HER ŞEYİ ÖĞRENMEK MÜMKÜN MÜ ŞU HAYATTA?

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

BİLİN BAKALIM?

Diyorum ki, bu tatil gününde yazı okumakla canınızı sıkmayın.
Şu fotoğraflara bakın, iç çekin.
Pardon!
Ben öyle yaptım diye siz mecbur değilsiniz, pardon!



Sonra, bir düşünün bakalım, burası neresi ola?


Bildiniz mi? Hemen, bir seferde mi? Eh, bravvo! Siz oraya gitmiş olmalısınz, öyleyse.


Anlatsanıza bize biraz oraları... Can kulağıyla dinliyoruz bakın.

.

Cuma, Temmuz 10, 2009

BU DA BANA KAPAK OLDU!


Şimdi, bu tepedeki yazılar da nedir?
Bu bir graffiti midir?
Kim yazdı?
Nereye yazdı? Neden yazdı?
Hadi hepsini geçtik, buraya nasıl geldi?
Heh he! Bugün sorgucubaşı oldum, birazdan da cevapcıbaşı olacağım. E, cevapları da ben biliyorum, çünkü.

Şimdi efendim, sizden iyi olmasın kendisi çok tatlı, fikirleri çok yaratıcı, has sanatçı bir arkadaşım var.
Evine her gidişinde yaptığı bir değişikliğe, bir düzenlemeye, zevkine hayran olurum.
Son defasında, "bak sana ne göstereceğim" diyerek mutfağa soktu.
Dolap kapakları, tümüyle siyaha boyanmış. Üstünde çeşitli resimler, yazılar, tarifler. En başta www.ekmekcikiz.com adresi ve bir somun ekmek!

Bakın, diğer kapakları da göstereyim size.








Nasıl? Çok hoş değil mi?
İsterseniz adım dahil olduğundan, megolamaniye yorun, ben bayıldım.
İşte, bu da bana böyle kapak oldu!

.

Perşembe, Temmuz 09, 2009

YAZ REÇELİ

Haklısınız, haklısınız!
"Yaz" mevsiminin reçeli olmaz tabii ki. Yaz meyvelerinin reçeli olur, olsa olsa, di mi?
Burada amaçlanan bir kaç senedir yaz aylarında bebelerime yaptığım reçel için sınıflama içeren bir tanım yapmak. Hani "yaz helvası", "yaz turşusu", "yaz yağmuru",... gibi.

Pekiii, yaz reçeli nedir, hani icap etse nasıl yapılır diyorsunuz, sanırım.

Efendim, yaz reçelinin ortaya çıkışı M.Ö. zamanlarına dayanmıyor, tabii ki. Üç sene önce miydi neydi, şu son gittiğimiz tatil yerine gitmiştik yine.

Söylemiş miydim, burası bir devre mülk tatil yeri. Yani kap kacak var, amma yemeğinizi kendiniz yapacaksınız. Sırf yemekle bitmiyor tabii ki; bir mutfağın dönmesi için gerekecek her türlü yan ürünü çay, şeker, tuzdan deterjana, mutfak bezine dek edinmek gerekiyor.
Her seferinde, iner inmez ilk iş büyük marketlerden birine gidip ne kadar kalınacaksa, yetecek kadar her türlü mutfak alışverişini yapmak zorunluluğu var. Eh, bu "yetecek kadar" ölçüsünü ayarlamak pek kolay olmuyor. Bazısı erken bitiyor, bazısı elde kalıyor. Geri götürsen bir dert, bıraksan yazık, ziyan olacak. Bir dolu teferruat, kısacası.


Neyse işte, dönüşümüze az kalmış, dolapta reçel bal kalmamış ve fakat birkaç buruşmaya yüz tutmuş şeftali durup durmakta. Kimbilir neden? Bebeler burun kıvırmıştır, dondurma yemiştir meyve yememiştir, filan falan. Eh, son bir-iki gün için reçel alsan o da artacak.
Bu durumda ne yapılır? Kalan meyve reçel haline getirilir.
Yahu, üç dört buruşuk şeftali nasıl reçel olacak?

