Cuma, Haziran 08, 2018

ASPENDOS, SAGALASSOS, HİERAPOLİS, AFRODİSİAS ve GÜL HASADI

Geçen hafta bir kültür gezisindeydim; İstanbul'dan Antalya'dan giderek başladı, Burdur, İsparta, Denizli, Aydın derken İzmir'den döndük.
Şehir isimlerini sayıyorum ama, gezimiz bugünün şehirlerini gezmek için değil, antik çağlardan kalan şehirleri tanımak için planlanmıştı.
Antalya'da havaalanında buluştuktan sonra ilk durağımız Aspendos kentinin ünlü tiyatro binası oldu. M. Ö. inşaasına başlanıp bugüne kadar gelen yapıyı yıllar önce görmüştüm. Tekrar merdivenlerini tırmanmak ve o şahane akustiği yaşamak çok güzeldi.



Tiyatrodan sonra öğlen yemeği için Antalya'nın tanınmış restaurantlarından 7 Mehmet'e gittik. Kocaman yeşil bahçenin ardındaki denizi seyrederek lezzetli yemekler yedik.



Antalya'dan sonra yolumuz Burdur'un Ağlasun kasabasına kadar devam etti. 
Burada Ağlasun'un tepesinde 1800 metre yükseklikte yer alan son senelerin en popüler antik şehirlerinden biri olan, Pisidya ülkesinin başkenti Sagalassos'u ziyaret ettik.
Kentin kurulduğu yer 7. yüzyıldaki bir depremde tamamen toprak altında kalınca, yerleşim 1800'lü yıllara dek olduğu gibi kalmış. 1900'lü yıllarda yapılmaya başlanan kazılarla şehir ayağa kaldırılmış. Bu sayede o dönemin yapılarını tümüyle görmek mümkün olmuş.

Yukarıdaki fotoğrafda, yağmur bulutları ile kaplanmış Ağlasun'a doğru, şehrin agorasından bir bakış.



Antroninler Çeşmesi, şehrin en görkemli yapılarından. Uzunluğu 24 metre, üzeri heykellerle, sütunlarla dolu.
Şehrin meclis binası, kütüphanesi, Roma hamamı, tiyatrosu çok görkemli yapılar. 
Şehirdeki heykellerin çoğu Burdur Arkeoloji müzesinde sergileniyor, bazı yapılarda replikalar var. Heykellerin müzeye taşınmasının nedeni, dağdaki çetin hava koşullarına karşı orjinalleri korumak amacıyla. 




Yüzlerce yıl önce yapılmış çeşmelerden halen buz gibi kaynak sularının akmasına ne dersiniz?
Zaten bu bölge kaynak sularının güzelliği ile tanınıyor.



Sagalassos'ta her an bastıracakmış gibi duran sağnak yağmur tehdidine rağmen iki saat kadar gezdik.
şehrin ve kurulduğu yerdeki doğanın güzelliğine doyamadım.

Bu ağaç, kalıntıların bulunduğu müze girişinin karşısındaydı, bulutlar izin verse ve görülebilse aşağıda Ağlasun var.

Geceyi Ağlasun'a  ve Sagalassos'a orta yakınlıkta bir otelde geçirdik. 
Hafif çiseleyen yağmurun verdiği huzur, otelin gül bahçesinin güzelliği ve dem çeken bülbüllerin sesleri unutulmaz  güzellikteydi.



Ertesi sabah kendimizi bir başka güzelliğin içinde buluverdik.
İsparta'ya yakın Gülsha gül tesislerinde önce gül bahçelerine karşı kahvaltı yaptık, sonra mis kokulu güller topladık ve sonra da bir gül havuzunun içine kendimizi bırakıp mest olduk.
Antik çağ gezisinin günümüzle bağlantılı tek bölümü tüm gezginleri mest etti. Kim bilir belki güllerin kokusu, belki gül yapraklarının hafifliğinin ruhumuza verdiği iyilikten yarı sarhoş olduk.




