Cuma, Nisan 14, 2017

HER ZAMAN HATIRLA !

Her zaman hatırla, insan ömrü bir gün kadar kısa ve göz açıp kapayıncaya dek geçiyor.
Oysa bizim o çok önem verdiğimiz varlığımızdan, ömrümüzden daha önemli olanlar var. 
Üretenler ve onların eserleri, iz bırakanlar ve onlardan kalanlar, adı sanı bilinmeyen yaşam sürdürücüler...

Yazmayalı bir hayli oldu, bir kaç kez niyetlendim, elim gitmedi. 
Çünkü, nefesimizi tuttuk bekliyoruz.
Ne olacak peki?
Devam edecek hayat, ne olsun, 




Ben şimdi Ayasofya'nın içinde gördüğümde, hayranlıkla etrafında döndüğüm bu yekpare devasa mermer küpe bakayım.
Aradan geçen 1500 yılı düşüneyim. 
Yaşanan onca sıradan ve tarihi olayı bir de.
Bu da geçer yahu, diyeyim.
Derin nefes alayım.



Taş parçası ne olacak ki, derseniz yaşayan bir canlıya dikeyim gözümü.
Kış sonunda birbirine yüzlerce defa girmiş düğümler gibi duran bu köke bakayım.
Üzerinde mor salkımların ya da belki boru çiçeklerinin açtığını düşüneyim.
Baharda ya da en geç yazın pırıl pırıl parladıklarını hayal edeyim.
En iyisi gidip arayıp bulayım, ne açmış bir göreyim.

Çarşamba, Nisan 05, 2017

işte öyle...

ayy! sinir oluyorum, itiraf edeyim de içim şişmesin. nasılsa burada biz bizeyiz. 
ilk önce davranışlarına kızmıştım. kendi çıkarları için en yakınındakileri acımasızca kullanmaktan çekinmeyen, küstah hareketler.
sonra yüzkitabının kamuya açık sayfasında rastladığım sözleri cahilce geldi,
güya  fikirleri var ve onları ifade ediyor, ama gör nasıl bir ben dedim doğru budur edası.
insanların dünya görüşü olabilir tabiatıyla, iyi de bunu karşındakini hiçe sayarak söylemezsin.
üstelik bunu yapan okumuş, eğitim almış, meslek sahibi olmuş da neylersin ki kafa geçen yüzyılda örümceklenip kalmış.
gerçi ben niye onu önemsiyor ve kızıyorum? 
bu da ayrı konu!
demek ki, kendime iğneyi batırmalıyım yoksa çuvaldızı batırmak böyle, olmayacak.




balkonun mutfak tarafındaki penceresinde nisbeten ılıman bir mikro iklim var.
bu karanfil ve küpe saksıda nerdeyse kış boyu açtı.
eh, bahar gelmiş artık açmaya devam edilmez mi?

Pazartesi, Nisan 03, 2017

DERGİ OKUMAK

Üniversitede öğrenciyken, o dönem yeni çıkan  edebiyat ve sanat dergilerini satır satır okurdum. 
Belki okuyacak yazılı metin azlığından, belki bilgiye açlıktan, belki edebiyat sevgisinden...
Zaten okuyacak kitap da çok bol değildi, şimdiki gibi kırk çeşit kırk tür kitap bulamazdık.
Sonra günler geçti, çoluk çocuğa karışınca okumak için zaman kıtlaştı. O sıralarda  basılmaya başlayan yabancı esinli magazin ve haber dergileri girdi  okuma sırasına. Eskisi gibi satır satır olmasa da  sayfa sayfa okudum onları yine de.
Sonra çocuk dergileri hayatımıza girdi, çocukların varlığıyla birlikte. 
Meraklar ve  basılan dergi çeşitleri çoğaldıkça, yemek dergileri, seyahat dergileri, tarih dergileri okunur oldu.
Derken son on senemizi internet işgal ediverdi. Yazılı olup okunan, elde tutulan değil daha çok sanal olan haline geldi.
Şimdilerde basılı dergilerde bir hareket bir canlanma var sanki. Bir arkadaşım, "bu devirde iyi cesaret" diyen bir mesaj gönderdi "TUHAF" dergisi çıkmış!
Tuhaf'ın çıktığını ben de Twitter'da gördüm aslında. 
Ertesi gün kitapçıda görünce hemen aldım, eve gelip aceleyle karıştırdım, bazı sayfalarda daha uzun mola verdim. Şimdi atladıklarımı okuyacağım sırayla, eski dergi okuma keyfini hatırlayarak...



