Perşembe, Ekim 17, 2019

CASCAIS, SINTRA, CAPO DE ROCA, ALFAMA,CARCAVELOS - Portekiz'de 4. Gün ve Dönüş

Portekiz'de 4. gün, programa bakarsak yine bol duraklı bir gün bizi beklemekte.
Kahvaltı sonrası otobüsle okyanus sahilinden batıya doğru yol almaya başlıyoruz. 




Cascais sahili,
Önce şık bir sayfiye kasabası olan Cascais'e geliyoruz. Mevsim sonundayız, sakin ve sessiz sokaklarda yürüyoruz, sahile ulaşıyoruz, denizde uzaklarda seyir halinde yelkenliler, sahile yakın tekneler var.




Boca do İnferno / Cehennem Ağzı
Cascais'in az ilerisinde bir kayalık sahile ulaşıyoruz. Kayalıkların kenarı uçurum gibi, bazı yerlerde mağaralar ve oyuklar var, dalgalar kayalara çarpıp patlıyor ve etkileyici, fotografik görüntüler oluyor. 
Turistik  ve görsel olanın dışında bir de burada yaşayanların, özellikle balıkçıların hikayeleri ve fırtınalı havalarda meydana gelen acıklı kazalar var.




Cabo da Roca / Roca Burnu,
Burası Avrupa kıtasının en batı noktasındaki topraklar, daha doğrusu kayalıklar ve burayı işaret eden deniz feneri.
Portekizli denizciler buraya "karanın bittiği, denizin başladığı yer" derlermiş. 
O kadar geniş bir alan ki, yukarıdaki fotoğrafa sığdırmak için kadrajı yamulttum, biraz başınıza sola yatırarak bakarsanız, daha iyi...
Buraya gelenlere, üzerinde "Avrupa'nın en batısında bulundunuz" gibi bir şeyler yazan bir sertifika veriyorlar, tabii ki bedeli karşılığında. Biz sertifikayı boş verip bol bol fotoğraf çektik. Bazı turistler batıda olmayı abartıp kayalıkların çitlerle sınırlanmış bölgesinin dışından fotoğraf çekmek için çeşitli cambazlıklar yapıyorlardı. 




Sintra, Ulusal Sarayın merdivenlerinden şehre ve tepedeki kaleye bakış,
En batıdan sonra biraz doğuya doğru yol alıp saraylar şehri Sintra'ya ulaşıyoruz. Burası, biblo gibi renkli yapılarıyla nefis bir tarihi şehir.
Şehirde önce küçük bir sokak gezmesi yapıp, sonra nefis bir öğlen yemeği yiyoruz (yemekte yine deniz ürünleri tercih ettik), sonra Ulusal Saray'ı gezmek için merdivenlerin önünde buluşuyoruz.




Sintra, Ulusal Sarayın iç avlusu, mutfak bacaları,
Yakın zamana kadar Portekiz'in içinde yaşanan resmi binalarından biri olan saray, bir süredir müze olarak varlığını sürdürüyor.
Fotoğrafta, ufak gibi duran konik yapılar, içinden baktığınızda kocaman kocaman bacalar aslında. Bacalar, tüm sarayın yemeğinin hazırlandığı mutfağın iyi havalanması ve yangının önlenmesi amacıyla bu şekilde yapılmış.
Sarayın içinde yine nefis çinili duvarlar var. 
Saraydaki diğer bir ilginç ayrıntı, taht kavgalarının hiç eksik olmadığı ve oldukça kanlı geçtiği Portekiz'de, kral ve kraliçenin yatak odalarındaki yatakların sadece oturarak tilki uykusunda uyumaya izin verecek kadar kısa ve küçük oluşuydu.




Sintra'da gezerken bir vitrinde sergilenen ünlü Portekiz porselenleri,

Bu gezilerin ardından yönümüzü yeniden Lizbon'a çeviriyoruz. Lizbon'da gezilecek yerler var ve grubumuzda henüz yeteri kadar alış veriş etmemekten yakınan arkadaşlar da var.
Neyse ki rehberimiz herkesin gönlünü yapacak yolları biliyor.




