Çarşamba, Aralık 04, 2019

sonbaharı bitirir kışa girerken ankara...

... yine toplam dört günlük hızlandırılmış bir ankara ziyareti yaptım. tam o esnada kasım bitti aralık başladı, tam o esnada sonbahar gitti kış geldi.

kasım'ın 3. haftasını -eskilerin deyişiyle- üzerinize afiyet nevazil olarak geçirince, ankara'ya gitme planlarım bir hafta ertelenmişti. oysa, sınavları başlamadan önce gidip kızıma biraz yemek yapma, buzdolabına depolama desteği verecektim. 
tam ben iyileştim, bu defa çocuğum hastalandı. neyse ki, anne desteği yetişince, çabuk toparlandı.



bu defa ankara'ya trenle gittim. bostancı'dan yht'ye binince ankara 4,5 saat.
istasyonda kızım karşıladı bu defa, benim için lüks bir durum bu.  
kendisi araba kullanmaya başlayalı beri arzu ettiği ikinci el arabaya babasının desteğiyle geçen ay kavuşmuştu. ilk başta yüreğim pır pır etse de, kızımın oğlumun geçtiği yollardan geçmesini engellemek değilse de, biraz mızmızlanmak eğilimimi bastırdım ve bunu yapmakla ne kadar doğru hareket ettiğimi, onu, ankara'da araba kullanırken  izlerken gördüm, çok şükür.

sabah erken trene binince, öğlen yemeği saatini biraz geçerken ankara'ya ulaşmış oldum. yemekten sonra, güzel havadan yararlanıp botanik bahçesine gittik, biraz yürüdük, sohbet edip hasret giderdik.
botanik parkı'na bakan atakule, bakıma alınmış yeniden açılıyormuş. alt katlara şık bir avm yapılmış, kafeler filan yılbaşı üzeri ışıl ışıl olmuştu. birer bitki çayı içip 100. yıl mahallesine doğru yola çıktık.



bu kocamış ağaç, botanik parkından bir iğde.
yıllara direnmiş, gövdesi yana yatmış, uzamış uzamış, sonra yeniden dikelmiş. 
umarım baharda mis kokulu çiçeklerini açtığı zaman yeniden görebilirim.



atakule'nin  tepesine henüz çıkılamıyor, burası avm'nin üstündeki seyir terası.
ön tarafta botanik parkı, uzaklarda akşamüstünün soluk güneşi ve havanın pusunda silik gözüken ankara'nın bir kısmı uzanıyor.

ankara'yı eskiden çok severdim. araya giren yıllarda muhtemelen gözden ırak olan gönülden de ırak oldu ve sevgim azaldı.
sonra kızımın ankara'daki öğrenciliği devam ederken, o şehri sevip tanıdıkça ve bana da tanıttıkça, eskiden sevdiğim semtlere yeniden gidince, ben de tekrar ankara ile barıştım. şimdilerde kendisine ciddi bir sempati besliyorum.

ilk gün geçince, misafirlik bitti ve anne kolları sıvayıp gerekli destek işlemlerine girişti.
bu arada öğrencimiz ders çalıştı, sınava girdi, annesinin yaptığı karışımlarla öksürüğünü  geçirdi.
arada bir gün, sınav çıkışı teyzemi ziyarete gittik, çay içip döndük.
böylelikle, ankara'daki tüm arkadaşlara verdiğim "gelince arayacağım" sözü yalan oldu, çıktı.
neyse ki, trenle dönüş yolunda istanbul'a dönen ve bir süredir görüşemediğim bir arkadaşımla denk düştük. yol boyu konuşup, birikmiş konuları elerken yol nasıl geçti anlamadık.

ankara'da son iki gün önce yağmur başladı, ertesi gün soğuk onu izledi ve kış geldi. 
hoş geldi.

Pazar, Kasım 17, 2019

BUGÜNLERDE...

