kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Haziran 29, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1 - "Nostalcisi Kandilli"

Tam da o gün bendeniz evdeki arşiv kutularını elden geçirmekle meşguldüm. Blogspottaki anlamsız yayın akışı güncellemelerinin gecikmesi sebebiyle, kaptanın yazısını sonradan görebildim ve günü geçirdiğimi anladım. Kendime dedim ki olsun varsın, zaten yazılar gecikerek görünür oluyor, tarihi ayarlarım olur biter. Hileli yazı bu, dikkatinizi çekerim. 

Bu arada, 29 Haziran tarihli  Her Güne Üç Güzel Şey yazısı aslında geçmişe mektup sayılmazsa da geçmişten gelenin hatırlanması, anılara dalmak çıkmak vesilesi oldu.
Dünden beri aklımda Sertap Erener'in eski bir şarkısı dönüyor, Vur Yüreğim diyor . Neden bilmiyorum? Sözlerinin bilinç altıma yansıması belki...





Yazıya otururken Latif Demirci'nin "Nostalcisi Kandilli" başlıklı karikatür kitabı aklıma düştü. Eh, o vakit yazının başlığı da öyle olsun. 
Latif bu başlığı  nereden bulmuş ola ki? Bir zamanlar toplumda nostalji rüzgarları eserdi, kavramla yeni tanışmıştık ve her konuya yamardık. 
Eskilerin bildiği kullandığı "ölüsü kandilli" deyimi vardı. Muhtemelen ondan esinlenmiş midir, nostalcisi kandilli derken?
Ölüsü kandilli  için açıklama şöyle:
Sülalesinde, ced dizisinde en az bir adet evliya bulunan şahıs. yalnızca evliyanın ölüsüne kandil yakıldığı için kullanılan bir argo tabir. 
Maymunluk yapan birisine, sitem manasında, kızgınlık içeren cümlelerde kullanılan bir tabirdir.

Yeni bir geçmişe mektup yazısında görüşmek/görünmek  dileğiyle...


Çarşamba, Aralık 24, 2025

ARA-LIK - 10. Yazı - Eee, Daha Daha Nasılsınız?

Londra defterini kapattım ve İstanbul defterinin yarım kalan sayfalarını hemen açıp, doldurmaya başladım; zira gündelik hayat devam ediyor, tamamlanması gereken bir dolu iş var.

Yolculuğa çıkmadan hemen önce kitaplığımda Virginia Woolf'un Londra Manzaraları başlıklı bir kitabını bulmuştum, yıllar önce almış ve okumuşum, hiç hatırlamıyorum. 
Dergilerde yayınlanmak üzere yazılmış, Londra caddeleri, rıhtımları, kiliseleri, insanları üzerine denemeler diye tanımlayabilirim. Uçakta giderken ve dönerken okuyup bitirdim.

Yine tam yolculuk öncesi Maggie O'Farrel'ın yazdığı roman Hamnet'i dinlemeye başlamıştım. 
Londra saatine bir türlü uyum sağlayamayıp, İstanbul saatiyle uyanmaya devam ettiğim için, sabah erken saatlerde uzun uzun Shakespeare'nin genç yaşta ölen oğlunu, ikizini,  karısını ve onun ailesini,  zamanın İngiltere'sine bizi götürerek anlatan bu romanı dinleyerek geçirdim.
Globe tiyatrosun nehrin güney kıyısının önemli noktalarındaki yeni yerini ve yangından önceki yerlerini görmek de, yazarın anlattığı  zamanının ruhunun zihnimde bir parça  olsun canlanmasını sağladı.  

Şimdi bunları yazdıktan sonra öğrendim, aynı isimli ve 2025 tarihli bir film var, kadro şahane, bulup izlemeli.


On gün öncesinin güneşli bir Londra pazarından,
Hemen her meydancıkta olan Christmas alış veriş mekanlarından birinin yanı başındaki heykelli havuz; Chelsea, Sloane Meydanı, Venüs Çeşmesi,
Ortamda inanılmaz bir şenlik var, kış güneşi altındayız. 

Çarşamba, Şubat 21, 2024

"Şimdi bir şeyleri doğru yaptım diyebiliyorum"

Bu sabah saçımı boyatmaya gitmiştim. İşin en sıkıntılı kısmı boyanın tutması için geçecek süreyi beklemek bana sorarsanız. O sırada cep telefonundan bir şeyler okuyordum. BBC'de bir haber gördüm ve yakın zamanda okuduğum Johann Hari'nin depresyon hakkındaki kitabı "Kaybolan Bağlar" aklıma geldi. 

Konuyu yazıdan alıntı yaparak şöyle özetleyeyim: 
Almanya’da yaşayan Marius Werner, isimsiz bir kök hücre bağışıyla bir İngiliz doktorun, Nick Embleton'ın hayatını kurtardı. Genç Alman, bu durumun intihara meyilli hissettiği bir zaman diliminde kendisini de hayatta tuttuğunu söylüyor.
Haberin tamamını okursanız göreceğiniz üzere, işte bu ifade, tam da Johann Hari'nin sırayla incelediği depresyondan kurtulma yollarından birisine denk düşüyor; insanlara yardım etmek, işe yarar bir iş yaptığını görmek, hayatta varlık nedeni olan bir insan olduğunu hissetmek. 

Aslında kitabı geçen ay okumuş bitirmiştim, hakkında yazmak kısmet olmamıştı, bugün denk gelince, yazmadan geçemedim.
Kitabın tümünü özetlemek olacak iş değil, ancak kendisinde veya yakın çevresinde depresyon yaşayanların okumasını önerebilirim. Kitapta depresyonun nedenleri, yaşadığımız rekabetçi toplumun kaygıları nasıl tetiklediği, yaşama amacı denen kavramın içinin boşalmasının sonuçlarını bir bütün halinde, sistematik ve çözümleyici, anlaşılır şekilde bulmak mümkün. 
Modern toplumların yarattığı bu tür sıkıntıları ilaçla tedavi ettiğini sanan bilimin eksiklikleri ve sonradan ortaya çıkan gerçekler de anlatılanların içerisinde yer alıyor.