Se de Lisboa, Lizbon katedrali,
Santa Maria Maior de Lisboa ya da kısaca Sé de Lisboa, başkent Lizbon'daki en eski kilise imiş. 1147 yılında ilk olarak burada inşası başladıktan sonra çeşitli defalar yenilemeler yapılmış, deprem atlatmış.  Bu sebepten dolayı son halinde, yapıda farklı mimari akımların etkisi görülüyormuş.




Se de Lisboa'nın önünden geçen tramvay ya da içinden tramvay geçen katedral ;)
Hiç tramvaysız Lizbon yazısı olur mu? Bu da onun anısı işte!




Alfama tepelerinden Lizbon'a bakış, 
Lizbon'un en eski bölgelerinden biri olan Alfama'dayız. Dik sokaklarıyla bizim Tünel'den Galata Kulesi civarından Karaköy'e inişi andıran haliyle çok tanıdık geliyor. 
Miradouro da Graça terasına çıkıp, şehre bakıyoruz, ön tarafta Tagus Nehri kıyısındaki gemiler bizim Karaköy kıyıları gibi.
Merdivenli sokaklardan aşağıya yürümeye başlıyoruz. Fado müzesi yakınından geçiyoruz, çevrede küçüklü büyüklü fado külüpleri var.

Akşam yemeğini yediğimiz lokantada, üç fado şarkıcısı, iki müzisyen eşliğinde sırayla güzel şarkılar söylüyorlar.
Böylece, tüm dünyada tanınan ulusal şarkıcıları Amelia Rodrigez'in esintisi kulaklarımızın pasını gideriyor.



Carcavelos sahilinde, okyanus kıyısında yürüyüş yaparken,

Sabah, kahvaltıdan sonra bavullarımızı toparlayıp, yola çıkmaya hazırlanıyoruz.
Bir iki saat boş vaktimiz var, okyanus kıyısı bizi çağırıyor, adeta.
Kumsal upuzun, geniş. Kumlar ipek gibi yumuşacık. Ancak dalgalar coşkun ve su oldukça soğuk.
İnsanlar sahilde yürüyor, koşuyor, bisiklete biniyor, voleybol oynuyor, müthiş bir canlılık var. Denize bizim alışık olduğumuz şekilde giren yok. denizde olanlar sadece sörf ve yelken yapanlar. 
Sahilde durup denizin size ulaşmasını beklemek Portekiz'de adetmiş, "siz denize gitmezsiniz, deniz size gelir" diyorlar.
Kaç günün yürüme yorgunluğu, ayaklarımız suya erince geçiyor, dinlenir gibi oluyoruz.

Sonra toparlanıp havaalanına gidiyoruz, kuyruklar, uçağa gitme saatini beklemeler, son alış verişler ve sonra İstanbul'a varış...



Gülbenkyan Müzesi Afişi,
Avrupa'nın en zengin sanat kolleksiyonlarından birine sahip olan bu müzeyi gezmeyi çok istiyordum, kısmet olmadı, zaman yetmedi.
Bir daha gelmek için sadece bahane değil, içtenlikli  arzum ve dileğim ve de son söz olarak bu fotoğraf  burada dursun. 

Salı, Ekim 15, 2019

FATİMA'DAN LİZBON'A YOLCULUK - Portekiz'de 3. Gün

Bu sabah kahvaltıya inmeden bavullarımızı topladık, kahvaltı sonrası Lizbon'a doğru yola çıkacağız.
Yolumuz üç saat, ancak biz önce Fatima'ya gidip sonra Lizbon'a devam edeceğiz.

Yolculuğumuz sisler içinde başlıyor, belli ki Porto civarına okyanus üzerinden soğuk hava akıyor. Güneye doğru indikçe, hava açılıyor, güneş ısıtmaya başlıyor.
Etrafımızda okaliptüs ormanları var. Okaliptüs ağaçları bizim alıştığımız gibi iri gövdeli değiller, sık sık dikilmiş veya çoğalmış olsa gerek, oldukça ince gövdeliler.
Okaliptüs dışında, bol bol mantar meşesi ağaçları görüyoruz. Portekiz dünyanın kullandığı şişe mantarlarının yüzde 80'inden fazlasını tek başına karşılıyormuş. 9 senede bir soyulan mantar ağaçlarından, sadece şişe tıpası değil, ayakkabı topuğu, çanta, çeşitli hediyelik eşyalar da yapılıyor.
Diğer sık rastlanan bitkiler, üzüm bağları, zeytinlikler, mısır tarlaları, çeşitli sebze bahçeleri ve  meyve ağaçları.