Hava halen pastırma yazı kıvamında. 
Doğalgaz faturalarını düşününce iyi, güzel de gelecek senenin ekinlerini, meyvelerini düşününce hiç hoş değil bu kadar kurak, yağışsız bir sonbahar geçirmemiz.


İstanbul'un Bodrum kıvamındaki havasının güzelliğine odaklanacak olursak, begonvillere bakalım biraz.
Ya da artık soğuk hava gelsin, yağmur yağsın ve begonvillere gelecek sene Bodrum'da bakalım.




16. İstanbul Bienali kapanmadan bir sergi alanını daha gördüm, gezdim.
MSGSÜ İstanbul Resim Heykel Müzesi Şantiyesi, Bienalin en büyük sergi alanlarından birisiydi.
4 katlı ve henüz tam anlamıyla bitmemiş binada düzenlenen sergiyi "7. Kıta"yı düşünerek gezdim. Çok etkileyici işler gördüm.


Üstteki yazı, bir üstteki fotoğraftaki işin sanatçısını ve yapıtını anlatıyor.
Bienalin özellikle gençler tarafından ilgiyle izlendiğini görmek, benim için sevindirici bir gözlem oldu.



Bienal'de sergilenen işler kadar mekanlar da çarpıcı oluyor.
Fotoğrafı serginin olduğu binanın en üst katından çektim. Sağ tarafta eski İstanbul Modern Müzesi'nin olduğu alandaki şantiye ve devamında Galataport'a kadar uzanacak olan bölgedeki yapılar var. Daha arkadaki tarihi yarımada görüntülerinin bu kocaman inşaatın beton duruşu ile çelişmesi, beni çok etkiledi.



Güneşli bir sonbahar günü daha.
Aradan geçen 41 senede, hem bu bölge bütünüyle değişti, hem de hava o günle taban tabana zıt.
1978'de 10 Kasım'da babam toprağa verilirken, bir gün önceki lodos sonrası yağan deli yağmurdan sonra hava aniden soğumuş ve kar yağmaya başlamıştı.
O zaman Çamlık Mezarlığının çıkışı Trakya Otogarı'nın kalabalık ve hengamesine denk düşerdi. Şimdi burada güzel ağaçlar, sukunet var; öyle ki, ağaçların üstünde uçuşan papağanlar bile bu sessizliğin tadını çıkarıyor.



Bu haftanın kayda geçilmesi şart olayı okuduğum son kitap...
Hasan Ali Toptaş'ın son kitabının çıktığını bir ilan panosunda gördüm. İki saat sonra tesadüfen yolumun düştüğü kitapçıda kitabı buldum ve iki günde su içer gibi okuyup bitirdim.
Dedem, biz küçükken onlara misafirliğe gittiğimizde geceleri bize masal anlatırdı. Masalların konusu aklımda değil, sadece o masalları nasıl heyecanla ve ilgiyle dinlediğim aklımda.
O günlerden yarım asırdan fazla süre geçmişken, bu defa büyüklere Hasan Ali Toptaş'ın kaleminden yazılmış gerçekçi masalları aynı heyecan ve merakla okuyorum.
Okuduğum dördüncü kitabında artık kesinlikle eminim ki, dilimizi bu kadar canlı, değerini vererek kullanan bir yazara kulak vermek, paha biçilmez değerde.


Salı, Kasım 05, 2019

BİR FİLM, BİR SERGİ

İki gündür, sanatın insanın damarlarını taa içinden beslemesi hissini coşkulu şekilde yaşıyorum.
Hava lodos, ılık rüzgar baygınlık vermeye başladı, başağrısı ve sıkıntı hali eksik değil.
Neyse ki sanat var, ruha iyi gelen ve bedendeki fiziksel sıkıntıyı uzaklaştıran. 
Yine de, bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumdan beri, fim ve sergiyle ilgili eleştileri okumak, fotoğrafları seçmek işleriyle öylesine ağırkanlı davranarak  ve uzun süre uğraştım ki, ayrıntılı yazı yazacak halim kalmadı, sanırım.