Şöyle:
Kabuklarını soyar, rendelersin.
Ocağa koyar, kaynamaya bırakırsın.
Hafif suyunu çekmeye başladığında meyve başına bir kaşık toz şeker -bazen o bulunmaz- ya da dört tane kesme şeker koyarsın.
Biraz daha kaynar.
Rengi dönmeye başlayıp, suyunu çekince altını kapatır ve biraz ılınmasını bekleyip, sofraya servis edersin.
Böylece, kokuyu alıp o sırada yeni uyanmaya başlayan bebeleri kahvaltıya çağırmak kolaylaşır.
Aman!
Bir de sevsinler, sevmek ne kelime bayılsınlar mı bu şekeri az, meyve lezzeti üstünde, ılık tada?


Zavallı makinem, pişme buharlarından şaşırmış, reçeli netleyememiş.


Bu sabahın ürünü şeftali reçelimiz, piştikten sonra eşit şekilde kardeşlere üleştirilmiş halde.


Diğer tabak da huzura gelsin, hatrı kalmasın.


İşte, o yokluk gününden beridir, sadece tatil zamanları değil, yaz boyunca en az haftada bir, bu usulle reçel yapıyorum, çocuklara.
Artık, şeftali mi olur, bulursanız çilek mi, erik mi, kayısı mı?
Orası ağız tadınıza ve keyfinize kalmış.
.

Çarşamba, Temmuz 08, 2009

ARENA NE MENEM BİR YERDİR, BRİOŞ NEYLE YENİR , DEREOTLU BALLI SOSLU BEKLEDİM DE GELMEDİN BALIĞI, AY TUTULDU BU GECE, HAVA SICAK VE DİĞERLERİ....

Son iki günüm, üzerinize afiyet, karışık geçti.
Hımmm, bu olmadı. Ne bakımdan karışık olduğunu açıklamak gerek, merak buyurulmasın diye.
Uzun başlık atıp, kısaca yazınca "haberlerden özetler" gibi oluyor.
Şimdi bulıt bulıt mı yazsam Neolitik Hanım gibi, yoksa bodoslama mı dalsam, günlerin özetine?
En iyisi kronolojik gitmek galiba.
Sistematik, tematik, permatik...
I-ıh! Olmadı bu da.
Baştan alıyoruz, Ekmekcikız Hanım'a yakışır şekilde kibar kibar, usul usul anlatıyoruz.
(Siz öyle sanın! dedi şeytanlarım.)

Sevgili arkadaşım Bayan D. tee ne zaman dürtükledi; "Carlos Santana geliyor, gidelim" diyerekten. İyi ya, gidelim! Biletler alındı, konser günü geldi, derken bir bilet açığa çıktı, tahsislisinin işi çıktı. Bütün İstanbul'un sahip olmak için can attığı bilete gün boyu, dördüncü arandı.
(Pardon o kağıt oynarken oluyordu, karıştırdım.)
En nihayet "nasılsa gelmez, ama, duyar şimdi ayıp olur" faslından olarak sorulan bir mudi umulmadık şekilde "evevet diyor sayın seyirciler" ve günün talihsizleri arasına katılıyor.
(Yaa, evet! Günün talihsizi, yanlış okumadınız.)
Değerli arkadaşlar, yahu siz o yere "Arena" adını takarken, hiç mi arena görmediniz? Hadi imkanlarınız elvermedi, görmediniz, hiç mi ansiklopedi, kitap karıştırmadınız, bir bilene neyin danışmadınız. Arena nasıl bir yerdir, bu eski kömür deposu tahliye şeysinden bozma acayip alan nedir? Haa!???
O ne acayip yer öyle; içeriye girmesi eziyet, içerde durması başka eziyet. Hadi ses iyi kötü duyuluyor diyelim, peki canlı performansını seyir bakmaya geldiğin birini görememek ne demek oluyor, allasen?
Hem o bilet fiyatları nasıl belirlenmiş ki? Bunca senedir konser izlerim bu şehirde, bu seneki kadar abartılmış fiyatlar ve insan derisi yüzme arzusu görmedim. Pes!
Binbir eziyet ve cefa ile girdiğimiz alandan konser(!)in daha yarısı bile olmamışken ayrılıp, kendimizi bir evin bahçesine attık da neyse ki, yaşadığımız talihsizliği biraz unutmaya çalıştık.