Ömrü uzun olsun TUHAF dergisinin!

Perşembe, Mart 30, 2017

kozkavuran, böceklerin hareketlenmesi, çaylak, ağaçların yeşillenmesi...

Gün dönümü dedik, ekinoks dedik, kaldık orada sanki. Oysa günler kuşun kanadında geçiyor, birer birer. Fırtınalar hiç sektirmiyor gününü, doğa takvimini uyguluyor.
Bu arada leyleklerin geldiğine, İstanbul semalarında görüldüklerine dair rivayetler var, ancak ben henüz göremedim kendilerini

Geçen hafta bir gün İstanbul Modern'e "Liman" sergisine gittim. Antrepolar yıkılmadan önceki son sergi, son elveda. Galata-Port dedikleri inşaat silsilesi nedeniyle Karaköy Kabataş hattında bir dolu yer yıkılıyor,  kazıklar çakılıyor filan, yapılacakmış yeniden. İnşaatlar bitince İstanbul Modern de tekrar taşınacakmış...
Sergi, karma fikirlerle doluydu, video işleri de vardı, heykelimsiler de, eski yeni resimler de. Hepsi bir arada İstanbul'un şimdiki zamanı ve yakın geçmişi hakkında etkileyici hatırlatmalar yapıyordu.
Sergi çıkışı, İstanbul Modern'in merdivenlerinde kalakaldım.
Öndeki acayip büyük inşaat vincinin arkasında kalıvermiş gözüken zarif Nusretiye Camii ne zaman özgürlüğüne kavuşacak acaba?




O hafta hoş bir rastlantı oldu.
Bir yakınım BİFO Konseri için bilet var dedi, abonmanı varmış ve o gün gidemeyecekmiş.
Programda Çaykovski'nin 1. Piyano Konçertosu ve Rahmaninof'un Bahar Ayini vardı, bu program kaçmaz dedim, karşıya geçmeye üşenmedim. 
Konser başlamadan yerimi ararken, bana verilen biletin yanındaki koltukta çok eski bir arkadaşımın oturduğunu gördüm, ikimiz de çok şaşırdık. Tesadüf işte, birbirini hiç tanımayan iki tanıdığım aylardır BİFO konserlerinde yan yana otururlarmış!
Konser için yollara düşmeye üşenmemenin bir başka bonusu Kadıköy'de iskele önündeki tığ işiyle giyinmiş ağaçlara selam vermekti.
Hem o gün rüzgar sahiden üşütüyordu, giyinmeleri iyi olmuş. 




Geldik bu haftaya...
Bir poyraz esti güneşe rağmen donduk, bir lodos esti bulutlu havada bunaldık, bahar kendisini iyiden iyiye hissettirdi.
Son bir kaç senedeki gibi paldır küldür kıştan yaza geçmiyoruz bu sene sanki, bahar dalları  çiçekleri sırasıyla kendilerini gösteriyorlar.
Son zamanlarda gelinlerin fotoğraf çekim platosu gibi kullanılan ve ona yapılan bu haksızlığın tepemi attırdığı Fenerbahçe Parkı'nda o gün hiç fotoğrafçı yoktu, şükür. 
Ve olması gerektiği gibi ağaçlar gelinlik kız edasıyla süzülüyordu. İşte bir tanesi...



