Pazar, Ocak 20, 2019

sinemadan çıkmış insan

yusuf atılgan "aylak adam"da "sinemadan çıkmış insan"ı anlatır. "gördüğü film ona bir şeyler yapmış, ...salt çıkarını düşünen değil, ...insanlarla barışık..."
iyi bir film seyredip sinemadan çıktığım çok defasında bu sözler aklıma gelir, gördüklerimi paylaşmak isterim. yanımda filmi birlikte seyredip üzerinde konuşabileceğim bir arkadaşım varsa, deymeyin keyfime. kaldı ki, filmi yalnız seyretmiş olsam bile, bu filmi seyretseydi keşke diye düşündüğüm arkadaşlarıma anlatayım isterim.

perşembe akşamüstü, haftanın filmleri değişmeden hemen önce, koreli yönetmen
lee chang-don'un  "burning / şüphe" filmini izledim.
kore sineması uzun süredir ilgimi çekiyor. bunun yanısıra, filmin senaryosunun haruki murakami'nin "barn burning" öyküsünden yola çıkılarak yazılmış olduğunu öğrenince, merakım katmerlendi.
murakami'nin tüm kitaplarını okumadım haliyle, yine de onun anlatım tarzına, dünyaya yaklaşımına, karakter gelişimlerine aşinayım.

film, murakami dünyasını tamamen özümsemiş bir anlatım sürdürüyor. 
filmin anafikri,  pandomim öğrenen genç kız kahramanın, genç erkeğe söylediği sözlerde gizli, sanırım;  "mesele kendini elinde bir mandalina olduğuna inandırmak değil, mandalinanın olmadığını unutmak.”
genç oyuncular, anlatım, müzikler yönetmenin konuyu ustalıkla aktarmasının başarılı unsurları olmuş. sonuçta ortaya seyretmesi tad veren, üzerinde düşünmek isteyeceğiniz bir film çıkmış.

diğer yandan, filmi izlerken uzak coğrafyalarda olmamıza rağmen, kore ile ve onun insanlarıyla, orada yaşanan hayat ve değişimlerle olan benzerliklerimizi, biraz  da şaşırarak gözledim.
aslında benzerini güney amerika filmlerinde de zaman zaman yaşadığım duygular, bunlar.
hepimiz binmişiz bir alâmete, umarım,  gideceğiz  salim bir limana...
umarım!



dip not:
bu filmden iki gün sonra, bir arkadaş buluşması etkinliği olarak, "çiçero" filmini gördüm.
ilginç olabilecek bir film ve konu ziyan edilmiş; abartılı dramatizasyonlar, uzayan ve karışlıtırılmış konu, o kadar çaba ve para harcanarak yapılmış filmi, tatsız ve lezzetsiz hale getirmiş.
zamanınızı harcamasanız da olur...

Çarşamba, Ocak 16, 2019

yeni telefona alışma halleri

bir süredir cep telefonum şarj tutmaz oldu, günde üç dört kez "aman azalmış" telaşıyla şarj peşinde oluyordum.  elimde fazla kalırsa ya da konuşma biraz uzarsa "aman ısındı bu alet, kulağım kızardı galiba" huylanmaları   içinde kalıyordum.
sonunda oğlumdan rica ettim, gidip bir telefon alalım sıkıldım bu işten, diyerek.
oğlum pratik bir yaklaşımla, sorular sordu önce;  telefonun nasıl özellikleri olsun, neler istiyorsun?
sonra istediğim özellikte olup, beğenilen ve aynı zamanda fiyatı daha uygun olan android telefonları internette araştırdı.
kısa süreli indirim yapan bir siteden "budur!" diyerek bir telefon siparişi verdim, bitti.
iki gün sonra telefon geldi.
ondan iki gün sonra yeni telefona sim kartı takacak bir dost bulunca, geriye kaldı, yeni telefonun talimatlarına uyarak eski telefondan yenisine bilgi aktarma işini tamamlamak...
oldu olmasına da, sonuçta bir baktım ne göreyim?  istemediğim kadar çok eski fotoğraf aktarılırken, istediğim telefon numarası ve isimler aktarılmadan kalıvermiş.
sonrası biraz eziyetli oldu doğrusu, eski telefondan yeni telefona isim ve telefon numaralarını yazarak aktardım. sabrım olsa oğlumu beklesem, daha pratik bir yol bulurdu elbet.
neyse bitti işte!
güzel haberler duyacağım, iyi şeyler göreceğim bir döneme aracı olsun dilerim.