Fatima'da ibadet alanına giriş bölümünden, dua yerlerine ve kadetrale doğru bakış, 
Ön planda bir rahibe, ritüel gereği, dizleri üzerinde katedrale doğru ilerlemeye başlamış, önünde kocaman bir ziyaret ve tören alanı var, en arkada kocaman bir katedral yer alıyor.

Fatima,  Katolik Hristiyanlar için kutsal bir mekan, önemli bir ziyaret yeri. 
1917 yılında üç küçük çoban çocuğa Meryem Ana'nın göründüğü, onlara üç sır verdiği ve o tarihten bu yana Katolik dünyasında bu konuyla ilgili söylencelerin bitmediği, hatta Papa Jan Paul 2'nin vurulmasının bu sırlarla bağlantılı olduğu gibi kocaman bir konu başlığıyla saatlerce oyalanabilirsiniz.
Aslına bakarsanız, Portekiz'e gelmeden önce, Fatima'nın kutsal bir mekan olduğundan başka bir bilgiye sahip değildim. Sanıyordum ki, Seçuk'taki Meryem Ana kilisesi gibi bir yer, küçük bir dua yeri var ve insanlar burada huzurla dua ediyor.
Dolayısıyla, burada karşıma çıkan kocaman alan beni şaşırttı ve ne yalan söyleyeyim kendimi bir tür dini gösteri alanı içinde bulmuş gibi hissettim. 




İsa heykeli, 
Katedralin tam karşısında yukarıdaki fotoğrafı çektiğim yerin sağ arkasında yer alıyor, modern yorumuyla dikkat çekiyor.
Heykelin ön tarafı gölgede kalmış, orada Papa Jan Paul'ün dua eder pozda oturmuş küçük bir heykeli bulunuyor.





İbadet alanının çıkışındaki hediyelik anı eşyaları dükkanı,
Yine horoz desenli tabaklar, heykelcikler, çini desenli tabaklar başta olmak üzere,  pek çok dini  anı eşyaları sergileniyor ve satılıyor.

Fatima hayal kırıklığımdan sonra, yola devam ediyoruz.
Artık Lizbon'a yaklaştık, usul olduğu üzere önce panoramik şehir turu yapacağız. 




Lizbon'a  ve önümüzde uzanan kocaman parkın uzağındaki okyanusa uzaktan ilk bakış, deniz o kadar uzakta gözüküyor ki, ufuktaki hali hayal edilebilsin diye fotoğrafı kocaman ekledim.
Park Rodrigez,  jakaranda ağaçlarıyla dolu, Mayıs'ta çiçeklerini açtıklarında, bizim erguvan zamanı gibi seyrine doyulmayan görüntüler oluyormuş.





Praça Marques de Pombal / Markiz Pombal Anıtı 
Markiz Pombal, Portekiz tarihinin çok önemli kişilerinden. 18. yüzyılda yaşamış Portekizli devlet adamı, 1750 - 1777 yılları arasında Kral I. José'nin bakanıymış. Dönemin hükümetinin en önde gelen bakanı,  hatta hükümetin gizli başkanı olarak kabul edildiği söyleniyor. 
Sadece Lizbon için değil tüm Portekiz'de çok önemli hizmetler yapmış, biraz deli dolu bir kişilik olduğu söyleniyor, dostundan çok düşmanı varmış.




Santa Justa asansörü,
Barrio Alto ile Baxia semtlerini bağlamak için 1900'lerin başında inşa edilmiş. Şimdiki halde, daha çok turistik bir bakış için hizmet veriyor gibi.

