Pazartesi, Ağustos 12, 2019

bayram seyran

önce fotoğrafı ekledim, ardından başlığı yazdım, konu etiketlerine tıkladım, henüz ne yazacağımı bilmeden.

bayramın ikinci günündeyiz, annemi ziyarete gelen küçük dayım, yengem, kuzen ile yemek yedik, herkes evine dağıldı. sabah beri koşturmak ve sıcak hava nedeniyle üzerime bi rehavet çöktü. biraz müzik dinledim, televizyonda belgesel izledim, yine de rehavet uykuya dönüşmedi. 

ne yapayım? can dostum blogumla muhabbete geldim.

dün bayram konuşmaları yapıldı, bugün bir iki gevezelik dışında internet grupları da sessiz.
arkadaşların çoğu bayram tatilini tatile ekleyip şehir dışına gittiler.
sokağa çıkmak dersen, istanbul sıcak zaten, gün içinde gezmenin keyfi yok.
evlatlar arife ve bayramın ilk günü yakın, uzak yola gittiler. yeğenlerin büyüğü dün geldi, küçüğü yarın geliyor, yarın akşamüstüne dek bayram ziyareti beklemiyoruz, bu durumda.

dün akşamüstü internette "colette" filmini seyrettim. güzel anlatılmıştı, çoğu kişinin  pek sempatik bulmadığı keira knighley'i de severim. filmin yadırgadığım yanı, bir fransız yazarın ingiliz yönetmenin çektiği ve ingiliz oyuncuların çoğunlukta  olduğu bir filmle anlatılmasıydı. ingilizler belgeseli iyi yaparlar bilirim, biyografide de iddialılar anlaşılan.
film, kadının -özellikle sanatla uğraşan kadının- toplumda kendine yer açma mücadelesinde olduğu 1800'lerin sonu 1900'lerin başında geçiyor. arka planda edebiyat sanat çevrelerini ve ünlü fransız yazar colette'in hayatının bir bölümünü anlatıyor.
kitaplığımı karıştırdım, colette'in "dişi kedi" isimli romanını buldum, azra erhat'ın çevirisi. 2003'te okumuşum, haliyle unutmuşum. yeniden okuyayım, ince zaten.
sonra colette'in hayatının filmden sonrası hakkında biraz okudum, gerçekten "hayatı roman" bir sanatçı.

gece trt 2'de film kuşağında amerikan sinemasından "wonder" / "mucize" isimli bir film daha seyrettim. tam amerikan usulü bir kendini iyi hisset filmiydi. neyse ki, duygu sömürüsüne çok uygun bir konuyu sade ve drama kaçmadan anlatıyordu ve rahatça seyrediliyordu. son sahnede gözyaşı garantili, yine de.

bu gece "3 hayat" isimli bir iran filmi var, aynı kanalda. sinemada kaçırmıştım, televizyonda yakalayayım.



sıcak yaz günlerinde bol buzlu kokteyl, bir de sohbete eşlik ederse güzelce serinletiyor.

Cuma, Ağustos 09, 2019

bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm...

bu yazıya başladım, karşısında bir saatten fazla dilsiz oturdum.
sonra yazamadım, kapattım kalktım.
aradan 6 gün geçti, şimdi tekrar deniyorum.

