film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 24, 2025

ARA-LIK - 10. Yazı - Eee, Daha Daha Nasılsınız?

Londra defterini kapattım ve İstanbul defterinin yarım kalan sayfalarını hemen açıp, doldurmaya başladım; zira gündelik hayat devam ediyor, tamamlanması gereken bir dolu iş var.

Yolculuğa çıkmadan hemen önce kitaplığımda Virginia Woolf'un Londra Manzaraları başlıklı bir kitabını bulmuştum, yıllar önce almış ve okumuşum, hiç hatırlamıyorum. 
Dergilerde yayınlanmak üzere yazılmış, Londra caddeleri, rıhtımları, kiliseleri, insanları üzerine denemeler diye tanımlayabilirim. Uçakta giderken ve dönerken okuyup bitirdim.

Yine tam yolculuk öncesi Maggie O'Farrel'ın yazdığı roman Hamnet'i dinlemeye başlamıştım. 
Londra saatine bir türlü uyum sağlayamayıp, İstanbul saatiyle uyanmaya devam ettiğim için, sabah erken saatlerde uzun uzun Shakespeare'nin genç yaşta ölen oğlunu, ikizini,  karısını ve onun ailesini,  zamanın İngiltere'sine bizi götürerek anlatan bu romanı dinleyerek geçirdim.
Globe tiyatrosun nehrin güney kıyısının önemli noktalarındaki yeni yerini ve yangından önceki yerlerini görmek de, yazarın anlattığı  zamanının ruhunun zihnimde bir parça  olsun canlanmasını sağladı.  

Şimdi bunları yazdıktan sonra öğrendim, aynı isimli ve 2025 tarihli bir film var, kadro şahane, bulup izlemeli.


On gün öncesinin güneşli bir Londra pazarından,
Hemen her meydancıkta olan Christmas alış veriş mekanlarından birinin yanı başındaki heykelli havuz; Chelsea, Sloane Meydanı, Venüs Çeşmesi,
Ortamda inanılmaz bir şenlik var, kış güneşi altındayız. 

Pazar, Haziran 04, 2023

YOLA DEVAM

Mayıs ayında film izlemek ve kitap okumak konusundaki performansım öyle cılızdı ki, aslında temel eylemim izlemeMEK ve okumaMAK oldu demeliyim.
Haziran'da seyrettiğim ilk film, hüzünlü konusuna rağmen  aldığım sinema duygusu ve seyir zevki nedeniyle güzel bir açılış oldu. Umarım bu başlangıçla izlediğim filmlerin devamı güzel gelir.

Bir süre önce MUBİ'de bir İran filmine denk geldim, o sırada izleyemedim "sonra bakarım"lara ayırdım.  Bir kaç gün sonra canım Leylak Dalı'nın filmi izlediğini ve beğendiğini öğrendim. aklımın kenarına tekrardan yazdım filmi. Derken, Şulemin aynı filmi izlediğini ve beğendiğini öğrendim. Meğer, Elektram da izlemiş ve çok beğenmiş. Bu referanslardan sonra denk düşürdüğüm ilk fırsatta filmi seyretmek kaçınılmaz oldu. 

Cuma akşamı kızım odasında bir takım görüşmeler yapar ve hafta sonu gideceği Ankara için çanta toplarken, "gel film seyredelim" önerime olumlu cevap vermiş ancak bir türlü işlerini bitirememişken, daha da bekleyemeyeceğim dedim ve filmi izledim. Çok da iyi yapmışım.

Film 2021'de Cannes'da gösterilmiş, Farsça adını bilemiyorum, İngilizcesi Hit The Road, Türkçesi Yola Devam.
Filmin genç yönetmeni Panah Panahi, Taksi ve Üç Hayat filmlerini beğenerek seyrettiğim ünlü yönetmen Cafer Panahi'nin oğlu imiş. 
Hit The Road bir yol filmi, dört kişilik bir ailenin son noktada ulaşılacak bir amaç  uğruna çıktığı yolculuk bu. Yol boyunca başa gelenler, duygusal gel gitler, aile içi çekişmeler ve destekler kâh ironik,  kâh hüzünlü bir dille anlatılıyor. Filmin konusunu anlatıp seyredeceklerin keyfini kaçırmak istemem. Sadece oyuncuları ve anlatımıyla mükemmel bu filmi lütfen bulun ve seyredin önerisinde bulunabilirim. 

