Perşembe, Eylül 17, 2020

DENİZ KIYISINDA

Son iki hafta, günler birbirine benzeyerek geçti. Günlerin bu şekilde birbirine benzemesini çok özlemişim. Aylardır yaşadığımız birbirine benzeyen günlerden farklıydı bu benzer günler, sanki benzersizdi.

Aynı ve farklı bir benzerlik ve benzemezlik.
Tatilde olmanın hafiflettiği zamanlar.
Uzaktan bakmanın azalttığı endişeler.



Sabah uyandığımda aklımda olan, az sonra yoldaki böğürtlen çalısından üç dört meyveyi atıştırarak denize doğru yürüyeceğimi, henüz rüzgar çıkmamışken sakin denizde yüzeceğimi bilmenin verdiği huzur.
Kahvaltıda yumurtayı nasıl yapacağıma karar vermek için yapılan küçük soruşturma; menemen mi istersin yavrum,  bugün çırpılmış mı olsun, patatesli omlet yapayım mı?
Son çaylar içilirken günlük telefon konuşmaları, her şey yolunda mı orada?
Evet, birazdan denize gideceğiz, bakalım rüzgar çoğaldıysa Akyarlar'a gideriz.
Günün sonraki kararı, gün batımında nerede olalım belki de...
Akşam ne yapacağımız  konusunda fazla düşünmeye gerek yok, balkonda oturup arada burnuma çarpan kokunun hangi çiçeğin parfümü olduğunu düşünüp, uyku bir anda bastırana dek kitap okumak, sohbet etmek.

Tenha vakitlerde yapılan yürüyüşler, eskiden olmayan yeni açılmış yollara girmek,  oralarda neler olduğunu keşfetme üzerine küçük maceralar.
Bir otelin kenarından devam eden patika.
"Biz deniz kenarına çıkmak istiyoruz, nereden yol var?" 
Yol bitti, yanlış gelmişsiniz, burası personel kapısı. 
"Geri dönmemiz mi gerekiyor?"
Aslında buradan çıkarsınız ama yasak. Belki biz görmezsek...
Filmlerdeki gibi, personel kapısından mutfağa, oradan servis salonuna hızlı adımlarla geçiş, neyse ki henüz vakit erken, servis başlamamış. Ve hoop bahçedeyiz. İşte önümüzde sahildeki yürüyüş yolu ve deniz. 
Kahkahalar eşliğinde yürüyüşe devam ediyoruz.




Öğleden sonra, deniz kenarında gölgede uzanma zamanı. Kitabımı az önce bitirdim. 
Ben geçen hafta İhsan Oktay Anar'ın "Suskunlar"ını okuyup, eski İstanbul hayallerine dalıyorken, kızım Toni Morrison'un yüzyıl başından bir zenci mahallesinde yaşananların öyküsünü anlattığı "Sula"sını okuyordu. 
Bitirdiğim  kitap o, kızımın çok beğendiği benim de bu beğenide ona katıldığım Sula.

Çatal adasının arkasından bir tekne belirdi, fotoğrafını çekebilir miyim düşüncesi geçti zihnimden. Yanımdaki şezlongtan kızım "acıktım" dedi.
Dönüp kızıma cevap verene kadar tekne adanın önüne geçmiş. Yerlerini beğenmediler anlaşılan, Turgutreis tarafına doğru seyre devam ettiler.

Açıktan bir sürat teknesi geçiyor. Plajın köpeklerinden biri tekneye uzaktan havlayarak iskelenin ucuna koşuyor. Onun kardeşi ise serçelere havlamayı seviyor.




İlk birkaç gün zihnimde "neden tatile geldik, dikkatli ve uzak olmak yeterli olacak mı" düşünceleri arı kovanı misali vızırdadı durdu. 
Sonra düşündüm de, önümüzdeki aylarda uzun süre denize ve sesine beş adım uzaklıkta oturup, ufka doğru boş boş bakıp, rüzgârı bedenimde bu kadar doğrudan hissedemeyeceğim, belki.
Eğrisi doğrusuna denk düşüp şu devremülk denen küçük evceğizin varlığı sayesinde buraya kadar geldiğine göre, vicdan azabı duymadan otur ve anı yaşa.

Günün bu saatinde güneş artık ısırmıyor, rüzgâr bu koyda hiç eksik olmaz üstelik.
Tembellik etmek için en uygun vakitler.




Bodrum yarımadası, otuzbeş senedir her ziyaretimde yeniden hayran kaldığım coğrafya.
Geçen zaman içinde önce kıyıları sonra yamaçları en son tepeleri beton yapılarla dolsa da, yine her seferinde gizemli yanıyla tanışmak mümkün.
Bir arkadaşım, Bodrum'u sevmek aşkla yapılan bir eylem demişti, doğru bir tespit.
Oradan her ayrılışımda içimde olan dönüp gelmek özlemiyle, vedalaşıyorum bu güzelim yarımadayla.
 

