hikayelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 15, 2026

KADIKÖY İSKELE KİTAPÇISI

 Günlerden sonra ilk kez kendime ayıracak bir vaktim olduğunu fark ettiğimde, ilk aklıma gelen fikir "haydi Kadıköy'e gideyim, denize bakayım" oldu.
Öğlene doğru toparlandım evden çıktım, metroyla Kadıköy'e gittim. Meğer meydanda bir çevre düzenlemesi yapılıyormuş, meydanın alıştığımın dışında bir görüntüsü vardı.  
Bariyerlerin arasından dolanarak Karaköy iskelesine ulaştım, üst kattaki İstanbul Kitapçısı'na çıktım. Önce bir sade kahve aldım ve terasa çıktım, sonra da vapurla Kadıköy'e geldiğim her sefer aklıma gelen "şurada otursam da denizi seyretsem" düşüncesine hayat verdim.



Tam o sırada Karaköy Eminönü vapuru yolcu alıyordu. Bir süre şehir hatları vapurunun kaptan köşkünü ve teras parmaklıklarının arasından mendireği seyrettim, kahvemi içtim.
Tam öğlen ortası vaktinde olmamıza rağmen poyraz mı yıldız mı estiğini tam anlayamadığım rüzgar öyle sert ve serin esiyordu ki hiç sıcak hissetmedim.



Sonra vapur iskeleden ayrıldı gitti, ben dahil bir kaç kişi ardından baktık, fotoğraf çektik. 
Sonra kahvemi bitirdim, aşağıya indim, iskelede Karaköy'e gidecek motor yolcu alıyordu, bindim, Karaköy'e geçtim.
İstanbul'a uzak olanlar için küçük bir not; motor iskelesi Galata köprüsünün Tünel tarafında bulunuyor, vapur iskelesi ise Topkapı sarayı'na doğru bakan Galataport tarafında yer alıyor.
Dolayısıyla, motor iskelesinden vapur iskelesine deniz kenarından yürüdüm, az sonra vapur geldi, bindim, Kadıköy'e geri döndüm.
E ne oldu, diyebilirsiniz; haklısınız. 
Cevabım şu, İstanbul'da yapmayı en çok sevdiğim yolculuğu yaptım, rüzgarı hissederek denizi seyrettim, ferahladım, o kadar.

Pazar, Ağustos 09, 2026

KARADENİZ'E DOĞRU GİDERKEN

Geçmiş yıllar içinde pek çok kez gittiğim Şile'ye ve bir iki kez gittiğim Ağva'ya son kez ne zaman gitmişim hatırlayamadım, muhtemelen on sene olmuştur.
Dün için çiçeğimle bir ana kız gezmesi günü planlamıştık.  Erken yola çıkalım, kahvaltıyı yolda mola verir yaparız dedik, evden hazırlıklı çıktık.
İlk hedefimiz Ağva sahiline ulaşmaktı. Bizim evden Ağva yaklaşık 90 km uzakta ve 1,5 saate yakın araba kullanmak gerekiyor.
Saat 11:30 civarı kahverengi işaretli "Saklı Göl" tabelasının yanında geçiyorken, yüksek sesle sordum, burası da neresiymiş? Kızım arkadaşı İ.ciğimin burası için güzel bir yer dediğini söyledi. Gitsek ya, kahvaltıyı orada yapalım dedim.
Çiçek kaptan şoför hemen uygun bir yerde manevra yaptı, döndük Saklı Göl yoluna ve bir kaç dakika sonra Karamandere'nin  kıyısına kurulu  bir tesis ile, yürüyüş ve bisiklet parkurlarının olduğu mesire yerine ulaştık.
Yukarıdaki bağlantıyı tıklayınca göreceğiniz gölet kenarındaki tahta masalı piknik yerlerinde isterseniz masa kiralayıp dışarıdan getirdiğiniz istediğinizi yiyebiliyorsunuz, isterseniz oradan kahvaltı ve yemek alabiliyorsunuz.