geçen cumartesiydi.
öğlen saatlerinde bir trafik kazası haberi almış ve içimden bir çığlık kopmuştu.
her yere baktım, tekrar tekrar, gerçek olmasın, ne olur gerçek olmasın!
gerçekmiş, cüneyt ölmüş, ayşegül hastaneye kaldırılmış.
bir insan hayatı boyunca bu ülkede yaşamanın her türlü ağır tecrübesi ile sınanmalı mı?
sonra kardeşimle, oğlumla konuştum üzüntüme onları da ortak ettim.
oğluma sordum alacağım cevaptan çekinerek "baban öğrendi mi acaba?"  bilmiyorum, ben konuşurum, dedi. haberi babasına alican vermiş.
yıllar önce, oğlum 4-5 yaşlarında iken ayşegül ve cüneyt'le ormana yürüyüşe gitmiştik. dört büyük insanın yanında hoplaya zıplaya gezen oğlum, bizden biraz uzaklaşıp bağırıyordu "cüneyt!". cüneyt ona cevap veriyordu "alican!" çocuğum bazen sıkılıyordu, ya da değişiklik istiyordu, bu defa sesleniyordu "ayşegül!" ormanı turlarken bu oyun devam etti durdu. meğer, kaderde neler varmış, bilmezmişiz.
30'lu yaşlarımızda ne çok zamanı paylaşmıştık, birlikte gidilen yolculuklar, arkadaş toplantıları, karşılıklı ev gezmeleri, çocukların doğumları, sonra ablası yasemin'in, oğulları ali'nin, anne babasının kayıpları, güzel zamanlar, zor ve üzüntülü zamanlar...
pazartesi cenaze töreni için zincirlikuyu'ya gittim.
camiye girince sağ tarafta ali'yi gördüm, benden önce gelmiş.
eski iş ortağı, eski eş, eskisi gibi sık görüşmüyoruz, son zamanlarda arada telefonda konuşuyoruz, bir kaç aydır görmemiştim. sarıldık, eski dostu kaybetmemizin acısıyla.
sonra gidip ayşegül'e sarıldım, ağladık.
başsağlığı dilemek için bekleyen çoktu, kenara geçtim, ali'yle dikildik öylece, kısa kısa konuşmalar, hatırlanan eski günler, aradan geçen yılların etkisiyle değişen yüzler, tanımaya çalıştığımız eski arkadaşlar, gençliğimiz...
törenden sonra zincirlikuyu'dan çıkarken, ali'yle sarıldık yine, "kendine iyi bak" dedi, "sen de" dedim.

zincirlikuyu'dan önce gazetede yapılan törende ayşegül ve elif cüneyt'i anlatmışlar.
buraya ekliyorum:

"Cüneyt'in Ardından 
Cüneyt benim 33 yıllık sevgilim, can yoldaşımdı. Birlikte hayatın birçok güzelliğini ve acısını yaşadık. İki gündür yazılanlara baktığımda yaşadığı acılara çok vurgu yapıldığını, isyan edildiğini gördüm. Ama ben sevgili Hayri gibi Cüneyt’in boyun eğmez, inatçı, ‘mış gibi’ yapmayan, dirençli yanından söz etmek istiyorum. Çünkü Cüneyt yaşadıklarının bu coğrafyanın kaderi olmaması için, kimsenin kaderi olmaması için mücadele etmeyi seçmişti. Kullandığı yöntemler konusunda anlaşamadığımız çok oldu onunla; onun o kimi zaman çocuksu bir öfkeyle dolu başkaldırılarını başka bir dille ifade etmesini istedim, daha az yaralanması için. Ama Cüneyt hesap adamı değildi, hiçbir zaman olamadı, olsaydı Cüneyt olmazdı. Bu nedenle çok yanlış anlaşıldığı oldu, çok kırıldı... Keşke şu iki gündür hakkında yazılanları okuyabilse, söylenenleri duyabilse, ne kadar çok insanın içinin nasıl yandığını bilebilse... Keşke bizler onun gibi insanların hayatımızı ne kadar zenginleştirdiklerini unutmasak, keşke birbirimizi daha çok dinleyebilsek. Hayatıma kattığı her şey için, sevgilim olduğu için, olağanüstü bir baba olduğu için çok teşekkür ediyorum. İyi ki hayatımı onunla geçirmişim, keşke daha uzun olabilseydi. 
Ayşegül Cebenoyan 
5/8/2019 