Bugün, kardeşim, annem ve ortanca dayım birlikte sahil yolundan geze dolaşa Tuzla'ya kadar gittik, köfte yedik. Kocaman sahil parklarının ve güneşin keyfini çıkardık.
Köftecide hoş bir şey var.   Gelen müşterilerin lokanta için ya da orada neden bulunduklarına dair yazdıkları notlar masaların üstünde cam altında saklanıyor.
Merakla bir kaç masadakini okudum. 
Şöyle mesela: 
"Hayatımızda yepyeni ve taptaze bir başlangıç yaptığımız bu günü hayat bizi nereye getirirse getirsin unutmayalım! İyi ki varsın ve beni ikna etmeyi iyi ki başardın!"
Tarihe bakılırsa bu geleceğe mektup gibi, 16.09.2017.
Başka bir tanesi, kendisine sorulan önemli soruya cevap verir gibi yazmış:
"Değildir! Ama ilk zamanlar güzel geçebilir. Yaklaşık  1 yıl sonra her şey rutine bağlanır ve varsa çocuk üzerinden yaşanılır, mutlu olunur. Evlilik insanın iç güdülerine aykırı toplumsal bir harekettir. Zaten aksi olsaydı boşanmalar olmazdı. Köfteler çok lezzetliydi, teşekkür ederiz"
Haydi buyrun bakalım, felsefi bir tartışma başlatabiliriz, hemen.



Bahar dalı, bahar, keyifli anılar filan ile oyalanıp duruyorum da asıl konu geri planda sürüp gidiyor.
Bakalım göreceğiz, ak koyun kara koyun ne imiş.

Salı, Mart 21, 2017

GÜNDÖNÜMÜ HALLERİ

Bugünün gün dönümü olduğunu bilmeden, geçen haftaki kocakarı soğukları sırasında P. ile sözleşmiştik, "haftaya hava biraz düzelecekmiş Burgazada'ya gidelim, tam mimoza zamanı!"
Bu sabah havadaki bulutlara aldırmadan, "açar o açar" güveniyle, erkenci bir motorla gittik Burgaz'a. 
Önce kahvaltı yaptık, sonra adanın sol tarafından tırmandık, sonra adanın sağ tarafına tırmandık. 
Bütün o tırmanma inme faaliyeti bitince, kendimize ödül verdik ve sahilde balık yedik. 
Martılar, kediler ve güneş de cabası...


Yukarı Metamorfosis Manastırı'na doğru tırmanırken, önce bahar dalları aldı gözümüzü.
Ahh ne güzel, bak pırıl pırıl diye diye seyre daldık.



Tepeye vardığımızda, manastırdan önceki düzlükte sere serpe otlayan atlar karşıladı bizi.
Onları ürkütmeden seyrettik bir süre, sonra kenar kenar dolaşıp geçtik yanlarından.



Manastırın eski binasının kalıntıları bahçede öylece duruyor.
Bütün bahçe bahara kesmişti. 
Ben yıllardır baharı böyle iliklerimde coşkuyla hissetmemiştim.



Çiçekler renk renk, çeşit çeşit...
Keşke, bitki bilimci olsam da bilsem adlarını, cinslerini...



Bunların yabani sümbül olduklarını tahmin ediyorum.
Ya da benim için öyleler.



Bak, işte bunun çiçek açmış bir kocayemiş olduğunu biliyorum.
Kesin!



Tabii ki, gezinin başlangıç amacı olan mimozaları bol bol seyrettik, kokularını doya doya içimize çektik.



Biz tırmanmaya başlarken, hava iyice bulutlu ve pusluydu.
Güneş, tepemizdeki bir açıklıktan gün boyu bizi izledi.



Yukarıya çıktıkça manzara belirginleşti.
Sağ tarafta Heybeliada, önünde Kaşık adası, arada şehir hatları vapuru ve yolcu motoru görünüyor.



Sahilde dönüş için motoru beklerken,  hava pırıl pırıl olmuştu.
Bulutlar durgun denize yansıyor, hatta uzaktan İstanbul'un sevimsiz taş binaları bile gözüküyor.



Deniz yolculuğu olur da martı olmaz mı?
Tabii ki!
Selam bahara, selam gün dönümüne, selam iyiliklere...