Ertesi sabah, aklı bizden ziyade olan bazı arkadaşlarımızın yapılacak en doğru hareketi yapıp, bir tekne tutup arena açığında sadece bir tekne kirasına keyif yaptıklarını öğrenince, haset ettim, ayıptır söylemesi.

Bi dahaya o ortama girmeyeceğime kendime söz verdim de, ille de canlı performansını duymak istediğim biri olursa, üç beş kişi bir tekne tutup, "sür kaptan!" demek tek seçenektir, arkadaş!
Hiç değilse, konser izlemek yerine izleyip gönlümüzü şenlendirdiğimiz dolunayı da deniz üstünden görmüş oluruz.

Bu durumdan dolayı bir günahı olmayan Santana'ya saygımızı sunalım ve de meraklısına, şurayı tıklamaları halinde birkaç parçasını bulabilecekleri müjdesini verelim.





Bunlar fırından tazecik çıkmış "brioş"lar. Meşhur Fransız ekmeği "brioche", demeli aslında.
Hani şu Kraliçe Marie-Antoinette'in "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" diyerek kellesinden olmasına neden olan ekmekler. Pardon yanlış olmasın, burada pasta diye anılan, sözün orjinalinde dendiği gibi "Qu’ils mangent de la brioche" şu benim brioştur. Yaa! Devrime sebep olan ekmeği yaptım size. Daha ne yapabilirim?

Siz şimdi tarif de istersiniz bilirim.
Kısaca vereyim, hatrınız kalmasın. (Unutmadan ekleyeyim, tarifi Arman Kırım'ın pazar yazısından uyarladım, oradaki ölçüler farklı, ben bu ölçülerle aldığım sonuçtan memnunum.)

BRİOCHE (BRİOŞ) EKMEĞİ

MALZEMELER:
200 ml ılık süt,
2 tatlı kaşığı kuru maya,
3 çorba kaşığı şeker,
2 iri yumurta,
4,5 su bardağı ekmek unu,
1.5 tatlı kaşığı tuz,
3 çorba kaşığı yumuşak tereyağı.

YAPILIŞI:
1. Ilık süt, maya ve şekeri karıştırıp, 5 dakika kadar bekletip köpürmesini sağlayın. Bu sırada 1 yumurtayı ve ikincisinin beyazını bir kâsede çırpın.
2. Unları ve tuzu karıştırın. Tereyağını da ekleyip parmaklarınızla una yedirin. Maya karışımını ve yumurtayı da una ekleyip karıştırın, yoğurun.
3. Hamurun üzerini örtüp, ılık yarde kabarmaya bırakın. Hacmi iki katına çıkınca (yaklaşık1 saat) kabarmış demektir.
4. Fırın tepsisinin içine yağlı kağıt serin. Hamuru bıçakla 8 eşit parçaya kesin ve her bir parçayı elinizle top haline getirin. Birbirlerinden 7-8 santim aralıklı olarak yağlı kağıdın üstüne yerleştirin. Bir mutfak beziyle üzerlerine bastırmadan örtün ve sıcak bir yerde 2 saat kadar tekrar kabarmalarını sağlayın.
5. Önceden 200 dereceye ısıttığınız fırında pişirmeden önce, üzerine çırpılmış yumurta sarısı sürün. Fırında 15 dakika kadar ya da altın sarısı rengi alana dek pişirin. Çıkarınca fırın teli üzerinde soğutun.

