Perşembe, Temmuz 19, 2018

"EV" DENİNCE HAYALİMDE CANLANAN


Bir şey dinliyordum dün sabah, "şimdi gözlerinizi kapatın ve kapısını açıp içine girmekte olduğunuz bir ev hayal edin" cümlesini duydum.
Gözlerimi kapattım ve bir taş evin bahçe kapısında olduğumu hayal ettim.
O an aydınlandı zihnim, çocukluğumdan ergenliğe uzanan zamanları geçirdiğim evi düşünüyordum yine.
Sadece geriye dönüp bakınca değil, yaşarken de  kendimi mutlu saydığım o yılların büyüsü nerede diye çok düşündüm. Sonra karar verdim,  kendimi bağlantısız ve özgür hissettiğim zamanlar onlar.
Bisiklet tepesinde ayçiçeği tarlaları arasında gezmekler, akşamın bi vaktine dek sokakta oyunlar oynamaklar, ip atlamaklar, elde hortum bahçe sulamaklar, ağaç altında salıncakta kitap okumaklar, daha neler neler... 
Yeryüzü cenneti sanki.




Bahçe duvarı taş, üzerinden atlanacak yükseklikte, bir metre bile değil. Duvarın üzeri boydan boya  iki karış genişliğinde şaplanmış düzlenmiş. Sağ ve sol tarafki komşu bahçelerinin bitişiğinde duvar biraz daha yüksek, Giriş kapısı evin sol tarafında, demir parmaklıklı, çift kanatlı. 

Girişten itibaren evin merdivenine dek bahçe parke taş döşeli. Bahçe kapısından sonra sağ tarafta su saatinin kutusu var. Kışın soğuk havalarda kutunun içi su saati donmasın diye telis denen kenevirden çuvallarla beslenir. Su saatinin yanında beyaz bir yediveren gülü var, Mayıs başından Kasım sonuna dek açıyor. Yanında bir kaç kırmızı kana var, ondan sonrasında komşumuz Pembe Hanımların kerpiçden evlerinin duvarı uzanıyor, ta ki iki bahçe arasındaki koca kavağa kadar.

Bahçeyi gezmeye devam edelim; bahçe kapısından sola dönünce, bahçe duvarı ve evin balkonu boyunca yine güller, kanalar, ipek çiçekleri, margrit papatyaları, yıldız çiçekleriyle dolu. Balkon ve bahçe duvarı arasındaki çiçeklerin arasında yine taş parke bir yol uzanıyor.

Sağ taraftaki komşumuzla bizim bahçe arasında yola yakın tarafta leylak ağacı var. Ondan geriye doğru iki bahçe arasında bir kocaman muz ağacı. Muz ağacı belli ki özenilip dikilmiş, kocaman yapraklarını salınacak kadar büyümüş ancak meyve verecek kadar iklime uyum sağlayamamış.
Balkon duvarına bitişik bir sarmaşık gül var, kırmızı küçük güller açıyor ama pek nazlı, sık sık böcek dadanıyor, açabildiği zamanlar balkonun üstlerine doğru uzuyor.

Parke taşlar evin etrafında çepeçevre devam ediyor, arka balkonun önünden dönüyor, bodruma inen kömürlük kapısının önünde genişliyor.

Mutfağın arka bahçeye açılan bir kapısı var. Oradan hem arka balkona geçiliyor, hem bahçeye iniliyor. Mutfağın arka merdiveninden inince az sağda kömürlüğün birkaç basamaklı merdiveni var. Kış başlarında bahçe kapısının önünde kamyondan indirilen Tavşanlı'dan gelme linyit kömürleri, bir iki hamal tarafından el arabasıyla kömürlüğe taşınır. Sonra, bir iki akşamda bir tenekeye ve kömür kovasına babam veya annem, sonraları bazen de ben kürekle kömür koyar önce balkonun kapalı köşesine oradan da evin içine taşırdık.

