Salı, Şubat 18, 2014

öyle bir günün hikayesi

sabah, görme alanı çektirmek için randevu saatine yetişmek telaşı
görme alanı çektirmek dediğin, çeneni ve alnını küre biçimli bir nesnenin oyuk ön kısmına dayayıp, içerideki hap kadar bir odak noktasının etrafında çakan minnacık yıldızları görmeye çalışmak ve gördüğün her seferinde eline tutuşturulan butona basmak demek
sıkıntılı işlem, her bir göz için yirmi dakika filan sürüyor
daha önceki  seferlerden birinde, sıkıntıdan içim geçmiş, uyuklamışım
o derecede sıkıcı

dolmuşa atlayıp kadıköy'e gidiyorum
karşıya geçmeden önce, söz verdiğim bir kitabı postalamak istiyorum
kırtasiyeye girip zarf alıyorum, postaneye gidip gönderiyorum
koşa koşa  kabataş motoruna yetişiyorum, binip yerime oturmamla zıplayıp kendimi kalkmak üzere olan motordan dışarı atmam bir oluyor, elime tutuşturdukları içinde görme alanı sonucu olan dosyayı unutmuşum 
postanede değildi, sanırım
kırtasiyede olmalı, evet orada
bu defa kalkmak üzere olan karaköy vapuruna yetişiyorum

öğleden sonra iki ayrı bankada işim var
birincisinde nispeten az, ikincisinde tam bir saat bekliyorum
burnumdan solumak tam bu işte, çaresiz

ofise dönerken akşamüstü  kahvesi için sözleştiğim arkadaşımı arayıp, biraz erteler miyiz diyorum
heyhat erteleme de yetmeyecek, ofiste hem misafir var, hem iş var

derken, herşeyi durduran bir şey oluyor, binamızı sarsan bir patlama
nerede, çok yakında olmalı
endişe, telaş, merak, haber alma arzusu, sevdiklerimiz nerede kaygısı

toparlanıp, evlerimize doğru yola çıkıyoruz, teker teker
sığınak bildiğimiz yuvalara

Hiç yorum yok: