Hayır değil.
Yani, çağırdığım ve gelen ruh değil.
Onu da yapmıştım bir tarihte. Ooo, daha neler neler!
"Şurada iyi bir falcı varmış, gitmek istiyorum" diyen arkadaşa yancı yazılmak mı, astrologa yıldız haritası çıkarttırmak mı, medyum davet eden arkadaş yanlız kalmasın diye kapı önlerinde beklerken meraklı dükkan sahibi tarafından sorgulanmak mı? Daha ne isterseniz var bende.
Bakmayın siz benim öyle akılcı olduğuma -ya da göründüğüme diyeyim- arada bir uçuverir, zor tutarım.
Aldım sazı elime, nerelere gittim yine.
Halbuki diyeceğim basitti.
Önceki yazıya Pink Martini şarkısı eklemiştim. O gün konserleri vardı İstanbul'da ve ben bu öğrendiğimde bilet milet kalmamıştı. Dinleyelim bu vesileyle demiştim, netekim.
Sonracığıma efendim, akşamüstü Miss Melty ile nefes nefese buluşup, deniz otobüsüne son anda kapağı atmış karşıya geçerken, arkadaşım çantasından bir CD çıkarıp verdi bana.
"Hang on Little Tomato" Pink Martini.
Yaaa! Çağırdım, geldi.
Şimdi bu yazının altında yine bir Pink Martini bulacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Bu bir klasik, hem de disko klasiği.
Gelmiş geçmiş en seksi şarkıları söyleyen Donna Summer'ın yorumladığı, (daha doğrusu Donna Summer'ın da yorumladığı) şarkı, size dinleteceğim:
MacArthur Park.
Şarkıyı Jimmy Webb yazmış. İlk kez plağa kaydeden Richard Harris.
Los Angeles'te bir park, MacArthur. Şarkı, çoğu kez olduğu gibi aşkı anlatan bir şarkı. Aşkı, aşkından inleyen aşığı.
O kadar çok söyleyen var ki, bu değişik formdaki pop şarkısını...
Donna Summer 1978'de söylemiş. Milyonlarca satmış, o albüm, milyonlarca...
O yaşlarda disko müziği sevmezdim, hatta şiddetle karşıydım. Yoz, anlamsız, saçma, beyin uyuşturan, filan falandı.
İşe bakın ki, dinlemişim, kulağımda yer etmiş, aradan otuz sene geçince "amanın, işte o şarkı!" diye tezahüratla karşılar olmuşum.
Müzik bu!
Ne reddetmeye geliyor, ne beğenmeyip burun kıvırmaya, ne de yok sayıp duymazdan gelmeye.
Buyrun, dinleyin.
Sesini açın, bacağınız kıpırdamaya başlarsa öbürüsünü ona eşlikten yoksun bırakmayın, hatta kalkıp zıplayın.
Aşktan inlemektense, aşk şarkısının disko versiyonuyla zıplamak yeğdir.
.
Çarşamba, Kasım 25, 2009
Pazartesi, Kasım 23, 2009
737
Şu başlıktaki sayı da ne diyeceksiniz?
Demediyseniz de hatırım için demiş olun.
Bu postun, bu blogdaki kaçıncı yazı olduğunu gösteren sayaç öyle diyor.
Daha önce 736 yazı yazmışım, bununla 737 olmuş.
Uçak modeli gibi. Komik.
Asıl komik olan, benim burada bunları yazıyor olmam, gibi geliyor bana.
Bundan tam üç sene önce blog yazmaya başladığımda, bu kadar yazı yazacağımı aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Kardeşim, bende ne çene varmış!
Ne çok lafım varmış söylenecek, ne çok fikrim varmış yumurtlanacak...
Ekmek diye başlamıştım, sonra hoop en sevgili sevgilime atlamışım; sinema.
Yaz yaz yaz, 130 tane sinema yazısı olmuş. Pek çok insan için üç senede bu kadar film görmüş olmak akla ziyan bir davranış sayılabilir. Siz bir de görüp de yazmadıklarımı bilseniz...
Ekmek diye başlamışım da sonra ekmeği boşlamış mıyım?
Yoo! Bunca zamanda ekmek ustası oldum çıktım, yediniz bilirsiniz.
Yine de mutfak maceralarıma göre daha az yer tutuyorlar.