Son sayfadaki son paragrafı yazayım izninizle, belki kısaca yazdıklarım hakkında biraz daha net fikir vermiş olurum. (Sf. 316)

"Genç halime bunu söylemek isterdim. Şimdi etrafındaki diğer yaralı insanlara dönüp onlarla bağ kurmanın, bu insanlarla birlikte bir ev  -birbirinize bağlı olduğunuz, hayatlarınızda beraberce anlam bulduğunuz bir yer-  inşa etmenin bir yolunu bulmalısın.
Çok uzun süredir kabilesiz ve bağlantısız yaşıyoruz.
Hepimizin eve dönme zamanı geldi."


Çarşamba, Ocak 03, 2024

OKUDUKLARIM, SEYRETTİKLERİM

2023 yılı ajandasını kullanmaya başladığımda, her ayın sonunda boş bir sayfa olduğunu görünce o sayfayı ay boyunca okuduklarıma seyrettiklerime ayırmaya karar vermiştim.
Bugünlerde yeni ajandaya notlar aktarırken, o ay sonu sayfalarına sık sık gözüm ilişmeye başladı ve bloga yazmayı istedim. Gerçi şimdi buraya aktarırken tek tek isim yazmaya üşendiğim için, kestirmeden rakam yazıp geçeceğim.  Nihayetinde tembel işi olsa da senenin dökümü olarak bir not olması iyi olur. 

Okuduğum kitap sayısı 31 olmuş.  Bazı aylar iki bazı aylar dört kitap okumuşum, biraz torpille ay başına ortalama üç kitap gibi.
Dinlediğim kitap sayısı biraz daha az, toplam 22 kitap dinlemişim. 

Kitaplar arasında en eğlenerek ve severek okuduğum Miguel Bonnefoy'un romanı Miras. Şurada kendisinden övgüyle söz ettiğim bir yazımı bulabilirsiniz. 
Okuduğuma ve bu suretle öğrendiklerime en çok memnun olduğum bir diğer kitap edebi bir eser değil. Johann Hari'nin önemli araştırması Çalınan Dikkat. Bu kitap hakkında düşüncelerimi şurada yazmıştım, gözatmak isterseniz. 

Gelelim filmlere.
Bu sene dört kez sinemada film seyretmeyi başarmışım, yeni senede bu sayının katlanması arzu ve dileğiyle, tabii ki.
Filmleri şöyle sayayım: Barbie, Kuru Otlar Üstüne, Bir Düşüşün Anatomisi ve AI / EO .
Görüldüğü üzere her telden çalıyorum.
Bu arada internet üzerinden genellikle MUBİ ve diğer platformlarda izlediğim filmlerin sayısı hiç fena değil, gerçi bunların bir kaçı dizi formatında ama sayı toplamı 57 film olmuş.

After Sun, Yaşamak, Leyla'nın Kardeşleri, Close, Hit the Road, Kuru Otlar Üstüne, Do not Disturb, İnşallah Erkek Olur ve Saint-Omer aklımda kalan sevdiğim filmler oldu.



Ağacın üst dallarına tünemiş sığırcıkların sinema ve kitapla ilgisi yok, biliyorum.
Fotoğraf, yazı kuru kuru kalmasın, biraz kış manzarası olsun diye...

Salı, Aralık 19, 2023

bülbülmüş

 

günler diyorum, nasıl geçecek bir sonraki buluşmayı beklerken?

kolay geçecek; artık sadece beyaz zarflar beklenmiyor, posta kutuları anında ulaşılır oldu,

her yolla mektup yazılır, alınır, verilir, beklenir, gönderilir, çeşit çeşit...

iki günlüğüne nereye gidilsin? yakında olmalı hem de gözlerden uzakta, 

orman içinden bir yoldan karanlık henüz basarken ulaşılan,

akşam yemeği çıtırdayan şöminenin karşısında,

yıllar sonra bir dans daha, 
-on sene önceki nasıl başkaydı, yakın ama uzak,  dokunmak isteyen, kaçan-

on sene sonraki sınırların ötesine geçmenin rahatlığında, umursamaz, anı yaşayan,

gece yağmurun sesi, ince, sürekli,

sabaha karşı bülbül sesi, pencere açılıp dinlenecek, acaba gerçek mi?

inanması zor çünkü, kış bitti mi sahiden? baharın eli kulağında desen belki öyle,

sahiden bülbül mü? evet!


****************

Bu geceyi anlatmaya kelimeler yetmiyor, "sözcüklerin simgelediklerini"...

Kum Kitabı, Sf. 41


Cuma, Eylül 08, 2023

Bakan Göz, Gören Göz


"Bir fotoğrafçı, dünyaya ilk kez bakan bir çocuğun ya da yabancısı olduğu bir ülkeye giren yolcunun algı açıklığına sahip olmalı ve onu içinde taşımalıdır. 
Bill Brandt"

"Ve Ansel Adams'ın şu sözlerindeki gerçekliği anlamaya başlıyorum: Fotoğrafı sadece fotoğraf makinesiyle üretemezsiniz, gördüğünüz tüm fotoğrafları, okuduğunuz tüm kitapları, dinlediğiniz müzikleri, sevdiğiniz insanları da bu eyleme katarsınız. Nesnelerin görünen yüzlerinin altındaki o ânı bulmaya en çok yaklaştığım, senin kim olduğunu anlamaya en çok yaklaştığım an buymuş gibi, bu fotoğraflar da bir şekilde sende görünenin altında var olanı gösterir gibiler. Bu yüzden, kimseye göstermemiş olsam da benim için özeller."


İrlanda'lı yazar David Park'ın romanı "Bilinmeyen Ülkede Yolculuk"u bitirdim az önce.
Okurken,  bir yol hikayesinin akıp gitmesi yanısıra, ebeveyn / evlat ilişkileri konusunda ince ve derin düşüncelere dalmama neden oldu ki, zaten son zamanlarda hassasiyetimin yüksek olduğu konu...

