Pazartesi, Mart 11, 2019

HEYBELİADA'DAN

İskelede mimoza satılmaya başlandığından beri, "adaya gitmeli, mimozaları görmeli"nin derdindeyim.
"Derdin o olsun" diyecekseniz, haklısınız herhalde.
Hadi iskele önünü geçtim, geçen hafta pazarda bile mimoza satılıyordu. Bunu görünce, adaların bütün mimozaları talan edilmeden artık bir adaya gitmek lazım, fikri zihnime kuruldu bir güzel.
Neyse, denk düştü, ufak bir akraba toplaşması bahane oldu ve Cumartesi Heybeliada'nın yolunu tutuverdim.



Haksız mıyım?
Bu ponpon hafifliğindeki ışıltı dallarla donanmış ağaçlar seyredilmez, mis kokuları içe çekilmez mi, hiç?
Eskiden adalarda mimoza şenliği yapılırmış. Keşke şimdi de yapılsa dedim,  Z. ablam "aman eksik kalsın, şimdi bile her gezmeye gelen üç beş dal kopartıp götürüyor, o zaman ağaçlarda dal kalmaz" dedi ki, doğru galiba.




Sadece mimozalar değil, baharın dokunuşu tüm doğayı canlandırmış.
Deniz bile, özlediğine kavuşmuş ve yaz güneşinde ışıldıyor sanki.



Nasıl da telli duvaklı gelin kız gibi süslenmiş değil mi?
Yaz başında gelip baksak, meyvesini acıdır ekşidir der, beğenmeyiz, yemeyiz.
Oysa şimdi beğenmemek elde mi?



İşte size, daha az göze çarpan güzeller, birarada; süpürge çalısı çiçeklenmiş, kocayemiş usul usul miniş çiçeklerini açmaya başlamış, çalılar bile renklenmiş.



Terk-i Diyar Manastırı'dan denizi seyrederken,  bir an...
Üst dalları dökülen çam ağacına biraz gözünüzü kısıp bakarsanız, bir Japon resmi çıktı karşımıza demek işten bile değil.



Mimoza demetinin kokusunu içinize çekiniz şöyle bir...
Gün batımına doğru uçan bir martı ile veda edeyim, şimdilik.

2 yorum:

Zelda Capulet dedi ki...

buraya en kocamanından mimoza sarısı bir kalp bırakıyorum :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Ahh! Mimozalar, mimozalar... :)