Macera da macera hani... Kimi kez bir reçel denemesi, kimi kez uydurulan, icat edilen bir yemek, kimi kez tarifine göre yapılan bir tatlı, bazen kurabiye, kek, börek, limonata.
Sonra İstanbul yazıları var. Onlar da ekmek-mutfak ekseni kadarlar yaklaşık.
Canım İstanbul, sevgili İstanbul; adasıyla, gündelik hır gürüyle, bitkileriyle, konserleriyle, sergileriyle, kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gördüğünle, İstanbul.
Meşhur gezmelerim var, yolculuklarım. Eski, yeni, özenilen, kıskanılan, istenilen, sıradan, özel, ama hep olacak hep olmasını istediğim.
Sevgili bitkilerim sonra, adını öğrenip yazdığım ağaçlar, kışın vazoyu süsleyenler, evimde yetiştirdiğim çiçekler, yazın bahçede açanlar ve canım erguvan ağacım.
Aa! Bak şimdi! Resim, tiyatro, sergi, konser var, es geçilir mi?
Ya kitaplar, çocukluğumdan beri can dostum olan?
Olmazsa olmaz; müzik, müzik, müzik.
Bir de gündelik yaşam diye bir başlık ki, yazıların yarısı nerdeyse.
Eh, olacak o kadar, günlük bu, adı üstünde.
Ne diye sıraladım ki, marifetlerimi?
Nerden çıktı şimdi bu, onu da yazmışım bunu da etmişim aferin bana öyleyse kabarması?
Boş geç marifetlerini, boş geç!
Asıl önemlisi, bu blog, bu yazılar sayesinde kazandığım hazine. Öyle bir hazine ki, ne iyi etmişim burada yazıyorum dediğim.
İnsanlar tanıdım blog sayesinde.
Sanal arkadaşlar, tanışlar.
Ruhu yazısına benzer, içinin aydınlığını yüzünde gördüğüm, en olmadık zamanlarda "teşekkür ederim, hayat" deme keyfini yaşatan dostlar.
.
Demediyseniz de hatırım için demiş olun.
Bu postun, bu blogdaki kaçıncı yazı olduğunu gösteren sayaç öyle diyor.
Daha önce 736 yazı yazmışım, bununla 737 olmuş.
Uçak modeli gibi. Komik.
Asıl komik olan, benim burada bunları yazıyor olmam, gibi geliyor bana.
Bundan tam üç sene önce blog yazmaya başladığımda, bu kadar yazı yazacağımı aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Kardeşim, bende ne çene varmış!
Ne çok lafım varmış söylenecek, ne çok fikrim varmış yumurtlanacak...
Ekmek diye başlamıştım, sonra hoop en sevgili sevgilime atlamışım; sinema.
Yaz yaz yaz, 130 tane sinema yazısı olmuş. Pek çok insan için üç senede bu kadar film görmüş olmak akla ziyan bir davranış sayılabilir. Siz bir de görüp de yazmadıklarımı bilseniz...
Ekmek diye başlamışım da sonra ekmeği boşlamış mıyım?
Yoo! Bunca zamanda ekmek ustası oldum çıktım, yediniz bilirsiniz.
Yine de mutfak maceralarıma göre daha az yer tutuyorlar.
Macera da macera hani... Kimi kez bir reçel denemesi, kimi kez uydurulan, icat edilen bir yemek, kimi kez tarifine göre yapılan bir tatlı, bazen kurabiye, kek, börek, limonata.
Sonra İstanbul yazıları var. Onlar da ekmek-mutfak ekseni kadarlar yaklaşık.
Canım İstanbul, sevgili İstanbul; adasıyla, gündelik hır gürüyle, bitkileriyle, konserleriyle, sergileriyle, kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gördüğünle, İstanbul.
Meşhur gezmelerim var, yolculuklarım. Eski, yeni, özenilen, kıskanılan, istenilen, sıradan, özel, ama hep olacak hep olmasını istediğim.
Sevgili bitkilerim sonra, adını öğrenip yazdığım ağaçlar, kışın vazoyu süsleyenler, evimde yetiştirdiğim çiçekler, yazın bahçede açanlar ve canım erguvan ağacım.
Aa! Bak şimdi! Resim, tiyatro, sergi, konser var, es geçilir mi?
Ya kitaplar, çocukluğumdan beri can dostum olan?