Gördüğünüz gibi yağlı, sütlü, (bazı tariflerde kremalı), şekeri biraz daha fazla gibi, puf kabarık, yumuşak, lezzeti artırılmış ekmekcikler bunlar.
Sabah kahvaltısı veya belki akşamüstü çayı için idealler, bence.
Ben, bir lokma lorun üstüne, meşhur çifte kavrulmuş gül reçelimden azıcık ekleyip yedim. Harika oldu. Başka alternatif de bulabilirsiniz, gönlünüze göre.





Akşam yemeğine misafirim olacaktı.
Mercan balığı almıştım; fırında pişirildikten sonra, yerken üstüne eklenmek üzere dereotlu, sarmısaklı, ballı, hardallı sos hazırlamıştım.
Sonra, misafirim tam balık fırına girerken mazeret beyan etti, çaresiz kabul buyurduk, önemli bir beyandı çünkü.
Merak etmeyin bütün balığı tek başıma yemedim, yarın hafifçe fırında ısıtılıp, tazeden soslanıp, afiyetle yenilecek.
Yukarda sıraladığım malzemelere bakarak, "o ne biçim sosmuş ki, içinde birbirine zıt tüm tatlar var" diyeniniz olmuştur mutlaka.
Bir limonun suyu, limon suyunun iki katı kadar zeytinyağı, bir tatlı kaşığı hardal, bir tatlı kaşığı bal, iki diş dövülmüş sarmısak, az tuz iyice karıştırılıp, içine yarım demet çok ince kıyılmış dereotu eklendiğinde, nefis sosunuz hazır bile.


Akşam programım aniden ters takla olunca, kendime iş icat ettim; çamaşır yıkadım, gazete okudum, ı-podumu şarj ettim, Santana dinledim, oje sürdüm tırnağıma...
Sonra bu geceki ay tutulmasının nerelerden görüleceğini araştırdım. Biz göremedik, aydede bu defa dünyanın başka taraflarına gösterdi karanlık yüzünü.
Müsbet bilim kısmından sonra bir de astrolojik olarak tutulmalar ne imiş diye bakındım. Ay tutulmaları daha çok kadınları ilgilendirirmiş, bugünkü tutulma daha çok yengeç ve oğlakları etkileyecekmiş, buradan siz de okuyabilirsiniz.

Hava sıcak, gereksiz yere.
İyidir işte diyorum, 28'i aşmayınız diyorum, ama söz dinleyen nerdeeee?
Üstüne bir de bağıl nem midir nedir, yüzde doksan bilmem kaçmış. Ohhh, yeme de yanında yat!

Ya ben Karadeniz yaylalarına gidecem, kalmeycem buralarda, tutmayın beni. Yandım! Yeter gayri!

.

Salı, Temmuz 07, 2009

KABAK ÇİÇEĞİ DOLMASI

Taze pişmiş çiçek dolması, soframızda tüketilmeden bir an önce...


Mustafa, "çiçek de ister misiniz?" diyor, her seferinde.
Çocuklardan biri mutlaka istiyor.
Fotoğraftakinin benzeri bir tabağın sofraya gelmesinin üstünden beş dakika geçmeden tabak boşalıyor.

O "çiçek" aslında "kabak çiçeği" dolmasının kısaltması.
Bu dolmanın nasıl yapıldığını duyduğumda, akla ziyan bu, ne de zahmetli diye düşünmüştüm. Sonradan işin sırrını öğrenince, "haaa, eh olabilir o zaman" dedim.

Efendim işin sırrı şu:
Kabak çiçekleri, sabah erken saatlerde adeta kadeh ağzı gibi açık vaziyette oluyor. Günün ilerleyen, ısısın arttığı saatlerinde, kadehlerin -pardon, çiçeklerin- ağzı kapanıyor. Sabahın erinde, ağızları açıkken toplanan çiçeklerden işte o nefis, özel zeytinyağlı dolmalar yapılıyor.
Dolmanın içi sade ve basit; pirinç, kuru soğan, bol nane, dereotu.
İç önceden biraz pişmeli ki, nazik çiçekler eriyip gitmesin.
Erken saatte toplanmış çiçekler içleniyor, tencereye diziliyor, pişiyor veee...