Kitabın girişinde ve sonlara yakın bir yerde, iki bilinen ve saygı duyulan fotoğrafçıdan alıntılar var; girişteki iki paragrafa aldım onları.
Geçende bu sahilde çektiğim bir fotoğrafı gören bir arkadaşım önce "sen mi çektin bunu" sorusunu yöneltti, "evet" cevabım üzerine telefonumun modelini sordu.
Ben de marka ve model belirttikten sonra altına "ehemm ehemmm" yazdım.
Cevap geldi "Keramet makinada değil diyorsun galiba, bakan gözde. Haklısın"

Konuyu yukarıdaki üstad fotoğrafçıların fikirlerine bağlarsak, bakan göz o görüşü hem saf bir çocuk bakışıyla hem hayat tecrübesiyle ediniyor, sanırım


Perşembe, Haziran 29, 2023

ÇALINAN DİKKAT

Uzunca süredir, böylesine ilgiyle sayfalarını çevirdiğim, her satırını çizmek istediğim bir kitap okumamıştım.
Buraya geldiğinde kızım bir kaç kitap almıştı, bu kitap da aralarındaydı. Giderken hepsini taşımayayım, sonra okurum diyerek bıraktığı oldu, bu kitap onlardan. 
Kızım gittikten sonra kütüphanesine bakarken, "Çalınan Dikkat" başlığı ilgimi çekince elime aldım ve bırakamadım. 

Son günlerde, cep telefonu elimden düşmüyordu. Önce araya seçim girdiğinden dolayı haberlere bakıyordum filan diyerek kendime bahane yaratmaya çalıştım ama, pekala haftalık bildirimlerde günlük ortalama ekran süreleri 4 saati geçkin çıkmaya başlamıştı. Bu bir tür bağımlılık hali beni rahatsız ediyordu. 
Kitabı okuyunca bu rahatsızlık duygusunda yalnız olmadığımı, bizden daha genç nesillerde bazen daha da aşırı bir süreleri bulan internetle geçirilen zamanların çağımızın bir tür salgın hastalığı olduğunu düşünmeye başladım.

Kitabın konu başlıklarından yola çıkarak şunları özetleyebilirim:
İnternet  hızının, sayfa geçişlerinin artışı ile insanlardaki fiziksel ve zihinsel bitkinliğin artışı paralel gitmekte. 
İnsanlar uzun süreli okumaktan uzaklaşmış durumdalar, hayal gücümüzün yaratıcı becerilerimizin kaynağı olan zihin gezinmeleri oldukça aksıyor. 
İnternet kullanıcılarını takip eden ve yönlendiren teknolojiler hızla artıyor. 
İlginç bir şekilde yukarıdaki gelişmeler nedeniyle insanlardaki stres ve teyakkuz hali çoğalıyor. 

Tespit edilen bu durumun sebepleri arasında sadece çok hızlı  teknolojik gelişmeler değil, insanların bu yüzyılda özellikle son yirmi yılda değişen beslenme alışkanlıkları da ayrı bir unsur olarak olumsuz etkide bulunuyor.

Yazarın ana fikri, "dikkatimizi bizden çalan kuvvetlerle kolektif olarak yüzleşip onları değişime zorlamak gerekliliği." 
Aksi halde, bize dayatılmaya çalışılan  bireysel sorumluluk ve her bireyin kendilerini düzeltmekle uğraşması gereği çıkmaz sokağında kalakalmak işten bile değil.

Farkındayım, oldukça kuru ve didaktik bir kitap yazısı yazmaktayım. Oysa, gerçek durum böyle dümdüz değil. Kitapta anlatılanlar ve çözüm önerileri beni gerçekten etkiledi, her sayfada altı çizilecek bir çok cümle bulduğum bir kitaptan söz ediyorum, hatırlatayım.

Kitabı oluşturan konuşmaların ses kayıtlarına da web sayfasında yer verilmiş.
Aşağıdaki yazarın fotoğrafı da oradan.


Okuyunuz! 
Pişman olmayacağınızı, benimkine benzer bir dolu aydınlanma yaşayacağınızı düşünüyorum.

Cuma, Mayıs 05, 2023

KURU KIZ

... ya da kız kurusunun bir türevi olarak kuru kız olmak
Ayfer Tunç'un son kitabı "Kuru Kız"ı okumaya havaalanında uçak saatini beklerken başladım.
Onca bilinen Ayfer Tunç kitabı arasında okuduğum ikinci A.T. romanı bu, ilki önceki kış okuduğum "Suzan Defter"di.
Kuru Kız'ı üç günde keyifle okuyup bitirdim. Kitabın açılışı dünyanın sonu sayılan    ( neden öyle? belki dünyanın en ucu  mu demeli? ) Tierra del Fiego'ya yapılan bir yolculukla başlayınca, o kitabın içine düşmem kaçınılmazdı. 
Tierra del Fuego, Ateş Toprakları demek, Arjantin'in en güneyinde yer alan bu topraklardaki eyaletin başkenti olan Ushuaia aynı zamanda dünyanın en güneyinde yer alan tek şehir. Ondan ötesinde Güney Atlantik Okyanusu ve karşısında Antartika var.


Hayatta kimsesi kalmamış, o güne dek "hayatsız hayat yaşamış" bir kız kurusunun hayatı yaşamak için hazırlanması, yola çıkması, dünyanın sonuna ulaşması etkileyici bir macera olarsk gözükebilir. 
Oysa belki asıl etkileyici macera, romandaki anlatının çoğunluğunu oluşturan  ve hedefe varmadan önce yaşanmış olan hayatsız hayat günleriydi; bir kadın dünyanın sonuna ulaşmaya neden ister ve buna nasıl karar vermiştir?

Umutsuzluktan umuda kapı açmaya ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde Kuru Kız'ı okumak bana çok iyi geldi.

Cuma, Nisan 07, 2023

Şili şaraplarının iyi olmasının varmış bir sebebi

Şili, ya da İspanyolca yazılışıyla Chile kelimesinin kökeni, genel kabule göre yerli  Aymara dilinde "dünyanın son bulduğu diyar" anlamına geliyormuş. 
İspanyollar Güney Amerika'nın sömürgeleştirilmesinin başlangıcından itibaren Atacama Çölü'nün güneyindeki toprakları Chile olarak adlandırmışlar.
Güney Amerika kıtasının batısında kuzeyden güneye Antartika'ya kadar uzanan, yüzölçümü yaklaşık Türkiye kadar olan bu toprakların ortalama genişliği 180 km imiş. İnce uzun coğrafyasıyla çeşitli iklim yaşayan ve bitki örtüsü barındıran bu topraklara tezatlar ülkesi deniyormuş.