Olmazsa olmaz; müzik, müzik, müzik.
Bir de gündelik yaşam diye bir başlık ki, yazıların yarısı nerdeyse.
Eh, olacak o kadar, günlük bu, adı üstünde.
Ne diye sıraladım ki, marifetlerimi?
Nerden çıktı şimdi bu, onu da yazmışım bunu da etmişim aferin bana öyleyse kabarması?
Boş geç marifetlerini, boş geç!
Asıl önemlisi, bu blog, bu yazılar sayesinde kazandığım hazine. Öyle bir hazine ki, ne iyi etmişim burada yazıyorum dediğim.
İnsanlar tanıdım blog sayesinde.
Sanal arkadaşlar, tanışlar.
Ruhu yazısına benzer, içinin aydınlığını yüzünde gördüğüm, en olmadık zamanlarda "teşekkür ederim, hayat" deme keyfini yaşatan dostlar.
.
Pazar, Kasım 22, 2009
SÜSLENDİM ÇIKTIM HAYATA...
Sabah.
Sis yağmış olmalı, yerler ıslak.
Yumak'ın maması suyu verildi, geç kalıyorum telaşıyla sokağa fırlandı.
Neşeli kadınlarla egzersiz yapıldı.
Üst baş değişildi, kafadar arkadaşla konuşa konuşa dışarı çıkıldı.
Caddede düz kahvaltı veren keyfe uygun yer arandı, yumurta ve simitten oluşan kahvaltıya oturuldu.
Kardeş aradı, "kahvaltı yaptım, kahve içerim, nerdesiniz" dedi.
Teyzesi yeğenini özlediğini söyledi, o sırada uçağı öğlende kalkacağı konu ediliyordu delikanlının. Babasının havaalanına götürdüğü, bir de.
Kahveler de içildi, kalkıldı, yüründü. Birisi alışverişe, diğeri kızını kurstan almaya, beriki saçını boyatmaya diye ayrıldılar.
Saçını boyatmaya gitmek üzere olanın telefonu çaldı, "nerdesin" dedi özlenen arkadaş.
Yakındaki kafede oturdular, birisi sütlü, tarçınlı siyah çay, diğeri kafesizsiz kahve içtiler.
Sonradan gelenin arkadaşı havaalanından aradı "rötar var" dedi.
Mesaj geldi, cep telefonuna.
12:28
Süper sis var rötarlı kalkıcaz.
Kafeinsiz kahve içen -uçmayı pek sevmeyen hem de- heyecanlandı, diğeri "giderler yakında canım, merak etme" dedi.
Dedi, yine de ikirciklendi, sanki yersiz bir iş yapıyormuş sanısına kapıldı saçını boyatma niyetinden dolayı, "vazgeçsem mi?"
Biraz konuşup ayrıldılar.
Telefon etti, oğluyla konuştu, sıkılmıyorlarmış, iyilermiş, öğrendi "hiç değilse", iç çekti.
Saçı boyandı.
Kızı eve geldi.
Oğluna mesaj gönderdi.
15:39
Yavrucum belli mi hareket saati?
Anneye uğradı, yarım saat oturdu.
16:30
Gateden geçtik binicez yakında ne kadar sıra beklicez bilmiyorum.
16:35
Peki canım, iyi yolculuklar!
Yakında oturan arkadaşla konuşuldu, "ne zaman çıkarız, neyle geçeriz, maç varmış, amma da gün seçermişiz".
Karşı kıyıdaki arkadaşla konuşuldu, "nerede buluşuyoruz, olur fotoğraf makinesi de alırım"
İnternetten havaalanındaki uçuşların sırası kontrol edildi, yetmedi oğula soruldu, "henüz belli değil".
"Sis artıyormuş, bütün iç uçuşlar ve deniz seferleri iptal edilmiş" dedi yakında oturan arkadaş, "gel biz bu buluşmayı erteleyelim, kızlar anlar bizi, gidebilsek bile dönemeyeceğiz galiba".
Oğlana telefon edildi, "bize sıra geliyor sanırım" bilgisi alındı.
Babasına telefon edildi, "kalkıyorlarmış, bir şey olmaz di mi, bu havada" dendi, endişeyle.
Buluşma olacak diye bu kadar hazırlanılmışken, hiç değilse yürüme mesafesi bir yere gidip yemek yemeğe karar verdiler.