Gül bahçesinden sonra, Burdur arkeoloji müzesini gezdik. 
Önceki gün Sagalassos'da gördüğümüz binaları süsleyen heykelleri, şehrin tanınmasına neden olan çömlekçilik uğraşının örneklerini gördük.
Burdur'un ceviz  ve haşhaş ürünleri meşhur; ceviz ezmesi, haşhaşlı çörekler ve daha neler neler. Hem tattık, hem aldık.



Burası ünlü turkuvaz renkli Salda gölü,
Ama, bize küskün galiba Salda.
Hava gri yüzlü, bulutlar alçak, güneş yok; dolayısıyla turkuvaz renk de görülmüyor.
Galiba aslında o turkuvaz renk gölün sadece bir bölümündeki kumlar nedeniyle var oluyor.
Olsun, varsın. 
Göl kenarında balık yedik, yürüyüş yaptık, o da çok güzeldi.





Burası Pamukkale'nin travertenlerinin uzaktan görünüşü, hava yine kapalı, hatta az sonra sıkı bir yağmur başlayacak.
Hierapolis'i hakkıyla gezdim gördüm dersem olmaz, hava nasıl kapalı, yağmur geliyorum diye önden şimşeklerini gönderiyor, rüzgar vuu vuuu esiyor. 



Ören yeri girişinden sonra hızla travertenlere doğru yürüyoruz. Çevre 27-28 sene kadar önce gördüğümden aklımda kalandan çok farklı. Travertenleri çevreleyen oteller kaldırılmış, artık kararmaya yüz tutmuş travertenlerin rengi açılmış, kocaman bir alan burası.
Derken yağmur başlıyor, bir saçak altı bulup sığınıyoruz önce. bakıyoruz ki bu yağmurun geçeceği yok, ıslanarak ve koşarak otobüsümüzü buluyoruz. Bizden sonra gelenlerin saçlarından sular damlıyor.
Otele gidip, odaya çıkıp sıcak duşa kendimizi atıp bu talihsizliğin ve günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz.




Ertesi sabah hava parçalı bulutlu, dünkü yağmurun canlandırdığı doğayı seyrederek Aydın'a doğru yola çıkıyoruz.
Afrodisias ören yerine ulaştığımızda önce müzeyi geziyoruz. Olağanüstü etkileyici zengin bir müze, heykeller müthiş! 
Çünkü, şehir zamanın heykel yapımı ile ünlü şehri.

Fotoğraf Afrodisias müzesinden; Üç Güzeller heykeli



Afrodisias müzesi, ünlü at heykeli
Süvarisinin heykeli kırılmış, ama kalan kısım bile etkileyici.

Meraklısı için not, müzenin web sayfasında bu harika heykelle ilgili geniş açıklamayı bulabilirsiniz.



Müzeden sonra Afrodisias antik şehrini gezmeye başlıyoruz, şehre giriş alanından az sonra Afrodit tapınağının girişi bizi karşılıyor.
Tüm zamanların en ünlü tapınaklarından birisiyle karşı karşıyayız.


Bir başka olağanüstü yapı, stadyum.
Otuzbin kişilik yapılmış, sonra biz dönem bir tarafı amfiteatr olarak kullanılmış. Depremlerden hasar görmesine rağmen, halen oturulabilir durumda.
Hayran hayran oturup, doğanın sesini dinleyip, bir zamanlar orada yapılmış yarışları hayal etmeye çalışıyoruz.



Afrodisias şehri, Odeon, heykel galerisi
Burası da hayran olunacak başka bir yapı. Stadyumdan daha sağlam durumda kalmış.

Afrodisias şehrinin ortaya çıkarılmasında tüm hayatı boyunca büyük emeği geçen arkeolog Prof. Kenan Erim, ölümünden sonra vasiyeti üzerine, büyük tapınağın yanındaki bir alanda mütevazi bir mezara defnedilmiş; hayatını verdiği antik şehrin yapılarının yanı başında dinleniyor.

Öğleden sonra İzmir'e doğru yola çıkıp, akşamüstü havaalanına ulaşıyoruz.
Artık, bu unutulmaz geziden eve dönme zamanı.



Sagalasos'un muhteşem endemik bitkilerinden



Yabani aslanağzı ya da belki antik aslanağzı böyle oluyormuş!


