Cuma, Mayıs 12, 2017

BALTIK ÜLKELERİ

Kışın ortasındaki umutsuz ve soğuk günlerden birinde N. bizim mavi yolculuk kızları grubuna "fakülte sınıf arkadaşlarım Mayıs başında Baltık ülkeleri gezisi planlıyor, gelmek isteyen var mı?" yazınca, hepimiz  düğmemize basılmış gibi sırayla, fazlaca düşünmeden "evet evet" yazıverdik. Sanırsınız, bu mavi yolcuların hayatta en çok görmek istedikleri yer Baltık denizi imiş!
Sonraki günlerde döviz yükseldi, kış zor geçti, memleketin hali malum, bahar bir türlü gelemedi gibi çeşitli zor konulara rağmen, kimse bu geziden vazgeçmedi.
3 Mayıs günü sabaha karşı havaalanına doğru yol alırken içimi kaplayan hafiflik hissi, dönüş günü İstanbul'a inene dek üzerimde kaldı. Haritadaki yerlerini, coğrafi özelliklerini, havanın kaç derece olduğunu filan  ancak geziden bir kaç gün öncesinde öğrenmeye başladığım ve gezi sonunda ziyaret ettiğim için çok memnun olduğum, Estonya, Letonya ve Litvanya; dünyanın çalkantılı bu günlerinde,  insana gelecekle ilgili umut verecek birkaç ülkeden biri olmalı.
Çünkü, topraklarının yarısını ormanlar kaplıyor,
Çünkü, insanı az sayıda  ve uygar, ağacı çok sayıda ve güzel,
Çünkü, insanlar birbirine saygılı,
Çünkü, insanların en büyük mücadelesi iklim koşulları ve doğa ile...



Geziye kuzeyden başladık, Baltık deniz komşularından ilk durak Estonya'nın başkenti Tallinn.
Havaalanında rehber ve otobüsle buluştuktan sonra bir açıkhava etnoğrafya müzesi olan Rocca-al-Mare'ye gidiyoruz. 
Burası deniz kenarında kocaman bir koru içine kurulmuş ve 13. yüzyıldan beri ülkedeki çiftlik evlerinin örnekleri yer alıyor. İnsanların bu ülkede nasıl yaşadığı, neler yaptığı hakkında biraz da olsa fikir edindik böylece.



Açıkhava gezisinden sonra Tallinn'e geldik, otelimize yerleştik. Kuruluşu Ortaçağ'a dayanan şehirde önce otobüsle, sonra Old Town'da yürüyerek bir tur attık.
Kuzeyde olduğumuz için, beyaz geceler yaklaştığı için, hava temiz olduğu için ve belki de başka sebeplerle gökyüzü masmavi.
Ayrıca hava durumundan yana şanslıyız, biz gelmeden sadece iki gün önce kar fırtınası varmış burada, şimdi hava soğuk sayılır 8-10 derece ancak güneş var dolayısıyla soğuk hava ısırmıyor.




Baltık denizi, bir iç deniz gibi, Baltık ülkeleri boyunca ve karşılarındaki Finlandiya karası arasında uzanıyor. Kuzey denizine, güneyde Danimarka civarından dar bir bağlantı ile açılıyor.
Baltık kıyılarında eskiden kumsalda yürürken kehribar bulunurnuş; kehribar çam ağacının reçinesinin fosilleşmiş hali. Şimdilerde bu ülkelerin en büyük turistik hatıra eşya pazarını kehribardan yapılma binbir çeşit takı ve süs oluşturuyor; fotoğraftaki vitrinde gördüğününüz  ağaç ve dallar parça parça kehribarla işlenmiş. Açık sarıdan kırmızıya kadar çok renkli ve çok çeşitli boyda kehribar/amber var.