Filmimiz  " Parasite / Parazit ". 
Mayıs ayında Cannes'te Büyük Ödül alan ilk Kore filmi.
On seneden fazla süredir, Kore sinemasını hayranlıkla izliyorum. Her sene, bir öncekinden etkileyici yeni yönetmenler ve filmlerle tanışıyorum.
Parazit (ben bu isim yerine Türkçe "Asalak" denmesini tercih ederdim) senaryosu, anlatım dili, oyuncuları, yönetimiyle dört dörtlük bir film.
Çok ciddi bir sistem eleştirisi yaparken, bir yandan  hikayesini traji-komikten kara filme geçen bir uslüpta anlatıyor.


Filmin konusunu anlatırken, spoiler vermemenin imkanı yok. O nedenle, Mehmet Açar'ın konuyu olabildiğince açık vermeden anlattığı ve filmi çok güzel yorumladığı şu yazısını buraya bırakıyorum.
Böylece, hem eleştiriyi hem konuyu tadını çıkararak okuyabilirsiniz. Tık lütfen! 



Abdülmecit Efendi Köşkü'nde İstanbul Bienali'ne paralel zamanda açılan "The Child Within Me / İçimdeki Çocuk" sergisi, son günlerin en popüler sanat olayı oldu.
Kapıda bir saatten az bekleyip içeri girebilirseniz, şanslısınız. Bir serginin bu kadar ilgi çekmesi bir yandan çok hoş, diğer taraftan keşke daha çok sergi açılsa ve onlar da böyle kuyruklarla izlense diye düşündürtüyor.



Serginin düzenlendiği yerin tarihi bir köşk  ile bahçesi olması ve bu kadar klasik bir mekana taban tabana zıt çağdaş eserlerin yapının her köşesinden ve bahçedeki ağaçların arasından fırlaması, işlerin etkileme katsayısını artırıyor, bence.



Yukarıdaki iş Nancy Fouts'a ait, adı Hummingbird Turntable / Sinekkuşu Pikap



Alt ve üst kat arasındaki merdivenlerdeki fotoğraflar,
Uzaktan başka görünüyor, yakından bakınca daha başka ayrıntılar gülümsetiyor.



Jan Fabre'nin "The Man who Measures the Clouds / Bulutları Ölçem Adam" heykeli,
Yalnız biz gezerken gökyüzü bulutsuz  olunca, bizim genç bulut yerine ağaçları ölçer gibi oldu.

Sergi hakkında biraz daha bilgi, burada. Bi tık! 

Pazartesi, Kasım 04, 2019

PASTIRMA YAZI

Ekim olabildiğince ılık geçti ve tam beklenen zamanda 29 Ekim geçer geçmez biraz yağmur ve serinlik geldi. Gerçi kısa sürdü, bir iki günde pastırma yazına dönüverdik, bu defa.
Gün ışığı iyiden iyiye kırık artık, sabah hava geç aydınlanıyor.
Yürüyüş saatlerimi sabahtan öğleden sonraya, akşamüstüne doğru kaydırıyorum, artık.




Akşamüstleri gün batımı güzel bir kaç gündür, kızıllı ışıklar değdikleri yerlerin albenisini artırıyor.
Suadiye'den geçerken bir apartmanın bahçesinde gördüğüm yukarıdaki begonvili mesela, büyülü hale getirmiş.
Gerçi, genellikle Ege'deki sahil kentlerini, Bodrum'u filan şenlendirmesine alıştığımız begonvillerin, İstanbul'da da bu kadar coşkulu olmasına, küresel ısınmayı düşünüp belki de bir yandan hayıflanmalı mıyız? 
Bilemedim, doğrusu!



Buyrunuz, size bir sahil kenti manzarası daha!
Gerçi kentimiz sahiden deniz kenarında, hatta denizle içiçe. Yine de,  bu parlak ışığı her zaman bu kadar keyif verici göremiyoruz.
Kıyıda rüzgarda uçuşan balonlar, karşıda yanyana adalar, önümüz derya, gökyüzünde martı, hatta biraz gözünüzü kısıp bakarsanız açıktaki yelkenli tekneleri bile göreceksiniz.