Şehir merkezine ulaştığımızda, önce karnımızı doyurmak amacıyla bakındık etrafımıza. Doyurucu bir çorba ve tadına bakmak için söylediğimiz iki üç çeşit (sebzeli, domatesli, deniz ürünlü) pilavdan sonra, yeniden gezmeye başlayacak enerjiyi bulduk.

Bizim bulunduğumuz günler, Portekiz'de genel seçim öncesine denk düşmüştü. Her yerde, partilerin toplantıları, caddelerde propaganda  yürüyüşleri şenlik havasındaydı. Kimse kimseyle dalaşmadan, paralel sokaklarda gösterilerini yapıyorlardı.
Ne denir? darısı başımıza!



Praça do Comércio / Ticaret Meydanına gelene dek, önce sokaklarda dolaştık, insanları izledik. Yolumuz bu kocaman mermer meydana ulaşınca, estetikle birleşmiş "büyük" yapı ne demek anladık.
Praça do Comércio,  Lizbon'da  denize dökülen Tejo Nehri kenarında bulunuyor. 1755 Lizbon Depremi ile yıkılan Ribeira Sarayı eskiden burada bulunduğundan, halen Terreiro do Paço olarak da anılıyor.
Meydanın ortasında Kral Joseph 1'in heykeli var, etrafında çepeçevre kocaman devlet binaları yer alıyor.  Burası bizim ölçülerimizle karşılaştırabileceğimiz bir meydan değil, öylesine görkemli ve de haliyle turistik!



Mosteria dos Jeranimos/ Jeranimos Katedrali ve Manastırı,
Olağanüstü büyük, görkemli ve incelikli işçilikleriyle estetik zirvesi bir başka anıt önündeyiz.
1983 yılında Unesco koruma listesine giren bu yapıyı, ne yazık ki, sadece dışından görebildik. Çünkü, orada olduğumuz sırada içeride eski bir bakanın cenaze töreni vardı ve katedral etrafı içeriye sadece davetlileri alan korumalarla doluydu.
Bu durumda rehberimizin önerisiyle, Belem'e gelmişken yapılacak en tatlı şeyi yapıp, Belem Pastanesinde  pasteis de belem tattık. Üstüne de sürpriz bir ikramla vişne likörü ginja içtik, ohh!





Belem Kulesi, Lizbon'da bulunduğu Belém bölgesinin adıyla anılan tarihi bir kule. 
Gotik stilinin devamı olan Manuelin tarzında olan kule, 16. yüzyılın başlarında Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmışt. Geçirdiği deprem sonucu biraz suya gömülmesine rağmen, günümüze kadar gelen ve zarif mimarisini koruyabilen kule, şehrin sembollerinden biri.
Oraya ulaştığımızda gün batımı saati yaklaşmıştı, ışık çok güzeldi, bunu fırsat bilip bol bol fotoğraf çektik.




Belem kulesinin biraz ilerisindeyiz, Kaşifler Anıtına doğru yürüyoruz.
Arka planda uzaktan Lizbon'un ünlü 25 Avril /25 Nisan Köprüsü, gün batımında ışıldıyor.




Brezilya'nın kuruluş yıldönümünü kutlamak için yola çıkan  ve Portekiz'de yapılmış ilk deniz uçağı olan bu uçak, Belem'de gezdiğimiz parkta karşımıza çıkan diğer ilginç bir şey.




Padrao dos Descobrimentos / Kaşifler Anıtı, Belem 
Sonunda ünlü ve görkemli anıta ulaşıyoruz. 
Portekizli kaşiflerin yolunu açan kral Denizci Henry'nin en önde yer aldığı, ardında diğer kaşiflerin sıralandığı ve Portekiz'e has bir geminin rüzgarla açılmış yelkeniyle denizde giden biçimi verilerek tasarlanmış bu anıta hayran kalıyoruz. 
Anıtın önünde renkli mermerlerle yapılmış bir dünya haritası var. Rehberimiz, Portekizlilerin denizcilik tarihini özetliyor, merakla dinliyoruz.

Artık, bir günün daha sonuna geldik ve Lizbon'daki otelimize ancak gireceğiz.  Az sonra bavulları odalara atıp, tekrar dışarı çıkıyoruz. Akşam yemeğinde yine deniz ürünü yiyeceğiz, bu fırsat kaçmaz.