Arka bahçe büyük. Hatta o zamanki algımla düşününce oooo, kocaman! 
Oysa, o bahçe şimdi yaşıyor olsaydı ve adımlayabilseydim, belki yedi sekiz metre derinliği var der miydim?
Bahçenin eve yakın kısmı bahar başında bellenir, yol yol düzenlenir, domates, biber, soğan, maydanoz ekilirdi. Ondan sonrası, arkadaşım Zerrin'lerin bahçesine kadar olan bölümde elma, armut, şeftali, vişne ağaçları ve arka köşede kocaman bir akasya vardı.
Vişne ağaçlarının dalları arasına salıncak kurar, salıncağın iplerinin arasından örtü geçirir, üstüne minder koyar bir çingene salıncağı yapardık. Böylece içine gömülüp, hafif hafif sallanırken şarkı söyleyebilir, ya da hızlı hızlı sallanma oyunu oynayabilir, en keyiflisi sıcak havada kitap okuyabilirdik.

O bahçenin çiçeklerinin sulanması, taşlarının yıkanması, kışın kardaki hali, bahar yağmurlarının oluklarda çıkardığı sesler, yaz gecelerinde duvarda oturup yapılan muhabbetler...
Kalbimi mutlulukla dolduran anılar.

"Ev denince hayalimde canlanan" başlığını atıp yazmaya başladım da, daha bahçeden içeri giremedim. 
Arkası yarın desem yalan olur, arkası ilk fırsatta.

Salı, Temmuz 17, 2018

ÇIRALI SAHİLİ, OLYMPOS ANTİK KENTİ, YANARTAŞ

Günler geldi geçti; bayram, seçim derken, araya bir kısa tatil bile sığıştırdık, fakat bir ses verip budur diyemedim. 
Bayramdan hemen sonra yola çıkıp Antalya'ya Çıralı'ya gittik, seçimden önce İstanbul'a dönmek üzere... Kızım Temmuz Ağustos aylarında Ankara'da yaz okulunda olacağı için, "birlikte bir tatil yapalım projesi" bu yaz böyle şekil buldu.
Çıralı'ya iki sene kadar önce Ekim başında ilk kez gitmiştim. (Bakınız burada)
Yeniden gelmek kısmetmiş. Bu defa çocuklar da çok sevdiler, sanırım onlar da yeniden gelmek arzusunda.



Bana sorarsanız, Çıralı sahili sevilmeyecek yer değil zaten.
4 km uzunluğunda bir plaj, tertemiz bir deniz,  arkasında bir yanında Tahtalı dağı, diğer yanında Musa dağı, sahilin bir ucunda  Olympos antik kenti, diğer tarafında Yanartaş /Chimera...



Fotoğrafların üstüne tıklar büyütürseniz, sahili, dağları, bulutları biraz daha yakından keyifle görebilirsiniz.
Bu güzelim sahil, caretta carettaların önemli yumurtlama alanlarından birisi.
Bir kaç senedir yuvalar azalmış, gömülü yuvalar çeşitli nedenlerle zarar görmüşler.



Bu sene Beydağları Sahil Milli Parkı görevlileri, her gece sahili dolaşıp, yumurta bırakan kaplumbağaların yuvalarını korumaya altına alıp, numaralıyor ve tarih bilgisi yazıyor.
Ayrıca gece sahilde kampçıların ya da günü birlikçilerin ateş yakmasına izin verilmiyor.
Umarım bu sayede kaplumbağalar çoğalır ve başarıyla suya kavuşurlar.



Çıralı'da bir aile işletmesi olan Özge Pansiyonda kaldık.
Bahçe içindeki bungalovlar ortak bir avluya bakıyor. Avlu dediğim, kocaman bir bahçe, nar, limon, muz ağaçları, çiçekler, tavuklar, kuşlar...
Kahvaltı ve akşam yemeği pansiyonda, kalan zaman deniz kenarında, ağaçlar altında hamakta...



Bir gün tekne turuna katıldık ve Adrasan sahiline doğru Cennet koyu  Ceneviz koyu benim, Sazak koyu, Mağaralar senin usulü gezdik, denizlere girdik çıktık.
Tekne büyüktü ve tam kapasitenin dörtte biri kadar yolcu vardı, o nedenle sakin ve ferah bir gezi oldu.


Tüm günü denizde geçirdiğimiz bir başka gün ise,  akşamüstünü, Olympos antik kentini gecerek, kireçtaşından yapılma binaların kalıntılarını merakla keşfederek, defne ormanının derinliklerine dalarak geçirdik.
Ören alanı girişine gelen bir motorlu dondurmacıdan aldığımız yanıksı keçi sütü dondurması, günün bonusu oldu, o ne lezzetti öyle!