"Maç için rezeryasyonlarımız var, doluyuz efendim" cevabı alındı iki yerden.
"Fakat dumur oldum, bu ne yahu!"
"Boşveeer, gidelim köfte yiyelim işte!"
Yemekten sonra, çay içerken olandan bitenden, çocuklarımızı eğitemeyen öğretmenlerden, hayattan, kitaptan konuştular.
Oğulcuğu havada olan kadın evine döndü, havaalanı uçuş bilgilerini gözden geçirmek için internete girdi.
Cep telefonun sinyali!
22:34
Geldim, haber sal.
22:38
Ohh şükür! Öpüyorum çok.
Kızına seslendi, "abin ulaşmış!"
Babaya, teyzeye, anneanneye, uçmayı sevmeyen-uçak yolcularını merak eden arkadaşa, misafirini karşılamaya giden arkadaşa haber verildi.
Herkes rahat nefes aldı.
Yumak'ın gözyaşı damlası damlatıldı, mama ve su kaplarının içleri dolduruldu.
Balkona çıkıp baktı, sis iyice kalınlaşmıştı.
Gece.
.
Sis yağmış olmalı, yerler ıslak.
Yumak'ın maması suyu verildi, geç kalıyorum telaşıyla sokağa fırlandı.
Neşeli kadınlarla egzersiz yapıldı.
Üst baş değişildi, kafadar arkadaşla konuşa konuşa dışarı çıkıldı.
Caddede düz kahvaltı veren keyfe uygun yer arandı, yumurta ve simitten oluşan kahvaltıya oturuldu.
Kardeş aradı, "kahvaltı yaptım, kahve içerim, nerdesiniz" dedi.
Teyzesi yeğenini özlediğini söyledi, o sırada uçağı öğlende kalkacağı konu ediliyordu delikanlının. Babasının havaalanına götürdüğü, bir de.
Kahveler de içildi, kalkıldı, yüründü. Birisi alışverişe, diğeri kızını kurstan almaya, beriki saçını boyatmaya diye ayrıldılar.
Saçını boyatmaya gitmek üzere olanın telefonu çaldı, "nerdesin" dedi özlenen arkadaş.
Yakındaki kafede oturdular, birisi sütlü, tarçınlı siyah çay, diğeri kafesizsiz kahve içtiler.
Sonradan gelenin arkadaşı havaalanından aradı "rötar var" dedi.
Mesaj geldi, cep telefonuna.
12:28
Süper sis var rötarlı kalkıcaz.
Kafeinsiz kahve içen -uçmayı pek sevmeyen hem de- heyecanlandı, diğeri "giderler yakında canım, merak etme" dedi.
Dedi, yine de ikirciklendi, sanki yersiz bir iş yapıyormuş sanısına kapıldı saçını boyatma niyetinden dolayı, "vazgeçsem mi?"
Biraz konuşup ayrıldılar.
Telefon etti, oğluyla konuştu, sıkılmıyorlarmış, iyilermiş, öğrendi "hiç değilse", iç çekti.
Saçı boyandı.
Kızı eve geldi.
Oğluna mesaj gönderdi.
15:39
Yavrucum belli mi hareket saati?
Anneye uğradı, yarım saat oturdu.
16:30
Gateden geçtik binicez yakında ne kadar sıra beklicez bilmiyorum.
16:35
Peki canım, iyi yolculuklar!
Yakında oturan arkadaşla konuşuldu, "ne zaman çıkarız, neyle geçeriz, maç varmış, amma da gün seçermişiz".
Karşı kıyıdaki arkadaşla konuşuldu, "nerede buluşuyoruz, olur fotoğraf makinesi de alırım"
İnternetten havaalanındaki uçuşların sırası kontrol edildi, yetmedi oğula soruldu, "henüz belli değil".
"Sis artıyormuş, bütün iç uçuşlar ve deniz seferleri iptal edilmiş" dedi yakında oturan arkadaş, "gel biz bu buluşmayı erteleyelim, kızlar anlar bizi, gidebilsek bile dönemeyeceğiz galiba".
Oğlana telefon edildi, "bize sıra geliyor sanırım" bilgisi alındı.
Babasına telefon edildi, "kalkıyorlarmış, bir şey olmaz di mi, bu havada" dendi, endişeyle.
Buluşma olacak diye bu kadar hazırlanılmışken, hiç değilse yürüme mesafesi bir yere gidip yemek yemeğe karar verdiler.
