Pazar, Ağustos 12, 2018

ağustos'ta bir pazar günü

eskiden bu kadar değildi sanırım, ama, son senelerde ağustos ayı yoruyor beni; kendimi amaçsız, hedefsiz hissediyorum, şu sıcaklar gitsin artık ve normal bir insan olayım halet-i ruhiyesiyle geçiyor günlerim.
acaba bu teorim doğru mu merak ettim, geçmiş ağustoslara doğru bir sondaja giriştim.
galiba, hep olduğu gibi "ağustoslar sıkıcıdır" teorim de sadece  aksi ispatlanana kadar geçerli!
bi bakalım neymiş?




bugün, bilgisayar karşısında çürüdüm, zihnimi aman sakın yormayayım diyerek magazin haberleri okudum, mahjong oynadım, o kadar. 
neyse ki, sabah erkenden bir saat onbeş dakikalık sahile inmece yürüyüşümü yapmıştım, sayesinde yosun bağlamaktan kurtuldum.
bir de ilhan berk'ten bir şiir okumuştum sabah, saatli maarif takviminin arka sayfasındaydı, eski temmuz aylarını anıyordu, tesadüf!
"bir eski temmuz mu bu geçmiş yıllardan?
yosun, kavun ve deniz kokan
..."
12.08.2018

***

sabah annemle kahvaltı yaptık.
öğlende şule ile buluşup kahve içip sohbet ettik. sonra birlikte kore filmi "hizmetçi" ye gittik, "old boy"un yönetmeni chan-wook park'ın son filmiydi. akıp giden, zeki, oyun içinde oyun anlatan bir filmdi. şule'yle sinemaya gittiğimizde hep 12'den vuruyoruz sanki, memnuniyet garanti!
akşam evde yanlızım, kızım babasında. yine bir film seyrediyorum. bu defa "pina", ünlü dansçı pina bausch'u anlatan bir film. çağının ötesinde yaşayan ve aşılması güç insanlardan, pina.

13.08.2017

***

geceyarısını geçe eve geldi çocuklar; oğlum alaçatı'da arkadaşlarıyla tatile giden kardeşini havaalanından alıp getirdi, biraz sohbet muhabbet derken geç yattık.
oğlum, sabah kahvaltıdan sonra laboratuvara gitti, kızımın kahvaltısı öğleden sonrayı buldu.
öğleden sonram yemek ve ekmek yaparak geçti.
akşam, kardeşim ve yeğenlerimle caddede buluşup sevdiğimiz köftecide yemek yedik.

14.08.2016

***

gökova'da mavi yolculuktayız.
yediadalar civarında tuzla'da konakladık.
ay henüz büyüyor, gece bol yıldızlı.

09.08.2015

***

kahvaltıdan sonra, annemle birlikte oy kullanmaya gittik, döndük sonra eve.
sabah kızım biraz keyifsiz kalkmıştı, sonradan ateşi yükseldi.
akşam oğlum, kardeşim ve kızları yemeğe geldi, gece ateş sürdü.
onikinci cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçları açıklandı.

10.08.2014

***

sabah yürüyüş yaptım, eve dönüp kahvaltı hazırladım.
öğleden sonra biraz caddeye çıkalım dedik, ama bayram sonrası dükkanlar henüz kapalı.
akşamüstü kardeşime gittik, bahçede mangal yaptık, hem de yarın bodrum'a doğru yola çıkıp  tatile gideceğimiz için, oğluma erken doğum günü kutlaması yapmış olduk.

11.08.2013

***

sabah erken kalkıp, şeftali tatlısı yaptım.
çocuklar uyanıp hazırlanınca kardeşime kahvaltıya gittik.
akşama kadar oturduk, lafladık, kağıt oynadık. bir ara şiddetli bir sağnak yağdı, geçti.
akşam caddeye indik, bayan e. ile buluştuk, yemek yedik. sonra p. ve ş. de geldi, kahve içip sohbet ettik.

12.08.2012

***

pazar günü, yeni bir kardeşte aile toplaşması günü.
bu sene sonuç beklemekteyiz; kızımın liseye girişi, oğlumun üniversiteye girişi bu senenin konuları.
bekliyoruz sonuçları...