Bir başka akşamüstünde, Yanartaş'a gitmek için bisikletlerle yola koyulduk.
Kimine göre 3 km, kimine göre 5 km olan yolu bitirdik bitirmesine de, tepeye tırmanıp, karanlıkta Yanartaşı görmeye mecalimiz kalmadı, pansiyona dönüp karnımızı doyurup, yorgun argın serilip kaldık.

Demek ki neymiş?
Chimera'yı görmek için Çıralı sahiline yeniden gitmemiz gerekiyormuş. Bundan güzel bahane mi olur?

Cuma, Haziran 08, 2018

ASPENDOS, SAGALASSOS, HİERAPOLİS, AFRODİSİAS ve GÜL HASADI

Geçen hafta bir kültür gezisindeydim; İstanbul'dan Antalya'dan giderek başladı, Burdur, İsparta, Denizli, Aydın derken İzmir'den döndük.
Şehir isimlerini sayıyorum ama, gezimiz bugünün şehirlerini gezmek için değil, antik çağlardan kalan şehirleri tanımak için planlanmıştı.
Antalya'da havaalanında buluştuktan sonra ilk durağımız Aspendos kentinin ünlü tiyatro binası oldu. M. Ö. inşaasına başlanıp bugüne kadar gelen yapıyı yıllar önce görmüştüm. Tekrar merdivenlerini tırmanmak ve o şahane akustiği yaşamak çok güzeldi.



Tiyatrodan sonra öğlen yemeği için Antalya'nın tanınmış restaurantlarından 7 Mehmet'e gittik. Kocaman yeşil bahçenin ardındaki denizi seyrederek lezzetli yemekler yedik.



Antalya'dan sonra yolumuz Burdur'un Ağlasun kasabasına kadar devam etti. 
Burada Ağlasun'un tepesinde 1800 metre yükseklikte yer alan son senelerin en popüler antik şehirlerinden biri olan, Pisidya ülkesinin başkenti Sagalassos'u ziyaret ettik.
Kentin kurulduğu yer 7. yüzyıldaki bir depremde tamamen toprak altında kalınca, yerleşim 1800'lü yıllara dek olduğu gibi kalmış. 1900'lü yıllarda yapılmaya başlanan kazılarla şehir ayağa kaldırılmış. Bu sayede o dönemin yapılarını tümüyle görmek mümkün olmuş.

Yukarıdaki fotoğrafda, yağmur bulutları ile kaplanmış Ağlasun'a doğru, şehrin agorasından bir bakış.



Antroninler Çeşmesi, şehrin en görkemli yapılarından. Uzunluğu 24 metre, üzeri heykellerle, sütunlarla dolu.
Şehrin meclis binası, kütüphanesi, Roma hamamı, tiyatrosu çok görkemli yapılar. 
Şehirdeki heykellerin çoğu Burdur Arkeoloji müzesinde sergileniyor, bazı yapılarda replikalar var. Heykellerin müzeye taşınmasının nedeni, dağdaki çetin hava koşullarına karşı orjinalleri korumak amacıyla. 




Yüzlerce yıl önce yapılmış çeşmelerden halen buz gibi kaynak sularının akmasına ne dersiniz?
Zaten bu bölge kaynak sularının güzelliği ile tanınıyor.



Sagalassos'ta her an bastıracakmış gibi duran sağnak yağmur tehdidine rağmen iki saat kadar gezdik.
şehrin ve kurulduğu yerdeki doğanın güzelliğine doyamadım.

Bu ağaç, kalıntıların bulunduğu müze girişinin karşısındaydı, bulutlar izin verse ve görülebilse aşağıda Ağlasun var.

Geceyi Ağlasun'a  ve Sagalassos'a orta yakınlıkta bir otelde geçirdik. 
Hafif çiseleyen yağmurun verdiği huzur, otelin gül bahçesinin güzelliği ve dem çeken bülbüllerin sesleri unutulmaz  güzellikteydi.