"Maç için rezeryasyonlarımız var, doluyuz efendim" cevabı alındı iki yerden.
"Fakat dumur oldum, bu ne yahu!"
"Boşveeer, gidelim köfte yiyelim işte!"
Yemekten sonra, çay içerken olandan bitenden, çocuklarımızı eğitemeyen öğretmenlerden, hayattan, kitaptan konuştular.
Oğulcuğu havada olan kadın evine döndü, havaalanı uçuş bilgilerini gözden geçirmek için internete girdi.
Cep telefonun sinyali!
22:34
Geldim, haber sal.
22:38
Ohh şükür! Öpüyorum çok.
Kızına seslendi, "abin ulaşmış!"
Babaya, teyzeye, anneanneye, uçmayı sevmeyen-uçak yolcularını merak eden arkadaşa, misafirini karşılamaya giden arkadaşa haber verildi.
Herkes rahat nefes aldı.
Yumak'ın gözyaşı damlası damlatıldı, mama ve su kaplarının içleri dolduruldu.
Balkona çıkıp baktı, sis iyice kalınlaşmıştı.
Gece.
.
Cumartesi, Kasım 21, 2009
YİNE dot TİYATROSU
"Oyundan bir saat önce gidip isim yazdırırsanız, gelmeyenlerin yerine bekleyenleri alıyorlarmış, bu sene oyunlarını kaçırmak istemiyorum, hadi gidelim" diyordu mailinde.
Daveti yapan A. ile, daha sezon başlamadan Bayan E. ile birlikte Ada'ya gittiğimiz gün konuşmuştuk, DOT'a gidelim birlikte, diye.
Peki madem, gidelim.
Geçen hafta ilk başladığında Talisman gidecekti, yazmadı sonra. Nasıl acaba, beğendi mi?
Hımm, beğenmiş. "Böcek" gibi değil, çok komik yerleri var mesela, ama, aynı zamanda çok da acıtıcı diyor.
Bekleme sırasına isim yazdırmak için verilen saatten onbeş dakika önce kapıda, A.
Döndüğünde, saat dolmamış diyor. Tekrar gidiyor, isim yazdırmış ve sinirli dönüyor. "Bana saat dolmadı dediler, ardımdan gelen üç kişiyi yazmışlar, eğer içeri giremezsek, çıngar çıkarırım".
Öyle arzulu ki, bu oyunu görmesi lazım.
Vakit geldiğinde kapıdayız.
Gelmeyenler, son dakikaya kalanlar, "herkes yerine oturdu mu", derken içeri dört kişi alınacağı anlaşılıyor da bunların arasında bizim olacağımız biraz şüpheli. Nihayetinde azim ve çenemiz sayesinde, üç farklı oturma yerine sığışıyoruz ve "Shopping and F***ing" başlıyor.
Oyun, yazarı Mark Ravenhill'in ilk uzun oyunu. Ravenhill, geçen seneki "DOT Bilsar'da" projesindeki maraton oyunların da yazarı. Çağdaş tiyatronun 1990 sonrası döneminin zirve yazarı kabul ediliyor.
Dili sert.
Sert ne kelime, acıtıcı, parçalayıcı, işte akımın adı üstünde hali; suratınıza tiyatro!
Anlattıkları da öyle; uyuşturucu, seks, bağımlılık, bağlılık, aidiyet, alışveriş, televizyon, aile, aşk...
Ne diyor?
"Medeniyet paradır! Para medeniyet!"
Kabul edip etmemek, bununla yaşayıp yaşamamak, mücadele edip etmemek sana kalmış.
DOT'da oyun seyretmek insanı yoran, üzen bir süreç. Bir çeşit, paranla dayak yemek diyeceğim, ayıp olmazsa.
Acayip olanı şu ki, her defasında "bu memlekette bu kadar iyi oyuncu var mıymış", ya da "niye sadece buradaki oyunlarda bu kadar iyi oynuyorlar" sorularıyla çıkıyorsunuz, caddenin kalabalığa.
Yine öyle oldu.
Benim bu defaki favorilerim İbrahim Selim ve Tuğrul Tülek oldu. Bu demek değil ki, diğer oyuncular iyi değil. Sadece, hayranlık derecelemesi yapabildim.
Talisciğim, senin favorine denk düştüm mü?