Bizim kahvaltımız ve sıcak havaya uygun olarak soğuk çayımız hazırdı. Fırından aldığımız simitler eşliğinde kahvaltımızı yaparken suda dalıp çıkan, gezen ördekleri, yusufçukları, tanıyamadığımız minik kuşları seyrettik. Uzaktan gözüken  kayık karşı kıyıdan çıktı, içindeki yolcularla biraz gezdi, geri döndü. Ben dizimi kollamak amacıyla fazla hareket etmedim, etrafı seyretmeye devam ettim, kızım yürüyüş parkurunda bir tur atıp geldi. 



Saklı Gölden ayrıldığımızda öğlen sıcağı bastırmıştı. 
Kıvrıla kıvrıla giden orman içi yolunda kimi kez eski tahta evlere kimi kez kocaman villalara rastladık. Haydi eski evlerde oranın yerlisi köylüsü oturuyordu diyelim, peki o villalarda kimler oturuyor merakına kapılmadık desem yalan olur.
Yola çıkıştan sonra Ağva tabelasını gördüğümüzde yarım saat geçmişti. Kızım daha önce abisi ile gelinciğimin kamp yaptığı Kilimli tarafına dönmek niyetindeydi, Ağva merkeze bir baksak önce diyerek aklını çeldim. Hava ısınınca ikimizin de hayalinde soğuk bira ve yanında patates kızartması canlanmıştı.



Ağva merkezin yıllar öncesinden zihnimde kalan sakin, sessiz yerle ilgisi yoktu. Aradan geçen yıllar her yeri olduğu gibi oraya  da bol bol inşaat olarak yansımıştı, üstelik ilkbaharın serinliği ve yazın en sıcak günün yakıcılığı da kıyas kabul etmezdi.
Haydi şu sahile gidelim, orada hem denize giriliyor hem de yiyecek yeri varmış diyerek, ismini bir Amerikan şehrinden alan  kamping alanına girdik, girmez olaydık.  İki zebellah tipli adam dibimizde bitti ve ücretli, ödeme yapın, yaptınız mı diye dırdıra başladı. Dedik bir kalıcı değiliz, restorana gideceğiz, belki sahile yürür denize bir bakarız. Restorana gitmek de paralıymış, adam başı şu kadar para verecekmişiz, denize bakmak için de para verilirmiş. 
Çiçeğimin tepesi attı, kıyılar herkese açık, sahile gitmemizi engelleyemezsiniz, jandarmayı arayacağım dedi. Baktım, herif laftan anlayacak tipte değil, durup olay çıkarmak var ama sonra aynı tas aynı hamam olmayacak mı? Kızıma dedim, gel gidelim bu terbiyesiz insanlarla işimiz yok.

İyi ki oradan ayrılmışız ve kalabalık, sevimsiz sahilden uzaklaşmışız ve ilk hedefimiz olan Kilimli'ye dönmüşüz. 
Orada da bir kamp yeri var, orada da bir restoran var; bu defa kamp yapmaya gelen ile yemek yemeye gelen ayrı ücret ödüyor. Günü birlikçiler ve kampçılar çadır yeri vs için ödeme yapıyor, lokantaya gidenler önden bir ödeme yaparlarsa, dönüşte lokantada yaptıkları ödemeye göre indirim alıyorlar. 

Sonuçta, şu yukarıdaki nefis Karadeniz manzarasına bakarak, denizden esen rüzgar yüzümüzü serinletirken bir çardak altında oturduk, soğuk bira eşliğinde patates kızartması, paçanga böreği yedik. Üstüne de kahvelerimizi içtik, ohh miss.

Kızımla karşılıklı muhabbet ederken, bulunduğumuz yeri beğendik mi merakındaki eski kampçılarııza da Kilimli fotosu ve kızıyla keyif yapan mutlu anne fotosu göndermeyi de ihmal etmedik.