Annemin de söylediği gibi babam hakkında yazmak pek çok kişi yaşadığı trajedilerden bahsetmiş. Haklılar tabii. Bütün o hikayeleri bilince babamı mazlumdan başka bir şey olarak görmek zor, biliyorum. Ame ben ne şanslıyım ki 17 yılımı onla aynı evde geçirme, her yönünü görme fırsatım oldu. Babam beni hayatta en çok güldüren insandı. Hande hatırlar mısın bilmiyorum ama son geldiğinde 'Benim espri anlayışımın uyuştuğu bir ablam vardı bir de bu hatun var' demişti beni göstererek. Gerçekten de öyleydi. Kendi dilimiz vardı. Çoğu zaman bırakın yabancıları annem bile anlamazdı neye bu kadar güldüğümüzü. Önce böyle güldüğümüz absürt şakalarımızdan birini anlatmayı düşündüm ama işte, bir şey ifade edeceğini sanmıyorum, ve daha önemlisi sanırım onları kendime saklamak istiyorum. Onun yerine babamın içinde benim olmadığım bir hikayesini anlatacağım. Babam okula başladığında ilkokullar sabahçı ortaokullar öğlenciymiş. Babam haklı olarak neden bütün gün bir sırada oturması gerektiğini hiç anlayamamış ve daha 1. sınıfta okuldan kaçmaya başlamış. Bir gün yine böyle firar etmiş sokaklarda dolaşırken bir grup ortaokulluya rastlamış. Okulda olması gereken saatte dışarıda ne yaptığını sormuşlar. Altı yaşındaki babam da bütün ciddiyetiyle başını kaldırıp 'Ben aslında ortaokuldayım ama cüceyim' demiş. Ben babamı komikliğiyle, şefkatiyle, huysuzluğuyla, sıcaklığıyla, kararlılığıyla bütün yönleriyle hatırlamak için elimden geleni yapacağım. Siz de lütfen bir şey seçmeniz gerekiyorsa acılarıyla değil kahkahasıyla hatırlayın. 
Elif Cebenoyan 
5/8/2019"

Çarşamba, Ağustos 07, 2019

kafa karışık, ruh karışık, ortaya karışık...

...bir kaç zamandır böyle, 
plan yapamıyorum, yapsam da tutturamıyorum, 
olaylar ansızın yakalıyor, hazırlıksız oluyorum...




sonra, dalgın dalgın yürürken bir bakıyorum, duvar dibinden kaldırım taşının arasından pembe pembe boy gösteren bir can var.

kaldır başını o vakit, kafandaki düşüncelere söyle sıraya girsinler, teker teker gelsinler.

bazen geçmişe özlem ağır basıyor, bazen o geçen hatırlanamıyor,  sonra düşün dur, o geçmiş aslında nasıldı?



bir de bu incir fidanı var, azimlilerden...
koca dişbudak ağacının dibinden dibinden sürgün vermiş, epey bir yol katetmiş, uzatmış boyunu.
her gittiğimde bakacağım, ne kadar yol almış acaba?

güneşe dön yüzünü, geçmişi iyilikle an, vazgeçme iyi olandan, uzak dur yalandan dolandan.

bugün böyle biraz düğüm çözer gibi,
yazmasam olmayacaktı, 
gerçi yazdım yine pek olmadı.

Salı, Temmuz 23, 2019

gloria bell

dünya seyircisi tarafından sevilen ve tutulan güney amerika, uzak doğu, avrupa filmlerinin amerikan sineması tarafından kendi seyircisinin beğenisine uyarlanarak yeniden çekildiği örnekleri biliriz.
sanırım, bu yeniden çevrimlerin, yakın aralı tarihlerde ve aynı yönetmen tarafından yapıldığına dair örnekler pek azdır.
2018 yapımı gloria bell bu ender örneklerden, 2013 yapımı gloria  yönetmeni sebastian lelio tarafından 5 sene sonra yeniden çekilmiş. 
ilk gloria'yı izlemiş, konusunu ve başrol oyuncusunu çok sevmiştim. filmle ilgili notlarım burada, tık lütfen!

