Pazar, Nisan 14, 2019

ZAMANIDIR...


Geçen pazar sabahı Bodrum'a doğru yola çıkmadan önce, İstanbul'da mor salkımlar henüz tomurcuk kapsülündeydiler, genç erguvanlar azıcık renklenmeye başlamıştı.
Bodrum, serindi yağışlıydı ve yine de deli bir baharın içindeydi; yeşilin her tonu coşmuş, coşmuş, coşmuştu.
Üç gün boyunca, yıllardır arkadaşlarımdan dinlediğim olağanüstü doğayı, baharı yaşadım; her şey tam da hayalimdeki gibiydi.
Pazar günü Milas yolunda Alaçam'da cesur bir kadının çiftliğinde misafirdik, sevgili M.'nin otuz sene önce İstanbul Film Festivalinde seyredip, ertesi gün büroda  heyecanla anlattığı "Kırda Bir Pazar Günü" filmini mutlulukla yaşadık, adeta. 
Pazartesi, gün boyu koyları, sahilleri gezip dolaştıktan sonra,akşam  sağanak yağmur başlamadan hemen önce sığındığımız kardeş evinde, battaniyeler altında seyrettiğimiz film ayrı bir keyifti.
Bizde gösterilmemiş bir film; "The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society" nefis bir direniş filmiydi. 2. Dünya savaşı döneminde bir kitap kulübü aracılığıyla gelişen olaylar ve genç bir yazarın öyküsü...
Salı günü Bodrum yarımadasının entellektüel ve estetik duraklarından ZAİ'de zaman geçirdik, kahve içip sohbet ettik. 
Çarşamba başka bir sanat gönüllüsü mekana gittik, henüz açılmamış olmasına rağmen Dibekli Han'da dolaştık, sanatlı zamanlarının nasıl olacağının hayalini kurduk.
Perşembe akşamı, bir gece önce yol yorgunu dönüşe rağmen Baba Sahne'deki "Don Kişot'um Ben" oyununu kaçırmadım. İyi ki de kaçırmamışım, Tüm ekip ve Ozan Güvan harika idiler, son zamanlarda izlediğim en enerjik ve protest oyundu, diyeceğim.




Erguvan zamanı geldi, bu bahar da...
Buldukça, gördükçe seyretmek, fotoğrafını çekmek, göstermek zamanı...

Cumartesi, Nisan 06, 2019

GELDİLER...

Leylekler, diyorum. Geldiler. Bu akşamüstü pencereden bakıyordum, gördüm.
Yükseklerden, düzenli gruplar halinde uçuyorlardı.
Sadece onlar değil, kırlangıçlar da geldiler. Tiz çığlıklar atar gibi ötüşleri,  akşamüstleri evlerine dönerken telaşla kanat çırpışları da geldi.

Kuşlar geldi, bu arada bizim evin genç kızı dört aylığına, üniversite değişim programıyla Almanya'ya gitti. Okul kaydı, yurt yerleşmesi, yeni arkadaşlar derken heyecanlı bir dönem onu bekliyor. mutlulukla anımsayacağı bir dönem olsun, dilerim.

Mart bitmeden Oyun Atölyesi'nde "Pencere" oyununu izledim. Esra Bezen Bilgin ve Haluk Bilginer hayranlıkla izlenen oyunculuklarıyla, bir hesaplaşma hikayesi olan oyunu alıp götürdüler.

Sonra bir pazar günü oy kullandık ki, halen sayılıyor sayılıyor, sayılıyor...
Bakalım bir sonuç çıkacak mı?

Az kalsın unutacaktım; bu haftanın önemli olayları arasında bir de meslekte 35. yılı tamamlamak ve bu yeteri kadar ağır değilmiş gibi, tescillemek için plaket verilmesi konusu vardı.
Eski arkadaşları görme, neş'eli vakit geçirme, şerefe kadeh kaldırma vesilesi oldu. Bir sayfa daha çevrildi, böylece.




 Nerede o meşhur leylekler, diyorsanız size hak veririm.
Akşam karanlığı gelirken bulutlu havada ancak böyle noktacıklar halinde görüntüleyebildim.