Perşembe, Ekim 31, 2019

Son yazıdan beri, yaklaşık iki haftadır......

...yazayım yazayım diyorum, bir oturup yazamıyorum.
Konu başlıklarıyla gidelim.

İki film gördüm, ilki Cem Yılmaz'ın Karakomik Filmi, ikincisi Almadovar'ın Acı ve Zafer'i.
Cem Yılmaz'ın Kara filminin senaryosu üzerinde keşke biraz daha çalışılıp, geliştirilseymiş. Çok iyi film olmaya ramak kala, biraz eksik ama yine de iyi bir film olmuş. Komik filminde ise, güldük eğlendik ve bitti.
Almadovar'a gelince, Acı ve Zafer,  tadı damağımda kalan Almadovar filmlerinden biri olarak geçti, kişisel tarihime. 
Almadovar'ın pek çok filmini seyrettim, bir kısmına hayran kaldım,  bir kısmını çok da sevemedim. Bu film, önümde sayfa sayfa açılan bir kitap gibi, hem bu duygularımın nedenini anlamamı sağladı, hem de kendi başına güzel bir seyir duygusu yaşattı.
Ek olarak, oyuncular harikaydı, müzik nefisti. 

İki kitap okuyorum, birincisi tekrar ve sindirerek okuduğum,  Pascal Mercier'in "Lizbon'a Gece Treni", diğeri Şermin Yaşar'ın öyküleri "Gelirken Ekmek Al". 
Lizbon'a Gece Treni'ni okuyalı 7 sene olmuş.  Lizbon'da kısa da olsa vakit geçirmiş, turistlik yapmış, bir kaç yerini görmüş ve çok beğenmişken, kitabı yeniden okumanın tam zamanıydı. Tadını çıkararak okuyorum, yeniden.
Şermin Yaşar'ın bir önceki öykü kitabı Göçüp Gidenler Kolleksiyoncusu'nu beğenerek okumuş ve  O. Henry hikayesi tadındaki öykülerini sevmiştim. Yeni çıkan öykü kitabını okumam da bu tadda gidiyor, şimdilik.

Bir ikileme daha, çocuklar ayrı ayrı ve birlikte geldiler gittiler, geldiler gittiler.
Geldiklerinde şenlik ve hareket, iş güç oluyor, gittiklerinde ev ıssızlaşıyor, yapacak işim yokmuş gibi bir boşluk hissi yaşıyorum. Alışamadım gitti...

Gündemin son maddesi, kızımın Ankara'ya kendi kullandığı bir araba ile gitmesiydi. O kendisinde uzun yol cesareti bulup işe girişmişken, anne endişesiyle "aman kızım, dur kızım" demek aklıma yatmadı. O nedenle, yolun açık olsun deyip, ardından su gibi kavuşsun diye dualar edip gönderdim.

O yoldayken aklıma yıllar öncesi geldi. 
Henüz iki yaşındaydı kızım, deniz kenarında tatildeydik ve tüm tatil boyunca kendisince malum bir nedenle kuma ayağını hiç basmadı, denize girerken boynuma asıldı kaldı. Sonraki sene, bir havuz kenarında benzer direniş sergiledi. Hiç üstüne gitmedik, bir kaç kez havuzun kenarına geldi, sonra yavaş yavaş suya ayağını soktu. Derken bir anda karar vermiş gibi, havuza kendini attı, aman deyip anca kollayacak zamanımız oldu. Sonrası eğlenceli, sudan hiç çıkmaz oldu!
Dedim ya, cesareti gelmişti yine, uzun yola çıkma demek olmazdı.



Balkondaki zeytin ağacımın bir avuç meyvesi var, bu sene.
Ağaç dediğime bakmayın, kendisi fidandan hallice. 
Olsun! Çalışıp çabalıyor, meyvesini yetiştiriyor.
Bana da seyrine bakmak kalıyor.