.
Daveti yapan A. ile, daha sezon başlamadan Bayan E. ile birlikte Ada'ya gittiğimiz gün konuşmuştuk, DOT'a gidelim birlikte, diye.
Peki madem, gidelim.
Geçen hafta ilk başladığında Talisman gidecekti, yazmadı sonra. Nasıl acaba, beğendi mi?
Hımm, beğenmiş. "Böcek" gibi değil, çok komik yerleri var mesela, ama, aynı zamanda çok da acıtıcı diyor.
Bekleme sırasına isim yazdırmak için verilen saatten onbeş dakika önce kapıda, A.
Döndüğünde, saat dolmamış diyor. Tekrar gidiyor, isim yazdırmış ve sinirli dönüyor. "Bana saat dolmadı dediler, ardımdan gelen üç kişiyi yazmışlar, eğer içeri giremezsek, çıngar çıkarırım".
Öyle arzulu ki, bu oyunu görmesi lazım.
Vakit geldiğinde kapıdayız.
Gelmeyenler, son dakikaya kalanlar, "herkes yerine oturdu mu", derken içeri dört kişi alınacağı anlaşılıyor da bunların arasında bizim olacağımız biraz şüpheli. Nihayetinde azim ve çenemiz sayesinde, üç farklı oturma yerine sığışıyoruz ve "Shopping and F***ing" başlıyor.
Oyun, yazarı Mark Ravenhill'in ilk uzun oyunu. Ravenhill, geçen seneki "DOT Bilsar'da" projesindeki maraton oyunların da yazarı. Çağdaş tiyatronun 1990 sonrası döneminin zirve yazarı kabul ediliyor.
Dili sert.
Sert ne kelime, acıtıcı, parçalayıcı, işte akımın adı üstünde hali; suratınıza tiyatro!
Anlattıkları da öyle; uyuşturucu, seks, bağımlılık, bağlılık, aidiyet, alışveriş, televizyon, aile, aşk...
Ne diyor?
"Medeniyet paradır! Para medeniyet!"
Kabul edip etmemek, bununla yaşayıp yaşamamak, mücadele edip etmemek sana kalmış.
DOT'da oyun seyretmek insanı yoran, üzen bir süreç. Bir çeşit, paranla dayak yemek diyeceğim, ayıp olmazsa.
Acayip olanı şu ki, her defasında "bu memlekette bu kadar iyi oyuncu var mıymış", ya da "niye sadece buradaki oyunlarda bu kadar iyi oynuyorlar" sorularıyla çıkıyorsunuz, caddenin kalabalığa.
Yine öyle oldu.
Benim bu defaki favorilerim İbrahim Selim ve Tuğrul Tülek oldu. Bu demek değil ki, diğer oyuncular iyi değil. Sadece, hayranlık derecelemesi yapabildim.
Talisciğim, senin favorine denk düştüm mü?
.
Cuma, Kasım 20, 2009
NANKÖR KEDİ!
"Maral Abula,
Yine kaçırdım sizi google talk'da, sahiden çok üzüldüm. Sizin bana yazdığınız sıralarda ben bir kulaklık kulağımda, diğeri karnımda Jacqueline du Pre dinliyor ve kızıma dinletiyordum. Malum buradayken gündüz uykusunun keyfini sürebiliyorum.
.........
Yeni gözlüklerinizi pek merak ettim. Selo sizin için 'yaawww Maral Abula da tam psikopat, aynen bizim kafadan' dedi, hahahahahaaaaaaa, harika!
.........
Yalnız şunu anladım ki Maral Abula, kedi milleti nankör. Bakıyorum da iki günde boynunuza sarılmalar filan, oysa ben Yumo'da ayrı bir yerim vardır diye düşünüyordum. Demek nankör kediş, kim ona mama veriyosa onun boynunda yalanırmışşşşş!"
..........
Şekerim,
Evde bilgisayar elime geçmişken uzunca süre bekledim, ancak ışığın yeşille dönüşmedi, turuncu da takılı kaldı, dışarda yürüyüştesindir diye düşünmüştüm.
Haftasonu yakalarız belki, birbirimizi.
Gözlüklerimin önemli bir özelliği yok. Eskisi çerçevesizdi, bunun üstünde ince bir çerçeve var. Yine oval ve küçük, bu durumda kızım yine beni "bu kadar ufak çerçeve mi olur" diyerek, çağdışı ilan edecek.