Pazartesi, Mart 25, 2019

TAVŞAN ZIPLAMALI

Hoop,bir hafta daha geçti! Sanki zıplayarak geçiyor günler, tavşan gibi...
Pazartesi
Çiçekkızım, "Manik Atak oyununu merak ediyorum, bu akşam gitsek" buyurdu, bilet bulduk, karşı kıyıya gitmeyi göze aldık, tuttuk Artı Sahne'nin yolunu.
İyi yapmışız, eğlenceli, duygulu, sürükleyici bir oyun izledik. 
Bihter Dinçel'in yazdığı oyunu Barış Dinçel yönetiyor, Devrim Yakut ve Bihter Dinçel rolden role girerek oyunu sürükleyip götürüyor. 
Salı
İstanbul'un diğer ucunda annemin kardeş kuzen toplaşması var. Kardeşim ve ben eşlikci yancı olarak seyahat ediyoruz. Malatya yemekleriyle donatılmış bir sofrada aile muhabbetleri yapılıyor. Muhtemelen ileride anısı olacak tatlı bir gün geçiriyoruz.
Çarşamba
Akşam Kadıköy'de Barış Manço Kültür Merkezi'nde "Denizlerimizin Hukukçu Kaptanı Gündüz Aybay" belgeseli gösterimi var.
Filmi dördüncü kez seyrediyorum ve her seferinde aile albümü sayfası çevirir gibiyim, başka bir ayrıntı, başka bir özellik...
Perşembe
Bir başka kardeş ve kuzen buluşması; kardeşimin küçük kızını okuldan almaya gidiyoruz, kardeşim ve benim kızım. Dördümüz yemek yiyip karşıya geçiş yoluna giriyoruz. Akşamüstü trafiğinde bizim frankofon kızlara yakışır bir müzik listesiyle kendimizce eğlenceli bir yolculuk yapıyoruz.
Play listde, Enrico Macias'tan Adieu Mon Pays, Gilbert Becaud'tan Nathalie, Jacques Brel'den Ne Me Quitte Pas var; çocukluğumuzun gençliğimizin özeti gibi.
Cuma
Öğlenden sonra yine yollardayız kızımla, bu defa menzilde İznik'te babaanne dede ziyareti var. 
İznik her zaman orada bulunmaktan mutlu olduğumuz yer. Bu defa  akşamüstü şansımıza yine nefis bir gün batımı göl kenarında bizi bekliyor. Bisikletle gezmeyi de özlemişim, o kadar ki, sabahın soğuğunda gözümden yaşlar akarak bindim.
Cumartesi
Dönüş yolu gelişin tersine aktarmalı oldu; minibüsle Yalova, feribotla Yenikapı, Marmarayla Suadiye, sonunda evdeyim.
Pazar
Çoluk çocuklu kahvaltı, hazırlaması keyifli, sohbeti tatlı, mutlu gün...
Akşamüstü sahile doğru yürüyüş ve günbatımı seyri. Şansıma parlak, net, ışıltılı bir havada, güzel mi güzel.


O kadar günbatımı sözünden sonra, bahar dalı olur mu dediniz mi?
Ben olsam demiştim!

Pazar, Mart 17, 2019

PORTAKAL REÇELİ

Bugünlerde tekdüze ev hayatım şenlendi, kızım geldi ya canlılık ve hareket ciddi ölçüde arttı.
Kızım geldi de yakında bir süreliğine uzakça gidecek, bir sömestri Almanya'da okuyacak, Erasmus'la. Dolayısıyla eksik gidermek, alışveriş bir yandan, eş dost ziyaretleri diğer yandan derken günler koşturmalı geçiyor.

Bu sabah, ilk kez portakal reçeli yaptım. İlk kez diyorum, gerçekten ilk... 
Çocuklar evdeyken, arada sırada mevsim meyvelerinden, çoğunlukla çilek ve şeftaliden reçel yapardım. Zaten annane sağolsun, en güzelinden reçelleri yapar verirdi. Şimdilerde annem bal seviyor, yiyen olmayınca reçel de yapılmıyor.
Önceki gün, kızım"bu evde hiç reçel yok mu, şimdi?" şaşkınlığıyla isyan edince, reçel yapmak görev oldu. 