Ertesi sabah kendimizi bir başka güzelliğin içinde buluverdik.
İsparta'ya yakın Gülsha gül tesislerinde önce gül bahçelerine karşı kahvaltı yaptık, sonra mis kokulu güller topladık ve sonra da bir gül havuzunun içine kendimizi bırakıp mest olduk.
Antik çağ gezisinin günümüzle bağlantılı tek bölümü tüm gezginleri mest etti. Kim bilir belki güllerin kokusu, belki gül yapraklarının hafifliğinin ruhumuza verdiği iyilikten yarı sarhoş olduk.




Gül bahçesinden sonra, Burdur arkeoloji müzesini gezdik. 
Önceki gün Sagalassos'da gördüğümüz binaları süsleyen heykelleri, şehrin tanınmasına neden olan çömlekçilik uğraşının örneklerini gördük.
Burdur'un ceviz  ve haşhaş ürünleri meşhur; ceviz ezmesi, haşhaşlı çörekler ve daha neler neler. Hem tattık, hem aldık.



Burası ünlü turkuvaz renkli Salda gölü,
Ama, bize küskün galiba Salda.
Hava gri yüzlü, bulutlar alçak, güneş yok; dolayısıyla turkuvaz renk de görülmüyor.
Galiba aslında o turkuvaz renk gölün sadece bir bölümündeki kumlar nedeniyle var oluyor.
Olsun, varsın. 
Göl kenarında balık yedik, yürüyüş yaptık, o da çok güzeldi.





Burası Pamukkale'nin travertenlerinin uzaktan görünüşü, hava yine kapalı, hatta az sonra sıkı bir yağmur başlayacak.
Hierapolis'i hakkıyla gezdim gördüm dersem olmaz, hava nasıl kapalı, yağmur geliyorum diye önden şimşeklerini gönderiyor, rüzgar vuu vuuu esiyor. 



Ören yeri girişinden sonra hızla travertenlere doğru yürüyoruz. Çevre 27-28 sene kadar önce gördüğümden aklımda kalandan çok farklı. Travertenleri çevreleyen oteller kaldırılmış, artık kararmaya yüz tutmuş travertenlerin rengi açılmış, kocaman bir alan burası.
Derken yağmur başlıyor, bir saçak altı bulup sığınıyoruz önce. bakıyoruz ki bu yağmurun geçeceği yok, ıslanarak ve koşarak otobüsümüzü buluyoruz. Bizden sonra gelenlerin saçlarından sular damlıyor.
Otele gidip, odaya çıkıp sıcak duşa kendimizi atıp bu talihsizliğin ve günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz.




Ertesi sabah hava parçalı bulutlu, dünkü yağmurun canlandırdığı doğayı seyrederek Aydın'a doğru yola çıkıyoruz.
Afrodisias ören yerine ulaştığımızda önce müzeyi geziyoruz. Olağanüstü etkileyici zengin bir müze, heykeller müthiş! 
Çünkü, şehir zamanın heykel yapımı ile ünlü şehri.

Fotoğraf Afrodisias müzesinden; Üç Güzeller heykeli



Afrodisias müzesi, ünlü at heykeli
Süvarisinin heykeli kırılmış, ama kalan kısım bile etkileyici.

Meraklısı için not, müzenin web sayfasında bu harika heykelle ilgili geniş açıklamayı bulabilirsiniz.



Müzeden sonra Afrodisias antik şehrini gezmeye başlıyoruz, şehre giriş alanından az sonra Afrodit tapınağının girişi bizi karşılıyor.
Tüm zamanların en ünlü tapınaklarından birisiyle karşı karşıyayız.


Bir başka olağanüstü yapı, stadyum.
Otuzbin kişilik yapılmış, sonra biz dönem bir tarafı amfiteatr olarak kullanılmış. Depremlerden hasar görmesine rağmen, halen oturulabilir durumda.
Hayran hayran oturup, doğanın sesini dinleyip, bir zamanlar orada yapılmış yarışları hayal etmeye çalışıyoruz.



Afrodisias şehri, Odeon, heykel galerisi
Burası da hayran olunacak başka bir yapı. Stadyumdan daha sağlam durumda kalmış.

