Cumartesi, Haziran 06, 2020

"93 YAZI"

Dün gece dolunay vardı, parçalı ay tutulması vardı, hava lodosa dönüyordu...
Üçü bir arada nefis karışım haline geldi ve uykuyla uyanıklık arasında acayip bir gece geçirdim. 
Son olarak hava aydınlanırken TV'de bir temizlik yarışması izliyor ve o kafayla neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki dayanamadım ve uyuyup kalmışım bir kaç saatliğine.
Sabah kahvaltıdan önce kısa bir yürüyüş yaptım kendime gelirim belki umuduyla, işe yaramadı.
Dün camları silmiş ve bugün evi temizlemeyi planlamıştım. Uykusuz ve lodos vurgunu olunca temizlik planını rafa kaldırdım.
Bekleyen bir işi halledeyim bari düşüncesiyle önce THY önce web sayfasında sonunda iptal edilen uçuşun bilet iadesi işlemi için  yarım saat uğraştım. Olmayınca zorunlu olarak  çağrı merkezi aradım, hat defalarca  meşgule düştü, makineye ulaştıktan sonra müşteri temsilcisine bağlanmak için onbeş dakika telefonda anons dinledim. En sonunda daha fazla dayanamayıp yarın sabaha erteledim, telefonu kapattım. 
Çamaşır makinesini çalıştırdım, çiçekleri suladım biraz Hauser & Friends Konseri'nden bir kaç bölüm izledim, özellikle   Ksenija Sidorova ile seslendirdikleri Libertango  - ki, en sevdiğim, enerjisine hayran olduğum eserlerden birisidir-  bölümüne bayıldım. 
Aklımda gezen "bugün bir film izlemeliyim" düşüncesiyle daha önce izlemek amacıyla not aldığım 93 Yazı filmini buldum ve nihayet bingo!  Çok iyi yapmışım, güne anlam katan bir hareket oldu.



93 Yazı / Estiu 93 genç bir yönetmenin ilk filmi. Altı yaşında, anne babasını henüz kaybetmiş bir kız çocuğunun yeni ailesiyle yeni hayatına başlamasını, yaşadıklarını izliyoruz.
Zaman  günümüzle bazı benzerlikler taşıyor; başka bir virüsün AİDS'in henüz tedavi edilemediği, çok can aldığı, korkutucu olduğu yıllardayız. Ancak filmde AİDS'in adı bile geçmiyor, sadece anne babanın ölüm sebebi olduğunu anlıyoruz.
Filmin künyesine buradan bakabilirsiniz, tık!

Aslında film yönetmenin özyaşam öyküsünden esinlenmiş, zten, yönetmen aynı zamanda filmin senaryosunun yazarı.
Çocuk oyuncular o kadar gerçekler ki, kameranın bir video kameraya benzeyen çekimlerinin de etkisiyle, film neredeyse belgesel  gibi. Sakin akışlı bir film olmasına rağmen, ilgiyle, içten bir sevgiyle izledim.
Filmin yönetmeni Carla Simón ile yapılmış geniş kapsamlı söyleşi burada, okumanızı öneririm. 

Pazar, Mayıs 31, 2020

Bu sene Mayıs böyle geçti işte...

...demiş bulundum.
Mayıs ayının son gününde yazıyorum, acaba gelecekten bu güne bakacak olsam ne derdim diye düşündüm önce. 
Sonra aklıma geldi, bilinmez ki, gelecekten bakarken bugün önemli olacak mı? 
Yaşarken çok önemli sandığımız  pek çok olayı unutup gidiyoruz ya da öylesine sıradan konular haline geliyor. 
Bazen, sıradan bir günün anısı öyle silinmez harflerle yazılmış oluyor ki, sonradan defalarca açıp açıp okuyoruz.

Son aylardaki sıradan rutinle başladı gün. İki kez sabah kahvaltısı hazırladım.
Olmadı, bakın daha ilk adımda tökezledim, gün böyle başlamamıştı.
Sabah erkence vakitte evden fırına ekmek almaya diye çıkıp, bir saate yakın mahallede dolanıp kaçak yürüyüşümü yaptım ve eve döndüm. 
Kahvaltı temrinleri yürüyüşten sonra oldu, çünkü ilgili ahali sırayla ve ancak uyanıyorlar.