Belki, o zaman şu soruma bir cevap veren çıkar seyredenler arasından: 
Yol boyunca başa gelenler ve yolculuğun kendisi o coğrafya -ve kısmen biz komşu coğrafya- için, tıpkı yaşadığımız benzer hayatlar gibi, saçma sayılacak bir mücadeleden ibaret değil mi?



Filmdeki oyuncuların tümü, gerçek ötesi "gerçek" karakterleri canlandırıyorlar ve çok başarılılar.
Fakat, yukarıdaki afişte de yer alan küçük oğlan bambaşka etkileyici, eskiden "şeytan çekici" derlerdi, öyle bir karakter o. 
Gelecekten umut duyma sebebi...

Perşembe, Aralık 29, 2022

BALLANDIRARAK ANLATIYORUM, SİNEMAYA GİTTİM

Hatırladığım -daha doğrusu blogdan bulabildiğim- kadarıyla sinemada seyrettiğim son film Ocak 2020'de Marrige Story olmuş. Zaten ondan öncesinde Aralık 2019 ayında nefis bir yeniden izleme, Love Actually var. 

Kaç zamandır aklımdan geçirip duruyordum, "sinemaya gitsem, sinema da sinema , sinemada film izlesem...". Gel gör ki pandemi  sonrası 10 dakika mesafedeki butik AVM'mizin sinema salonları da, dolmuşla ulaşma mesafesindeki CKM'nin sinema salonları da bir türlü açılamadı, henüz. Daha uzağa gitmek için plan program gerekiyor, planlama için zaman gerekiyor, bu ara bende hiç olmayan şey onlar.  
Ah bir de Sevgili Okul Arkadaşım en az haftada bir sinemaya gidip üstüne ballandırarak anlatıyor, içlenerek okuyorum. Üstüne üstlük kapalı kalabalık  mekanlara hiç mi hiç girmeyen Şulem bile sinemaya gitmedi mi? 

Yapılacaklar listemin ilk maddesinde bir aydır "Kurak Günler'i izle" notu her açtığımda göz kırpıyor, görünce kafamı çeviriyorum hemen kapatıyorum. 
Bu sabah aklımda "bugün o gün, sinemaya gideceğim" düşüncesiyle güne başladım. İyi güzel de, işler bitmiyor, konular katlanarak çoğalıyor. İşleri  yoluna soktum ve saat 14:30 civarında evden çıkacak hale geldim, hazırlandım, çıktım. 
Önce kendi kendime bir çelme takasım tuttu, "hava ne kadar güzel, Kadıköy'e gitmişken Moda'ya doğru yürüsem mi?" Öyle ki bir yakınımı arayıp, bu fikrime onu da dahil etmeye çalıştım, işi varmış, başka zamana bıraktık.
Metrodan inişte çarşıya doğru yürürken ters kapıdan çıktım, yolu uzattım, yetişemem nasılsa dedim, sonra da kendime güldüm; ilk randevu heyecanıyla ayak sürüyen şaşkının ruh halindeyim, iyi valla!
Yokuş yukarı çıkıp Kadıköy Sineması'nı karşımda gördüğümde filmin başlamasına 5 dakika kalmıştı. Biletimi aldım, yerime oturdum, üç beş kişi daha geldi ve artık kaçarı yok, film başladı. 
Salon büyüktü ve tıklım tıklım değilse de, doluydu. Maskemi tabiyatıyla ve yol boyu  metroda olduğu gibi yine takmıştım. 
Şimdi gelelim filme.





Kurak Günler'le ilgili haberleri Cannes'da yarışacağını okuduğumdan beri takip ediyorum. Neden, çünkü, yönetmen Emin Alper'in sinemada izlediğim filmi "Kızkardeşler"i çok beğenmiş ve daha önceki iki filmi Tepenin Ardı ve Abluka'yı ve  digitale çektiği dizi Alef'i de ilgiyle izlemiştim. 

Emin Alper'in filmlerinde  bir çeşit kara film atmosferi kurduğunu düşünüyorum. Anlattığı çoğu karanlık, insanı derinden yaralayan konularla da birleşince  bu atmosfer bana yorucu  geliyor. İlginç bir şekilde yine de bu yorucu karanlığa bakmaktan kendimi alamıyorum.
Sanıyorum, kendimi anlatılana bakmaktan alıkoyamama halinin nedenleri, hikayenin her seferinde gerçek olduğunu bildiğimiz bir soruna dayanıyor olması, senaryonun kuvvetli olması, atmosferin çok başarılı kurulmuş olması, oyuncu yönetimindeki ustalık gibi sıralanabilecek önemli konular. 