Daha ne olsun?
Afiyet şeker olsun!



Diyeceğim, yolunuz Ege'ye, İzmir'in az güneyine Bodrum civarına filan düşerse, yerel yemekler yapan lokantalara mutlaka kabak çiçeği dolması sorun. Bu lezzetten mahrum kalmayın.

Unutmadan ekleyeyim; bizim yediğimiz zeytinyağlı, etlisini de yapıyorlarmış.
Üstteki dolmalık çiçek fotoğrafı buradaki blogdan. Ölçülü tarif isterseniz, orada bulabilirsiniz.
.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

SENİ O KADAR UZUN ZAMANDIR SEVMİŞTİM Kİ, ASLA UNUTMAYACAĞIM!

Film biterken, "bu filmi asla yazamam" diye düşünüyordum, "asla!"

"Il y a longtemps que je t'aime" diyordu piyanoda çalınan ezginin sözleri.
"Seni o kadar uzun zamandır sevmiştim ki,
Seni asla unutmayacağım!"

Bu sözleri kim, kim için söylemiş olabilir?
Bu derin, yakıcı, aşktan aşkın sözler kimin ağzından dökülüyor?

Yazamam bu filmi.
Bu filmi, sadece onu seyretmiş olanla konuşabilirim.
Anlatamam size, bu filmi.
Konusunu anlatamam, çünkü. Karmaşık filan olduğundan değil. Tam aksine sakince akan, hiç telaşı olmayan bir film. Dümdüz ilerliyor.

Ama işte! Okuyorsunuz yazdıklarımı.
Nasıl oldu bu?
Ahh! Anlatamam, görmelisiniz.




Filmin yönetmeni, aynı zamanda senaryosunun ve uyarlandığı romanın yazarı, bir edebiyat profesörü: Philippe Claudel.

BAFTA (British film Awards)'da İngilizce olmayan en iyi film, Fransız ödülleri César'da en iyi ilk film, Berlin Film festivalinde kiliseler birliği ödülü, en iyi senaryo ve en iyi kadın oyuncu adaylıkları vs. derken değeri bilinmiş ve hakkı verilmiş bir film olmuş. Bizim memlekete gelişi, bizi buluşu biraz uzun sürmüş, yalnızca.

Filmdeki ana karakter Juliette, çok iyi işlenmiş ve oynanmış. Ancak, sadece o değil, iyi çizilen. Diğer karakterlerin hepsi, aynı derecede başarılılar: Kızkardeşi, onun kocası, evlatlık edindikleri Vietnam'lı çocuklar, kocanın babası, kardeş ve kocanın arkadaşları, tahliye gözetim görevli polis...

Juliette onbeş sene hapiste kaldıktan sonra kardeşinin evinde yaşamaya başlıyor. Hapishane dışındaki hayatla bağlantı kurma uğraşında. İş arıyor. Sessiz. Konuşmuyor. Sadece yürüyor. Neden hapise girdiğini bilmiyoruz. Annesinin babasının onunla neden hiç konuşmadığını, kızkardeşinin neden onbeş sene onu aramadığını.
Juliett'i kardeşiyle birlikte, onun ablasını hatırlaması sürecinde tanıyoruz. Aile ilişkileri, güven, çocuklar, hapistekiler, hastaneler, ölüm, yaşlılık teker teker bu tanıma-hatırlama faaliyetinin parçası oluyor.

Ve bir gün Juliette diyor ki, "en çok sevdiği ölen insanın hayatı, hapishanedir zaten".

Biz dışarda olanlar, kafamızı kaldırdığımızda baktığımız gökyüzü sınırlandırılmamış olanlar bunu bilemiyoruz ki, bilemeyiz ki!

Beyazperde'de filmin kritiğini yaparken Ayşegül Kesirli aynen şöyle yazmış:

Son derece yoğun, sarsıcı ve düşündürücü bir film olarak tanımlayabileceğimiz “Seni O Kadar Çok Sevdim Ki” sessiz ve derinden ilerleyen dramatik filmlerden hoşlananların beğenisini kazanacak nitelikli bir yapım. Kaçırmamakta fayda var.