Beni bilirsin, üstüme yapışmış bir "ana"lık hali vardır ve senin sevgili kedin bunu hissetmiştir. Yoksa anasını unutmamıştır, Yumak.
Bak sen şu Selo'ya, ne demiş? Selam ediyorum kendisine.
Ancak bir yandan ebedi ana iken, diğer yandan nasıl psikopat olabiliyorum? Bu da bir soru, doğrusu!
Sen Yumo'yu merak etme, keyfi yerinde gözüküyor. Geçen gece top oynamaktan sıkıldığında Prag anısı boyanmış yumurtalardan birini top yapmış; ilk patide top-yumurta bulunduğu kaseden yere uçmuş, ikincisinde dört zarif parça haline gelmiş. Bir ara yolunuzu Prag'a düşürüp yeni süs yumurtası getirirsiniz artık, n'apalım!
Jacqueline du Pre'nin hayat hikayesini bilir misin, Şekerim?
Çok parlak bir viyolonselciyken, bir kas hastalığına yakalanmıştı. Kardeşi flütçü Hilary du Pre, kocası orkestra şefi Daniel Barenboim'la olan ilişkileri "Hilary and Jackie" filminde anlatılıyordu.
Sarsıcı mı desem, etkileyici mi? Özel, hikayesi olan hayatlardan...
Dün dinlediğin bu muydu, bilmiyorum. Eski bir kayıt, işte burda.
Concierto de Elgar- Jacqueline du Pre
Yanaklarından öpüyorum.
Oradaki tanıdıklara selam ediyorum.
.
Yine kaçırdım sizi google talk'da, sahiden çok üzüldüm. Sizin bana yazdığınız sıralarda ben bir kulaklık kulağımda, diğeri karnımda Jacqueline du Pre dinliyor ve kızıma dinletiyordum. Malum buradayken gündüz uykusunun keyfini sürebiliyorum.
.........
Yeni gözlüklerinizi pek merak ettim. Selo sizin için 'yaawww Maral Abula da tam psikopat, aynen bizim kafadan' dedi, hahahahahaaaaaaa, harika!
.........
Yalnız şunu anladım ki Maral Abula, kedi milleti nankör. Bakıyorum da iki günde boynunuza sarılmalar filan, oysa ben Yumo'da ayrı bir yerim vardır diye düşünüyordum. Demek nankör kediş, kim ona mama veriyosa onun boynunda yalanırmışşşşş!"
..........
Şekerim,
Evde bilgisayar elime geçmişken uzunca süre bekledim, ancak ışığın yeşille dönüşmedi, turuncu da takılı kaldı, dışarda yürüyüştesindir diye düşünmüştüm.
Haftasonu yakalarız belki, birbirimizi.
Gözlüklerimin önemli bir özelliği yok. Eskisi çerçevesizdi, bunun üstünde ince bir çerçeve var. Yine oval ve küçük, bu durumda kızım yine beni "bu kadar ufak çerçeve mi olur" diyerek, çağdışı ilan edecek.
Beni bilirsin, üstüme yapışmış bir "ana"lık hali vardır ve senin sevgili kedin bunu hissetmiştir. Yoksa anasını unutmamıştır, Yumak.
Bak sen şu Selo'ya, ne demiş? Selam ediyorum kendisine.
Ancak bir yandan ebedi ana iken, diğer yandan nasıl psikopat olabiliyorum? Bu da bir soru, doğrusu!
Sen Yumo'yu merak etme, keyfi yerinde gözüküyor. Geçen gece top oynamaktan sıkıldığında Prag anısı boyanmış yumurtalardan birini top yapmış; ilk patide top-yumurta bulunduğu kaseden yere uçmuş, ikincisinde dört zarif parça haline gelmiş. Bir ara yolunuzu Prag'a düşürüp yeni süs yumurtası getirirsiniz artık, n'apalım!
Jacqueline du Pre'nin hayat hikayesini bilir misin, Şekerim?
Çok parlak bir viyolonselciyken, bir kas hastalığına yakalanmıştı. Kardeşi flütçü Hilary du Pre, kocası orkestra şefi Daniel Barenboim'la olan ilişkileri "Hilary and Jackie" filminde anlatılıyordu.