Akşam yemeğini otelde yedik, ana yemek beyaz sosla tatlandırılmış somon ve pirinç pilavıydı, yanında  taze peynirden yapılmış krema görünümlü hafif bir tatlı vardı.
Hava yemekten sonra bile kararmamıştı. Güzel havayı fırsat bilip akşamüstü pazar yeri kurulmuş olan şehir merkezinde yürüyüşe çıktık.
Fotoğraftaki bina, kocaman meydanın bir kenarında yer alan, tarihi ve halen daha kullanılan Belediye binası. 
Buradaki tadılması önerilen yerel içki ballı bira. Bizimkiler "o da ne" diye burun kıvırdılar, ben kendimi feda edip (!) içtim. Evet, alıştığımız biradan farklı, hafif bir tatlımsılık var ama içilmeyecek bir hali yok, bence.




Tallinn'de Old Town ortaçağdan kalma kalın duvarlı taş binalarla dolu. Kaldığımız otel eski bir bey konağı imiş, yarım metre kalınlığında duvarları, kocaman kapıları, nefis bir iç avlusu vardı.
Bu cumbalı ev de bir bey konağı, otelimizden daha yakın bir zamana ait olmalı. 




Yolculuk öncesi Baltık ülkeleriyle ilgili okuduklarım arasında, sokaklarda topuklu ayakkabıyla yürümenin zor olduğu, taş döşeli yollar nedeniyle topuk kırılabileceği uyarısı vardı.
Bunun ne anlama geldiğini anlayınca, bir kaç sokak taşı fotosu çektim. 
İnsanlar, modernleşmek için güzelim taş sokakları asfalt basmak yerine, eskiyi pek güzel korumayı tercih etmişler.
Ne güzel değil mi?



İkinci gün, sabah kahvaltısından sonra, Letonya'ya doğru yola çıktık. Tabii ki, yine ormanların arasındaki iki şeritli karayolundan ve hız sınırlamalarına, şöförün mola zamanlarına titizlikle uyarak ve bu nedenle bizim tez canlı sürat düşkünü bünyelerimizi şaşırtan bir şekilde.
Fotoğraftaki sarı çamlar, bir mola yerindeki parktan.




Molalar vs derken 310 km'lik yolu 5 saati aşkın sürede alıp geldik Letonya'nın başkenti Riga'ya.
Günlerden 4 Mayıs ve Letonya'nın Özgürlük Bayramı günü, şansımıza.
Önce otobüsle geniş açılı bir şehir turu yapıyoruz, sonra yürüyerek merkezi bir tur yapıyoruz. Bu arada yolumuz Özgürlük meydanından da geçiyor, bayram kutlamaları her yerde. İnsanlar, resmi törenlerin dışında da bayram kutlaması içindeler.
Akşamüstü civarı otele gidip kısaca yerleştik bir ara, sonra dışarı çıkıp yürüyerek keşfedilecek yerlere bir göz attık, biraz alış veriş yaptık.




Şehir merkezinde, çeşitli dönemlerin özelliklerini yansıtan binalar var. 
Kimi, Rus işgali ya da Sovyet yönetimi döneminden, kimi bir Hansa şehri olan Riga'nın tacir özellikleri yansıtan Art Nouveau mimari, kiminin esprili hikayesi var, kimi Ortaçağ'dan kalma bir mahzen...



Derken, akşam yemeğinden sonra, "birazdan bayram şerefine nehirde havai fişek atacaklar", haberi geliyor. Sıkıca giyinip dışarı çıkıyoruz. Otelimiz nehir kenarında ve havai fişek gösterisi tam önümüzdeki alanda yapılıyor. Adeta, tepemizden aşağıya şelaleler gibi havai fişek yağıyor. Hem de geceyarısına dek ve aralıklı olarak dört kez onar dakika süreyle...
Tam bir kutlama, tam bir bayram!




Kahvaltıdan sonra yine yola revan oluyoruz, önce Sigulda kalesine gidiyoruz. Burası Ortaçağdan kalma bir kale. Ancak zaman içinde savaşlar ve doğa koşulları sonucu yıkılmış, çok az tarihi doku kalmış, kalenin çoğu yeri yakın zamanlarda yeniden yapılmış.
Öğlen yemeğini, gerçek gezen tavuk pişiren bir kır lokantasında yedik, yakındaki mağara ve parkı gezdik. Şansımıza yine güneş var, serin havayı yumuşatıyor.




