sevk edecekler.

Sonra:
Sakarya Savaşı
.

5 yorum:

aslı hayvanı dedi ki...

ekmekçim bayılıyorum bu dedem serisine. roman gibi okuyorum valla :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Aslım,
Sahi mi ya!?
Ben de kimse okumuyor galiba diye dertleniyordum.
Sevindim valla!
:))

aslı hayvanı dedi ki...

ama benim kişisel merakım var bu tip şeylere. diğerlerini bilemem :)

bir de kimse okumasa da kendimiz için yazdığımız şeyler olmalı zaten. ben gerçekten 'aman şu tarihte şu olay oldu, unutmayalım" tarzında da kullanıyorum çoğu zaman blogu :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Kimsenin avukatı deelim diyosun yaneee!?

Olsun yavv, sen oku. Ne güzel işte! :))

aslı hayvanı dedi ki...

ehe evek. hatta ben de bööle annemin dedesinin bir şeylerini yazmıştım geçmiş tarihlerde. bana anlatılan şeyler tabii. keşke kendisini tanısaydım da o anlatsaydı bana.