Şimdi, ansiklopedik bilgiye ara verip, Şili hakkında bilgi toplamaya neden merak saldığım konusuna geleyim.
Bir kitap okudum, uzun zamandır bu kadar akışına kapılarak ve keyifle kitap okumamıştım.
Güney Amerika kökenli (Venezuellalı anne, Şilili baba, Fransa'da doğmuş, Portekiz'de büyümüş) genç yazar (1986 doğumlu) Miguel Bonnefoy'un romanı Miras'tan söz ediyorum.
Ve bu kadar severek okumamda, kitapçıda gezerken kitabın kendini bana gösterip oku beni dercesine göz kırpmasının mutlak etkisi olduğunu düşünüyorum.  

Kitap tam bir Şili tarihi romanı. Tarih derken, olan biten bu kadar mı akıcı, bu kadar mı macera dolu anlatılır, büyülü gerçekçilik bu kadar insanı alır götürür... Okursanız, bu coşkuma hak vereceğinizi düşünüyorum. 

İspanyolların Güney Amerika yerlilerine acımasız davranışlarını çoğumuz okumuşuzdur, duymuşuzdur. İşte 19. yüzyıldan itibaren çoğunlukla Basque bölgesinden olmak üzere sonraları göçen İngiliz, İrlandalı, Alman, İtalyan, Hırvat, Filistinliler ve torunları bugünkü Şili nüfusunun  %95'ini oluşturuyormuş. Yerliler, nüfusun sadece %3,2'i imiş.
 




Hah, şimdi geliyoruz başlıktaki keşfimin nedenine...
Kitapta anlatılan ailenin Şili topraklarına ulaşan ilk ferdi aslında oraya yanlışlıkla gelmiş  bir Fransız bağcı. Kader sayesinde yolunun düştüğü Şili'de ürettiği bağlar ve şarap, muhtemeldir ki günümüzdeki ünlü Şili şaraplarının temeli olmalı.
Onbeş yirmi sene öncesinde Şili şarapları ve bazı üzüm çeşitleri ülkemizde belirdiğinde şaşırmıştım. Miras'ı okuyunca yaşadığım aydınlanma ondan sebep.

Kitabın arka kapağından aktarıyorum:
"Fransa'daki bağları amansız bir salgınla kuruyup giden bir bağcı sağ kalan son asma kökünü cebine koyar ve onu California'ya taşımasını umduğu gemiye biner. 
Fakat hayalleri talihiyle bağdaşmaz. Karahumma olup gemiden Valparaíso Limanı'nda inmek zorunda kaldığı gün, yola çıktığı Fransa ve ayak bastığı Şili'yi bekleyen kader, gümrükteki bir yanlış anlama sonucu soyadı Lonsonier olacak ailenin de kaderi olacaktır."


Pazar, Nisan 02, 2023

Selam Ekmekcikız, yine beni boşladın, ne fenasın!

 ...demesin sevgili blogum. 
Üzülüyorum sonra. 
Gerçekten.
Her gün öte tarafa yazıyorum da burası böyle iki üç yazıyla ay geçirince içim sızlıyor.

Bu ay okuduğum kitapları yazayım, en azından burada derli toplu dursun. Gel gör ki, okuya okuya dört ince kitap okumuşum; öyle pek parlak bir tablo değil. 

İlk kitap bir Gülten Akın seçkisi "Deli Kızın Türküsü" 
Gülten Akın şiirlerini bir kitapta, toplu olarak ilk kez okudum. Gecikmiş olsam da kendisiyle tanıştığıma memnunum. 
Sevdiğim bir şiirini  buraya alıyorum:

UZUN YAĞMURLARDAN SONRA
 
Sen yağmurlu günlere yakışırsın 
Yollar çeker uzak dağlar çeker uzak evler 
Islanan yapraklar gibi yüzün ışır 
Işırsa beni unutma 

Alır yürür sıcak mavisi gökyüzünün 
Kuşlar döner uzun yağmurlardan sonra bir gün 
Bir yer sızlar yanar içinde büsbütün 
Her şeye rağmen ellerin üşür 
Üşürse beni unutma 

Yeni dostlar yeni rüzgarlar gelir geçer 
Yosun muydum kaya mıydım nasıl unuturlar 
Kahredersin başın önüne düşer 
Düşerse beni unutma    

1954



İkinci kitap, Selçuk Baran'ın öykülerinden bir seçki "Öğle Saatleri"
Hakkında okuduğum yazılardan Selçuk Baran'ın zamanında kıymeti pek bilinmemiş bir yazar olduğu izlenimini edinmiştim. Nursel Duruel'in yayına hazırladığı kitabı okuduktan sonra bu fikrin doğru olduğuna kanaat getirdim.
Selçuk Baran, günlüğüne "..hiçbir şey sözcükleri kullanmak kadar güzel, büyüleyici ve heyecan verici değildir " yazmış bir kadın. Onun sözcük sevgisinin yarattığı ve yaşattığı dünyayı tanımak güzel bir tecrübe oldu.

Üçüncü kitap, öykülerini okumayı sevdiğim bir siyasetçinin son öyküleri, Selahattin Demirtaş'tan DAD.
Bazen düşünüyorum da, koşulların zorlaması nedeniyle hapishanede  bir direnişe dönüşen yazmak eylemi yerine, kendiliğinden yazar olsaydı ne olurdu? 
"Yazabildiğim sürece varım, varsam yazmalıyım" diyor yazarımız.  

Son kitap bir çeşit nehir söyleşi ya da geniş röportaj "Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım"
Erhan Altın'ın Tomris Uyar'la Turgut Uyar üzerine yaptığı söyleşi.
Turgut Uyar gibi sevilen ve dünyaya erken veda etmiş bir şairin ölümünden sonra,  yazar eşiyle  yapılmış söyleşi, okurun merak ettiği pek çok alanda ip uçları veriyor.
Ben en çok şairin matematik merakından  etkilendim, şiir kurmak ve matematik zekası benzerliği ilginç geldi.

Nisan ayı kitapları neler getirecek? Meraktayım doğrusu.


Salı, Aralık 20, 2022

İnsanın alacası içindedir derler

Sevgili F. hanım bize sorular sormuştu, bir defasında.
Soruların en önemlisi "dışarıdan bakıldığında görülen özelliğiniz nedir" idi.
Ben pratik zekalı, güler yüzlü, bardağın dolu tarafını gören birisiyim dedim.