Öğlen saatlerinde günün yemeğini hazırlamaya giriştim.
Ekşili sulu köfte ya da İzmir köfte yaptım. 
Yemeklere verilen isimler konusundaki standarttan uzak hafif karmaşık durumun nedeni ne olsa gerek?
Yemek henüz pişerken annem kapıyı tıklattı, "ben bahçeye iniyorum, işin bitince gel" dedi.
Bugün 65 yaş üstünün havalandırma günü ya, annem sabahtan beri heyecanla hazırlanıyor; dizime buz koyayım, biraz da ilaç süreyim, hiç değilse biraz yürüyüş yapana dek idare eder, niyetiyle.

Mutfağı toparlayıp aşağıya indim.
Sokağa çıktık, annem kendisine ve uzun zamandır yürüyüş yapamadığına bakılarak oldukça uzun sayılacak bir mahalle turunu başarıyla tamamladı.
Ödül olarak, bahçede iki saat kadar oturup komşularla mesafeli bir sosyalleşme yaşadı.
Eve çıkınca salata yaptım, sofrayı hazırladım.
Hafta sonu  ve yasak nedeniyle saatler iyice karışınca, geç pazar öğlen yemeği bile denemeyecek bir saatte erken akşam yemeği yedik.

Şimdi sessizlik zamanı.
Günler uzadı.
Akşam alacası henüz geçmedi dışarıda.
Mozart'ın klarinet konçertosunu dinleyip Mayıs ayını tamamlıyorum.
Lütfen, Haziran hoş gelsin!

Perşembe, Mayıs 28, 2020

"BEFORE THE END" NASIL OLURDU?

Zeldacığım,

Az önce blogundaki son yazıya  yorum yazmaya çalıştım, yine  Captcha time expired yazdı, başaramadım.
İnan yazmasam içimde kalacaktı, buradan yazıp sana ulaşmasını beklemek en iyisi diye düşündüm.

Senin sabah sürprizi olarak keşfettiğin, karantina günlerinde yapılsa "Before the End" nasıl olurdu denemesini sayende ben de bu sabahın güzel sürprizi olarak gördüm. Yoksa, "ahh işte meteor da düştü, kafamıza taş yağıyor" haberleri arasından çıkamayacaktım.

Before Sunrise, Sunset, Midnight üçlemesi, benim de çok ama çok sevdiğim filmlerdir.

İlk filmi kızımın doğduğu sene yorulduğum bir günün sonunda, tam da uyuklayacakken, tesadüfen CNBC-E'de izlemiş ve o an hayran kalmıştım.

İkinci filmin çekildiğini duyunca çok heyecanlanmıştım, ne oldu sonra, buluştular mı, neler yaşadılar acaba? Bir kaç ay sonra mucize gibi bir şansla bilet bulduğum bir İstanbul Film Festivali gösteriminde izlemiştim. 

Sonradan ilk iki filmin DVD'sini alıp, sanırım en çok da kendime umut vermek istediğim zamanlarda bir kaç kez izlemiştim.

Sonuncu filmi yakın zamanda -yakın diyorum ya, 6 sene geçmiş yine de- sinemada vizyona girdiğinde seyretmiştim. 

Filmler arasında en sevdiğim hangisi diye düşünüyorum zaman zaman. 
İlk gördüğüm ve sevdiğim olduğu ve gençlik saflığı tazeliği taşıdığı için Viyana'yı öne alacak olurum, yıllar sonrasının olgunlaşmış ve ihtimaller taşıyan Paris'inin içi sızlar, tam herşeyin yeniden başlaması o kadar da parlak fikir değil mi derim,  Mora yarımadasındaki yaz sıcağı içime huzur verir.

Aslında ne gerek var, neden saymaya?
Sebepli sebepsiz, seviyorum bu filmleri.






Salı, Mayıs 26, 2020

NORMAL İNSANLAR

Üç hafta önce D. ciğimden bir mesaj geldi. O sırada okuduğu bir kitabın tarzından hoşlanmış, benim de beğeneceğimi düşünmüş, bitirince size kargolayayım diyor. 
D. benim genç arkadaşlarımdan. Yeni mezun bir stajyer olarak  büromuzda başlayan tanışıklığımız zaman geçtikçe ortak sanat zevkleri, doğa sevgisi, yakın memleketli olmakla yakınlığa ve arkadaşlığa dönüştü.