Bir de bu filmde görüntü yönetmeninin başarısı kadar, müziğin kullanımının müthiş etkileyici olduğunu, bestecinin çok etkileyici bir iş çıkardığını düşünüyorum.

Pazar, Ağustos 28, 2022

Pazar Sabahının Şarkıları: Paloma Negra ve Piensa En Mi

Sabah erkendi, internette gezinirken okuduğum bir cümle içimdeki küçük araştırmacı gazeteciyi ayağa kaldırdı. 
Okuduğum cümlede aşina olduğum bir isim vardı, Frida Kahlo, bir de onu anlatan film Frida'dan  söz ediliyordu, ilk kez duyduğumu düşündüğüm isim  ise Chavela Vargas'tı.
Bu satırları yazarken arayıp bulamadığım cümle, onun Frida filmdeki "Paloma Negra / Siyah Güvercin" şarkısını yorumlayışının etkileyiciliği hakkındaydı.

O vakit önce, Frida filminden sahneler eşliğinde Chavela Vargas,  Paloma Negra'yı söylesin, biz dinleyelim. Buradan buyrunuz. 
Bir kaç kez üst üste dinlediğim şarkıdaki seste, insanın içine işleyen bir acı duydum; yalvaran ama öfke duyan, incinmiş ama müdanası olmayan...

Meğer Chavela Vargas gerçekten ayrıksı bir insan ve şarkıcıymış.  
1919 Kosta Rika doğumlu imiş, 1933'te Meksika'ya kaçmış ve oraya özgü rancheraları (neşeli karakterde, yerel, genellikle mariachilerin eşlik ettiği popüler müzik) söyleyerek meşhur olmuş. Diğer yandan özel yaşamındaki deli dolulukları, alkolizmi, silah çekip havaya ateş etmesi gibi unsurlar, tıpkı sahneye çıkarken giydiği kırmızı pançosu gibi,  hayatının ayrılmaz parçası imiş.



Frida Kahlo ile yakın arkadaş oldukları  bilinen bir diğer not.

El Pais'te rastladığım, hakkında yapılan bir belgeselin gösterime girmesi nedeniyle yayınlanmış bir yazının başlığı "Chavela Vargas'ın  Volkanik Yaşamı" idi. Yazının linkini buraya alıyorum, "ama İspanyolca!" demeyiniz, anlamak için Google'da istediğiniz dili tıklamanız yeterli olacak.

Chavela Vargas bu şarkıyı 90 yaşına geldiğinde, hayatındaki tüm düşüşlerden sonra, ölümünden önceki  son çıkışında Pink Martini'nin Splendor in the Grass albümünde söylemiş. Şarkının 2012 tarihli bir yorumunu dinleyelim. 

Derken, Piensa En Mi'nin teatral ötesi bir yorumuna rastladım. Şarkıyı bir başka dramatik sesli şarkıcı Luz Casal söylüyordu, ancak sahnede bir oyuncu vardı. 
Bu sahne bana fena halde Pedro Almadovar'ı çağrıştırıyor cümlesi aklımdan geçiyordu ki, videonun altındaki açıklamalara gözüm ilişti ve bingo! Almadovar'ın  1991 tarihli sansasyonel Yüksek Topuklar filminden bir sahneyi izlediğimi anladım.  


Pazar sabahı keşiflerimden çıkardığım  pazar akşamüstü yazısını okuyanlara keyifli dinlemeler olsun.


Cuma, Nisan 02, 2021

SÖYLEMEDİ, DEMEYİN!

Söylüyorum işte, yazıyorum hem...

Bu akşamdan itibaren İstanbul Film Festivali başlıyor.

Çevrimiçi (online) izleyebileceğimiz, üstelik üç ay devam edecek bir program var, henüz hepsini incelemeye fırsat bulamadım.

Ayrıca, yarışmaları belirli kurallar çerçevesinde sinemada izlemek mümkün olacakmış, ancak ben hiç o ihtimallere bakmıyorum. Meslekten olanlar için heyecan verici bir fikir sayılabilir, belki.

Çevrimiçi gösterimler için buradan seçim yapabilirsiniz. 