Pazar, Mayıs 27, 2018

"MUTFAĞIN HATIRA DEFTERİ" ve diğer notlar


İki üç gündür yağmur var.
Cuma sabahı tam da pazarın kurulma saatinde sağanak birden indirince, "vay geldi pazarcıların başına bugün" diye geçti aklımdan.
Pilates, pazar alışverişi, yemek hazırlığı derken gün parçalı bulutlu arada yağışlı filan, geldi geçti.

Cumartesi sabahı evdeki işleri ve annemin siparişleri için alışverişi halledip, öğlene doğru hazırlanıp çıktığımda hedeflediğim saati yirmi dakika geçirmiştim. Böyle olunca, "eyvah geç kaldım" tahminim doğru çıktı ve biricik Leylak Dalı'nın kitabı için düzenlenmiş söyleşinin yapıldığı Beylerbeyi Profiterol'e biraz gecikerek gidebildim.

İçeriye acele bir göz atıp, bir yer bulup iliştim, vayy ne kadar kalabalık!
Kimini daha önce gördüğüm blog arkadaşlarım, bir kaçının kim olduğunu tahmin ettiğim blog dostları, Leylak Dalı'nın lise arkadaşları çepeçevre oturmuş, toplantının moderatörü sevgili kardeşi Funda'nın sorduğu sorulara Nurşen'in verdiği cevapları keyifle dinliyordu.
Nurşen'in dili de kalemi gibi tatlı ve akıcı; bizi "Mutfağın Hatıra Defteri" kitabında anlattığı 60'lı yıllara, o yılların Ankara'sına, çocukluğun sihirli dünyasına aldı götürdü.

Söyleşi bitip imza kuyruğu başladığında, bir yandan blog aşırı tanışlıkların ipucuyla çekingen tanışmalar, söyleşmeler de başladı. Sonra biraz daha az kişi kalınca yakında bir yere taşınıp, biraz da orada oturduk, bir şeyler yedik, söyleşmeye devam ettik.
Blogda yazılarını severek okuduğum insanlarla tanıştığım, yüz yüze sohbet ettiğim her seferinde çok mutlu olurum, çünkü, yazıdaki içtenlik değerli bir rehberdir. Yazısı güven veren insanın sohbeti, arkadaşlığı da güven verici olur.

Kadıköy iskelesinde dağılma vakti geldiğinde, Şenol kardeşlerden "Arnavutköy'e gideceğiz, işin yoksa gelsene" davetini alınca, ikiletmeden onlara katıldım ve yağmur serpiştirirken kendimizi vapura atıp karşı kıyıya geçtik. İftar vaktine kadar Arnavutköy Bebek hattında yürüdük, fotoğraf çektik, sohbet ettik. 
Sonra yağmur başlamak üzereyken karşıya dönüş vapurunu yakaladık, kendimizi metroya atıp, mahallemize ulaştık. Meğer, iki kardeş bizim eve çok yakın biraz aşağımızdaki bir sokakta misafirlik etmiyorlar mıymış?

Gecenin orta yerinde uyanıp, bir daha uyuyamayınca, Nurşen'in hatıra defterine tekrar gömüldüm. Taa ki sabah erkenden yağmurun sesiyle bugüne dönene dek...

Kitabı, geçen Aralık ayında ilk kez okurken, anlatılan herşey öyle yakın gelmişti ki kendi çocukluğumun bir arkadaşıyla sohbet edişine tanıklık ediyordum, sanki.
Yakın yıllarda doğmuş, benzer ailelerin ve henüz tümlüğü bozulmamış toplumun çocukları olarak ne çok ortak paydamız varmış, meğer.



Nisbet yapmak gibi olmasın ama, Leylak Dalı'nın güzel yazısıyla imzaladığı kitabımı da bir göstereyim istedim...

Perşembe, Mayıs 17, 2018

KÜBA GÜNLÜĞÜ - 6

Santiago'da havada bir egzos kokusu asılı sanki, genzimizi yakan. 
Çok fazla sayıda motor var, halk bireysel ulaşımı motorsikletlerle ve bisikletlerle sağlıyor. Eski ve biraz da yeni arabalar var, ancak onlar daha çok taksi olarak kullanılıyor, sanki.