İlk mesajdan iki gün sonra gelen mesajda gönderiyorum kitabı diyordu. Romanın dizisini de çekmişler, tam dizisi çekilecek kitap. Ekliyor, kitap çok ilginç tepkiler almış, sevenler ve sevmeyenler Ekşi Sözlük'te iki kampa bölünmüş, çekişiyorlar. Bu kıza yeni neslin Salinger'i diyorlarmış, ben Salinger diyemem, yine de farklı bir bakış açısı olduğu net.

Bir kaç gün sonra kitabım geliyor, içinden Sakıp Sabancı Müzesi kolleksiyonundan çok tatlı bir kart çıkıyor; Nazmi Ziya Güran'ın Şezlongta Pembeli Kadın resmi bu. Zarif arkadaşım "karantina günlerinde iyi okumalar" diliyor.

O sırada okuduğum Huzur bitiyor ve bir günlük aradan sonra Normal İnsanlar'ı okumaya başlıyorum. Kitabı elime alırken neden normal insanlar sorusu dolaşıyor zihnimde. Sıradan insanlar der gibi mi acaba? Yoksa bizim ahalinin kullanmayı sevdiği gibi bir normal mi, bu?
Cevabımı alıyorum kitabı okudukça... Orta sınıftan, kimi biraz daha zengin kimi daha çok emeğiyle yaşayan, kendi neslinden genç insanların romanını yazmış Rooney. 
Olay İrlanda'da geçiyor, aslında Avrupa'nın ya da dünyanın herhangi bir yerinde geçebilirdi. Günümüzün -virüs karantinaları öncesindeki- fazlasıyla globalleşen dünyasındaki genç insanlar anlatılıyor. Çocuklarımın dünyası bu çokca, yine de gençliğimi hatırlatmıyor değil, çünkü insanın duygularının gelişimi ve heyecanlarının aynı minvalde ilerlediği dönüp geriye bakınca daha çok anlaşılıyor. 



Kitap bitince BBC ve Hulu TV ortak yapımı diziyi buldum, ilk bölümünü biraz izledim, kitaptaki olaylar sahne sahne akıyordu. 
Diziyi anlatan ve bu arada kitaptan ve yazardan söz eden bir yazı buldum. 


Perşembe, Mayıs 21, 2020

ÇİLEK

Bir yorgunluk kahvesini hak ettim sonunda. Kahve eşliğinde bloga bir merhaba demek, biraz muhabbet etmek dinlendiriyor beni.
Sonra yine iş var, akşam yemeği fikir olarak hazır, düşünce halinden çıkmak için mutfakta pişirilmek üzere yolumu gözleyen sebzeler var. Ayıptır söylemesi, akşama yaz türlüsü yapacağım. 
Hah, tam da bu anda çamaşır makinesinin bittiği sinyali geldi banyodan. Bir koşu gidip çamaşırları asayım. İşi sonraya bırakınca hiç bitmeyecekmiş gibime geliyor, gerçi hemen yapınca da yenisi sırada beklemeye başlıyor. 

Bugün ev temizliği günüydü. 
Ev ahalisinden küçük olanı arkadaşını görmek bahanesiyle temizlik işinden firar edince, iş abiyle anneye kaldı. Telefonda konuşurken, biz temizliği bitiriyoruz, sen de gelince tozları alırsın dedim.  Cevap şu, "toz alma işini de hep bana yıkıyorsunuz"! 
Çocuk ahalisi pek alem yahu, ana evinden uzakta kendi evini çekip çeviren, her işi pekala beceren gençler, ana evine gelince derhal eski günlerine dönüyor ve bakım bekliyorlar. Belki benim tutumlarım neden oluyordur böyle davranmalarına, bilemedim.



Eve getirdiğimde çiçek olan çileklerim meyveye durdular, artık kızarıyorlar.
İki gündür nerdeyse saat başı balkona gidip onları gözlüyorum. 
Sabah bir ucundan kırmızı olan, akşama doğru yarıdan fazla kızardı, ertesi sabaha tümüyle kırmızı olmuştu.
Sırada ikinci saksıdakiler var, bugün hava serinlediği için onların kızarması biraz gecikebilir, göreceğiz.

Bir oturuşta bir koca tabak çilek yesem, saksıdaki meyveleri izlerken duyduğum sevinç kadar mutlu olmam sanırım.