14.08.2011

***

Cuma, Ağustos 10, 2018

tahta mandallar


çamaşırları balkonda kuruturdum eskiden
şehir büyüdükçe havadaki toz ve kirlilik artışına, inşaatların getirdiği de eklendi, kaç sene oldu çamaşırları ev içinde kurutur oldum

hazır balkonu yıkamışken, ağustos güneşi 32 derecede ısıtıyorken, havada sıkı bir poyraz varken, asıl önemlisi "anne bu gömlekler akşama kurur mu" için çözüm ararken, çamaşır asacağını balkona açıverdim
rüzgâr eserken çamaşırları yerinde tutmak gerek, ilk asılan tişört hoop yerinden uçuverince hatırladım  
içeri koşup plastik bir kutuya istiflediğim mandalları buldum
ohh neyse, çamaşırları nazlı nazlı güneşte salınmaya bıraktım sonunda

mandal kutusunun içi çeşitli zamanlarda alınmış mandallarla dolu; bazısı çocuklarla gidilen tatil yerinde mayo asmak için, ya da devre mülk evinde havlu asmak için alınmış, bir kısmı balkonda çamaşır kurutulan zamandan yadigâr
ve hepsi çeşitli biçim ve renklerde plastik mandallar
sadece beş tane tahta mandal kalmış kutunun dibinde, plastiğin fendi ahşabı yenmiş

tam şuraya "tahta  mandal yapılıp satılmayalı hayli zaman olmuştur" yazmıştım ki, kısa bir internet araştırmasıyla anladım, bir tür aksesuar ya da ilginç eski eşya faslından "ahşap" mandal satılıyormuş
haydi bakalım! uçtu gitti benim tahta mandala güzelleme yazısı fikrim



neyse artık...
diyeceğim o ki, bazı nesnenin varlığı zaman içinde başka şeye dönüşüyor, 
peki o nesneyle ilgili hatıraları olan insanın, o anıları dönüşüyor mu? 



Salı, Ağustos 07, 2018

OKUDUM, GÖRDÜM, DİNLEDİM


Mart sonunda yazmışım, kitaplar, dergiler, filmler sıralaması yapmışım, en son.
Sonrasında Ekmekcikız olmuş size bir gezi blogu! 
Gezdiklerimi yazmışım, hatırlayayım diyerek. Pek güzel, iyi de okunan da izlenen de hatırlanmalı.
Du bakali, hazır ilham gelmişken ne kadarını toparlayacağım.
Bu aşağıdakiler, son okuduklarımdan bir karışım. 
Evet evet, tam ortaya karışık gibi! 
Ciddi ciddi merak edip okuduklarım da var, kafa dağıtayım diye alıp ağlaya ağlaya okuduklarım da...




Tiyatro:
Antabus / Nihal Yalçın / Baba Sahne  
Nisan'da buz gibi bir akşam izledim, sezonun en iyilerindendi. 
Nihal Yalçın, Seray Şahiner'in yazdığı Leyla Taşçı karakterini karşımızda ete kemiğe büründürmüştü.

Dergi:
Tuhaf ( Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz )
Tuhaf'ın Ağustos sayısı çıkmadı mı yoksa?
Ons ( 2018 Yaz sayısı )

Dizi:
Şahsiyet
İlk üç bölümünden sonra 9 bölümü Haziran'da arka arkaya izledim. 
Çok beğendim çok! Oyunculuk, konu, senaryo, anlatım hepsi güzel.

Sinema:
Book Club / Kitap Kulübü
Sevdiğim eski oyuncuların hatırına izledim, hafif, serinletici, gülümseten film, mutlu son...

Ahlat Ağacı 
Yönetmen, Nuri Bilge Ceylan
Şahane!
Aslında uzun uzun bir yazılabilir film ve yaşattığı duygular için.
Ama o kadar güzel yazılar yazıldı ve her sahne ince ince işlendi ki, lafı uzatmayayım fazla.

The Leisure Seeker / Karavan 
Helen Mirren ve Donald Sutherland'ı birlikte izlemek etkileyiciydi. Yaş alan bir çift; unutkanlıklar, hastalıklar, çocuklar, evlilik, sevgi ve işte hayat böyle geçiyor...