Santiago, Fidel Castro'nun memleketi. Okula burada başlamış, üniversite okumaya Havana'ya hukuk fakültesine gitmiş. 
Daha sonra 1953'te Batista'ya karşı Santiago'da yapılan Moncada kışlasını baskını Fidel ve arkadaşları burada gerçekleştirmiş. Baskın başarısız olmuş, isyancıların çoğu öldürülmüş, Fidel ve birkaç kişi yakalanıp, mahkum edilmiş.



Vali Diego Velasquez'in evinin dıştan görünüşü, önünde tur boyunca bizi gezdiren otobüsümüz duruyor

Santiago 1511 yılında kurulmuş ve sömürge döneminin başkenti olmuş. 
Bu döneme ait Velasquez evi, daha sonra zaman içinde büyüyerek, zengin insanların yaşadığı yer olarak varlığını sürdürmüş, yangınlar atlatmış, otel olarak hizmet görmüş ve sonunda müze olmuş.



Cathedral de Asuncion, Parque Cespedes meydanının incisi gibi duruyor

Son dönemde UNESCO fonlarıyla onarılan yapılardan birisi de bu katedral. Başka pek çok yerde karşılaştığımız gibi, kapalı.




Cespedes meydanındaki Hotel Granda'nın terasındaki bar

Özellikle Valesquez evi gezisi bunaltıcı hava altında kapalı mekanda geçince, çıkışta kendimizi meydandaki şık otelin terasına atıyoruz. Burası havadar ve nefis Santiago manzaralı bir yer.
Kahvelerimizi içene dek keyif yapıp fotoğraf çekiyoruz.




Sabah kahvesini nasıl alırdınız?

Küba kendi kahvesini yetiştiriyor, bana göre lezzetli bir kahveleri var, acı ve sert değil.
Çok fazla çeşitte tüketmiyorlar; genellikle espresso içiliyor ya da americano. Cappucino isterseniz, americanonun üstüne biraz süt köpüğü, üstüne de tarçın. 
Kahvenin yanındaki şeker, tüm Küba'da her yerde gördüğümüz tek çeşit. Bazı yerlerde tatlandırıcı da vardı. Ah, unutmadan; şehirler arası yoldaki bir kaç mola yerinde kahvenin yanında şeker değil, şeker kamışı parçası vermişlerdi. Bizim kıtlama çay gibi, kahvenin yancısı. 




San Pedro de la Roca-Morro kalesi, Santiago körfezine tepeden bakıyor, çepeçevre gözlüyor

Kale eski bir yapı, İspanyollar zamanından savaşlardan kalmış. 
Bu fotoğrafta görülmeyen sağ tarafta deniz içerilere doğru uzanıyor. Sol taraf Karayip denizi ve başınızı alıp giderseniz bir süre sonra ileride üzerinde Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin yer aldığı Hispaniola adasına ulaşacaksınız.



Körfezin ortasında küçük bir ada var, insanın gözü bizim adaların etrafındaki gibi hareketli deniz trafiği arıyor

Öğle yemeğimizi Santiago körfezi manzaralı Palmares Restaurant'ta yiyoruz. 
Menü hep aynı; salata, yanında patates püresi ve muz kızartması olan (pirinç ve siyah fasulye de olabiliyor) tavuk ya da balık (nadiren dana ya da domuz eti seçeneği olabiliyor), üstüne dondurma ya da krem karamel gibi hafif bir tatlı ve kahve. 
Doymuyor muyuz? Gayet güzel hem de!




Santa İfigenia Mezarlığında, Fidel Castro'nun kabrini görünce şaşırdık

Santiago gezimizde bir de mezarlık ziyareti var.
Santa Ifigenia mezarlığında Küba için önemli olan kurucu ve kahramanlar olan Jose Marti ve Manuel de Cespedes'in anıt mezarları bulunuyor. 
Fidel Castro ölümünden sonra vasiyeti üzerine buraya onların yanına defnedilmiş. Yukarıdaki fotoğrafın sağındaki yuvarlak kaya parçası onun mezarı. Üzerinde sadece FIDEL yazıyor. Alçakgönüllü olmak ve halkın kalbinde yaşamak böyle birşey olmalı.
Sol tarafta bir parçası gözüken çok daha büyük anıt en çok sevdikleri milli kahramanlardan Jose Marti'nin mozolesi.
Ayrıca Bueno Vista Social Clup'ın ünlü şarkıcılarından Compay Segundo da burada yatıyor.