Yüreğiniz dayansın ve kaçırmayın, öyleyse. Sonra, sizi yine yüreğiniz teselli edecek. Hayatta bir kardeşiniz olduğuna, çocuğunuza, ebeveyninize, anılarınıza teşekkür edeceksiniz.


I've Loved You So Long /Il y a longtemps que je t'aime

.

Pazar, Temmuz 05, 2009

ZENDAGİ MİGZARA

Bir Afganistanlı anlatıyor:
ABD'de bir video dükkanında "Muhteşem Yedili" filminin nasıl olduğu hakkında fikrini soran bir adama filmin sonunu bir çırpıda anlatıvermesi üzerine, Amerikalı'nın nasıl da bozulduğunu ve o ülkede asla yapılmayacak şeyin "mahvetmemek" için filmin sonunun söylenmemesi gerektiği olduğunu farketmiş.
Devam ediyor Afganistanlı:

".......
Afganistan'da sonu bir filmin herşeyi demekti. ...bir Hint filminden çıktığımızda ...bir tek şey sorar(lar)dı. Kız filmin sonunda mutlu oldu mu? Esas oğlan hayallerine kavuştu mu? Yoksa sonu acı mı bitti?
Tek bilmek istedikleri, sonunun mutlu gelip gelmediğiydi.
.....
Mutlu son diye bir şey var mı?
Herşey bir yana yaşam bir Hint filmi değil. Afganlıların en çok yineledikleri deyiştir: Zendagi migzara. Hayat devam ediyor. Başlangıcı, sonu, kemyah, nahkam, bunalımları, sevinçleri önemsemeksizin, ağır, tozlu bir kervan gibi ilerliyor.
........"

Uçurtma Avcısı
(The Kite Runner)
Khaled Hosseini
Everest Yayınları
Sayfa 422-423




İki senedir hakkında konuşulduğuna tanık olduğum bir kitaptı, "Uçurtma Avcısı".
Geçen kış filmi oynadı sinemalarda, pas geçmişim.
Sonra Fü. hanım kitabı doğum günümde armağan etti. Aradan zaman geçti, sonunda dün gece kitabı bitirdim. Diyebilirim ki, son zamanlarda etkilendiğim ikinci kitap oldu.

Öylesine içine alan, sürükleyen bir kitaptı ve bir yandan da öyle derin acılardan söz ediliyordu ki, ağlamak bile imkansızdı, içim katıldı kaldı.
Bir yandan Afganistan'ı düşündüm: Doğası insanı zorlayan cofrafyalar, yaşam tarzını, hayatın kendisini de zorlu, adeta yaşanmaz hale mi getirmekte? Yoksa, hayatın kendisi coğrafyadan bağımsız mı böyle, zaten?
Bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşayan insanların kadim kültürüyle hayatın nasıl algılandığı ile yeni dünyada hayatın nasıl kabul edildiğine dair -siz ona ister farklılık, ister çelişki deyin- durum, kitabın temel anlatısı, bence.
Anlatılanların, yaşananların benzerlerine biz de tanık olduk. Acıların, dehşetin benzerlerini biz de biliriz. Bu defa, tanıklığımız onlarınkine.

Kitaptan uyarlanan filmi henüz görmedim, belki görmem. Anladığım, kitabı okuyup filmi görenler oldukça hayal kırıklığına uğramış. Edebi bakımdan etkilendikten sonra, görsel tatminsizliği yaşamak sık rastlanan bir kader. Belki, filmin Amerikan yapımı olmasının, kısmen oryantalist bir bakışa sebep olması da, bu hoşnutsuzluktaki diğer etkendir.

Filmin sonu mutlu gelse de gelmese de, hepimizin yaşadığı başı sonu belli bir tek hayat var. Oysa, o asıl büyük hayat, bütün bunların, hepimizin yaşadıklarının toplamı olan hayat, devam edip gidiyor. İnsanın asıl büyük çelişkisi bu galiba.
.