Mary Shelly 
Frankenstein romanını genç bir kadının yazdığını biliyor muydunuz?
Yıllar önce ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Film sayesinde bu öncü kadının hikayesine biraz aşina oldum; felsefeci bir baba ile feminist bir annenin kızı, ünlü bir şairin sevgilisi olduğunu öğrenip, romanın yaratılma sürecine tanık oldum.
Filmin diğer ilginç özelliği, yönetmeninin Suudi Arabistanlı bir kadın olması.

Loving Escobar / Pablo Escobar'ı Sevmek
Narcos dizisini izlemedim, meğer bu film orada hikayesi anlatılan Escobar'ın hayatından bir kesiti anlatıyormuş.
Ben filme Javier Bardem ve Penelope Cruz için gitmiştim doğrusu. Ancak, filmden sonra oturup uzun uzun aradım ve okudum;  Escobar kimdir, neler olmuş, Kolombiya'da neler yaşanmış?
Bazı benzerlikler, paralellikler kurdum bizim coğrafyadaki hallerle, benzettim bazı durumları, kişileri filan... 
Ne denir?

Mamma Mia 2
10 sene önce Mamma Mia'yı Şulem'le birlikte seyretmiştik.
Filme gitsem diyordum, ama Şule tatildedir keşke burada olsaydı da birlikte gitseydik diye geçiriyordum aklımdan.
Sonra bir akşamüstü arayıp "İstanbul'dayım, gidelim mi" deyince çok sevindim.  Önce filmi seyrettik, sonra da aradan geçtiğine ve de bu kadar çabuk geçtiğine inanamadığımız zamanı konuştuk.
Güzeldi.

Müzikal:
Gasteciler / The Company /  ODTÜ Müzikal Topluluğu
Kızım teknik ekipte, yönetmen yardımcısıydı. 100 kişiye yakın genç insan bütün sene çalışıp, her bir ayrıntıyı kendileri yaratıp yapıp, nefis bir ekip çalışmasıyla çok güzel bir iş gerçekleştirmişler.
Orada onların heyecanını izlemek bile başlı başına mutluluk vericiydi.
Tebrikler!

Konser:
Fenerbahçe'de Caz / İstanbul Caz Festivali
Canım arkadaşım P.'nin yetenekli oğlu Mali ve arkadaşları çaldı, biz mutlulukla, keyifle dinledik.
Daha ne olsun?


Kitap:

Hikaye Avcısı / Eduardo Galeano
Bu kitabı okurken de tıpkı Escobar hakkında okurken olduğu gibi, "dünyanın bir ucu ama ne kadar da çok benziyoruz" dedim durdum.
Başka kitaplarını da okumak arzusundayım.

Mülksüzler / Ursula K. Le Guin
Ursula, ah Ursula!
İlk 30 sayfayı okurken, n'oluyoruz yaa, diye tereddütlüydüm, sonra hayranlıkla bitirdim.
Şimdi sırada Dünyanın Doğum Günü var.

Semizotu Bilgesi / Işıl Işık
Arkadaşım Işıl, yazar olmak, güzel yazmak konusunda azimle ilerliyor.
Ağzının içine bakarak dinlediğimiz hikayelerini artık yazarak anlatmaya karar verdi. Bundan sonrası için yeni yazacaklarını merakla bekliyorum.

Öptüm Seni / Roald Dahl
Mavi'ye giderayak aldığım bir öykü kitabı.
Yazarı Çarli'nin Çikolata Fabrikası'nın yazarı diyeyim de tanıması kolay olsun.
Benim kafamdaki "çocuklar için masallar yazar" kodunun bu okuduğum kitapla "büyükler için etkileyici, fantastik, sıradışı öyküler" yazar haline dönüştüğü müthiş yazar.

Üç Kızkardeş / İclal Aydın
Bir süredir çok satanlar listesinde olan ve sırf bu sebeple ilgilenmeyi redettiğim bir kitaptı, şahsi bir uyuzluk elbet!
Sonra bir gün kitapçıda iki kez elime alıp bıraktım, sonra "aman ya, al oku işte bu sıcakta başka şeye kafa çalışmaz zaten" diye üçüncü kez gidip aldım.
İyi ki almışım, iki günde soluksuz okudum.
Kimi yerde ağladım, kimi yerde güldüm, bir an bile ilgim azalmadı, akıcılığı kaybolmadı, tüm hikaye içime dokundu.
İclal Aydın'ı içtenlikle kutluyorum.

