Çarşamba, Ocak 16, 2019

yeni telefona alışma halleri

bir süredir cep telefonum şarj tutmaz oldu, günde üç dört kez "aman azalmış" telaşıyla şarj peşinde oluyordum.  elimde fazla kalırsa ya da konuşma biraz uzarsa "aman ısındı bu alet, kulağım kızardı galiba" huylanmaları   içinde kalıyordum.
sonunda oğlumdan rica ettim, gidip bir telefon alalım sıkıldım bu işten, diyerek.
oğlum pratik bir yaklaşımla, sorular sordu önce;  telefonun nasıl özellikleri olsun, neler istiyorsun?
sonra istediğim özellikte olup, beğenilen ve aynı zamanda fiyatı daha uygun olan android telefonları internette araştırdı.
kısa süreli indirim yapan bir siteden "budur!" diyerek bir telefon siparişi verdim, bitti.
iki gün sonra telefon geldi.
ondan iki gün sonra yeni telefona sim kartı takacak bir dost bulunca, geriye kaldı, yeni telefonun talimatlarına uyarak eski telefondan yenisine bilgi aktarma işini tamamlamak...
oldu olmasına da, sonuçta bir baktım ne göreyim?  istemediğim kadar çok eski fotoğraf aktarılırken, istediğim telefon numarası ve isimler aktarılmadan kalıvermiş.
sonrası biraz eziyetli oldu doğrusu, eski telefondan yeni telefona isim ve telefon numaralarını yazarak aktardım. sabrım olsa oğlumu beklesem, daha pratik bir yol bulurdu elbet.
neyse bitti işte!
güzel haberler duyacağım, iyi şeyler göreceğim bir döneme aracı olsun dilerim.



Perşembe, Ocak 10, 2019

SOĞUK SAVAŞ


Geçen hafta sonundaki buluşmada ben "Roma" filmini gördüğümü ve ne çok beğendiğimi anlatırken, arkadaşlarımdan ikisi "Cold War"a gittiklerinden ve ne çok etkilendiklerinden söz ediyordu.
Öyle güzel söz ettiler ki filmden ve görselliğinden,  mutlaka görmek istedim. 
Bugün İran filmi "Üç Hayat" filmini görmek niyetiyle yola çıkıp, CKM'deki seansını uyduramayınca Başka Sinema kapsamında Kadıköy Sinemasında gösterilen Soğuk Savaş'a çevirdim yönümü. 
Ne kadar iyi yapmışım, üşengeçlik etmemişim. Hem Kadıköy'e inip hafta sonu kalabalığından uzak Bahariye 'nin tadını çıkardım, hem de güzel bir film gördüm.

Yönetmen Pawel Pawlikowski, filmin senaryosunu yazmakla kalmamış, görüntü yönetmenliğini de yapmış.  Pawlikowski'nin filmini anne ve babasına adamış olması, bana soğuk savaşın ailesi üzerinde bıraktığı izlerle film arasında paralellikler olduğunu düşündürdü. Belki de doğrudan benzerlik yoktur, sadece ortak toplum hafızasından süzülen damlalar vardır. 
Yönetmenin sinemayla ilk buluşmalarının belgesel filmlerle olması, geçmişinde fotoğrafçılık bulunması, neden filmin görüntü yönetmenliğini de kendisinin yaptığının açıklaması belki.

Soğuk Savaş'ın etkileyici görselliğinin yanısıra, filmdeki müzikler, şarkılar da çok güzeldi. 
Filmin ana teması olan Dwa Serduzska / İki Kalp şarkısının türkü, çok sesli, caz şarkısı tarzındaki tüm söylenişleri aynı zamanda aşkın geçirdiği evrimi de anlatıyordu bence.

Oyuncular Joanna Kulig ve Thomasz Kot geçen yılları, Zula ve Wiktor'un aşklarını nasıl yaşadıklarını etkileyici ve başarılı şekilde yansıtıyorlardı.

Filmdeki dans ve müzik topluluğuna benzeyen Sovyet Kızıl Ordu Korosunu Açıkhava Tiyatrosu'nda izlediğimiz yıllar geldi aklıma. O zamanlar sahnedeki sanatçıların ustalıklarını becerilerini alkışlar, ne kadar yetenekli bir "topluluk" olduklarını düşünürdüm/düşünürdük. Aradan yıllar geçtikten, devlet düzenleri alt üst olduktan sonra, ancak şimdi anlıyorum ki, onlar sadece "topluluk" değil, tek tek hikayeleri olan bireylermiş.