Doğal üretim yapan  bir çiftlikten yafa portakalı sipariş etmiştim, hazır onlar gelmiş ve iki gündür balkonda bekliyorken, portakal reçeli yapayım en iyisi dedim.
Önce çeşitli tarifler okudum, sonra onlardan kendimce bir karma sonuç çıkarttım ve işe giriştim.




Malzemesi:
4 tane iri yafa portakalının kabukları
4 portakalın ince kabukları soyulmuş içleri
3,5 su bardağı toz şeker 
2 su bardağı su  
1/2 limonun suyu 

Yapılışı: 
1- Portakalların kabuklarını (acısı gitsin diye)  rendenin en ince gözünde tıraşladım önce, sonra soydum, sekize böldüm ve küçük küçük doğradım.
2- Kabukları, üstünü geçecek kadar su doldurduğum tencerede, önce beş dakika, sonra on dakika olmak üzere iki kez kaynatıp süzdüm. Kaynamış portakal kabuklarını ölçtüm, üç dolu bardak oldu. 
3- Tencereye şeker, su, kabuklar ve portakal içlerini koydum ve harlı ateşte kaynattım. Daha sonra bir saat kadar, orta-kısık ateşte portakalların rengi ve suyu koyulaşana dek, kaynatmaya devam ettim.
4- Koyulaşan reçelin içine yarım limonun suyunu ekleyip, 15 dakika daha kaynattım. Reçelden kaşığa alıp koyulaştığından emin olunca, ateşin altını kapattım.
5-  Reçel henüz ılıkken kavanoza aldım, kapaklarını kapatıp ters çevirdim ve soğuyana dek bu şekilde beklettim.

Kendime Not:
Gelecek defa, portakalın içini de koyacaksam, daha az su ve şeker koymalıyım.

Pazartesi, Mart 11, 2019

HEYBELİADA'DAN

İskelede mimoza satılmaya başlandığından beri, "adaya gitmeli, mimozaları görmeli"nin derdindeyim.
"Derdin o olsun" diyecekseniz, haklısınız herhalde.
Hadi iskele önünü geçtim, geçen hafta pazarda bile mimoza satılıyordu. Bunu görünce, adaların bütün mimozaları talan edilmeden artık bir adaya gitmek lazım, fikri zihnime kuruldu bir güzel.
Neyse, denk düştü, ufak bir akraba toplaşması bahane oldu ve Cumartesi Heybeliada'nın yolunu tutuverdim.



Haksız mıyım?
Bu ponpon hafifliğindeki ışıltı dallarla donanmış ağaçlar seyredilmez, mis kokuları içe çekilmez mi, hiç?
Eskiden adalarda mimoza şenliği yapılırmış. Keşke şimdi de yapılsa dedim,  Z. ablam "aman eksik kalsın, şimdi bile her gezmeye gelen üç beş dal kopartıp götürüyor, o zaman ağaçlarda dal kalmaz" dedi ki, doğru galiba.




Sadece mimozalar değil, baharın dokunuşu tüm doğayı canlandırmış.
Deniz bile, özlediğine kavuşmuş ve yaz güneşinde ışıldıyor sanki.



Nasıl da telli duvaklı gelin kız gibi süslenmiş değil mi?
Yaz başında gelip baksak, meyvesini acıdır ekşidir der, beğenmeyiz, yemeyiz.
Oysa şimdi beğenmemek elde mi?



İşte size, daha az göze çarpan güzeller, birarada; süpürge çalısı çiçeklenmiş, kocayemiş usul usul miniş çiçeklerini açmaya başlamış, çalılar bile renklenmiş.



Terk-i Diyar Manastırı'dan denizi seyrederken,  bir an...
Üst dalları dökülen çam ağacına biraz gözünüzü kısıp bakarsanız, bir Japon resmi çıktı karşımıza demek işten bile değil.



Mimoza demetinin kokusunu içinize çekiniz şöyle bir...
Gün batımına doğru uçan bir martı ile veda edeyim, şimdilik.