Plaza de la Revolucion'da General Antonio Maceo'nun heykeli ve etrafındaki kahramanlık anıtı

Burada heykellerle ilgili öğrendiğim şeylerden biri ilginç; heykelde at varsa, kahraman savaşa katılmış oluyor. At, şaha kalkmışsa, üstündeki kişi kahramanca ölmüş demek, atın ayakları basıyorsa savaşta ölmemiş, eceliyle gitmiş demekmiş. 




Santiago'da son gece; bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor ve orkestra Guantanamera'yı çalıyor

Onca sıcak ve boğucu havadan sonra olan oldu ve gecenin bir vakti, gümbür gümbür yağmur başladı. Kimsenin umrunda değil yağan yağmur ve içeriye suların basması. Herkes ayağını kaldırıp dayayacak bir yer buluyor ve orkestranın ısrarı sonucu bizim grup çalarak söyleyerek şarkıya eşlik ediyor.
Tabii ki yine mojitolar içiliyor. 
Ve sanırım tüm yolculukta içtiğimiz en güzel mojitolar burada bu turistik olmayan, mahalle arasındaki lokalde içtiklerimizdi.



*

Bundan sonrasında fotoğraf yok.
Sabah erkenden otelden havaalanına gittik, dün gece bir süre kesilen gökgürültülü yağmur yine başlamış.
Havaalanı girişinde, "neden geldiniz, sefer iptal edildi" demesinler mi? Derler! Denirmiş yani burada böyle.
Ne olduğunu ve bundan sonra ne yapacağımızı anlayabilmek için üç saat kadar alanda bekledikten sonra otele dönüyoruz. Birşeyler yiyip sonra da sakin kalmaya ve dinlenmeye çalışarak geçiyor zaman.
Havana'dan 970 km uzağız, uçakla gidemeyeceksek, otobüsle 13 - 14 saat sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Üstelik, bir haftadır bizi gezdiren otobüs, başka yolcuları almak üzere başka bir şehre gidecek ve bize tahsis edecek otobüs bulunamıyor.
Şakası yok, akşam uçağına binemezsek, ya da uçuş olmazsa yarın sabahki İstanbul uçağı da kaçacak!
Oysa sabah uçacak ve bugünü Havana'da müze gezerek, kaleden top atışı izleyerek geçirecektik, güya. Heyhat!
Sonunda akşam uçağa bineceğimiz haberi geliyor. Havaalanına gidiyoruz, işlemler çok uzun sürüyor, yorgunuz. Neyse ki sonunda uçağa biniyor ve Havana'ya ulaşıyoruz.
Bugün çektiğimiz eziyetin telafisi olması amacıyla acenta jest yapıyor;  gece ünlü National Hotel'de kalacağız. Yazık oluyor bence, otelin keyfini sürmek ne mümkün, hepi topu 6 saat oradayız. Yatıp, kalkıyoruz ve yeniden alana doğru yol alıyoruz.

Dönüş yolumuz, gelişimizden epey uzun sürüyor. Önce Havana'dan Caracas'a uçuyoruz, orada biz İstanbul yolcuları uçakta beklerken diğer yolcular iniyor, yenileri biniyor, uçak temizleniyor, yakıt ikmali yapılıyor ve tekrar yola çıkıyoruz.
Olsun, sonunda İstanbul'dayız işte!
Sevgili ülkemize kürkçü dükkanına döndük, salimen.


Çarşamba, Mayıs 16, 2018

KÜBA GÜNLÜĞÜ - 5

18. yüzyıldan itibaren şeker kamışı üretimi sayesinde zenginliğin zirvesini yaşamış ve şimdi onun anılarını taşıyan güzel bir şehir Trinidad. Kahvaltı sonrası tatil köyünden çıkıp, şehri keşfe başlıyoruz.