Filmin en sevdiğim sahnelerinden birisi, yıllar sonra kavuşan aşıklar Zula ve Wiktor  Paris sokaklarında yürüyor.


Salı, Ocak 08, 2019

ocak'ta ilk günler

yeni yıldaki ilk günlerde kendimi biraz sarsak hissediyorum, sanki bilmediğim bir yere gelmişim, ilk kez girdiğim bir odadayım ve çevremdeki eşyalar bana henüz aşina değil...
tedirginlik  duygusunu yenmeye, alışmaya, benimsemeye çalışıyorum.
eski yıl biterken yenisinden umutlar yükseliyor, iyimser beklentilerle dolu düşünceler, yapılması planlananlar akla üşüşüyor.
derken, o ilk heyecan ve yadırgama duygusu geçiyor, günlük işlerin rutini öne çıkıyor.

ocak'ın ilk iki günü atlattıktan sonra dikkatimi haftalık akışa verdim; hava soğuk olsa da her gün düzenli yürümek, pilatese gitmek, pazar alışverişi için liste yapmak, markete giderken poşet kullanmamak için torba bulundurmak...

cuma günü işleri ve pazar alışverişini hızlı bir şekilde toparlayınca, akşamüstü seansında sinemaya kaçıverdim.
geçen sene sundance film festivalinin açılış filmi olan yangın yeri / wildlife filmine gittim. 
oyuncular carey mulligan, jake gyllenhaal, ed oxenbould çekirdek aileyi canlandırırken çok güzel iş çıkarmışlar. filmin, 1960'ların başında amerikanın kuzey batısındaki montana'daki vahşi doğa yangınlarıyla gündelik hayat arasında kurduğu paralellikleri, yönetmen sakince, göze sokmadan anlatıyor seyirciye. 
sinemaya gitmiş olmaktan memnun olarak ayrıldım, salondan.

sonra cumartesi geldi.
kitap kulübünde yılın ilk toplantısını her zamankinden biraz daha küçük bir grupla yaptık.
toplantı sonrası dolmuşa atlayıp kadıköy'e seyirttim. yine başka küçük bir grup arkadaşla buluşup sohbet ettik, karın doyurduk.
vakit akşamüstüne yaklaşınca, ver elini süreyya operası. idob orkestranın yılbaşı konserini dinledik. doğrusu 1 ocak sabahı viyana2dan naklen izlediğim yeni yıl konserini hiç de aratmayan bir konser oldu. sadece orkestra değil, vokaller, bale gösterisi, çocuk korosu derken sahneden seyircilere doğru hiç aralıksız bir mutluluk hissi yayıldı.

pazar günü oğlumla ve annemle güzel bir kahvaltıyla başladı.
günün devamında oğlumla almayı  düşündüğüm cep telefonu üzerinde fikir alışverişi yaptık.
akşamüstü teldolap tükan'a doğru hızlı adımlarla yürüyüp, bir kaç gerekli alışverişi yapıp eve döndüm.

dün bayan e.'nin doğumgününü kutlamak üzere bizbize kızlar arnavutköy'de buluştuk. güya erken gelmiştik ki, erken kalkalım.
sohbet öyle bir koyulaştı, muhabbet öyle tatlıydı ki, gün boyunca atıştıran karın gece nihayet sıkı bir şekilde yağmaya başladığını fark edene dek oturduk kaldık. 



ne kadar çabuk geçiyor zaman!
cep telefonumu düzenlerken bulduğum bu fotoğraf beş sene öncesinden kalmış.
yaşandığına inanması zor bazı anıların, öylesinden.

Çarşamba, Ocak 02, 2019

ne diyecektim?

hava soğuk.
olacak o kadarı, saatli maarif takvimi "zemheri günleri" demiş, 8 ocak'tan itibaren.
bu sene 30 senedir kullandığım ece ajandasından vazgeçtim, her zaman kullandığım küçük boydan yapmamışlar bu sene.
o kocaman şeyleri çantamda taşımayı gereksiz buldum, iki sene önce yeğenimin armağan olarak verdiği başka bir ajanda/not defteri formunu kullanmaya karar verdim.
değişiklik iyidir, hem biçimsel bakımdan hem alışkanlık olarak yenilenmek iyi gelecek.

dün soğuk olmasına aldırmadan yürüdüm, deniz kenarına gittim.
rüzgârdan gözlerim yaşardı, yine de yürümek iyi geldi.
bugün yine yürüdüm, gerçi deniz kenarına gitmedim mahalle içinde turladım her zaman yolumun geçmediği sokaklarda dolaştım, o da iyi geldi.

dün akşam, bayan fü. ile ingilizce çalıştığım zaman tuttuğum defteri buldum, 2002 kasım ayında başlamışım. birkaç sayfa okudum, her gün yirmi dakika çalışacağım. 
bayan p. onbeş dakika çalışacakmış. birbirimizden habersiz benzer yeni yıl projesi yapmışız. 
asıl, şu öbür işleri bir tuttursak, nefis eğlenceli olacak.