Bu sene festivalin 40. sı yapılıyor. 
1. sini İstanbul Festivali içinde bir bölüm olarak izlemiştim. Eski film festivallerini, nasıl kuyruklarda beklediğimiz, ne harika filmler izlediğimizi anlatmaya başlamayayım, diyorum. Bundan önceki yazıda esen nostalji rüzgârı bir fırtına halini almasın, şimdilik konuyu burada keseyim.

Seneye 41. si yapılırken, umarım, tüm filmleri olması gerektiği gibi sinemada ve keyifle izleyeceğiz.

* Festival afişi İKSV'nin sitesinden.

Pazartesi, Şubat 22, 2021

KENDİNİ YAZDIRAN ŞARKI

Bu sabah aklıma düştü, buldum ve dinledim. Sonra bir anda zihnimde yolculuğa çıktım.
Artık olmayan mekanlar, elimizdeyken tutamadığımız güzellikler, belki de artık zamanı dolmuş olduğu için uzak düştüklerimiz...

Anlatıyorum:
Hayatımın 4 senesinde hem yaşadığım hem çalıştığım, toplam 33 sene çalıştığım, gezmeye gittiğim, konseri, sineması, tiyatrosu, lokantası derken haftanın neredeyse her günü içinde olduğum İstiklal Caddesindeyiz.
Caddeye adımını attığınızda, isterseniz Taksim tarafından isterseniz Galatasaray tarafından, bir hengamenin içine düşersiniz. Yıllar içinde caddede milyon tane değişiklik oldu, değişmeyen tek şey Cadde-i Kebir'in cazibesi, çekim gücü olageldi. Zaman içinde bu insan kalabalığı Tünel tarafını da içine alacak şekilde yayıldı.

İlk zamanlarda evim Galatasaray'da bürom Sıraselviler Caddesinde. İlçe adliyeleri henüz tek merkezde toplanmamış, Beyoğlu Adliyesi de orada. Her Allah'ın günü, günün her saatinde caddede işim olabiliyor. 
Sabah büroya gidiyorum, hoop çıkıyorum adliyeye gidiyorum, hoop çıkıyorum bankaya, notere gidiyorum. Akşam eve dönüyorum, Balık Pazarına uğrayıp alış veriş yapıyorum. Gece dışarı çıkıyoruz, arkadaş buluşması, sinema, tiyatro, hep İstiklal'deyiz.
Karşı kıyıya taşınınca, haftanın beş günü yine işe gidiş geliş ve gün içinde benzer koşturmalar devam ediyor. Sanat faaliyetlerini izlemek, yeni açılan müzelere gitmek için bazen hafta sonu yine caddedeyiz.

Bunları anlattım, neden mi?
Bütün o caddeye çıkışlarda orada hep müzik var. 
Yeni bir melodi mi duydunuz? Biliniz ki,  Karakedi Plakçısı o yazın listeleri sarsacak parçasını çalıyor. O minnacık dükkan, caddeden geçen bütün insanların ve İstanbul'un müzik zevkini belirliyor, parlatıyor.

Sonraları caddede kitapçılar çoğalıyor, onlar da müzik çalmaya başlıyor. Öyle bir zaman geliyor ki, caddenin bir başından diğer ucuna giderken, aynı şarkıyı üç dört defa dinleyebiliyorsunuz.
Bazen bu şarkılar mevsimlik oluyor, kimi zaman ise senelerce aynı şarkı durup durup tekrar tekrar çalınıyor çalınıyor...
O günlerde kimi kez sıkıldığımı hatırlıyorum, "üff, marş oldu bu şarkı, yeni Beyoğlu marşı!" dediğimi çok iyi biliyorum. Şimdi sorarsanız, bunu söylediğime pişmanım galiba. Bilemiyorum...


 

İşte bu sabah dinlediğimde beni bir zaman tünelinden geçmişcesine  yolculuğa çıkaran şarkı yukarıda.
To Vals Tou Gamou / Düğün Valsi - Eleni Karaindrou'nun O Melissokomos albümünden.
Albüm, yönetmen Theo Angelopoulos'un O Melissokomos / The Beekeeper / Arıcı filmi için yapılmış müziklerden oluşuyor. 

Dedim ya, bazı melodiler marş olurdu diye, üstteki parça 2000'lerin unutulmazıydı. Ondan on sene öncesinin marşı ise önce İngilizcesi sonra Türkçesiyle  Loreena Mckennitt'in Tango to Evora'sıydı.