Afrodisias şehrinin ortaya çıkarılmasında tüm hayatı boyunca büyük emeği geçen arkeolog Prof. Kenan Erim, ölümünden sonra vasiyeti üzerine, büyük tapınağın yanındaki bir alanda mütevazi bir mezara defnedilmiş; hayatını verdiği antik şehrin yapılarının yanı başında dinleniyor.

Öğleden sonra İzmir'e doğru yola çıkıp, akşamüstü havaalanına ulaşıyoruz.
Artık, bu unutulmaz geziden eve dönme zamanı.



Sagalasos'un muhteşem endemik bitkilerinden



Yabani aslanağzı ya da belki antik aslanağzı böyle oluyormuş!


Pazar, Mayıs 27, 2018

"MUTFAĞIN HATIRA DEFTERİ" ve diğer notlar


İki üç gündür yağmur var.
Cuma sabahı tam da pazarın kurulma saatinde sağanak birden indirince, "vay geldi pazarcıların başına bugün" diye geçti aklımdan.
Pilates, pazar alışverişi, yemek hazırlığı derken gün parçalı bulutlu arada yağışlı filan, geldi geçti.

Cumartesi sabahı evdeki işleri ve annemin siparişleri için alışverişi halledip, öğlene doğru hazırlanıp çıktığımda hedeflediğim saati yirmi dakika geçirmiştim. Böyle olunca, "eyvah geç kaldım" tahminim doğru çıktı ve biricik Leylak Dalı'nın kitabı için düzenlenmiş söyleşinin yapıldığı Beylerbeyi Profiterol'e biraz gecikerek gidebildim.

İçeriye acele bir göz atıp, bir yer bulup iliştim, vayy ne kadar kalabalık!
Kimini daha önce gördüğüm blog arkadaşlarım, bir kaçının kim olduğunu tahmin ettiğim blog dostları, Leylak Dalı'nın lise arkadaşları çepeçevre oturmuş, toplantının moderatörü sevgili kardeşi Funda'nın sorduğu sorulara Nurşen'in verdiği cevapları keyifle dinliyordu.
Nurşen'in dili de kalemi gibi tatlı ve akıcı; bizi "Mutfağın Hatıra Defteri" kitabında anlattığı 60'lı yıllara, o yılların Ankara'sına, çocukluğun sihirli dünyasına aldı götürdü.

Söyleşi bitip imza kuyruğu başladığında, bir yandan blog aşırı tanışlıkların ipucuyla çekingen tanışmalar, söyleşmeler de başladı. Sonra biraz daha az kişi kalınca yakında bir yere taşınıp, biraz da orada oturduk, bir şeyler yedik, söyleşmeye devam ettik.
Blogda yazılarını severek okuduğum insanlarla tanıştığım, yüz yüze sohbet ettiğim her seferinde çok mutlu olurum, çünkü, yazıdaki içtenlik değerli bir rehberdir. Yazısı güven veren insanın sohbeti, arkadaşlığı da güven verici olur.

Kadıköy iskelesinde dağılma vakti geldiğinde, Şenol kardeşlerden "Arnavutköy'e gideceğiz, işin yoksa gelsene" davetini alınca, ikiletmeden onlara katıldım ve yağmur serpiştirirken kendimizi vapura atıp karşı kıyıya geçtik. İftar vaktine kadar Arnavutköy Bebek hattında yürüdük, fotoğraf çektik, sohbet ettik. 
Sonra yağmur başlamak üzereyken karşıya dönüş vapurunu yakaladık, kendimizi metroya atıp, mahallemize ulaştık. Meğer, iki kardeş bizim eve çok yakın biraz aşağımızdaki bir sokakta misafirlik etmiyorlar mıymış?

Gecenin orta yerinde uyanıp, bir daha uyuyamayınca, Nurşen'in hatıra defterine tekrar gömüldüm. Taa ki sabah erkenden yağmurun sesiyle bugüne dönene dek...

Kitabı, geçen Aralık ayında ilk kez okurken, anlatılan herşey öyle yakın gelmişti ki kendi çocukluğumun bir arkadaşıyla sohbet edişine tanıklık ediyordum, sanki.
Yakın yıllarda doğmuş, benzer ailelerin ve henüz tümlüğü bozulmamış toplumun çocukları olarak ne çok ortak paydamız varmış, meğer.



