Salı, Ocak 24, 2017

BİR PRENSES Mİ OLSAYDIM ACABA?

Dün geciktim diye vicdan azabı çekince, bugün tedbirli davrandım.
Çelıncın 8. sorusuna vereceğim cevabı bir gün önceden düşündüm taşındım.

Soru zor yine, "bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?" diyor çelıncbaşı.

Şimdi efendim şöyle ki, bir daha yaşayacağımızın garantisi yok, bence.
Kaldı ki, yaşadık diyelim, bunun  kaçıncısı olduğunu ya da öncesini sonrasını bilecek bir halimiz bilincimiz olacak mı acaba?

Neyse neyse...
Felsefi açmazlar yaratmayı bırakıp, soruya ve cevaba dönüyorum.
Kim olmak isterdim?
Bak şimdi hatırladım! Çocukken böyle sorulara 100 yıl uyuyan güzel olmak isterim, prenses olmak isterim gibi cevaplar vermişliğim vardır.
Yok istemem şimdi, prenseslik eksik olsun.
Ben şunu isterim, savaş, çekişme, kavga olmayan bir zaman parçasında ( var mı öylesi?) İngiltere kırları gibi geniş açıklık ve yanıbaşında biraz ağaç biraz su bulunan bir doğa parçasında, insanı az sevgisi çok bir hayat süren bir kadın olmak isterdim.
O kadar!




Fotoğrafları oğlum çekmiş, dün.
Bir kaç günlük yağmur ve bulut bunaltmasından sonra, üniversitenin manzara terasından Boğaziçi'ne doğru sakin ve hafif güneşli bir bakış.
İnsana, ruhuna hafiflik verir gibi.

Pazartesi, Ocak 23, 2017

GEÇ KALDIM GEÇ KALDIM !

 Alice'in tavşanı gibiyim, geç kaldım geç kaldım diye söyleniyorum içimden, yazmakta çelınç sözünü tutmakta geç kaldım.
Ve fakat mazeretim var, Ankara'dan kızım geldi.
Cumartesi sabaha karşı kızımın "anne gişeleri geçtik, çok açım" mesajıyla gözümü açtım. 07:20'de evdeydi, on dakika sonra kahvaltı yapıyordu. O sırada abisi sınava girmek üzere evinden çıkıyordu.
Sonra karnı tok, mutlu mesut uyudu kızım. O ara blog yazısını yazdım işte.
Öğlene doğru sınavdan çıkan oğlum "anne köprüyü geçiyorum,  açım" diye aradı. Bir kahvaltı sofrası daha kurdum.
Öğleden sonra abisi kahvaltı sonrası şekerlemesine başladığında, kızım uyandı. Yeni bir sofra kur kaldır faslı oldu. 
Neyse, sonunda akşam yemeğinde ortak bir sofrada buluşabildik.

Pazar günü sabahtan apartman toplantısı vardı, öğleden sonra ancak eve dönebildim. Konulardan, konuşmalardan, gerilmekten  başıma ağrı girdi. Hava serindi ama biraz yürüyüş iyi gelir diye kendimi sokağa attım.  İyi yapmışım. 
Eve dönmeden önce kızımla karşılıklı oturup, Suadiye'de yeni açılan muhallebicide salep ve kahve içtik. Fotoğrafın görünmeyen kısmında artık başının ağrısı geçmiş ve kızının bıcır bıcır anlattıklarını gülümseyerek dinleyen anne sureti var.



Kahveli fotoğraftan sonra, bu araya çelıcın 6. günün sorusunu alalım.
Deniyor ki, hatırladığın en eski anını anlatır mısın?