Pazartesi, Ekim 14, 2019

GUIMARAES, BRAGA - Portekiz'de 2. Gün

Portekiz'de ikinci gün başladı, sabah kahvaltısından hemen sonra otobüsümüze binip, Porto'ya uzak sayılmayacak mesafedeki Guimarães'e doğru yola çıkıyoruz. Şehrin tarihi eski, ortaçağda Romalılar tarafından kurulmuş.
Rehberimizin saraya giriş biletlerini almasını beklerken, arkadaşlarımız yakın çevredeki hediyelik eşya dükkanlarını ziyaret etmeden yapamıyorlar. 



Paço dos Duque de Bragança /Braganza Dükü Sarayı - Ana Kapı, Dış Giriş
Kuzey Avrupa tarzında inşa edilmiş ve kocaman duvar halılarıyla ünlü sarayı geziyoruz, iç avlusunda fotoğraflar çekiyoruz.



Sarayın İç Avlu Koridorlarında bir sergi, ağaç gövdelerine modern bir yorum




Guimarães sokaklarında gezerken...
Saray gezisinden sonra kendimizi şehrin sokaklarına bırakıyoruz ve bu güzel şehrin keyfini çıkarıyoruz.



Guimarães'te hediyelik eşya satan bir dükkanın vitrini
Horoz ve sardalye biçiminde heykelcikler, denize giden eşlere mektup gibi yazılmış, sevda sözleriyle bezenmiş mendiller...




Largo da Oliveira kilisesinin bulunduğu küçük meydan
Kahve içmek için oturduğumuz dükkanın arkasındaki tarihi yapılar, daha doğrusu halen oturulan evler
Aradaki küçücük binanın cephesinin güzelliğine bakar mısınız?




Yine aynı meydandayız, 
Largo da Oliveira kilisesinin karşısındaki  büyücek güzelim zeytin ağacı




Largo República do Brasil bulvarındaki  Nossa Senhora da Consolação kilisesi
Caddenin tümü ve önündeki bahçe son derece bakımlı, çiçekli ve albenili

Guimarães'e veda edip, kısa bir yolculuktan sonra Braga'ya ulaşıyoruz. 
Burası,Lizbon ve Porto'dan sonra Portekiz'in 3. büyük şehri. İlk hedefimiz, şehri yukarıdan görebileceğimiz, Unesco tarafından korumaya alınmış tarihi bir yapı. 



Tepesindeki Bom Jesus do Monte kilisesinin bahçesinden şehre bakıyoruz.
Bom Jesus, kat kat bahçeler, bahçeleri birbirine bağlayan merdivenler ve sonunda ulaşılan zarif bir kiliseden meydana gelen, çok geniş alana yayılmış heykeller, merdivenler topluluğu.




İnançlı Hristiyanlar, Bom Jesus'a alt merdivenlerden başlayıp, yavaşa yavaş yukarı tırmanarak ulaşırlarmış.
Biz tam tersini yaptık, üsttteki girişten başlayıp, bahçeleri kat kat aşağıya doğru indik.
Böylesi usule uygun değildi belki, ama çok daha az yorucuydu.




Son kat bahçesinden Bom Jesus'a bakış
Bahçeler rengarenk çiçeklerle, bakımlı tarhlarla oya gibi işlenmiş.



Kilisenin içi, gördüğüm en aydınlık ve zarif kilise içiydi, diyebilirim.
Fotoğrafın sol kısmında kalan yerde -maalesef görünmüyor-  gerçekten merhametle bakan yüzü ve elinde Fatima tesbihiyle yer alan Meryem Ana heykeli zarif ve güzeldi.



Bir önceki gün, Porto'da nehrin karşılıklı  kıyılarında yürürken, gezinti teknelerini görmüş ve rehberimize böyle bir gezi mümkün olursa memnun olacağımızı söylemiştik.
Programı sıkıştırarak da olsa, aradan bir tekne gezisi de çıkardık.
Sol tarafta  nehrin  Gaia tarafında bulunan Mosteiro da Serra do Pilar manastırının sur gibi duvarları görünüyor.
Alt taraftakiler, çoğu tarihi özellikteki  evler.