Onun sorduğu "nasılsınız" sorusunun cevabı aslında aşağıdakiler gibiymiş.
Mükemmeliyetçi misin, başkalarını memnun etmeye mi uğraşırsın, güçlü olmaya mı çalışırsın, taşıyacağının üstünde yük taşır mısın, hep geç mi kalırsın bir şeylere yetişmeye mi uğraşırsın?
Bunlara yönergeler / driver denirmiş ve bunlar çocukluğumuzdan itibaren bizi etkiler, nasıl kişiliği olan insan olacağımızı belirlermiş.

Yönergeler ve şifreleriyle ilgili notlar almışım o vakit. 
J. Lahiri'nin kitabını okurken kahramanın kendisini didiklediği, anlamaya çalıştığını gözlerken aklıma geldi, aradım taslakta buldum, bulmuşken aktarayım dedim. 

1 - be perfect  /  mükemmel ol
mükemmel insanın korkusu kendini kaybetmek, kendi kontrolünü kaybetmek üzerinedir.

2- pleased others  /  başkalarını memnun et
kendi duyguların önemli olmadığını düşünmek, geri planda durmak

3- be strong   / güçlü ol
güçlü insanların sıkıntısı duygularını yaşayamamak, bazı durumlarda fiziksel sıkıntılarını yaşayamamak

4- try hard  /  kendini zorla
güçlerinin üstünde yük taşırlar

5- hurry up  /  acele et
yaşamın kendisi ürkütücü gelir, hep geride kalışları ondandır.



Bitkinin alacası ise dışında, görüldüğü gibi...


Salı, Ekim 11, 2022

Ekmekcikız İftiharla Takdim Eder: Bu seneki Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan yazar...

 ... Annie Ernaux'un okuduğum tek kitabı "Seneler", yazarın kendisini ilk kez okuyacak olanlara önerebileceği kitabı imiş. 
8 Ekim tarihli Diken'de yayınlanan derleme röportajda şöyle deniyor: 
“Açıkcası gerek içerik, gerek konu bakımından hatta zaman zaman yazım tekniği itibarıyla kitaplarımın birbirine pek benzemediklerini düşünüyorum. Dolayısıyla bunu cevaplamak zor. Ayrıca gençler ve yaşlılar için farklı kitaplarımı önermem gerek. Ama herkesi ortak bir noktada buluşturabilecek kitabım sanırım ‘Seneler‘ olmalı.”
Ayrıca, yukarıdaki paragrafa tıklarsanız yazının tamamına da ulaşabilirsiniz. 

Seneler'i pandeminin en civcivli ilk senesinde 2021 Ocak ayında almış ve Mart ayında okumuş ve çok sevmiştim. O zaman yazdığım yazıyı şuraya iliştireyim.
Derken geçtiğimiz yaz, sanırım Temmuz ayıydı, yönetmen Audrey Diwan'ın 2021'de Venedik'te Altın Aslan ödülü almış filmi Happening / L'evenement'i beğenerek, etkilenerek  izledim. 
Filmin bitiş jeneriğinde filmin  Ernaux'un bir başka romanı Kürtaj'dan yapılmış olduğunu okuyunca, bir çeşit aydınlanma yaşamıştım. 
Çünkü filmdeki üslup Seneler romanını anımsatıyordu ve anlatılan olayla bir çeşit zaman tanıklığı yapıyordu.
Bence, yazar tam da Seneler romanının 220. sayfasında otobiyografik kahramanına söylettiği cümlenin peşinde yazıyor "Oysa onun için mühim olan, belirli bir dönemde yeryüzünden gelip geçişinden müteşekkil o süreyi, kendisinin içinden geçmiş olan ve sadece yaşamış olmakla kaydettiği o zamanı yakalamak."


Şimdi, yazarın diğer kitaplarını da okumak arzusu içindeyim, heyecan duyuyorum.



Can Yayınları, iki üç sene öncesinden yazarın pek çok kitabını yayınlamış, şimdi baktım da neredeyse hiç birinin  basısı kalmamış. Sanırım, hızla eldekilerin yeni basılarını yapıp yayınlayacaklardır.

Son bir link daha vereyim, Yenal Bilgici'nin yazar, ödülü ve edebiyat görüşü üzerine yazdığı yazıyı da meraklısı için buraya bırakayım.  


Pazar, Temmuz 10, 2022

Yaşanmamış aşktan ümit kesilmez *

İnsan gençken ve aslında ne kadar mutlu olduğunu henüz farkında değilken
Yaşayacaklarının merakı ve heyecanı içindeyken, bilemiyor
O ilk merak ve heyecanlarla yaşadıklarının ne kadar değerli olduğunu ancak yıllar sonra anlıyor
Gençliğin şaşkınlığı acemiliğiyle yaşanıp geçilenler sonradan anlam kazanıyor
Geçmişe özlem işte böyle başlıyor, hem de en yakıcısından 

Sancerre* şarabından söz eden bir satırı okurken  göz pınarından bir damlanın kayıp gitmesinin nedeni başka ne olabilir ki?

* işaretleri son okuduğum kitabın sonucu.
Başlıktaki cümleyi Ian Mcewan'ın "Fındık Kabuğu" romanının sonradan sayfasını bulamadığım bir yerinde okumuştum.

Sancere şarabına gelince, Fransa'nın Loir nehri kıyısında üretilen savignon blanch üzümlerinden yapılıyor. 
Otuz yıl öncesinde -belki fazla oldu- anı/armağan olarak getirilen bir şişesinin paylaşıldığı öğlen yemeğinin hatırası şimdiden bakınca ne kadar canlı duruyor.





Şimdi okunan kitaptan kalanları geçip, tarihten kalanlara geliyoruz:

Geçen haftaydı, Heybeliada'da gezintiye çıktık. Sahile, Asaf plajı, Kablo mesire yeri tarafına giderken A. ablam "durun sizi şuradan geçireyim, köşkün kapısına bakalım" dedi.
Bakalım dediği kapı, bilmeyen için önünden öylesine geçilecek bir yıkıntı gibi duruyor. 
A. ablam dedi ki, "bakın bunlar zamanında kapının üzerine işlenmiş semboller, lotus çiçeği ve Mısır tanrılarının asası". Şimdi bakınca silikleşmiş, birisi sivri uçlu bir nesneyi alıp taşın üzerinde dolaştırmış, adeta. Fotoğrafa tıklayıp büyütürseniz görebileceksiniz. 