Hatırladığım en eski anılar, üç yaş civarından; kardeşimin doğumu, kundağa sarılıp sarmalanmış o pembe beyaz bebeği ilk görüşüm, mesela...
Ondan bir adım öncesi, kamyonla Andırın'dan Yerköy'e gidiyoruz, çünkü babamın tayini çıkmış, annem kardeşime hamile, doğuma bir hafta kalmış. 
Annem, babam ve ben eşyaların yüklendiği kamyonla birlikte yolculuk ediyoruz. Yılbaşına az kalmış, hava soğuk, Toroslar'ı geçiyoruz. 
Geceyarısı mola yerindeyiz, bir çay içip ben babamın kucağında, annem yanı başımızda kamyona yürümeye başlamışız. 
Tam o anda, elektrik kesiliyor, birden zifiri karanlık! 
Ve olan oluyor; karanlıkta annem boşluğa adım atıp hemen yan taraftaki adam boyundan yüksek çukura düşüyor.
Sonrası, korku ve heyecan dolu.
Annem karanlıkta çukurdan çıkarılıyor, Niğde'de sabaha karşı doktor bulunuyor, şükürler olsun, anne ve bebek iyi durumdalar,  Ankara'ya kadar yola devam ediliyor, anneannemde misafir oluyoruz.
Bir kaç gün sonra eve o pembe beyaz kız çocuğu kundaklanmış olarak geliyor.
Altı değiştirilirken, şaşkınlıkla gülüyorum ve yıllarca her bebek gördüğümde tekrarlanacak cümleyi söylüyorum; "Aa! Ayakı da vaaarrr!"



Bugün, yine, son dönemlerde yaşadığım sıradan günlerden farklıydı. 
Bin çeşit koşturma yanında uzun zamandır unuttuğum bir hisle doluyum; evde benden başka birisi var.
O başka kişinin mutluluk veren  varlığı ve onun getirdiği zamanlama değişiklikleriyle doluydu, gün.
Kızım örgü örmeyi öğrenmek istedi.
İlmek attım, deneme ve öğrenme örgüsünü eline tutuşturdum. Önce şişleri tutmayı, sonra ipi atmayı, örmeyi gösterdim. Uzun uzun denedi o da. Önce haraşo, sonra düz örgü, sonra lastik örgü derken, epey yol aldı.
Şimdi kardeşine kaşkol örme niyetiyle örmeye devam ediyor.

Ben de çelıncın 7. sorusuna geliyorum:

Eğer bir hayvan olsaydın, hangisi olurdun?

Kuş olmak isterdim.
Kuş olmak isterdim de hangisi olacağım ruh halime göre değişirdi.
Bazen sabahın erken saatlerinde dem çeken bir bülbül, bazen ada vapurunun arkasında bir martı, bazen baharın ilk güneşini yüzümüzde aydınlatan bir leylek, bazen ekmek kırıntısı peşinde cıvıldaşan bir serçe, bazen de yüksek bir dağın tepesinden aşağıdaki vadiye doğru dalışa geçen bir şahin...
Bu ara bir uçasım var.
Öyle!


Cumartesi, Ocak 21, 2017

GREYFURT İRİSİ ya da AĞAÇ KAVUNU

Üç gündür reçel yapıyorum. 
Üç gündür reçel kaynatmıyorum tabii, reçel yapacağım ağaç kavunu dilimlerinin kabuklarının acısı çıksın diye haşlayıp suyunu süzüyorum.
Bu sabah kaynatma işini tamamladım. Sanırım bir gün daha kabuk kaynatıp suyunu süzsem iyi olacakmış, acı değil ama azıcık dil ısıran bir tad halen var.
Yıllar önce ilk yapışımda daha başarılı olmuştum. Neyse artık, yapacak şey yok bu defa böyle yenecek.



Sözüm söz! 
Çelınç  cevaplarını yazmaya devam ediyorum.
Bugünün sorusuna düşününce ilk anda cevap bulamadım, belki yazınca ilham gelir diyerek başlıyorum.

Her zaman ve bazen özlediğin iki şey nedir?

Her zaman özlediğim şey, üzerine hemen kenarındaki kayalıklardan ağaç dalları sarkan sakin bir denizde sabah vakti yüzmek.
Aklıma geldikçe beni mutlu ettiği ve huzur verdiği için bu anıyı her daim özlerim.

Bazen özlediğim ise birden çok; çocukluğumdaki bir tat -ekmeğin üstüne ev salçası sürüp yemek mesela- ya da bir oyun -bir yaz gecesi saklambaç oynamak mesela- bazen eski bir arkadaş, genç yaşında vakitsiz kaybettiğim babam, evden uzakta olduklarında çocuklarım ve yakınlarım...



Cuma, Ocak 20, 2017

SORUN ÇÖZMEK Mİ?