şu yerlere kadar eğilip, eğilmekle kalmayıp yatıp ve sonra yine  ayağa  dikilen iki ağaca gidip gelip bakıyorum.
insanoğlu bu kadar azimli olamıyor, bazen

Pazar, Aralık 30, 2018

NERGİS KOKUSU

Yıllardır bizim sokağın alt köşesinde çiçek satan bir teyze vardı. Yıllardır dediysem, yirmi yılı geçmiş olmalı, çocuklar küçüktü daha eve dönerken ondan çiçek alırdım. 
Her sene sonbaharda gelir, iki sokağın kesiştiği, üçüncüyü gördüğü köşeye şemsiyesini açar, çiçekleriyle yerleşir, yazın okullar kapanana dek gündüzleri orada olurdu.
Geçen kış uzun süre görmedim kendisini, ya gelmedi, ya benim yolum o taraftan daha az geçti. Bugün öğlene doğru yağmur biraz ara verince yürüyüş yapmaya dışarı çıktım. Baktım ki, teyzecik orada, hem de nergis getirmiş. Sevindim orada olduğuna, dönüşte alayım dedim.

Sahile kadar yürümedim, yine yağmur başlayacak gibiydi, caddeden döndüm.
Tren yolunun üstündeki geçitin etrafını düzenlemişler, artık çamurlara batmadan kaldırıma ulaşılabiliyor. Kimbilir, belki yakında banliyö tren seferleri de başlar?

Yaptığım likörleri saklamak için aradığım cam şişeyi daha doğrusu şişeleri bulamadım. Biraz daha geniş bir araştırma yapmam gerekecek.

Eve dönerken börek ve kurabiye yapmak için malzeme eksiklerini aldım. Marketteki genç satıcı çocuk çok kibar sordu diye -enayiliğime yanayım-  bir çeyrek piyango bileti daha aldım!

Teyzeden dört demet nergis aldım, ikisini anneme götürdüm. Tazelermiş, mis gibi de kokuyorlar, evlerimiz şenlendi.

Geçen hafta bi koşu Ankara'ya gidip kızımı ziyaret edip, iki kap yemek yapıp, birlikte bir akşamüstü Tunalı'da dolanıp  gelmiştim. Arkamdan çocuğum hastalandı, hem de o karlı buzlu günlerde, üstelik ev arkadaşı da  hastalandı. Şimdi uzaktan kumanda "yavrum çorba içler, kuzum bi doktora gitseydinler" gırla gidiyor. Umarım yeni yıla girenedek toparlanır.

Dün üç arkadaş "Mary Poppins Returns" filmine gittik. Koca salonda bizim gibi çocukluğunu anmak için gelmiş iki üç kadın dışındaki herkes on yaş civarıydı. 
En ayar olduğum şey oldu yine, analar babalar çocuklarını film seyretsinler diye kucaklarında patlamış mısırlar, kolalar, çikolatalar ile salonda bırakıp dışarı çıktılar. Anlamadığım konu şu, o iki saati çocuğuyla birlikte film seyrederek geçirmek zevki yerine, dışarda bir yerde oturup içilen bir bardak çay, bir fincan kahve daha mı anlamlı geliyor onlara?
Bu arada, film çok eğlenceliydi; üstelik çocuk filmi kategorisinde sayılıp Türkçe dublajlı oynatılıyor olmasına rağmen!

Ankara'daki hızlandırılmış hafta sonunda araya bir de film sıkıştırdık, şimdi aklıma geldi.
Kızımla birlikte bir akşam Alfonso Cuaron'un "Roma"sına gittik. Film, anlatımı, konusu, siyah beyaz oluşu, 70-71 yılları Meksika'sının bize benzer halleri, kadın dünyalarının ortaklığı gibi pek çok kanaldan bizi tuttu, kavradı ve çok etkiledi.

Nergis kokusundan nerelere geldik, bakar mısınız?




Burada uzun uzun  2019 için dileklerimi sıralamayayım, özet geçeyim en iyisi...
Her yeni günde yeni dileklerimiz olan ve onları gerçekleştirecek enerjiyi bulduğumuz güzel bir yıl olsun!