Perşembe, Ocak 10, 2019

SOĞUK SAVAŞ


Geçen hafta sonundaki buluşmada ben "Roma" filmini gördüğümü ve ne çok beğendiğimi anlatırken, arkadaşlarımdan ikisi "Cold War"a gittiklerinden ve ne çok etkilendiklerinden söz ediyordu.
Öyle güzel söz ettiler ki filmden ve görselliğinden,  mutlaka görmek istedim. 
Bugün İran filmi "Üç Hayat" filmini görmek niyetiyle yola çıkıp, CKM'deki seansını uyduramayınca Başka Sinema kapsamında Kadıköy Sinemasında gösterilen Soğuk Savaş'a çevirdim yönümü. 
Ne kadar iyi yapmışım, üşengeçlik etmemişim. Hem Kadıköy'e inip hafta sonu kalabalığından uzak Bahariye 'nin tadını çıkardım, hem de güzel bir film gördüm.

Yönetmen Pawel Pawlikowski, filmin senaryosunu yazmakla kalmamış, görüntü yönetmenliğini de yapmış.  Pawlikowski'nin filmini anne ve babasına adamış olması, bana soğuk savaşın ailesi üzerinde bıraktığı izlerle film arasında paralellikler olduğunu düşündürdü. Belki de doğrudan benzerlik yoktur, sadece ortak toplum hafızasından süzülen damlalar vardır. 
Yönetmenin sinemayla ilk buluşmalarının belgesel filmlerle olması, geçmişinde fotoğrafçılık bulunması, neden filmin görüntü yönetmenliğini de kendisinin yaptığının açıklaması belki.

Soğuk Savaş'ın etkileyici görselliğinin yanısıra, filmdeki müzikler, şarkılar da çok güzeldi. 
Filmin ana teması olan Dwa Serduzska / İki Kalp şarkısının türkü, çok sesli, caz şarkısı tarzındaki tüm söylenişleri aynı zamanda aşkın geçirdiği evrimi de anlatıyordu bence.

Oyuncular Joanna Kulig ve Thomasz Kot geçen yılları, Zula ve Wiktor'un aşklarını nasıl yaşadıklarını etkileyici ve başarılı şekilde yansıtıyorlardı.

Filmdeki dans ve müzik topluluğuna benzeyen Sovyet Kızıl Ordu Korosunu Açıkhava Tiyatrosu'nda izlediğimiz yıllar geldi aklıma. O zamanlar sahnedeki sanatçıların ustalıklarını becerilerini alkışlar, ne kadar yetenekli bir "topluluk" olduklarını düşünürdüm/düşünürdük. Aradan yıllar geçtikten, devlet düzenleri alt üst olduktan sonra, ancak şimdi anlıyorum ki, onlar sadece "topluluk" değil, tek tek hikayeleri olan bireylermiş.



Filmin en sevdiğim sahnelerinden birisi, yıllar sonra kavuşan aşıklar Zula ve Wiktor  Paris sokaklarında yürüyor.


Salı, Ocak 08, 2019

ocak'ta ilk günler

yeni yıldaki ilk günlerde kendimi biraz sarsak hissediyorum, sanki bilmediğim bir yere gelmişim, ilk kez girdiğim bir odadayım ve çevremdeki eşyalar bana henüz aşina değil...
tedirginlik  duygusunu yenmeye, alışmaya, benimsemeye çalışıyorum.
eski yıl biterken yenisinden umutlar yükseliyor, iyimser beklentilerle dolu düşünceler, yapılması planlananlar akla üşüşüyor.
derken, o ilk heyecan ve yadırgama duygusu geçiyor, günlük işlerin rutini öne çıkıyor.

ocak'ın ilk iki günü atlattıktan sonra dikkatimi haftalık akışa verdim; hava soğuk olsa da her gün düzenli yürümek, pilatese gitmek, pazar alışverişi için liste yapmak, markete giderken poşet kullanmamak için torba bulundurmak...