Trinidad'ın ufak tefek değil de hallice taşları 

Yolları yuvarlak  taşlarla döşeli, otelden çıkmadan önce uyarıyor rehberimiz "düz ve sağlam ayakkabılar giyin, yolda kaymayın" diyerek.



Ünlü müze ev, Casa del Alfarero

Gezimiz esnasında eskiden kalma bir zengin evini, bir Sanaterian dini (Afrika kökenlilerin Hristiyanlığı kendi inançlarına uyarlaması sonucu oluşan din) mabedini gezip Canchanchara isimli kafede mola verip limon suyu bal karışımı içkileriyle serinliyoruz.



Süslü bir Trinidad evi, sağ köşede ucu gözüken bitki evle yaşıtmış

Öğlen yemeğine kadar geçen sürede kendimizi hediyelik eşya alış verişine adıyoruz; kadınlar ufak tefak süs eşyası, erkekler puro peşindeler.



Plaza Mayor meydanındaki süslü heykeller, seramikler, arka planda konaklar

Trinidad'dan itibaren hava çok sıcak ve rutubetli olmaya başladı. İstanbul'da olsa yerimizden kıpırdanırken söyleneceğimiz türden bir havada, turist olmanın verdiği sınırlı zaman baskısının itici gücüyle habire dolaştık durduk.




Camaguey şehrine doğru yoldayız, arkada Küba'nın en yüksek dağları

Trinidad'tan çıktıktan sonra yolumuz uzun bugün, mola verip dinlenmeye çalışıyoruz. Yolda Che'nin hayatını anlatan bir film izliyoruz, Küba müzikleri dinliyoruz.
Akşam otele ulaşıp yemek yedikten sonra yine yerimizde durmuyoruz ve şehre müzik dinlemeye gidiyoruz. Bulunduğumuz mekan bir iç avlu şeklinde. Burada turist az, daha çok Camaguey'lilerin oluşturduğu insanların bir hafta sonu akşamı eğlencesine tanıklık ediyoruz. Dans eden çiftlerin zarif ve kıvrak hareketlerine hayran oluyoruz.



Bizim çocukluğumuzda evlerin salonlarının süsü kauçuk bitkisi, burada kocaman ağaç halinde

Sabah kahvaltıdan sonra Camaguey'in keşfi var sırada; şehir 1514 yılında ilk kurulan İspanyol şehirlerinden. Bağımsızlık savaşının kahramanlarından Ignacio Agramonte buralı. 



Eski binalar onarılmış, UNESCO desteğiyle bakım görmüş

Bisikletin çektiği bir tür fayton olan bicitaxi ile kısa bir şehir turu yapıyoruz. Dar sokaklara otobüsle giremeyeceğimiz ve tümünü yürüyerek dolaşmak çok uzun süreceği için bu hafif ve hızlı turdan memnun kalıyoruz. Fakat, maalesef hava yine çok sıcak.




Seramik sanatçıcısı Martha Jimenez'in mutluluk veren eseri, Üç Kadın

Gezdiğimiz meydancıklardan birinde bir sanatçının atölyesi var. Martha Jimenez, Eskişehir'de de eserleri parklara konmuş, dünyada tanınan bir sanatçı. Eserlerinin taş baskıları bizim gruptakilerin çok ilgisini çekiyor ve çoğu kişi satın alıyor.



Küba'nın milli marşı La Bayamesa'yı yazan Pedro Figueredo'nun heykeli

Yolumuz bugün de uzun, Bayamo'dan geçiyoruz, kısa bir mola verip meydanda turluyoruz. 
Hedefimiz Küba'nın ikinci büyük şehri ve ilk başkenti olan Santiago de Cuba. Burada iki gece kalacağız. Otelimiz büyük ve rahat burada. Biraz dinleniriz belki, ama sıcak ve rutubet arttı iyice.