Sonradan araştırınca, öğrendim. Abbas Halim Paşa köşkü, Heybeli'nin Burgazada'ya bakan tarafında, yeşillikler içinde 1899'da yapılmış. Özel ve özenli bir mimarisi varmış, kocaman bir bahçe içinde üç katlı bir yapıymış, önünde özel iskelesi bile varmış. 
E peki, yandı bitti kül mü oldu, köşk şimdi nerede diyeceksiniz, değil mi? 
Yanmamış üzülmeyiniz, 1945 yılında paşanın ölümünden 10 yıl sonra, sökülüp Mısır'a taşınmış. 
Peki nasıl taşınmış?  
Meğer, bina  numaralanmış malzemenin birbirine vidalanması yoluyla yapılmış ve bu nedenle Heybeliadalılar arasındaki diğer adı vidalı köşk imiş. İşte, o vidalar sökülmüş, parçalar gemiye yüklenmiş ve Mısır'da tekrar kurulmuş.

İyi de ben "yaşanmamış aşktan ümit kesilmez" sözünü anmakla başlayıp buraya nasıl geldim?


Cuma, Nisan 08, 2022

Ben eskiden bugünlerde...

 ... neler yaparmışım acaba?

Eskiden dediğim, 10-12 sene öncesinde henüz çiçeği burnunda bir blog yazıcısı olduğum günlerde diyordum.
Biraz bakındım, mesela İstanbul Film Festivaline gidermişim. Şuraya bir tıklayınız, mesela...

Sonra seyahate gidermişim, uzaklara, yurtdışına. Daha önce görmediğim yerleri görmeye, başka kültürlerle tanışmaya.  Burada bir adaya yapılan güzel yolculuğa ait yazıların başlangıcı var. 
Size güveniyorum, devamını okumak isterseniz bir yolunu bulursunuz elbet. 

Hepimizin yaptığı kayıp zamanın peşinde koşmak eylemlerinden de eksik kalmazmışım, fotoğraf albümlerine bakarmışım.
Sonra o eylemin getirdiği duyguları yazarmışım. Şuradaki yazı. . 

Okuduğum kitaplardan söz eden yazılar yazarmışım. Kitaplarını çok severek okuduğum Barış Bıçakçı'nın bir kitabını yazmışım burada, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. 

Bazen şehir içinde gezermişim, alır başımı gidermişim, o ada senin bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra... Nereye mi? 

Şehirde işe gidip gelirken ve  gündelik hayat akıp giderken yaşananları anlatmak da var bazen. Şimdiki her güne üç güzel şeyin ön hazırlığı bir çeşit. 

Nisan gelmiş, doğayı gözlemeden olur mu? Genellikle erguvan peşinde, bazen de ada mimozası bir adım öne geçmiş. 

Unutuyordum, bir de ekmek ve türevlerini  yapmak, yedirmek ve tariflerini yayınlanmak varmış. Bu yazı da o eyleme bir örnek olsun.  

Böylece bu sıkıcı yazının sonuna gelmiş bulunuyoruz değerli okurlar, sabrınız için teşekkür ederim.
Ne Nisanlarmış, onlar! 


Bu nostaljik Nisan yazısını fotoğrafsız, ama ille de erguvan fotoğrafsız bırakmaya gönlüm razı olmadı. 
Nisan erguvandır ve çok daha fazlasıdır.

Cumartesi, Şubat 05, 2022

Kral Kelebeklerinin Göçleri, Makaklar, Bizonlar...

 


Fotoğrafta gördüğünüz bir dişi kral kelebeği, kanat açıklığı  8 - 10  cm civarında. Kanada'dan Meksika'ya kadar olan bölgede göç ederek, gidip gelerek yaşıyorlar ve bu göç 4 nesilde gerçekleşiyor. Çünkü ömürleri bir gün olmasa da en uzun yaşayan son nesil sadece 6 ay yaşıyor, 4 ay kış uykusuna yatanlar birinci nesil kelebekler.
Fotoğrafı da aldığım bu sayfada kelebeklerle ilgili ayrıntılı bilgi var, okuyunca benim gibi şaşkınlıklara uğramanız garanti.

Peki, nereden çıktı monark (kral) kelebekleri, ayrıca makaklar, bizonlar filan. değil mi?
Genç Amerikalı şair Ocean Vuong'un ilk romanı "Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz"i okudum. Otobiyografik özellikler taşıyan anlatısından, şiire göz kırpan üslubuna beni çok etkileyen bir kitap oldu. 
İnsanoğlunun içindeki şiddetin, kendi nesline ve doğadaki diğer canlılara zarar vermesine yol açan hallerini böylesine sakin sakin anlatılması, Amerika'nın Vietnam'ı işgalinden sonra savaştan kaçan ve  Amerika'da en alt sınıftan hayatta kalma mücadelesi veren Saygon'lu bir ailenin üç neslinin hikayesinin bir puzzle yaparcasına ortaya çıkması müthişti.

"...Bazen kim olduğunu ifade etmene fırsat verilmeden siliniyorsun.
...Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu. Bir mesele, evet, ama bir seçenek değil."
Sf. 63

Kitabı yayınlayan Harfa Yayınevinin sayfasından ulaştığım bir söyleşide, kitabın başarılı çevirmeni Deniz Koç kitapla ilgili düşüncelerini ve kitabın çeviri sürecini anlatıyor. İlgiyle izledim, burada.

Bir başka söyleşi geçen sene yazarımızla yapılmış, anlattıkları, düşünceleri kitabı kadar dikkate değer, bence. Buraya bakabilirsiniz. 

Kral kelebeklerini hareket halinde, daha doğrusu Meksika'da dinlenme esnasında görmek isterseniz burada, bir haber videosu var.