Yola çıkarken ilk planda akşam eve dönmeden Poyraz'a gitmek, orada balık yemek vardı. Fakat hava sıcak, ortamlar kalabalık ve yol uzunca olunca rotayı yeniden oluşturduk ve Şile'ye gidelim dedik.
Şile kocaman olmuş, tanıyamadım, nirengi noktalarım olan Fener, Kale, Ağlayan Kaya ve mendirek olmasa neredeyiz diyeceğim.
Gerçi Kale yapılan son restorasyonla yepisyeni hale getirilip, Cenevizliler zamanından kalma tarihine ek olarak Sünger Bob lakabını alarak bir bıyık altı gülme unsuru da kazanmış oldu, ama ne yapalım öyle... 

Trafik yoğunluğu nedeniyle Fener yakınında durmak ve oradan manzaraya bakmak mümkün olmayınca Ağlayan Kaya'da bir mola verdik ve hortumunu suya sokmuş file benzetilen kayayı, denizi, etraftaki plajlarda denize giren insan kalabalığını izledik.

Şile'ye son geldiğim bir kaç seferde, mendirekte demirli balıkçı teknelerinin bazısında oturup balık ekmek yemiştik. Şimdi onlar kaldırılmış, kooperatifte balık satılıyor ve balık ekmek yapan küçük balıkçı dükkanları sıralanmış. Yemeğimizi onlardan birinde yedik ve gittikçe bulutlanan havada Karadeniz'in tüm nemini yermişçesine terleyerek, günbatımına doğru yola çıktık.  

Geziden kısa notlar ve iki fotoğraf daha meraklısı için Her Güne Üç Güzel'in dünkü yazısında var, burada, tık. 
 

Çarşamba, Temmuz 22, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 7 - Çekirdek Çitlemek

 Bundan önceki yazımın başlığı "Son Mektup" idi ama o "Geçmişe Mektuplar" serisinde benim son mektubum değildi. Bitenin ve gidenin ardından yazılan tüm son mektupları anmak amacıyla yazılmıştı.

Bugün annemi içini ferahlatmak için çıktığımız Kadıköy'ün parklarını tanıyalım konulu gezimizde  (bknz, linkteki yazı) serin bir ağaç altı bulup, deniz manzarasına karşı oturduktan ve serinlemek amacıyla soda ve gazoz içtikten sonra, annemin canı çekirdek çitlemek çekti. 
Parkta ufak tefek, çekirdektir, krakerdir, sudur satan birileri pandemiden beri oluyor. O vakitler parktaki kahveler kapalıyken, bir çeşit kamu hizmeti yapardı bu satıcılar. Şimdilerde kahveler güya açık ama, menü oldukça zayıf. 

Neyse, kalkıp gittim, baktım satıcı yerinde duruyor, ay çekirdeği de var ama tuzlu. Oysa biz tuzsuz tercih ederiz. Birer avuç yiyeceğiz zaten, bu defalık tuzlu oluversin.
Esasen ayçekirdeği çitlemek öyle bir bağımlılık ki, elindekini bitirmeden, torbanın dibini görmeden bırakamıyor insan. Nasıl olduysa bu defa paketi yarılayınca, yeter dedik ve ağzımızdaki tuz tadını gidermek için birer bardak suyu tepemize diktik.

Çocukken sokağa oynamaya çıktığımızda, ilk iş bakkala gider, ölçüsü olan  çay bardağı ile ayçekirdeğini alır, elbisemizin cebimize doldururduk. Sonra ya bir duvar üstünde oturur çekirdek çitler ve gündemimizi konuşurduk, ya da çekirdekler saçılmasın diye cebimizi sıkı sıkı tutar hoplar zıplar, çizgi oynar veya ip atlardık.
Ne oyun sırasında ne de yaz akşamları gittiğimiz sinemalarda çekirdeklerin kabuklarını ayrı bir yere koymak, atmak gibi bir endişemiz olduğunu hatırlamıyorum, neredeysek orada yere atardık.



Aradan geçen yıllarda olan şu; artık çekirdek kabuklarını biriktiriyoruz, toplayıp hepsini çöpe atıyoruz.
Peki eski tat, eski eğlence var mı derseniz, nerede var ki çekirdek çitlemekte de olsun?