Douro nehri kıyısında yer alan Ferreira'da Porto şaraplarının depolandığı mahzenler yer alıyor. Bu bölgeyi fotoğrafın solunda göörüyorsunuz.
Fotoğrafın sağ tarafındaki geniş alanda şık ve zengin Ribeira bölgesi yer alıyor.

Tekne gezisinden sonra, kısa bir serbest zamanı değerlendirip, nehre bakan bir kafede Portekiz birası cerveza  içip çevremizi izliyoruz. Sonra yine otobüse binip, okyanus manzaralı bir restorana doğru yola çıkıyoruz.
Okyanus nehir gibi sakin değil, koca koca dalgalar birbiri ardına kıyıda patlıyorlar. Etkilenmemek elde değil.
Gece otele vardığımızda, karnımız tıka basa nefis deniz ürünü ile dolu ve yine çok yorgunuz.
Uyku, yorgunluğu gidermenin en iyi yolu.

Pazar, Ekim 13, 2019

PORTO - Portekiz'de ilk Gün

Portekiz'e ilk adımı Porto havaalanında attık.
Uçağımız İstanbul'dan Porto'ya uçarken, hava oldukça açıktı ve bu sayede bir coğrafya dersinde gibi hissettim kendimi. Yunanistan'ın kuzeyi, İtalya'nın çizmesinin burnu, Sicilya, Tunus'un kuzeyi ve İspanya üzerinden  geçerken  hoş manzaralar gördük. Sicilya üzerinden uçarken Etna'nın tüten dumanını görmek mucize gibiydi.

Turla yolculuk yapmak, kısıtlı zaman içinde olabildiği kadar çok yeri görmek amacında olmak ve bunun için dur durak bilmeden, yorulmadan yolda olmak demek.
O nedenle, sabahın 6'sında havavalanında olmak, 4,5 saatlik uçak yolculuğundan sonra pasaport kontrolü için 1 saatten uzun zaman ayakta beklemek filan bana mısın demiyor. Bavulları otobüse aktarıp, koltuğuna oturduğun an tüm yorgunluk geçiyor ve keşfedilmeyi bekleyen yeni coğrafyaya doğru sabırsız bir seyir eylemi başlıyor.

Tur programında "panoramik şehir turu" olarak adlandırılan, otobüsle şehrin ana cazibe merkezlerinden geçerken, bir yandan rehberin anlattıklarına kulak kabartmaya ve nerede olduğunu anlamaya çalışmak, diğer yandan değişik ve ilginç gelen her yerin fotoğrafını çekmeye çalışmak, tur yolcusunun tipik davranışıdır.



Böyle bir panoramayı görebilmek için ilk durduğumuz yer, İspanya'yı 800 km kadar katettikten sonra Porto'da okyanusa kavuşan Douro nehri kıyısı oldu.
Nehrin iki kıyısının duruşunu, üzerindeki köprüleri, ileride açık denize ulaşmasını izlerken, zihnimde hep  İstanbul'da Haliç'in Eminönü ve Karaköy tarafları arasında uzanması, köprüler ve Marmara'yla birleşen hali vardı; nasıl da benziyorlar!
İşte o benzerlik belki de daha ilk anda insana "Porto'yu sevdim" cümlesini kurduran.



Vila Nova de Gaia tarafından Don Luis I  köprüsüne bakış
Çift katlı bu köprü, 1886 yılında Eyfel kulesinin mimarı   Gustave Eiffel'in  yardımcısı Théophile Seyrig tarafından yapılmış. Eyfel kulesi havasındaki çelik yapısıyla dikkat çekiyor.




Douro kıyısında Porto evleri
Binaların dış cephesi azulejo adı verilen çinilerle kaplı. 
Ferforje balkonlardan evin çamaşırları kuruması için  dışarı sallandırılmış. Rehberimiz dedi ki, ev içleri küçüktür, çamaşırları içeride kurutmak için yer yoktur, bu nedenle  çamaşırlar balkondan pancereden asılır.



