Çarşamba, Mayıs 31, 2017

BURSA'DA ZAMAN

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir" kitabında diğer şehirlerden ayırarak Bursa'da Zaman başlığıyla anlattığı Bursa şehrine ait metinden çok etkilenmiştim.
Bu etkilenmede, çocukluğumun bir bölümünün güzel anılarının bu şehir ve yakınındaki kasabalara ait olmasının hiç şüphesiz etkisi var. Yine de şehir ve çevresinde kısa bir hafta sonu gezisi yaptıktan sonra bir kez daha anladım ki, bu toprakların kendisinde bir tılsım var. Tıpkı, Tanpınar'ın şu tesbitindeki ifade gibi:
"...Bursa'da ikinci bir zaman daha vardır, diye düşünülebilir. Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanı başında, ondan çok daha başka, çok daha derin, takvimle, saatle alâkası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında ebedi bir mevsim gibi ayarlandığı velût ve yekpare bir zaman..."

Bursa'da zamanın peşine düşmeye, kadim arkadaşım S'ciğimin önerisi üzerine bir anda karar verip sonra bir Cuma sabahı İstanbul'dan yola çıkarak başladık.
Yol artık 2 saatten biraz fazla sürüyor, Orhangazi köprüsü ve yeni otoyol insanı düz ovadan aşırıveriyor. Bursa ufukta belirince, şehre girmeden önce Cumalıkızık'a çıkıverdik.



Cumalıkızık sokakları, Osmanlı'nın kurulduğu günden bu yana değişmemiş gibi. Kayı boyundan Kızıklar, Uludağ eteklerinde bir kaç köy kurup yerleşmişler ve o gün bugün buradalar.
Taş üstü, bağdadi ağaçla ve tahtayla yapılmış evleri, daracık sokaklarıyla, görülesi yaşanası yerler.




Cumalıkızık evlerinin çoğu ayakta, bir kısmı elden geçmiş bakılmış, bir kısmı belki son senelerde artan ilgi sonucu bakım görecek hale gelmişler. Evlerin cumbaları, köşeye bakan çıkmaları çok ilginç ve etkileyici.
Köylüler başlıcası böğürtlen, frembuaz olmak üzere meyve yetiştiriciliğle uğraşıyorlar, arıcılık yapıyorlar.



Cumalıkızık derelerini görmek için tam mevsiminde oradaydık. Yazın bahçe sulamak için kullanılan ve suyu azalan dereler, bahar yağmurlarıyla coşmuş, dağdan gelen buz gibi suları sokak aşağı akıtıp duruyordu.
Öğlen yemeğini tepeye yakın Mavi Boncuk'ta yedik. Aşağıda köy meydanında çay kahve içtik, bastıran yağmuru seyrettik, kölü kadınların el emeği şalvarlardan   kızlarımıza anı aldık.
Akşamüstü, Bursa'ya inip otelimize yerleştik.



Bursa'ya gelip İskender yememek olur mu? Olmaz! Akşam yemeğini Heykel yakınındaki büyük İskender'de yemek için yürüyerek kaleden aşağı indik. Çocukluğumda kimbilir kaç sene önce yürüdüğüm yollarda yürümek ve o küçücük en eski İskender lokantasının hiç değişmeyen vitrini önünden geçmek, zamanda yolculuk yapmak gibiydi.
Dönüşte, Bursa Ulucamii'de Ramazanın ilk teravi namazı kılınıyordu, mahya ışıkları açılmıştı. Zaman yolculuğu demişken, iki minare arasındaki mahya ipi ışın kılıcı gibi durmuyor mu?




Bursa'da Kitapevi Otel'de kaldık. Arka avlusu akşamüstü, gece ve sabah ayrı güzeldi. Otelden, odadan, servisten çok memnun kaldık. 
Bahçede ıhlamur, yasemin, hanımeli, manolya açmıştı. Kokular baş döndürücüyüdü ve ortamın zarafeti de eklenince, kendimizi Osmanlı konağında yaşayan eski zaman hanımları gibi hissettik. 



Bursa'dan çıkışta rotamız Gölyazı, Apolyont gölü oldu.
Ege'ye doğru giderken hep kenarından geçiverdiğimiz Apolyont/Uluabat gölüne ilk kez yakından baktık.
Hava kapalı ve biraz çisentiliydi.



Gölyazı eski bir Rum köyü, mübadele'de eski sakinleri gönderilmiş. Şimdi bile arada sırada gelir eski evlerini ararlarmış.
Taa Bizans'a dayanan  eski zamanlarda halk balıkçılıkla uğraşırmış, şimdi de aynı işi yapıyorlar. Biz de öğlen yemeğinde turna ve yayın balıklarından birer porsiyonu paylaştık.