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6 - "Son Mektup"

 Blog ahalisi olarak birlikte geçmişe mektuplar yazma denemesinde bu defa biraz kaytarır gibiyim. Niyet ediyorum, ama denk gelemiyorum, okuyorum ama yazamıyorum, biraz sinemaki* bir ruh hali...

*Sinameki neymiş, yine ne yumurtladı bu kadın derseniz, bu defa boş geçmiyorum, hemen açıklayayım. Sinameki aslında bir bitki, çiçeklerinden yapılan çay barsak rahatlatıcı, gaz veya kabızlık giderici olarak kullanılıyor. Bir de argo kullanımı var, orada daha çok " mızmız, ne karar vereceğini bilemeyen veya kendi kabuğuna çekilmiş kimse" anlamında kullanılır, bknz. yukarıdaki ruh hali tanımım.

Hazır bu sabahın sakin bir anını yakalamışken, bilgisayarın başına oturmuşken, bakalım neymiş mektuplarla derdim.

On sene öncesine dek sık sık mektup yazardım. Haklısınız, on sene önce artık posta ile mektup göndermek çok azalmıştı, artık e posta kullanılmaya başlamıştı. Ben ve benim gibiler eski alışkanlıkla kalemle mektup yazar gibi bilgisayardan gönderilen postalarla mektuplaşırdık. Sonra whatsapp ve benzeri aplikasyonlar çıktı ve mektup yazmak yerine anlık iki üç cümle yazmak benimsendi.
Nasılsın? İyidir!
Sen nasılsın? İyi ben de!
Gerçekten neler oluyor hayatlarımızda, ne düşünüyoruz, ne hissediyoruz, belli olamayan kısa sözcükler serisi.

O yıllarda, kardeşim yatılı olarak İstanbul'da ortaokula başladığında, ben üniversite için İstanbul'a gittiğimde, annemle babamla haftada bir telefonla ancak o da kısaca konuşurduk, ama uzun uzun mektuplaşırdık.
Çocuklarımız şehir dışına veya yurt dışına gittiğinde artık mesaj dönemi başlamıştı, ardından görüntülü konuşmalar başladı ve elimiz değil mektup yazarak göndermeye, e posta yazmaya bile gitmedi. 
Çekmecedeki mektupların hepsi bizim ailemize, arkadaşlarımıza, sevgilimize yazdıklarımız ve aldıklarımız. Çocuklarımız okulda derste ödev olarak mektup yazmışlarsa, bir de onlar var, işte.

Çok sevdiğim bir arkadaşım var, gençliğimizde sevgilisinden ayrıldığında ona Yıldırım Gürses'in şarkısındaki gibi bir "son mektup" yazardı.
O mektup adeta ilişkinin özeti gibi olurdu; ne oldu, ne yaşandı, ne olmadı, öyleyse yolun açık olsun konulu. Biz önceleri bu son mektup konseptine gülümseyerek bakardık, sonradan anladık ve psikologların önerileriyle öğrendik ki, önüne bakmak yoluna devam etmek için, son mektup yazmak yapılması gereken en doğru eylem.



Arkadaşımın "son mektup" fikrini sonraları  ben de benimsedim, bir kaç kez son mektup yazdım, gönderdim. Sadece biten  gönül ilişkisinin ardından değil, biten arkadaşlığın ardından ya da ebeveynlerle yapılamamış hesaplaşmaları temize çekmek için mektup yazmak en iyi yol düşüncesindeyim.

Yukarıdaki şiir mektup okunduğunda henüz son mektup yazılmamış ve okunmamıştı.

Pazartesi, Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 5 - Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz?

 Sorunun bu şekilde dile getirilmesi dil kurallarına göre yanlış bir ifade şekli. Doğru söyleniş "bir fotoğraf çektirebilir miyiz" veya "bir fotoğraf çekebilir miyiz" olmalı. 
İki gün önce Mirkelam'ın Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz" şarkısının  yeni yorumunu dinledim, Sevda Deniz Karali söylüyordu. Mirkelam'ın ritmik yorumundan farklıydı, usul usul, sakin bir rica gibiydi. Şuraya ekleyeyim, siz karar verin. Mirkelam'ın sesi kulağınızdadır muhtemelen ya da kolayca bulursunuz.