Salı, Eylül 01, 2020

begonvil sana gelebilir mi ya da sen begonvillere gidebilir misin?

sorunun ilk kısmının cevabı için bir arpa boyu kadar yol aldım sanırım.
balkon begonvilimin bir dalı ipe tutunacak kadar uzadı, diğer iki dalı yavaş yavaş yol alıyorlar. 
balkonumuz eylülde daha eğik olmakla beraber uzun süre güneş alıyor, eylül ılık geçerse diğer iki dal için de umutluyum. 
ikinci cevap için, bir deneme yapmak eğilimdeyiz, çok yakında. şimdilik, bakalım göreceğiz diyelim.




uzun zamandır bloga müzik parçası eklememiştim.
çok sevdiğim bir şarkıcı ve nefis bir şarkının şıkır şıkır bir yorumu.
buyrunuz...





Cuma, Ağustos 28, 2020

gelelim kitaplara...

... dün yazmaya niyetlenip, araya kek tarifi giriverince akılda kalan yazıyı takdimimdir.

ay başındaydı,  internetten iki kitap siparişi verdim, iki dediğim iki adet, sanki kitapçıya gidip seçip alır gibi. eski alışkanlıklarımdan vazgeçememişim.
oysa onlar gelene dek zaman geçiyor, o arada ne okuyacağım? üstelik, o kadar bekleme sonucu gelen iki kitap bitiveriyor. neyse işte, böyle bir akıl hali bendeki.

kitapları beklerken, oğlumun kütüphanesine bir göz attım. pandeminin ilk zamanlarında orada sait faik'in okumadığım dört kitabını bulup, sırayla okumuş ve çok mutlu olmuştum.
bu defa kızımın kütüphanesine bakarken,  josé mauro de vasconcelos'un şeker portakalı romanı gözüme ilişti. eskiden okumuş muydum hatırlayamadım, öyleyse her türlü okurum deyip başladım ve keyifle bitirdim.
onca yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşanan çocukluktan çıkıp, yaşama sevincini hiç kaybetmeden dünya çapında tanınan bir yazar olmanın öyküsüydü okuduğum. güney amerikan edebiyatının dünyayı şaşkına çeviren büyülü gerçekliği, aslında yaşamın büyülü gerçekliği olmalı.
kitabın künyesi burada, buyrunuz. 



bir kaç gün sonra kargodan kitaplarım geldi.
önce daha çok merak ettiğim -oyunlarını duyduğum, adını bildiğim- yasmina reza'nın romanını okudum. reza, son derecede sürükleyici, polisiye tarzında yazmış. metin dramatikten trajiğe kayan bir yolda, orta sınıf büyük şehir insanını anlatıyor. 
çok ilginç şekilde, roman bana bir tiyatro metni okuyorum duygusunu verdi. belki ana mekanlar bir apartmanın iki dairesi ile sınırlı olduğundan böyle bir hisse kapıldım. 
bazı satırların altını çizmiştim. mesela:
"geçmişe duyulan özlemin nedeni büyük ihanetler değil, tekrarlanan kayıpların çokluğudur." sf. 72
"bazı sabahlar uyandığımda yaşımı öyle gösteriyorum ki. gençliğimiz öldü. bir daha asla genç olmayacağız." sf. 94
"yalnız olmak kendine bile sahip olmamak demektir. sizi seven kişi, kendi varlığıyla sizin yaşamınızı (veya varoluşunuzu) onaylar." sf. 125



ikinci kitap, öncelikle yazarı nedeniyle ilginçti.
yazar marek van der jagt, viyanalı bir filozofmuş ve bu kitabıyla ilk kez yazılmış romanlara verilmiş anton wacher ödülünü almış.
gelgelelim, aslında "marek van der jagt"  diye bir kişi yokmuş, bu isim hollandalı bir gazeteci yazar arnon yasha yves grunberg'in mahlası imiş.
meğer, arnon grunberg, aslında taa 1994 yılında  "mavi pazartesi" romanı ile   en iyi ilk romana verilen anton wachter ödülünü kazanmışmış! bu durum anlaşılınca, marek van der jagt'a verilen ödül geri alınmış!
buyrun size bir yazarın maceralarından bir kesit.
bu kadar tantanayla okura sunulan kitaba yani "kelliğimin hikayesi"ne gelirsek. doğrusu kitabı "eee, yaniii!?" diyerek kapattım. ilginç bir fikir, zaman kaydırmalı usta bir anlatım, sürükleyici bir okuma ve o kadar. yazarın maceraları, kitabından daha ilgi çekici. 


internet siparişlerimi okuyup bitirince, yine kitapsız kaldım, haliyle.
bu defa yeni kitap edinene dek değişik bir kitapla birlikteyim. gaye boralıoğlu'nun "dünyadan aşağı" romanını sesli kitap olarak dinliyorum. 
gerçekten değişik bir tecrübe oluyor kitabı dinlemek. bir kitabı elinde tutup okumak insanın dikkatini daha çok isteyen ve hayal gücünü daha çok çalıştıran bir durum. oysa, kitabı dinlemek eylemi esnasında dikkat toplamak daha zor gibi, en azından şimdilik.
burada dünyadan aşağı'nın künyesini bulabilirsiniz. 