Gölde motorlu kayıkla gezdik, nilüferleri seyrettik. 
Hava kapalı olduğu için, hepsi tabak gibi açılmış, kendilerini gösteriyorlardı. Göl durgundu, yağmur ince ince yağıyordu, hafif bir sis vardı. Yeşil ve gri uyumu huzur vericiydi.
Kendimi Metin Erksan'ın eski zaman filmlerinde hissettim desem, yeridir.



Nilüferlerin güzelliklerini gösterebilmek için, yakından birçok fotoğrafını çektim, ancak pek başarılı sonuç alamamışım. Biraz video da var, buraya ekleyemedim.
Bu içlerinde en iyi görüntü vereni sanırım.



Apolyont civarındaki mekan ve orada geçirilen zaman büyülü gibiydi. Nasıl olmasın?
Yukarıdaki çınar ağacı diyelim, karşısına geçtiğimde kendine öyle bir çekti ki, dakikalarca durup öylece bakmaktan kendimi alamadım, etrafında dolaşıp yine durdum baktım, biraz çevrede dolaştım sonra yine baktım.
Adı "Ağlayan Çınar" bu yüce ağacın. Yaşı büyük, hikayesi dolu, seveni bakanı çok...




Gölyazı'dan sonra Trilye'ye doğru yol aldık. Trilye'ye gidişimin üzerinden on seneden fazla zaman geçmiş. Aklımda sevimli bir sahil kasabası, bir kaç balık lokantası ve bir kaç zeytin / zeytinyağı dükkanı kalmıştı. Doğrusu bu defa aklımda kalan sevimli Trilye'yi bulamadım. 
Sahil betonla kaplanmış, eski Rum evleri bakımsız kalmış... Belki henüz turist mevsimi gelmediğinden canı az bir hali vardı.




Trilye'de  gece kalacağımız otele yerleşip, bir simit fırınının önünde taze simit eşliğinde çayımızı içip, biraz sokaklarda dolandıktan sonra, artık  yapacak başka şey bulamayınca Mudanya'ya da gidip bir bakalım dedik. 
Mudanya'da, Uğur Mumcu Kültür Merkezi eski (bir kilise olmalı) bir binanın onarılması ile hayat bulmuş. Arka cephesindeki duvar yazısı ilginç bir detaydı.




Mudanya'daki tarihi  evlerin çoğu  Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinden. Büyükçe bir kısmı bakımlı veya onarılmış.
Mudanya'nın merkezi, canlılığı ve mimarisiyle gönlümü fethetti. Akşam yemeği için Mudanya'da kalmayı düşündüysek  de Trilye'de balık yemeyi aklımıza yazmıştık ve karanlığa  kalmak istemedik, dönüş yoluna koyulduk.
Gece fırtına sayılacak sıkı bir poyraz esti, Marmara kararıp morarırdı biraz...



Sabah kahvaltımızı yapıp, kahvemizi içip yola çıktık.
Kır bayır seyrederek, önde gelinciklere arkada zeytin ağaçlarına bakarak kıvrımlı yollardan otoyola kadar sakin sakin gittik.
Yolda bir de İznik'e uğrayıp kısa bir tur atıp göle selam verip, köfte yedik. Zeytinlerimizi alıp İstanbul'a doğru giden kalabalık trafiğe katıldık.

7 yorum:

Arzu sarıyer dedi ki...

Harika ,çok içten ,çok beğendim...Herşey gönlünüzce olsun ,nice güzel geziler dilerim.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Arzu Hanım,
Hoşgeldiniz,
Aslında fotoğraf altlarını tamamlamaya henüz fırsat bulamamışken, daha fazla gecikmesin diye yayınlamıştım. Siz eksik haliyle okumuş ve beğenmişsiniz. teşekkür ederim.

Gül Nur dedi ki...

Blogunuzu çok sevdim; takipte kalabilmenin bir yolu var mı acaba?
(Kaydolacağım bir yer falan? ^_^)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Gül Nur hoşgeldiniz,
Uzunca zamandır yazıları izlemek isteyen yeni bir okuyucu ile selamlaşamıyordum, çok sevindim.
Sizin için sağ sütuna abonelik eklentisi yerleştirdim.
Umarım işe yarar.
Sevgiler. :)

Gül Nur dedi ki...

Çok teşekkürler :)
Hoş buldum ve abone oldum bile :)

şule dedi ki...

ne güzel gezmişsin ve yine ne güzel anlatmışsın, usul usul...

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şulem,
Güzeldi güzeldi, siz de gidin. :)