Nisbet yapmak gibi olmasın ama, Leylak Dalı'nın güzel yazısıyla imzaladığı kitabımı da bir göstereyim istedim...

Perşembe, Mayıs 17, 2018

KÜBA GÜNLÜĞÜ - 6

Santiago'da havada bir egzos kokusu asılı sanki, genzimizi yakan. 
Çok fazla sayıda motor var, halk bireysel ulaşımı motorsikletlerle ve bisikletlerle sağlıyor. Eski ve biraz da yeni arabalar var, ancak onlar daha çok taksi olarak kullanılıyor, sanki.

Santiago, Fidel Castro'nun memleketi. Okula burada başlamış, üniversite okumaya Havana'ya hukuk fakültesine gitmiş. 
Daha sonra 1953'te Batista'ya karşı Santiago'da yapılan Moncada kışlasını baskını Fidel ve arkadaşları burada gerçekleştirmiş. Baskın başarısız olmuş, isyancıların çoğu öldürülmüş, Fidel ve birkaç kişi yakalanıp, mahkum edilmiş.



Vali Diego Velasquez'in evinin dıştan görünüşü, önünde tur boyunca bizi gezdiren otobüsümüz duruyor

Santiago 1511 yılında kurulmuş ve sömürge döneminin başkenti olmuş. 
Bu döneme ait Velasquez evi, daha sonra zaman içinde büyüyerek, zengin insanların yaşadığı yer olarak varlığını sürdürmüş, yangınlar atlatmış, otel olarak hizmet görmüş ve sonunda müze olmuş.



Cathedral de Asuncion, Parque Cespedes meydanının incisi gibi duruyor

Son dönemde UNESCO fonlarıyla onarılan yapılardan birisi de bu katedral. Başka pek çok yerde karşılaştığımız gibi, kapalı.




Cespedes meydanındaki Hotel Granda'nın terasındaki bar

Özellikle Valesquez evi gezisi bunaltıcı hava altında kapalı mekanda geçince, çıkışta kendimizi meydandaki şık otelin terasına atıyoruz. Burası havadar ve nefis Santiago manzaralı bir yer.
Kahvelerimizi içene dek keyif yapıp fotoğraf çekiyoruz.




Sabah kahvesini nasıl alırdınız?

Küba kendi kahvesini yetiştiriyor, bana göre lezzetli bir kahveleri var, acı ve sert değil.
Çok fazla çeşitte tüketmiyorlar; genellikle espresso içiliyor ya da americano. Cappucino isterseniz, americanonun üstüne biraz süt köpüğü, üstüne de tarçın. 
Kahvenin yanındaki şeker, tüm Küba'da her yerde gördüğümüz tek çeşit. Bazı yerlerde tatlandırıcı da vardı. Ah, unutmadan; şehirler arası yoldaki bir kaç mola yerinde kahvenin yanında şeker değil, şeker kamışı parçası vermişlerdi. Bizim kıtlama çay gibi, kahvenin yancısı. 




San Pedro de la Roca-Morro kalesi, Santiago körfezine tepeden bakıyor, çepeçevre gözlüyor

Kale eski bir yapı, İspanyollar zamanından savaşlardan kalmış. 
Bu fotoğrafta görülmeyen sağ tarafta deniz içerilere doğru uzanıyor. Sol taraf Karayip denizi ve başınızı alıp giderseniz bir süre sonra ileride üzerinde Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin yer aldığı Hispaniola adasına ulaşacaksınız.



Körfezin ortasında küçük bir ada var, insanın gözü bizim adaların etrafındaki gibi hareketli deniz trafiği arıyor

Öğle yemeğimizi Santiago körfezi manzaralı Palmares Restaurant'ta yiyoruz. 
Menü hep aynı; salata, yanında patates püresi ve muz kızartması olan (pirinç ve siyah fasulye de olabiliyor) tavuk ya da balık (nadiren dana ya da domuz eti seçeneği olabiliyor), üstüne dondurma ya da krem karamel gibi hafif bir tatlı ve kahve. 
Doymuyor muyuz? Gayet güzel hem de!