Bu bina nehrin Gaia tarafında, oldukça eski ve tepesindeki haça bakılırsa dini bir yapı
Dış cephe yine azulejo ile kaplı.




Praça de Carlos Alberto (Carlos Alberto Meydanı) ndaki Igreja do Carmo kilisesinin dış cephesindeki mavi çiniler 
Binanın tüm dış yüzeyi çepeçevre, dini ve tarihi olayların canlandırıldığı çinilerle kaplanmış.




Burası Porto'nun Sao Bento tren istasyonu ana girişi
İstasyonun soldan sağa doğru üç cephesi Portekiz tarihinin anlatıldığı çinilerle bezenmiş
Yolculuk için koşuşturan o şehirde yaşayan insanların arasında durup, rehberimizin anlattığı Portekiz tarihini dinlemek, ilginçti doğrusu.



Avrupa sokaklarında sık görülen bir performans, canlı heykel.
Heykelimiz bir tamirci, kendisini izleyenlerden birisi, önündeki çanağa bozukluk attığında, elindeki çekici üzengideki ayakkabının topuğuna vurup, tekrar hareketsiz kalıyor.

Şimdi kısa süreli bir serbest zamandayız.
Arkadaşlarımızın bir kısmı alış verişe adadı kendisini. 
Benim gibi bir kaç aylak, etrafına bakıyor, bir kaç sokak ötesine yürüyor, insanlar ne yapıyor anlamaya çalışıyor.



Derken, görmeyi  heyecanla beklediğim bir mekandayız; Dünyanın En Güzel Kitapçısı Lello'da.
Kapıda kuyruk var, yine de şanslıyız, on dakika sonra içerideyiz. İçerisi turist kaynıyor, girerken aldığımız bilet bize içeriden kitap alırsak indirim imkanı veriyor. Kitap almazsanız eliniz boş kalmıyor, bu yapıyı ve kitapevinin tarihini anlatan bir kitapcık seçebiliyorsunuz.




Yapının duvarları, merdivenleri ahşap, her yeri ince el işçiliğiyle dolu.  İki taraftan dönerek çıkan merdivenlerin konumu, kitapevinin ikinci katının balkonlu tasarımı çekici. 
Yıllardır internette her gördüğümde, burası gerçek mi acaba, bu kadar süslü ve aynı zamanda zarif bir bina olabilir mi diye düşünmekten kendimi alamadığım, görmeyi çok çok istediğim bir mekandayım.
Rüya gibi!



Tavandaki vitray, ahşabın tepesinde ışıl ışıl
İçeride o kadar çok fotoğraf çekmişim ki, Lello için ayrı bir post yapsam yeridir. 
Ne var ki, o zaman bu gezinin yazısı bitmez.
Hem de görülecek ve yazılacak o kadar çok güzellik varken...

Porto'daki ilk günün sonunda, otele ulaştığımızda yorgunluktan sürünme noktasındayız. 
Yarın sabah yine erkenden yollarda olacağız.

Perşembe, Ekim 10, 2019

"İYİ ZAMANLAR ÜLKESİ" PORTEKİZ'DE YEME İÇME HALLERİ


Teyzem dedi ki, "artık leylekler gitti, evinde oturursun, bir yere gitmezsin sen de!" Arkalarından el sallamak için gideceğim, dedim. 
Çünkü, kısa bir süre önce olaylar şöyle gelişmişti:
Bir arkadaşımın arkadaşları kapalı bir grupla tur organize etmişler, son anda bir kişinin mazereti çıkmış gidemeyecekmiş, arkadaşım "sen gelir misin" dedi. 
Portekiz mi? Sorulur mu? Hazır vizem de var, gelirim tabii!
Sonrası dört günlük unutulmayacak bir yolculuk...

Yaşanası şehirler, kıyılarında denize kavuşan iki nehir, kocaman bir okyanus, bağlar, zeytinlikler, okaliptüs ve mantar meşesi ormanları, porto şarapları, yeşil üzüm şarapları, balıklar, nefis deniz ürünleri, hafif tatlılar, yüzyılların kaşif/sömürgeci zenginliğinden sonra başka bir yöne evrilen bir ülke, mutlu insanlar, kendilerinin deyişiyle "iyi zamanlar ülkesi", Portekiz.