Sarsıcı mı desem, etkileyici mi? Özel, hikayesi olan hayatlardan...
Dün dinlediğin bu muydu, bilmiyorum. Eski bir kayıt, işte burda.
Concierto de Elgar- Jacqueline du Pre
Yanaklarından öpüyorum.
Oradaki tanıdıklara selam ediyorum.
.
Perşembe, Kasım 19, 2009
AŞAMALI

Sizin de zamanınız gelecek veletler!
Sizin de gözünüz burnunuzun dibini görmez olacak.
Yakından baktığınızda yazılar bulanıklaşacak da, elinizi şöyle azıcık uzattığınızda daha rahat göreceksiniz.
Hah, işte o vakit anlarsınız annenizin illa yardım almadan, kendi başına iğneye iplik geçirmek istemesinin, babanızın gazetesini kolunu uzatarak, aça aça okumasının nedenini.
Dalga geçin siz, hadlerini bilmez sıpalar!
"Kolunuzu uzattığınızda elinizdeki yazıyı rahat okuyabildiğiniz sürece, yakın gözlüğü takmadan idare edebilirsiniz" demişti göz doktoru.
Gözlük takmayı dert etmediğim gibi, derdim yakın gözlüğüyle de değil. Evvel ezel gözlük takıyorum, tee ilkokul dörtten beri.
Arada bir yirmi seneye yakın lens taktım, yine de gözlüklerime ihanet etmedim, onlar sabah akşam hayatımda olmaya devam ettiler.
Miyop olduğumdan naşi, yakını görmek çok kolay benim için. Gözlüğümü çıkarınca yakın ayna gibi oluyor. Oluyor da, gözlük varken, yakını şavullemek için çeşitli atraksiyonlar yapıyorum. Yok çerçeveyi aşağıya kaydır, yok gözlüğü çıkarıp oku, yok elini az uzatarak gör, filan fıstık.
"Progresivve cam kullanabilseniz tek gözlükle rahat edersiniz" demişti doktor.
Bugün milyon dolar ödeyerek sahip olduğum progressive camlı gözlüklerimi aldım.
Gözbebeklerimin ani hareketlerinde başımın dönüvermesine, başımı sağa sola hızlı hareket ettirmemeye, bastığım yerin açıya göre oynamasına filan alışmam gerekecek.
Bir de, bürodaki stajyer tayfasının analarının babalarının gözlük kullanma halleriyle hafif dalga geçerek anlattıklarına kulaklarımı tıkarsam, oldu bu iş!
Diyorum ya; sizin de sıranız gelecek veletler!
Kime kalmış bu dünya? Siz, hep yirmiiki-yirmiüç yaşında kalacağınızı sanmaya devam edin!
Günü gelince görüşeceğiz.
Büyüteç kullanmıyoruz ya!
.
Çarşamba, Kasım 18, 2009
PARMAĞINI PRİZE SOKMUŞ...

Sabah uyandım.
Üfff!
Günler kısaldıkça uyanmak yük olmaya başladı.
Ayağımı sürterek, çay suyunun altını yakmak için mutfağa doğru yürüdüm.
Koridordaki aynanın önünden geçerken gülmem geldi.
Aynada gördüğüm suretim, çizgi film kahramanlarına benziyordu.
Saç tellerinin tümü farklı yönlere havalanmış, yün yumağı gibi kabarmış, dalgaları kıvırcığa doğru evrilmiş.
Çay suyunu ısınırken bırakıp, oğlum görünce korkmasın diye gidip acele saçımı fırçaladım.
Oğlandan sonra kız uyandı, hazırlandı, gitti, benim saçlar inmedi.
Çattık!
Aldım elime kızımın düzleştiricisini, çekiştirdim saçlarımı. Eh, bir sakinleşme sağlandı, sanki.
Yarım saat sonra evden çıkarken aynada gördüğüm saçlar yine kabarmıştı.
Bu nasıl iş?
Yine psikokinetik güçlerim mi harekete geçti, içimdeki elektrik mi coştu, yoksa Yumak oğlan gece saçlarımın üstünde mi dolaştı?
Belki kar yağacaktır. Öyle olurmuş, bir tarihteki berberim söylemişti, kar yağmadan önceki zamanda kadınların saçı bir türlü söz dinlemezmiş, tarak tutmazmış.
Yok yahu! Havaya baksanıza, ne kar yağması?
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