Perşembe, Ağustos 27, 2020

bir haftadan sonra yazı yazmak için oturdum, kitap yazısı yazacaktım bir baktım kek anlatıyorum...

... neyse artık, kitap yazısını bundan sonra yazarım, umarım.

yazının dip notunu başlık notu haline çevirdikten sonra, gelelim olaya konu nefis kekin tarifine.

kızım ankara'dan geldiğinde ballandıra ballandıra anlatıyordu, "üff anne! ev arkadaşım bir kek yaptı, meyveli, nefis oldu, tarifini alayım ben de yapacağım, pazardan böğürtlen ve şeftali alır mısın?"

malzemeler hazır ve fakat kek yapacak genç hanım ve daha önemlisi tarif yok ortalıkta. hem de pazar günü sevdiğimiz bahçede çaya çağrılmışken...

meraklı anne düşündü ki, google bilir bunu nasılsa. hemen sordu ve cevabını aldı. iç ses destek verdi, "bu tarif olmalı" ve sonrası kolayca halloldu.
içsesin tahmini doğru çıktı, tarif tam isabetle tutmuş. kek pek beğenildi ve birkaç gün sonra yeniden yapıldı.


meyveli kek

malzemesi:
- 2 orta büyüklükte şeftali
- 1 kase böğürtlen
- 1 yumurta
- 1,5 su bardağı un
- 1 su bardağından az şeker
- 1 yemek kaşığı toz şeker (ayrıca)
- 1/3 su bardağı eritilmiş tereyağı
- 2/3 su bardağı süt
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 1 tatlı kaşığı tarçın

yapılışı:
- yumurta ve şeker çırpılır, eritilmiş tereyağı, süt karışımı eklenir, biraz karıştırılır.
- içine tarçın, kabartma tozu, vanilya eklenmiş un bu karışıma eklenir, biraz daha çırpılır.
- dilimlenmiş şeftalilerden bir tanesi tabanına yağ sürülmüş kek kabına dizilir, böğürtlenin yarısı şeftalilerin arasına serpiştirilir.
- meyvelerin üzerine hazırlanmış kek hamuru eşit şekilde yayılır.
- hamur katının üzerine ikinci sıra şeftali dilimleri ve böğürtlenler yerleştirilir. 1 yemek kaşığı toz şeker meyvelerin üzerine serpiştirilir.
- önceden ısıtılmış fırında 180 derecede 40 dakika kadar pişirilir.
- kek fırından alındıktan sonra, ılınması beklenir.
- isteğe göre biraz dondurma yanında veya üzerine krema konularak servis yapılabilir.

not:
* meyveli en alt kat haliyle biraz yumuşak ve hafif sulu kalıyor, kekin kabarmış üst katı ise daha çıtır çıtır oluyor.
** ikinci defa yaptığımda, alt kata incir yerleştirdim o da pek güzel oldu. 
*** böğürtlen yerine frambuaz veya vişne de kullanılabilir, denemeli.


Çarşamba, Ağustos 19, 2020

EYLÜL IŞIĞINI BEKLERKEN

Ağustos'un yarısı yaz yarısı kış derler. 
Henüz kış için erken biliyorum, acelesi yok zaten, önce güzü yaşayalım. Önümüzde uzun ve güzel bir sombahar olacağını umut ediyorum. 

Bir kaç gündür sabah uyanırken, martı ve karga sesleri dışında serçe, kırlangıç ve başka küçük kuşların da seslerini ayırt eder oldum. Havanın iyice ısındığı zamandan beri,  gürültücü martı ve karga dışında başka kuş sesi duyulmaz olmuştu.
Dün akşamüstü balkonda oturup bir süre gökyüzünü gözledim; baharda gelişlerini bir türlü göremediğim leyleklerin hiç olmazsa gidişlerini görmek arzusuyla... 

Yavaş yavaş pazarda kışlık dolaba koymalık sebzeler çoğalıyor, yakında turşuluklar da bollaşır. Daha sanki dün, "haydi artık kiraz çıksın" arzusuyla sabırsızlanırken, yarın "mandalina ne zaman çıkacak" demeye başlarız, yine.

Dün akşamüstünün akşama döndüğü saatlerde mutfakta akşam yemeği hazırlığındayken, gözüm pencereden gördüğüm ağaçlara ilişti. Eylül ışının izlerini gördüm adeta, bakarken gözünüzü kısmanıza gerek olmayan, hafif eğik, yumuşak tonlu...
İşime ara verdim, biraz seyrettim,  beş on dakika içinde kaydı, gitti. 



Fotoğrafı saat 18:51'de çekmişim.
Öndeki ağaç bizim apartmanın bahçesindeki dişbudak, arkadaki üzeri ışıklı ceviz ve onun arkasındaki ladin sokağın karşısındaki apartmanın bahçesindeler.
Güneş ışığı bizim apartmanın arkasından vuruyor, sokağın bize yakın yarısı gölgede, karşı taraf ışıklı.