Cumartesi, Ekim 07, 2017

KİTAPLAR, HER DAİM DOST ONLAR

Sevgili Blog,

Bu yaz seni hepten ihmal ettim, sadece ayda bir iki yolculuk anısı yazısı yazdım. Oysa, okuduğum kitaplar, gördüğüm filmler başta ne çok anıyı düşünceyi  seninle paylaşmayı atladım, es geçtim. 
Şimdi bir haftadır yeniden günlük olayları yazarken,  asıl eksik bıraktıklarımı bugün kitap kulübü toplantısına gidince anladım; kitapları, filmleri yazmadım kaç zamandır.

Yaz başındaki Bodrum tatilinde  başlayıp, Amin Maalouf'un iki kitabını arka arkaya okudum. Önce "Doğu'nun Limanları", sonra "Semerkant". 
İki sene önce Amin Maalouf'dan   "Afrikalı Leo"yu okuduğumda, tarihi olayları akıcı bir anlatımın içine yerleştirmesini ve anlattıklarının gerçekteki yansımaları hakkında merak uyandıran uslübunu sevmiştim.
Bu seneki okumalar, bu düşüncemi pekiştirdi. Doğu'nun Limanları'nda anlatılanın bizim coğrafyamız ve tarihimizle bağları, merakımı tüm kitap boyunca canlı tuttu.
Semerkant'ın tüm doğu dünyasını analiz edebilen ve geçmiş olayların ışığının bugünü aydınlatabilen perspektifi çok etkileyiciydi. Kitabı okuduktan sonra Hasan Sabbah'ı, Alamut kalesini, Ömer Hayyam'ı araştırmak, öğrenmek arzusu duydum.

Sezonun ikinci tatili denizdeydi, mavi yolculuk kitap okumak için en güzel sebeplerden, en keyif verici yerlerden biri. Yola çıkarken yanıma iki kitap almıştım.
İsabel Allende'nin son kitabı "Japon Sevgili" albenili kitap kapağı farkıyla olsa gerek okumada birinci sırayı aldı. Allende'yi severim; büyülü gerçekçilikle anlattığı Güney Amerika insanlarını da, kızının başında hastanede bekleyişinin acısını da, çapkın bir eda ile anlattığı sevgiliyle yenilecek erotik yemeklerin tariflerini de.
Japon Sevgili'yi de severek okudum ve mavi yolculuğa eşlik etmesinden keyif aldım.

Tatil için aldığım ikinci kitap, son yıllarda yazdığı her satırı kendime çok yakın bulduğum ve hayran olduğum Alice Munro'dan "Açık Sırlar"dı. Kitaba başladım, ama yolculuk bitti, kitap kaldı. Sonra eve dönüş, işler araya girdi ve kitaba uzak düştüm. hatta bir ara, "off bunaldım artık okumayacağım" diye bir kenara bile attım. Derken, bu fırlatışla bende bu kadar hatırı olan Alice'e  haksızlık etmiyor muyum diye bir kez daha düşünüp, tekrar başladım ve bu defa yine kendimi doğrulayan keşifler yaparak, kitabı okumaktan mutlu şekilde sonuna geldim.

Bozcaada tatili için yanımda kitap yoktu. Çıktığından beri her ay heyecanla okuduğum "Tuhaf" yanımdaydı. Oradaki kısa öyküler, röportajlar, notlar okurken yeni düşüncelerin dünyasına götürüyor, eski edebiyat dergilerinin tadını almayı seviyorum.

Bozcaada'da kalenin önündeki meydanlıkta kocaman bir kitapçı var, yenisiyle eskisiyle çok  ve güzel kitaplarla dolu. Orada gezinirken, Metis Yayınları'nın 2006'da Kitap Çevirmenleri Girişimi Ortak Çevirisi olarak yayınlanmış, aslı nerdeyse bin sene önce Japonca yazılmış olan Sei Şonagon'un  klasik eseri "Yastıkname"yi n aldım.
Kitabı alırken, küçük bir mücevher satın aldığımı bilmiyordum. İstanbul'a dönüp okumaya başladığımda, bitirmeden bırakamadım elimden. Sei Şonagon 986 ile 1000 yılları arasında Japon İmparatoriçesinin nedimeliğini yapmış. Sarayda hep yanında, başucunda tuttuğu defterine aklına gelen her şeyi yazmış; küçük notlar, günlük olaylar, giysiler, yiyecekler, sevdiği doğa olayları, kızdığı davranışlar...
Kitabın arka kapağında yazdığı gibi, "kayıt düştüğü inanılmaz ayrıntılara, özgür ve kadınca bir bireyselliğin damgasını vurmayı başarabildiği için olmalı, yüzyılların ötesinden hâlâ bizleri şaşırtmayı sürdürebiliyor"
Kitabın bizdeki bu çevirisinin bir özelliği de otuzdan fazla çevirmenin, bir meslek birliği çalışması olarak, kitabın ayrı dillerdeki metinlerinden yola çıkarak ortak bir çeviri gerçekleştirmiş olmaları.

Sonuncu kitap, sevgili blog arkadaşım Köşenin Delisi'nin el emeği göz nuru çevirisi Ernest Hemingway'in "Tüm Öyküleri". Gençlikten beri sevdiğim bir yazarı tekrar ve tadını çıkararak okumak, mutluluk verici.
Elif''e değerli emekleri için teşekkürlerimle..




2 yorum:

Oytunla Hayat dedi ki...

Pazar gezmeyi ben de çok seviyorum. Almasam bile vaktim varsa şayet bir turlarım. Hele bizim buralarda bazen köylü kadınlar çıkıyor pazara. önlerindeki bir avuç sebze hem onlara kıymetli, hem de bana...
Sevgilerle

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şebnemciğim,
Köylü kadınların pazardaki halleri, duruşları, ürettiklerini sahiplenişleri ayrı bir güzellik.
Evet kıymetliler. :)