Bugün doğrudan çelınç hadisesine dalıyorum.
Buyrunuz soruyu:

-Etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

Etrafımdakiler bana öncelikle soru sorarlar. Merak eden, öğrenmeyi seven bir insan olduğumdan mıdır nedir, beni ansiklopedi ya da google yerine koyar ve sorarlar.
Mesela:
"Geçen gün şurada bir ağaç gördüm, adı ne sen bilirsin."
"Şu geçen günkü filmdeki kadın oyuncu kimdi?"
"Burnum akıyor ama ateşim yok, hangi ilacı alayım?"
"Dolar kaç lira oldu?"
"Ankara İstanbul arası kaç km, kaç saat?"
Görüldüğü üzre, belirli bir konu ya da uzmanlık gerektiren durumlar yok. Sadece eskiden olsa biraz  kitap karıştırmak ya da şimdilerde internete bakmakla bulunabilecek cevaplar.

Soruların cevabını bilen kişi olunca, sorunların çözümünü üreten kişi olmak hali onu izleyerek kendiliğinden geliyor, sanırım.


*Fotoğraf denizin ve gökyüzünün renklerinin birbirine karıştığı sahil yürüyüşünden. 
Kış soğuğu göz yaşartırken denizdeki teknede olmak zor.


Perşembe, Ocak 19, 2017

KEFİR MAYALI EKMEK YAPTIM



Malumunuz blog adım Ekmekcikız, hiç alçakgönüllü bir ifade değil ancak bir gerçek bu, ekmek yaparım. Blogculuğa girişme halimin ana sebebidir ekmek işleri; önce merak, ardından okumak, sonra yapmaya heves etmek ve yazmak. 
Yıllarca onlarca ekmek tarifi denedikten çeşit çeşit ekmek yaptıktan sonra, en iyi ekmeğin Anadolu'nun has unundan ekşi mayayla yapılan ekmek olduğuna karar verdim. Şimdi iyi bir ekşi maya bulursam bir kaç ay onunla üretip yeni hamurlar yoğuruyorum. Maya bitince, ekmek de yapmıyorum.
Geçende kefir ile ekmek mayalandığına dair bir yazı okuyunca, ben de ampul yandı. 
Hazır evde mis gibi kefir yapıyorken hemen denemeye karar verdim.
Kefir, içine atılan maya tanecikleriyle  ( bir tür mantar )  mayalanan bir süt ürünü. Süt gibi gaz yapmıyor ve yoğurt kadar  ( belki daha çok )  faydalı. 
Bir gün kefiri mayalıyorum, ertesi gün tanecikleri süzüyorum, süzülmüş olarak dolapta bir iki gün daha kalabiliyor. 
İşte bu bekleyen kefirden 200 ml. kadarını yoğurduğum ekmek hamuruna ekledim, mayayı çalıştırması için iki yemek kaşığı pekmez ekledim. 
Hamuru yoğurduktan sonra ılık bir yerde ( fırının içinde ) 16 saat kadar bıraktım. İlk bir kaç saat hamur öylece durdu, ama aradan 12 saat geçince bir güzel kabarmış olduğunu gördüm.
Sonra 180 derecede bir saate yakın pişirdim ve soğuyunca dilimledim.

 


Şimdi gelelim çelıncımıza ve de cevabına...

-Hayatın bir kitap/film olsa türü ve adı ne olurdu?

Bugün kazık yerden geldi soru, atlasak olmaz mı hocam?
Ne cevap verilir bu soruya acaba?  
Hepimizin hayatının kendine göre roman sayfaları ve film sahneleri var. Tümüyle tek bir eser nasıl anlatır bizi acaba? 

Sanırım çocukluğumda beni en çok  etkileyen roman kahramanından yola çıkarsam daha doğru bir noktada olacağım. Uzun yıllar boyunca, Küçük Kadınlar'daki Jo en sevdiğim kahramanımdı ve kitabın benim için ilham verici olduğunu düşünüyorum.
Film deyince ise, çok eski bir film geliyor aklıma; Kısa Tesadüfler / Brief Encounters. Hem tesadüflere inanırım ve severim, hem de insan hayatındaki önemine inanırım.