Yolculuğun hikayesini yazmayı gözümde büyütüyorum, kaç gündür. O kadar çok ayrıntı var ki, nereden başlasam bilemedim.
Sonunda, bir ülkeyi gezmenin, bir kültürü tanımanın, benim için olmazsa olmazından başlamaya karar verdim.



Portekizlilerin milli balıklarından, ızgara sardalye; en önemli özelliği, içi temizlenmeden bütün bütün pişirilmiş olması. 
Aynı tabakta, yanında salatası ve fırınlanmış patatesiyle birlikte
Tabağa ayrıca dikkat ediniz, o da Portekiz'e özgü renk ve desende
Tabağında altından görünen masa örtüsü ise, azulejo denen seramiklerin desenlerinden 




Okyanus kıyısında bir lokantadayız, yine deniz ürünleri yiyoruz.
Bu defa tabağımızda lağos, somon ve mürekkep balığı var. Yanında yine fırında patates ve pişmiş lahana ile yapılmış salata var.
Balıklar tam kararında pişmiş, kurumamış, lezzeti tadında, sosa filan ihtiyaç duyulmuyor.



Deniz ürünü serisine ara verip, ünlü Portekiz şaraplarından bir örnek alalım, kırmızı şarap lezzetli, yemekteki herkes beğeniyor.
Bir başka yemekte, yeşil üzüm şarabı / vino verde içiyoruz. Bildiğimiz koruk üzümden yapılan bir şarap bu, köpüklü şarap gibi, ağızda baloncuklu bir his bırakıyor.




Aradan sonra, bu defa diğer deniz ürünleri karşınızda.
İri karidesler haşlanmış, ahtapot salatası az soğan ve maydanozla tatlandırılmış, ağız tadımıza uygunlar, seviyoruz.
Sol tarafta, buraya özgü içi karidesli minik börekler var ve çok lezzetliler.




Son deniz ürünü yemeği, bebe kalamarlar tereyağında pişmiş, sade ve yine lezzetli.




Çorba çok sever ve yerlermiş. Daha çok bol sebzeli, suyu koyu çorbalar bunlar. 
Yukarıdaki, Karadeniz usulü kara lahana ve mısır çorbası gibi, gibisi fazla malzemeler aynı, yorum Portekiz mutfağından diyelim.





Gelelim tatlılara...
Elbette en ünlü tatlıları Pasteis de Belem. Bu tatlı, sadece Lizbon'daki Belem Pastanesinde  bu isimle anılıyor. Ülkenin başka yerlerindeki adı  pastel de nata. 
Dışı çıtır milföy hamuru, içinde sütlü yumurtalı krem karamele benzeyen bir krema var, ılıkken üzerine tarçın veya pudra şekeri dökülerek yeniyor. Lezzetli doğrusu.




Bu tatlının adını bilemedim, Porto'da sokakta yemiştik. 
Ortası açılıp, içine sütlü ya da çukulatalı bir sos ekleniyor. 




Bu tabak şatoları ve de kurabiyeleriyle ünlü Sintra şehrinden.
Ortasında lorlu bir karışım var, üzerinde bol tarçın ve pudra şekeri.




Bu kadar tatlı yedikten sonra, kahve içmeden olmaz, değil mi?
Kahveyi genellikle sütlü içiyorlar. Yukarıdaki fincanda bizim espresso dediğimiz türden bir kahve vardı.




Buyrunuz, size ünlü vişne likörlerini takdim edeyim, ginja.  
Portekizlilerin vişne liköründe, bizim alıştığımız gibi  yoğun tarçın ve karanfil tatları yok, daha sade bir lezzeti var.



Son olarak karşınızda bu mevsimin olmazsa olmazı, kestane kebap var.
Kestaneleri iri ve tuzla dolu bir kabın içinde, bu kabın küçük bir sobanın üstüne konulmasıyla, harlı ateşte pişiriliyor.
Kestane torbasının yanında, ona yapışık çöp torbası da var.