Cumartesi, Ocak 22, 2022

Karlı Günden Notlar

Dün akşam, tam beklenen saatte yağmur kara döndü ve iri iri, lapa lapa yağmaya başladı, belki yarım saat böyle yağdı. Sonra kar taneleri küçüldü, bir vakit sonra da durdu kesildi. 
Kaç gündür elimde olan kitabı, dışarıdaki beyazlığı düşünerek bitirdim, sonra biraz düşündüm ardından uyudum.
Kitaptan şurada söz etmiştim, bir haftada okunacak kitap değil aslında, gayet sürükleyici iki-üç günde biter. Araya giren işler ve gündelik hayat gailesi derken, akşam veya sabah birer saat okuyunca, ancak bitti.
Olga Tokarczuk'un Koşucular'ını  ve daha sonra Sür Pulluğu Ölülerin Kemikleri Üzerinde kitaplarını okumuş, bu sonuncunun filmini de izlemiştim. Gözlemlerime göre, özellikle Koşucular, değişik yazım şekli ve içeriğindeki metinlerdeki bazı okura sevimsiz gelebilen tarihi olaylarla ilgili yeniden yazımlar nedeniyle okuyucusunu rahatsız etmiş bir kitap oldu.  
Geçenlerde kitapçıda görünce, "ahan da Olga yeni kitap yazmış"diye atlayıp aldığım  ve dün bitirdiğim "Son Hikayeler" aslında yeni bir kitap değilmiş! Kitap 2004 yılında yazılmış, dilimize 2021'de çevrilmiş. 
Kaba taslak ifade edersem, kitapta bir aileden üç nesil kadının yaşam ve ölüm karşısındaki tutumları anlatılıyor. Özellikle yaşlılık hakkında o kadar etkileyici gözlemler ve tanımlamalar okudum ki, gerçekten etkilendim. Sakin, neredeyse durağan anlatımlı bir roman bu; evet bir insanın ömrü boyunca yaşadıkları konu ediliyor, ancak yaşananların üzerine çökmüş Slav hüznü  olarak tanımlanabilecek bir ruhla.
Demem o ki, Olga Tokarczuk sevenlerin ilgisini çekecek bir kitap okudum.




Slav hüznünden geçiyoruz, ağız tatlandırmaya...

Balkabaklı irmik tatlısı tarifi gözüme çarptı, aa! ilginç olabilir dedim, anneme okudum tarifi, balkabağısever olduğu için hemen benimsedi konuyu. 
Bu hafta pazardan balkabağı aldım ve karlı havada tatlı yemek iyi olur bahanesiyle  denedim. 
Şöyle yapılıyor...

Önce Malzemeler:
Hamuru için:
* 1 su bardağı irmik,
* 1 su bardağı yoğurt,
* 3/4 su bardağı toz şeker,
* 300 gr rendelenmiş tatlı kabak,
* Kabartma tozu, vanilya
* Portakal kabuğu rendesi,
Şerbeti için:
* 1 su bardağı portakal suyu
* 1/4 su bardağı toz şeker
Şimdi yapılışı:
* İrmik ve yoğurt karıştırılır, 
* Toz şeker, kabartma tozu ve vanilya eklenir, tekrar karıştırılır,
* Rendelenmiş bal kabakları ve portakal kabuğu rendesi eklenir, tüm malzeme iyice karıştırılır,
* Yaklaşık 21 cm çapıda yağlanmış bir kaba hamur güzelce yerleştirilir,
* 180 derecedeki fırında 30 dakika pişirilir,
* Diğer taraftan toz şeker ve portakal suyu ile şeker bir taşım kaynatılır,
* Fırından çıkarılan malzemenin üzerine sıcak şerbet dökülür,
* Şerbeti çekip ılınınca yiyebiliriniz, 
* İsterseniz biraz ceviz ekleyin, ya da hindistancevizi rendesi, nasıl arzu ederseniz.


Salı, Aralık 07, 2021

masalmış

 


yılın en kısa günlerinin karanlığı henüz geçmiş

sıradanlığın sıkıcı umutsuzluğu hükmünü sürüyor

aniden bir flaş patlaması gibi, burada

onca yıldan sonra yeniden, merhaba

günler boyu süren sessizlik 

çok sonra anlaşılacak nedeni

derken posta güvercini konuyor, bir mektup

üzeri el yazılı zarfı görmeyeli hayli zaman olmuş

şaşkınlık, sevinç, heyecan, aynı anda

kalp çarpıntısıyla dolu merakla okunuyor sayfalar

okumak mı?

beyaz üzerine lacivert şekillerden anlam çıkarma oyunu

yazılı olandan yazılmamış olanı anladığını sanma becerisi

becerisi mi?

oyun oynama isteği belki de

kış karanlığı çoktan bitmiş gitmiş

bahar yaklaşıyormuş


**********

"Ey geceler, ey gizemli bir ırmak gibi akan aşk..."

Kum Kitabı Sf. 37


Çarşamba, Kasım 24, 2021

"BORGES VE BEN"den "KUM KİTABI"na



Jay Parini'nin kitabı Borges ve Ben'i aldığımı, beğenerek okuduğumu "Her Güne Üç Güzel Şey"de yazmış, bir iki alıntı yapmış ve zevkle okuyup bitirmiştim.
Kitap kapağında yazılı New Yor Times alıntısını bu satırları yazarken dikkat ettim ve şu nefis tesbite katılıyorum:
"Borges'in zaten hayranı olan okurlar için bu anı-roman, lezzetli bir ziyafet. Henüz okumayanlar içinse pek çok kişinin edebiyata dair düşüncelerini değiştiren bir yazara mükemmel bir giriş kapısı."

Benim için Borges, 2009'da Kum Kitabı'nı okuduğum, öyle fazlaca etkilendiğimi hatırlamadığım ve daha fazla kitabını okumaya biraz da çekindiğim bir yazar(dı). 
Aklımda kalan hakkındaki ilginç bilgiler Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü yapmış olması ve yaşamının son yıllarına doğru, gençliğinde geçirdiği bir hastalık nedeniyle, yavaş yavaş görmez oluşuydu. 
Kitap, Jay Parini'nin 1986 yılında bir sabah Jorge Luis Borges'in ölüm haberini almasıyla başlıyor ve 1970 yılında edebiyat doktorası yapmak ve biraz da Vietnam savaşına asker olarak çağrılmaktan kaçmak için gittiği İskoçya' da karşılaştığı Borges'le ilgili anılarıyla devam ediyor. Bunlar anlatılırken, genç bir yazar adayının günlüğünün başına rehber gibi yazdığı şu cümledeki yazma, büyüme, olgunlaşma  sancılarına da tanık oluyoruz.