Henüz yarım okuduklarım:

Kör Baykuş / Sadık Hidayet

Sen Aydınlatırsın Geceyi / William Shakespeare

Sergi:
YKB Kültür  Sanat Merkezi
Thresholds / Eşikler / Matt Collishaw
İlk kez bir sanal sergi gezdim; kafamda bir gözlük, sırtımda bilgisayarlı bir çanta, kulaklarımda kocaman kulaklıklarla donanmış olarak, etkileyiciydi doğrusu.

Sabahattin Ali'nin Şehirleri
ve
Osmanlı Sonrasında Devinen Şehirler
Yine YKB Kültür Merkezi'ndeki sergilerdi, güzel hazırlanmış fotoğraflardan oluşuyordu. Bir tarihi hikaye gibi izlemek...

Şarkı:
Begonvil / Sezen Aksu
Delidir / Sezen Aksu
Yıllar sonra Sezen Aksu dinliyorum yine, hem de severek.
Begonvili ilk kez dinledikten sonra günde on defa dinler olmuştum, şimdi günde bire düştü!
Yastıklı Şarkı / Ezginin Günlüğü
Mavi'de ezberleyip, çığırdığımız şarkı
Evet bir  "Hoşgeldin" değil ama yine çok güzel sözler yazmış Hüsnü Arkan. 
Bırak Beni Böyle /  Karsu Dönmez
Karsu'nun adını ne zamandır duyuyordum da can kulağıyla dinlememişim bir türlü. Bir dinledim, o parlak, geniş sese hayran oldum. 
Ayrıca Karsu'nın enerjisi ve hayata bakışı da beni çok etkiledi.

Uff! Amma yazdım değil mi?
Sabredip sonuna kadar okuyanı tebrik ediyorum.

TEMMUZ'DA MAVİ

Kaç gündür yazacağım, bir denk düşüremedim, bloga yazma haline kavuşamadım.
Ben tatildeyken hastalanıp, rahatsız olmayayım diye düşünüp haber vermeyen kibar oğlumun geçirdiği virütik üst solunum yolu enfeksiyondan kurtulması  ilk konumuzdu. Doktor, ilaç derken ben de anne güçlerimi seferber ettim, çorbalar, muhallebiler, tavuklu pilavlar, meyveler filan, yavaş yavaş iyiliğe döndü hastamız.
Sonra sıcaklar bastırdı ve ben yaz depresyonundan muzdarip, eli kolu kalkmaz vaziyette sadece kitap okuyacak gücü bulabildim.
İki gün önce fotoğrafları yükleyip yazmaya başlıyordum ki bu defa da blogger su koydu, ip'sine ulaşılamadı, yüklenemedi, yazılamadı, filan falan...
Oysa muradım Temmuz bitmeden bu senenin mavisini yazmaktı.




Aslında daha önce defalarca mavi yolculuk anısı yazmıştım.
Hep söylüyorum, denizseven bir kişi iseniz, mavi ve yeşille içiçe olmak size ayrı bir mutluluk veriyorsa, 10-12 kişi ile 1 hafta 24 saatinizi birarada geçirmeyi göze almışsanız ve Ege'nin dantela kıyılarına hayransanız, ne yapıp edin bu yolculuk için bütçenizi denkleştirin.
Nerdeyse, 1 haftalık bir yurtdışı gezisi maliyetinde olan bu tatil, bütün negatif yüklerinizi üzerinizden akıtıp gidermenizi sağlayacak ve sizi mutlu edecektir.




Bu seneki teknemiz "Derin Deniz"i geçen seneki yolculuğumuzun sonuna doğru demirlediğimiz bir koyda yanımıza yanaştığında görmüştük. Zarif ama sağlam duruşlu bir tekne idi ve güvertesindeki sükunet hoşumuza gitmişti.
Gezimizin organizasyonunda başrolde olan cevval arkadaşımız,  o sırada denize giren komşu tekne yolcularıyla konuşmak üzere denize atlayıp, bir küçük soruşturma ve memnuniyet araştırması yapmış ve "fiyatı uygun olursa seneye bu tekne ile çıkalım" kararına varmıştı.
Derken kış geldi, yaz programı yapılmaya başlandı ve çeşitli yazışmalar, görüşmeler sonucu Derin Deniz tatilinin tarihi belirlendi. Gittik ve selametle döndük. 
Doğrusu, tekne ve personel bakımından beklentilerimizi karşılayan güzel bir tatil yapmış olduk.