Santa İfigenia Mezarlığında, Fidel Castro'nun kabrini görünce şaşırdık

Santiago gezimizde bir de mezarlık ziyareti var.
Santa Ifigenia mezarlığında Küba için önemli olan kurucu ve kahramanlar olan Jose Marti ve Manuel de Cespedes'in anıt mezarları bulunuyor. 
Fidel Castro ölümünden sonra vasiyeti üzerine buraya onların yanına defnedilmiş. Yukarıdaki fotoğrafın sağındaki yuvarlak kaya parçası onun mezarı. Üzerinde sadece FIDEL yazıyor. Alçakgönüllü olmak ve halkın kalbinde yaşamak böyle birşey olmalı.
Sol tarafta bir parçası gözüken çok daha büyük anıt en çok sevdikleri milli kahramanlardan Jose Marti'nin mozolesi.
Ayrıca Bueno Vista Social Clup'ın ünlü şarkıcılarından Compay Segundo da burada yatıyor.



Plaza de la Revolucion'da General Antonio Maceo'nun heykeli ve etrafındaki kahramanlık anıtı

Burada heykellerle ilgili öğrendiğim şeylerden biri ilginç; heykelde at varsa, kahraman savaşa katılmış oluyor. At, şaha kalkmışsa, üstündeki kişi kahramanca ölmüş demek, atın ayakları basıyorsa savaşta ölmemiş, eceliyle gitmiş demekmiş. 




Santiago'da son gece; bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor ve orkestra Guantanamera'yı çalıyor

Onca sıcak ve boğucu havadan sonra olan oldu ve gecenin bir vakti, gümbür gümbür yağmur başladı. Kimsenin umrunda değil yağan yağmur ve içeriye suların basması. Herkes ayağını kaldırıp dayayacak bir yer buluyor ve orkestranın ısrarı sonucu bizim grup çalarak söyleyerek şarkıya eşlik ediyor.
Tabii ki yine mojitolar içiliyor. 
Ve sanırım tüm yolculukta içtiğimiz en güzel mojitolar burada bu turistik olmayan, mahalle arasındaki lokalde içtiklerimizdi.



*

Bundan sonrasında fotoğraf yok.
Sabah erkenden otelden havaalanına gittik, dün gece bir süre kesilen gökgürültülü yağmur yine başlamış.
Havaalanı girişinde, "neden geldiniz, sefer iptal edildi" demesinler mi? Derler! Denirmiş yani burada böyle.
Ne olduğunu ve bundan sonra ne yapacağımızı anlayabilmek için üç saat kadar alanda bekledikten sonra otele dönüyoruz. Birşeyler yiyip sonra da sakin kalmaya ve dinlenmeye çalışarak geçiyor zaman.
Havana'dan 970 km uzağız, uçakla gidemeyeceksek, otobüsle 13 - 14 saat sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Üstelik, bir haftadır bizi gezdiren otobüs, başka yolcuları almak üzere başka bir şehre gidecek ve bize tahsis edecek otobüs bulunamıyor.
Şakası yok, akşam uçağına binemezsek, ya da uçuş olmazsa yarın sabahki İstanbul uçağı da kaçacak!
Oysa sabah uçacak ve bugünü Havana'da müze gezerek, kaleden top atışı izleyerek geçirecektik, güya. Heyhat!
Sonunda akşam uçağa bineceğimiz haberi geliyor. Havaalanına gidiyoruz, işlemler çok uzun sürüyor, yorgunuz. Neyse ki sonunda uçağa biniyor ve Havana'ya ulaşıyoruz.
Bugün çektiğimiz eziyetin telafisi olması amacıyla acenta jest yapıyor;  gece ünlü National Hotel'de kalacağız. Yazık oluyor bence, otelin keyfini sürmek ne mümkün, hepi topu 6 saat oradayız. Yatıp, kalkıyoruz ve yeniden alana doğru yol alıyoruz.

Dönüş yolumuz, gelişimizden epey uzun sürüyor. Önce Havana'dan Caracas'a uçuyoruz, orada biz İstanbul yolcuları uçakta beklerken diğer yolcular iniyor, yenileri biniyor, uçak temizleniyor, yakıt ikmali yapılıyor ve tekrar yola çıkıyoruz.
Olsun, sonunda İstanbul'dayız işte!
Sevgili ülkemize kürkçü dükkanına döndük, salimen.