Öğleden sonra Baltık denizi kıyısındaki zengin tatil kasabası Jurmala'ya gittik. Kumsal uçsuz bucaksız uzanıyor. Kasabada çok güzel geniş bahçeli evler, villalar var. Deniz havası alıp, henüz mevsimi açılmamış sahilde ve kasabada yürüdük.



Akşamüstü otele dönüp, biraz dinlenip yemek için  tekrar şehir merkezine geçtik. Eski bir Ortaçağ mahzeninde ringa balığı yedik, lavta vs. eşliğinde müzik dinledik.
Otele dönerken saat 22:30'u geçiyordu ve gökyüzünde halen günbatımı kızıllığı vardı.



Bugün yine ülke değiştiriyoruz.
Kahvaltıdan sonra Litvanya'ya doğru yola çıktık.
İlk durağımız, Hristiyanlar için önemli bir dini merkez olan Haçlar Tepesi. Burası Ortodoks ve Katoliklerin dileklerinin olması için haç adaıkları ve dilekleri olunca haç diktikleri bir yer. Zamanla, üst üste dikilen haçlar nedeniyle burası küçük bir tepe halini almış.




Öğleden sonra Litvanya'nın başkenti Vilnius'a vardık. Şehir turundan sonra serbest zamanda, ülkenin kurucusu olarak anılan Gediminas'ın anıtına bakan Katedral meydanında bir kafede oturup, mutlu ve sakin bir şehirde insanların arasında olmanın keyfini sürdük.
Şansımıza, burada yine bir kutlama vardı, o gün  Litvanya'nın Avrupa Birliği'ne katılışının yıldönümü imiş. şehrin sokaklarında konserler, eğlenceler vardı.
Keyifli bir akşamüstü yaşadık.




Akşam yemeği için Katedral Meydanına yakın bir restauranta gittik. 
Dönüşte nehir kenarına doğru güzel bir yürüyüşle otelimize ulaştık.
Gece şehir ışıkları başka bir güzeldi, otelimizin bulunduğu bölge kaleye uzaktan bakıyordu.




Artık gezinin sonuna geldik, bugün yurda dönüyoruz.
Öğlene doğru otelden çıkıp, göller bölgesindeki Galve gölüne  gittik. Gölün ortasında bir adacık ve adanın üstünde Trakai şatosu var.
Bugün hava kapalı, zaman zaman yağmur çişeliyor. Adayı ve şatoyu gezişimiz hava nedeniyle daha gizemli bir hale geldi, sanki.
Öğlen yemeğinde göl kıyısındaki lokantalarda yapılan, bu yöreye göçmüş tatarlardan gelen kibinaya denen etli böreklerden yedik.




Yollar ve taşlar Trakai'de  yine merakımı çekmiş, işte!
Zamanla yürünerek aşınmış ve yuvarlanmış taşlara basmak, yürürken tarihi hissetmek gibi.
Sadece tarihi değil, birbirinden farklı kültürlerin bir arada yaşamasının asgari müştereklerini de gördük, yaşadık bu gezi süresince.



Veda zamanı.
Havaalanındaki hediyelik eşya dükkanlarında yine başköşede kehribar var.
Hoşçakal baltık denizi, barışla kal.



4 yorum:

ışıl ç. dedi ki...

Size bir şey diyeyim mi? Burası dünyanın en güzel bloglarından biri : )

şule dedi ki...

çok imrendim :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Işıl Ç. hoşgeldiniz :)
Bu ne güzel iltifat, okuduğumdan beri gülümsemem yüzümde yayılıyor. Teşekkür ederim, okuduğunuz ve beğendiğiniz için mutlu oldum. Çook. :))

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şulem,
Güzeldi valla, darısı başına. ;)
Senin Burgazada'da evin olması nasıl güzel bir umut kaynağı ise, bunun gibi bir arzum da seninle keyifli bir yolculuk yapmak.
Haydi hayırlısı. :)