Salı, Mayıs 15, 2018

KÜBA GÜNLÜĞÜ - 4

Bu sabah Küba'nın güney doğusundaki Santiago de Cuba'ya  kadar gideceğimiz 5 günlük yolculuğumuza başlamak üzere yola çıkıyoruz. 
Bavullarımızı topladık, otobüsümüze yerleştik; henüz güneydoğuya doğru gittikçe yolların asfalttan bizim eski şose denilen yollara daha çok benzeyeceğini bilmiyoruz. 
Otoyol yok, ama iki şeritli düz yollarda yolculuk ediyoruz. Sonraları yollar daralıyor ve böbrek taşı olanların rahatça düşüreceği şekilde sarsılarak yol alınıyor.



Laguna del Tesoro, Guama, Zapata Yarımadası

Zapata yarımadası yemyeşil, hiç tanımadığımız bitkileri hayranlıkla seyrederek Guama'ya geliyoruz. Buradaki lagünde bir tekne gezisi yapıyoruz, gezi bana Dalyan'da tekneyle yaptığımız yolculukları hatırlatıyor. 
Zapata'nın sulak arazisinin bitkilerinin yanısıra timsahları da  meşhur!
Sayıları hayli azalan timsahları korumak için Boca de Guama'da bir çiftlik kurmuşlar, timsah yetiştiriyorlar. Bir süre tembel tembel göletin kenarında yatan timsahların bir oltanın ucunda kendilerine uzatılan et parçalarını kapışlarındaki çevikliği izliyoruz, bazı arkadaşlar bunu videoya çekiyor filan, ama ben tek bir kare bile çekmemişim inanın.




Taina köyündeki bitek arazi yağmur mevsiminde sular altında kalıyormuş, şimdi ağaçların kökleri görülüyor

Timsah çiftliğinin hemen yanında, eskiden oralarda yaşayan adanın yerlilerinin anısına yapılmış bir köy var. Taina köyünde, yerlilerin yaşamları kimi heykeller kimi canlı mankenlerle canlandırılıyor; ne yerlermiş, nasıl yaşarlarmış...
Yerlilerin bir kısmı İspanyollar tarafından altın getirmedikleri ya da hazinelerinin yerini göstermedikleri için öldürülmüş, ki zavallıların altınla ilgileri yokmuş. Geri kalanların çoğunluğu ise saldırganların getirdiği bulaşıcı hastalıklara kurban gitmiş.

Buradan ayrılınca "Domuzlar Körfezi" adıyla bilinen,  Amerikan istihbarat teşkilatı tarafından Castro'ya karşı düzenlenmiş ve Küba ile ABD arasındaki ilişkilerin kopmasına neden olan olayların ve çatışmaların yaşandığı Bahia de Cochinos'taki Playa Giron müzesine gidiyoruz.




Tomas Tery Tiyatrosu, Cienfuegos, 

Akşamüstü güneyin incisi Cienfuegos'a varıyoruz ve ünlü tiyatro binası kapanmadan içerisini gezmek imkanını yakalıyoruz.
Bu tiyatronun ilginç ve acıklı bir yapım hikayesi var. Köleleri tedavi eden ve sonra tekrar satan ve servetini bu yolla edinen bir doktor yaptırmış binayı.
Bina ahşap ve kocaman sahnesi olan, yakın zamana kadar çalışan bir tiyatro salonu. Kısmen hayranlık, kısmen kızgınlıkla geziyoruz yapıyı.




Union Hotel'in iç avlusu

Cienfuegos'taki otelimiz elden geçirilerek yenilenmiş güzel bir eski yapı, iç avlusu insana ferahlık hissi veriyor.

Yemek sonrası yakındaki meydana yürüyoruz ve kahvelerimizi içerken gitar eşliğinde şarkı söyleyen güzel sesli kadın şarkıcıyı dinliyoruz.
Müzisyenler şarkı arasında önce kendi CD'lerini satmaya çalışıyorlar, alan olmayınca doğrudan şapka çıkarıp gönlünüzden kopanı istiyorlar.