cuma günü işleri ve pazar alışverişini hızlı bir şekilde toparlayınca, akşamüstü seansında sinemaya kaçıverdim.
geçen sene sundance film festivalinin açılış filmi olan yangın yeri / wildlife filmine gittim. 
oyuncular carey mulligan, jake gyllenhaal, ed oxenbould çekirdek aileyi canlandırırken çok güzel iş çıkarmışlar. filmin, 1960'ların başında amerikanın kuzey batısındaki montana'daki vahşi doğa yangınlarıyla gündelik hayat arasında kurduğu paralellikleri, yönetmen sakince, göze sokmadan anlatıyor seyirciye. 
sinemaya gitmiş olmaktan memnun olarak ayrıldım, salondan.

sonra cumartesi geldi.
kitap kulübünde yılın ilk toplantısını her zamankinden biraz daha küçük bir grupla yaptık.
toplantı sonrası dolmuşa atlayıp kadıköy'e seyirttim. yine başka küçük bir grup arkadaşla buluşup sohbet ettik, karın doyurduk.
vakit akşamüstüne yaklaşınca, ver elini süreyya operası. idob orkestranın yılbaşı konserini dinledik. doğrusu 1 ocak sabahı viyana2dan naklen izlediğim yeni yıl konserini hiç de aratmayan bir konser oldu. sadece orkestra değil, vokaller, bale gösterisi, çocuk korosu derken sahneden seyircilere doğru hiç aralıksız bir mutluluk hissi yayıldı.

pazar günü oğlumla ve annemle güzel bir kahvaltıyla başladı.
günün devamında oğlumla almayı  düşündüğüm cep telefonu üzerinde fikir alışverişi yaptık.
akşamüstü teldolap tükan'a doğru hızlı adımlarla yürüyüp, bir kaç gerekli alışverişi yapıp eve döndüm.

dün bayan e.'nin doğumgününü kutlamak üzere bizbize kızlar arnavutköy'de buluştuk. güya erken gelmiştik ki, erken kalkalım.
sohbet öyle bir koyulaştı, muhabbet öyle tatlıydı ki, gün boyunca atıştıran karın gece nihayet sıkı bir şekilde yağmaya başladığını fark edene dek oturduk kaldık. 



ne kadar çabuk geçiyor zaman!
cep telefonumu düzenlerken bulduğum bu fotoğraf beş sene öncesinden kalmış.
yaşandığına inanması zor bazı anıların, öylesinden.

Çarşamba, Ocak 02, 2019

ne diyecektim?

hava soğuk.
olacak o kadarı, saatli maarif takvimi "zemheri günleri" demiş, 8 ocak'tan itibaren.
bu sene 30 senedir kullandığım ece ajandasından vazgeçtim, her zaman kullandığım küçük boydan yapmamışlar bu sene.
o kocaman şeyleri çantamda taşımayı gereksiz buldum, iki sene önce yeğenimin armağan olarak verdiği başka bir ajanda/not defteri formunu kullanmaya karar verdim.
değişiklik iyidir, hem biçimsel bakımdan hem alışkanlık olarak yenilenmek iyi gelecek.

dün soğuk olmasına aldırmadan yürüdüm, deniz kenarına gittim.
rüzgârdan gözlerim yaşardı, yine de yürümek iyi geldi.
bugün yine yürüdüm, gerçi deniz kenarına gitmedim mahalle içinde turladım her zaman yolumun geçmediği sokaklarda dolaştım, o da iyi geldi.

dün akşam, bayan fü. ile ingilizce çalıştığım zaman tuttuğum defteri buldum, 2002 kasım ayında başlamışım. birkaç sayfa okudum, her gün yirmi dakika çalışacağım. 
bayan p. onbeş dakika çalışacakmış. birbirimizden habersiz benzer yeni yıl projesi yapmışız. 
asıl, şu öbür işleri bir tuttursak, nefis eğlenceli olacak.




şu yerlere kadar eğilip, eğilmekle kalmayıp yatıp ve sonra yine  ayağa  dikilen iki ağaca gidip gelip bakıyorum.
insanoğlu bu kadar azimli olamıyor, bazen