Gelelim, oradan kalan anılara...
Gün doğumunda çalışmaya başlayan motorun sesini duyup sessiz sedasız güverteye çıkışlarımız, serin esen rüzgardan korunmak için sarınıp bürünüp, güneş çıktıkça ısınıp o mavilikte yol alışımız,  Marmaris kıyılarından Datça'ya seyre dalıp gidişlerimiz...





Yanaştığımız koyda, akşam rüzgarı dinip yemeğe oturduktan az sonra "aa, ay çıktı" uyarısıyla nasıl yapıp net bir fotoğraf çekeriz arayışına girmelerimiz,
O sırada komşu teknelerden gelen sesler, müzikler, kahkahalar, ışıklar,
Üç gün boyunca ezberlediğimiz şarkıyı, bizden başka kimsenin olmadığı bir koyda bağrış çağrış söylemelerimiz,
Dans edip sıcak basınca, özenilip giyinilmiş kıyafetlere boş verip mayoları çekip denize atlamalarımız...




Dolunay zamanı, ay tutulmasını ve yanıbaşında kocaman parlayan marsı seyretmek için uygun açılı koy bulacak mıyız endişemizi yok ederek en güzel yere konuşlanmamızı sağlayan Ahmet kaptana selam olsun!
Yukarıdaki gecikmiş yelkenli, ay çıktıktan ve fakat tutulma başlamadan hemen önce nerdeyse son anda Kadırga koyuna girerken, hepimiz "amann manzaramızı kapatacaklar" diye huysuzlandık şehir insanları olarak, itiraf ediyorum. 
Hiç bir şey olmadı tabii ki! Koca deniz, ne olsun?




Bu sene, İstanbul'a yağmurların yağdığı sırada, fırtınalı havada denizdeydik. O havalar bize bol rüzgar ve serin deniz suyu olarak yansıdı. Olsun varsın...
Yine bin çeşit maviyi, bin çeşit yeşili bir arada, arka arkaya, iç içe gördük, yaşadık; "içindeymişik, yeşilmişik, sazmışık!"

.


Bazen kimsenin bilmediği bir korsan koyunda yüzdük, bazen ufak bir adanın etrafında, bazen dağ keçilerini seyrederek, bazen ağustos böceklerini dinleyerek...
Sabah 7'de gözümüzü açıp, yüzümüzü denizde de yıkadık, akşam 7'de "artık çıkın güneş gitti üşümüyor musunuz" uyarılarına kulak asmadan da denizin keyfini çıkarmayı sürdürdük.




Yolculuğun ortasında ikmal yapmak için Bozburun'a çıkmıştık. Karada bulunmayı özlememişiz bile; geçen sene keşfettiğimiz Okyanus pastanesindeki acıbadem kurabiyelerinden almayı ihmal etmeden, meyveli sorbelerimizi yiyip, koşarak teknemize döndük.

Kısmet!
Seneye görüşmek dileğiyle...

Perşembe, Temmuz 19, 2018

"EV" DENİNCE HAYALİMDE CANLANAN


Bir şey dinliyordum dün sabah, "şimdi gözlerinizi kapatın ve kapısını açıp içine girmekte olduğunuz bir ev hayal edin" cümlesini duydum.
Gözlerimi kapattım ve bir taş evin bahçe kapısında olduğumu hayal ettim.
O an aydınlandı zihnim, çocukluğumdan ergenliğe uzanan zamanları geçirdiğim evi düşünüyordum yine.
Sadece geriye dönüp bakınca değil, yaşarken de  kendimi mutlu saydığım o yılların büyüsü nerede diye çok düşündüm. Sonra karar verdim,  kendimi bağlantısız ve özgür hissettiğim zamanlar onlar.
Bisiklet tepesinde ayçiçeği tarlaları arasında gezmekler, akşamın bi vaktine dek sokakta oyunlar oynamaklar, ip atlamaklar, elde hortum bahçe sulamaklar, ağaç altında salıncakta kitap okumaklar, daha neler neler... 
Yeryüzü cenneti sanki.