*

Sabah, Cienfuegos'tan hareket etmeden önce şehirdeki puro fabrikasını ziyaret ettik.
Puro yapımı, milli servet değerini verdikleri önemde olduğu için, fabrikasının içinde fotoğraf çekmek yasak, o nedenle bu geziye ait bir kare yok elimde.
Fabrika görevlisi, bütün bölümleri sırayla gezdirdi, yapılan işlemleri tütünün gelmesinden kutulanmasına kadar tek tek anlattı.
Bu arada, görevlinin resmi ifadesiyle de öğrendik ki, puroların kadın işçilerin bacakları üzerinde sarıldığı tam bir efsane! 
Purolar  yapım aşamasında ciddi kalite denetiminden geçiyor, sarıldıkları zeminin tahta ve düzgün olmasından yapışkan olarak kullanılan reçinenin kokusuz oluşuna kadar onlarca kural var uyulması gereken.
Puro saran işçilerin işleri esnasında radyo tiyatrosu dinlediğini gördük, eskiden işçilerden biri sırayla diğerlerine gazete okurmuş. Eh, zaman Küba'da da değişim getiriyor, haliyle.



Santa Clara, Comandante Che Guevara'nın mozolesinin üstündeki heykeli

Sabah yoldaki ilk uğrağımız Santa Clara şehri. 
Burada Che tarafından ele geçirilen ve Batista ordusunun cephanesini taşıyan zırhlı treni, olayın geçtiği yerde görüp oradaki açıkhava  müzesini geziyoruz.

Küba'da eskiden yaygın bir demiryolu ağı varmış. Bu ağ, şimdi malzemesizlikten çoğunlukla atıl halde duruyormuş. Karayolunda hemen hemen her şehirde kesişen hemzemin geçitlerden geçtik, ancak hareket halinde pek az tren gördük.

Sonraki durağımız, Che'nin ölümünden 30 yıl sonra Bolivya'dan taşınan mezarı ve mozolesinin üstüne dikilen heykeli. Buradaki müze de çok etkileyici.
Küba'da Che'yi çok sevdiklerini gözlüyoruz; Arjantinli bir doktorun ülkesinden gelip, eline silah alıp onların özgürlüğü için savaşması Kübalıları çok etkilemiş; onu Amigo/Dost olarak anıyorlar.




Manaca İznaga'daki 45,50 metre yüksekliğindeki çalışan köleleri izlemek ve kaçakları engellemek için yapılmış gözetim kulesi

Öğlen yemeğinden sonra, Los İngeos vadisindeki şeker kamışı plantasyonları arasından geçip, sert rüzgarın serinletmeyi pek de başaramadığı sıcak havada Trinidad'a doğru yol alıyoruz.
Kilometrelerce uzanan şeker kamışları, uzaktan biraz mısır tarlasını andırıyor.
Yol boyu rehberimiz bize adanın tarihinden, kölelerden, özgürlük savaşlarından bilgiler veriyor.




Ancon, Karayip denizi

Hedefimizde akşam olmadan Karayip denizi kıyısına ulaşmak var. Neyse ki günler uzun ve hava sıcak.
Akşamüstü sonunda kalacağımız tatil köyündeki odalarımıza bavullarımızı atıp, mayolarımızı giyip kendimizi ılık ve tuzlu Karayip denizine atıyoruz ve çıkmak bilmeden deniz keyfi yapıyoruz.

Akşam yemek sonrası, sivrisinek hücumuna maruz kalıyoruz. Sivrisineklere karşı, özellikle ilaçlama yapılmıyor. Böcekleri zehirlemenin sadece onlara değil tüm canlılara zarar verdiği bilgisi Kübalılarca malum kısacası, darısı bizim aklı evvellerimizin de başına diyeyim.

Gece, otobüsle 15 km uzaktaki Trinidad şehir merkezine gidiyoruz. tarihi kentin meydana bakan merdivenlerinde canlı müzik dinliyoruz. Yakınımızda oturan iki İngiliz kızı, Türk olduğumuzu öğrenince, aa biz Tarkan'ı çok seviyoruz diye çığlıklar atıyorlar.

Benzer sevgi dolu çığlıklar Türk olduğumuzu öğrenen Kübalılardan da geldi, yolculuğumuz boyunca.
Neden mi?
Çünkü, Türk dizileri tüm Güney Amerika'da ve o ülkelerin TVlerini izleyen Küba'da çok seviliyor ve dolayısıyla İstanbul ve Türkler Latin Amerika'lıların favorisi!