filmin yeniden çekileceğini duyunca, biraz dudak bükmüştüm, hatırlıyorum. "ne gerek var?" diye düşünmüştüm, çok iyi oyunculuk sergilenen, orta yaşta aşk ve haliyle bağlı olarak hayal kırıklığı nasıl olur sorusuna samimi cevaplar arayan bir filmin tekrarına gerek var mı, gerçekten?
filmi izleyince,  endişemin yersiz olduğunu gördüm. ilk filmde paulina garcia'nın ödülle taçlandırdığı karakterinin rolünde bu defa julianne moore var. üstelik karşısındaki erkek kahramanı john turturro oynuyor ki, karaktere cuk oturmuş, bence.
yönetmen sebastian lelio, senaryoyu da yazdığı için, gloria karakterini de, diğer kişilikleri de ilk filme göre  biraz daha ince ve ayrıntılı dokunuşlarla işlemiş, diye düşünüyorum.
sonuçta, bu gloria'yı da sevdim.

şurada, gloria bell'i izlemek için 10 neden sayılmış, hepsine katılıyorum. merak eden için buraya bir tık, bırakıyorum. 

aşağıda filmden bir sahne, başrol oyuncuları tanıştıktıktan sonra dans ediyorlar.


söylemeden geçemeyeceğim, ilk filmin gösterim zamanı benim için önemli bir anılara dalma, yaşama  ve  öğrenme zamanına denk düşüyor.
bir gün hatırlamam gerekirse, buradaki notu bulurum, umarım.

Pazar, Temmuz 21, 2019

ANKARA'DA 24 SAAT

Son üç senedir sıkça olduğu gibi, yine bir koşu Ankara'ya gidip geldim. 
Kızım ODTÜ'ye kaydolup hazırlık sınavına girdiğinde başlamıştı bu "bir koşu Ankara yapıp dönme"ler, öylece devam ediyor.
Bu seferki yolculuk, oğlumun askerlik görevini tamamlaması nedeniyle yemin törenini izlemek, terhis belgesini alışına eşlik etmek içindi. Tesadüf işte, kızımın Ankara'da olmadığı dönemde oğlum Ankara'daydı!




Perşembe sabahı trafik henüz başlamamışken, İstanbul'dan otobüsle yola çıktım. Hava parçalı bulutlu, serinceydi. Düzce'de yağmur çiselemeye başladı, Bolu dağını geçene dek yağmaya devam etti. Yağmuru ve yolu seyrederken uyumuşum.
Öğlen yemeği saati biraz geçerek teyzemin evine ulaştım. Sonra zaman geçiverdi, sohbet, muhabbet, kuzen ziyareti, olan bitenler, çoluk çocuk haberleri derken yatma vakti geliverdi.



Teyzemin tek misafiri ben değildim. Kuzenimin kedisi de yatıya gelmişti. 
Tontiş Sarıkız, yabancıları pek sevmez, yanlarına çıkmazmış. Beni yabancılamadı, üstelik bir de kendini sevdirmek için kucağıma çıkma şerefini de bahşetti.




Cuma sabahı erkenden, halası ve bendeniz askerimize kavuşmak üzere, Mamak yollarına düştük. 
MEBS Okuluna yaklaşınca artan trafikle doğru yerde olduğumuzu anladık. Otopark erkenden dolmuş, ilk bulduğumuz uygun yere arabayı bırakıp tören alanına ulaşmak için kuyruğa girdik. 
Tören başlayana kadar geçen sürede, yer bulmak, bulduğumuz yere sığışmak, alanı gelen üçbin asker arasında canımızı görmeye çalışmak gibi, o sırada tüm ailelerin yaptığı  hareketleri biz de eşzamanlı olarak yaptık.

Tören bitince, aileler ve çocukları alanda birbirlerine sarıldı, belgeler alındı, eşyalar teslim edildi ve vakit geçirmeden yola çıkıldı.
Dönüş yolu arabayla oldu, bu defa hava sıcak ve güneşliydi. Hep olduğu gibi İstanbul'a girişte trafik vardı. 
Ve işte  Ankara yolculuğu bir koşu geçti.