Bahçe duvarı taş, üzerinden atlanacak yükseklikte, bir metre bile değil. Duvarın üzeri boydan boya  iki karış genişliğinde şaplanmış düzlenmiş. Sağ ve sol tarafki komşu bahçelerinin bitişiğinde duvar biraz daha yüksek, Giriş kapısı evin sol tarafında, demir parmaklıklı, çift kanatlı. 

Girişten itibaren evin merdivenine dek bahçe parke taş döşeli. Bahçe kapısından sonra sağ tarafta su saatinin kutusu var. Kışın soğuk havalarda kutunun içi su saati donmasın diye telis denen kenevirden çuvallarla beslenir. Su saatinin yanında beyaz bir yediveren gülü var, Mayıs başından Kasım sonuna dek açıyor. Yanında bir kaç kırmızı kana var, ondan sonrasında komşumuz Pembe Hanımların kerpiçden evlerinin duvarı uzanıyor, ta ki iki bahçe arasındaki koca kavağa kadar.

Bahçeyi gezmeye devam edelim; bahçe kapısından sola dönünce, bahçe duvarı ve evin balkonu boyunca yine güller, kanalar, ipek çiçekleri, margrit papatyaları, yıldız çiçekleriyle dolu. Balkon ve bahçe duvarı arasındaki çiçeklerin arasında yine taş parke bir yol uzanıyor.

Sağ taraftaki komşumuzla bizim bahçe arasında yola yakın tarafta leylak ağacı var. Ondan geriye doğru iki bahçe arasında bir kocaman muz ağacı. Muz ağacı belli ki özenilip dikilmiş, kocaman yapraklarını salınacak kadar büyümüş ancak meyve verecek kadar iklime uyum sağlayamamış.
Balkon duvarına bitişik bir sarmaşık gül var, kırmızı küçük güller açıyor ama pek nazlı, sık sık böcek dadanıyor, açabildiği zamanlar balkonun üstlerine doğru uzuyor.

Parke taşlar evin etrafında çepeçevre devam ediyor, arka balkonun önünden dönüyor, bodruma inen kömürlük kapısının önünde genişliyor.

Mutfağın arka bahçeye açılan bir kapısı var. Oradan hem arka balkona geçiliyor, hem bahçeye iniliyor. Mutfağın arka merdiveninden inince az sağda kömürlüğün birkaç basamaklı merdiveni var. Kış başlarında bahçe kapısının önünde kamyondan indirilen Tavşanlı'dan gelme linyit kömürleri, bir iki hamal tarafından el arabasıyla kömürlüğe taşınır. Sonra, bir iki akşamda bir tenekeye ve kömür kovasına babam veya annem, sonraları bazen de ben kürekle kömür koyar önce balkonun kapalı köşesine oradan da evin içine taşırdık.

Arka bahçe büyük. Hatta o zamanki algımla düşününce oooo, kocaman! 
Oysa, o bahçe şimdi yaşıyor olsaydı ve adımlayabilseydim, belki yedi sekiz metre derinliği var der miydim?
Bahçenin eve yakın kısmı bahar başında bellenir, yol yol düzenlenir, domates, biber, soğan, maydanoz ekilirdi. Ondan sonrası, arkadaşım Zerrin'lerin bahçesine kadar olan bölümde elma, armut, şeftali, vişne ağaçları ve arka köşede kocaman bir akasya vardı.
Vişne ağaçlarının dalları arasına salıncak kurar, salıncağın iplerinin arasından örtü geçirir, üstüne minder koyar bir çingene salıncağı yapardık. Böylece içine gömülüp, hafif hafif sallanırken şarkı söyleyebilir, ya da hızlı hızlı sallanma oyunu oynayabilir, en keyiflisi sıcak havada kitap okuyabilirdik.

O bahçenin çiçeklerinin sulanması, taşlarının yıkanması, kışın kardaki hali, bahar yağmurlarının oluklarda çıkardığı sesler, yaz gecelerinde duvarda oturup yapılan muhabbetler...
Kalbimi mutlulukla dolduran anılar.

"Ev denince hayalimde canlanan" başlığını atıp yazmaya başladım da, daha bahçeden içeri giremedim. 
Arkası yarın desem yalan olur, arkası ilk fırsatta.