"Bilinçli bir şekilde yaşamak, yüzünü hayatın yalnızca temel olgularına döndürmek, ölme vakti geldiğinde yaşamamış olduğumu keşfetmektense hayatın öğretmesi gereken şeyi öğrenip öğrenmediğimi görmek."
Walden - H. D. Thoreau

Olaylar gelişir, 22 yaşında olan ve  genç doktora öğrencisi Parini henüz tanıştığı ve hiç okumadığı ünlü yazar Borges'le birlikte, İskoçya'nın kuzeyine doğru  kendi külüstür  arabasıyla  yola çıkar.
Bir hafta süren yolculuk, hayat gibidir; kazalar, komik olaylar, yolda tanışılan insanlar, hayatın anlamını veren diğer şeylerle doludur. daha fazla anlatmıyorum ve aşağıya kitabın son sayfalarında yer alan satırları ekliyorum.

"Ve yakında toz olacak, ama yine geliriz,
Sevdiğim çimenden büyümek için toprağa bırakıyorum kendimi,
Beni tekrar istersen tabanlarının altında ara,
Pek bilmeyeceksin kim olduğumu ya da sözlerimin anlamını,
Yine de sağlıklı olacağım senin için,
Ve süzüp lif lif ayıracağım kanını"
W. Whitman



Sonraki gün, gidip kitaplıktaki Borges'leri kolaçan ettim, Kum Kitabı'nı okumuştum kesindi, ama Alçaklığın Evrensel Tarihi'nden emin olamadım ve okumaya Kum Kitabı'ndan başladım.
Bu kitap Borges'in son öykü kitabı ve 1975 tarihini taşıyor. Kitap arka kapağında şöyle yazıyor: "Öykülerin otobiyografik ögeleri ağır basarken, hem alabildiğine fantastiktir hem de gelip geçen olaylar üzerine derin düşünceler havası taşır, Borges'in olgunluk çağının en önemli eserlerinden biridir."
Bugünlerde tadını çıkararak Kum Kitabı okuyorum işte.

Borges hakkında ansiklopedik bilgi edinmek isterseniz, buraya bakabilirsiniz. 


Pazar, Ekim 03, 2021

HAYRANLIK

Bu sabah erken uyandım. 
İşte o sürdüğüm izin, gezindiğim yolların hikayesi:

Videoya eklenmiş olan parçanın adı olarak Adoration yazıyordu. parçayı buldum, dinledim evet, oydu. Kemancı Randall Goosby ve piyanist Zhu Wang çalıyordu, beste Amerikalı Florence Price'In imiş. Siz de dinleyiniz, burada. 

Pek güzel, besteci Florence Price yaşıyor mu, başka neler bestelemiş acaba? Yeni sorular bunlar!
İmdadıma BBC yetişti, 8 Mart 2021 tarihli bir yayından Florence Price'ın 1887-1953 yılları arasında Amerika'da yaşamış, öncü nitelikte besteler yapmış ve fakat unutulmaya yüz tutmuş ve yakın tarihlerde yeniden keşfedilen bir besteci olduğunu öğrendim. 
Buraya linkini eklediğim haberde piyanist Samantha Ege bestecinin Negre Fantasie No.3 isimli eserini seslendiriyor, dinlemenizi öneririm, çok hoş. 

Sonra nasıl olduysa, yine yukarıdaki ilk eser Adoration'u seslendiren keman piyano ikilisini başka bir eseri seslendirirken dinlerken buluverdim. Çalınan eser, Beethoven'ınmış, adı da The Bridgetower Sonatı imiş.
Nasıl yani? Ben biliyorum bu çalınanı, ama bu ad çok başka bir şey. Ne ola ki?
Ahhaa! İşte şimdi anladım! Efendim bu çalınan Beethoven'ın ünlü Kreutzer Sonatı imiş, aslında. 
Fakat, Kreutzer Sonatı'nın  adının değişmesinin tam da Beethoven'ın çılgın dehasıyla bağlantılı bir hikayesi varmış, meğerse.
"ludwig van beethoven'in  1802-1803 yılları arasında yazdığı op. 47 la majör 9 numaralı üç bölümlü keman piyano sonatıdır.
özellikle ilk bölümün keman partisyonunun zorluğu ve uzunluğu beethoven'in bu sonatı virtüozitesinden tamamen emin olduğu george augustus polgreen bridgetower için yazmış olmasındandır. daha sonraları besteci sonatı bir başka keman virtüozu frenchman rodolphe kreutzer'a adamıştır ve sonatın ismi de kreutzer sonat olarak kalmıştır."

Yazıyı tamamladıktan sonra, bir başka bilgi kaynağı buldum ve eklemeden duramadım. Orada Beethoven'ın sonatı ilk adadığı kişi olan Bridgetower'ın kimliği hakkında nefis bilgi var. Bakmak isterseniz, burada. 

Yukarıdaki paragrafın başına dönüyoruz ve bir saptama daha yapıyoruz.
Bizim genç yorumcuların çaldığı eser, Chineke! Foundation isimli bir vakfın desteğiyle kaydedilmiş. Peki, bu vakıf ne imiş? Burası  etnik kökenli ve Avrupa'da yaşayan genç müzisyenleri desteklemek amacıyla 2015 yılında kurulmuş, bizim gençler bu bağlamda çalmış ve destek görmüş olmalılar. Chinike! Foundation hakkında ayrıntılı bilgi burada. 

Buraya kadar sıkılmadan takip edebildiyseniz, size bir müjdem olacak, daha başınıza gelecekler var; bitmedi!

Efendim Kroyçer Sonatı / Kreutzer Sonata aynı zamanda ünlü romancı Lev Tolstoy'un bir romanının da adı. Bu romanın, yazarın karısıyla olan fırtınalı evliliğinden ilhamla yazıldığı söyleniyor. Tolstoy'un diğer romanlarına oranla kısa bir roman ve olaylar bir tren yolculuğuyla başlıyor(muş) ve romanın adının Beethoven'ın sonatından ilhamla verildiği söyleniyor(muş). Biraz daha bilgi derseniz burada. 

Şimdi olacağı söyleyeyim:
Size, yazıyı okurken sıkılmayın diye Kreutzer Sonatının dinlediğim en güzel yorumunu  buraya ekleyeceğim. Itzhak Perlman ve Martha Argerich çalıyor.
Sonra da ilk fırsatta Tolstoy'un Kroyçer Sonatı romanını alıp okuyacağım, sonra size anlatırım.



Kitap hem Can Yayınları'nda hem İş Bankası Yayınlarında gözüküyor. 
Bakalım nereden bulacağım?