Derken aynı gün alt sokaktaki marketin önünde kocaman çiçekler açmış bir hatmi gördüm. Benim çocukluğumda bildiğim hatmi çiçeği daha kısa boylu olurdu ve çiçekleri daha ufaktı. 



Meğer gördüğüm, yukarıda fotoğrafı olan, ağaçhatmi / hibiscus syriacus imiş. 
Benim çocukluktan bildiğim ise sadece hatmi ( Sadece C. gibi <3 ) imiş.
Çocukken hatminin çiçeklerini koparır, dilim dilim duran patellerini yuvasından çıkarır, dibindeki beyaz kısmı zar gibi ikiye ayırır, sonra da yüzümüze yapıştırırdık. Bu çiçek parçaları öylece yapıştırılınca horoz ibiği gibi dururdu, biz çocuklar  bir birimize bakar gülerdik.

Bu çiçek yapıştırma eğlencesiyle ilgili komik bir anımız var. Malatya'ya gittiğimiz bir yaz tatilinde babaannemin bahçesindeki hatmilerden yüzümüze yapıştırmıştık, babam  fotoğrafımızı çekmişti. 
Tatil dönüşü maknedeki filmi çıkarmış ve tab edilmesi için fotoğrafçıya vermişti. Bir kaç gün sonra fotoğrafları almaya gittiğinde fotoğrafçı biraz mahcup bir tavırla  "filmin bazı yerlerinde leke olmuş, fotoğraflarda yüzlerde izi kalmış, ne yaptıysam çıkmadılar" demiş. Babam fotoğrafları görünce adamcağızı teselli etmiş, onların leke değil çocukların yüzlerine yapıştırdıkları çiçek olduğunu söylemiş. 

Hazır konu eski fotoğraflara gelmişken, geçmişe mektupları geçmişten bir blog yazısıyla tamamlayayım. Yazının tamamını  okumak isterseniz paragrafın üzerine tıklamanız yeterli olacak.



Perşembe, Temmuz 09, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 4 - Bir Evin Kırk Yıllık Hatırı

 Bugün fizik tedavi sonrası eve döndüğümde, dizimde buzla oturmadan önce, bir sade kahve yaptım. İki seferdir kahvenin içine kakao da ekliyorum, lezzeti hoşuma gidiyor; bir silme tatlı kaşığı kahve ve bir silme tatlı kaşığı kakao. Bu defa kahveyi badem sütü ile yaptım, oldu mu sana çocukluğun sütlü kahvesi hem de kakaolu, nefis. 


Gelelim, bir fincan kahvenin hatırından geçmişe mektuplara...

Kimi insan,  bir evde doğup büyür hatta ömür boyu orada yaşar, kimisi değişik sürelerle ev değiştirir. Hangi uzunlukta olursa olsun, içinde yaşadığımız evlerin üzerimizde hatırı var; değil mi ki bir fincan kahvenin bile hatırı var, yaşadığımız evin neden hatırı olmasın?

Yıllar öncesinde "Ev denince hayalimde canlanan" başlıklı bir yazı yazmışım, mesela. Orada, babamın mesleği nedeniyle değişen görev yerlerinden birindeki hep hatırladığım, belki en mutlu olduğum evi anlatmıştım. 

Daha yakın bir zamanda, pandemideki karşı kıyıya geçmek üzere sokağa çıkışlardan birinde, hem de tam da Temmuz ayında ve bugünlerde Galatasaray'da ilk evlilik yıllarında oturduğumuz evi anmışım. 
Anılarıma bakınca, çocukluk evindeki mutluluğun bir benzerini yanına özgürlük hissi de eklenmiş olarak, kendi evim diyebileceğim, evlilikle başlayan düzenini kocamla birlikte oluşturduğumuz o evde yaşamıştım.

 "Şu sağda üzerinde "satılık bina" tabelası olan apartmandan sonra, yokuşun en dik yerinde, bizim 88-91 yılları arasında yeni evliyken oturduğumuz apartman vardı.  Apartmanımız aile apartmanı gibiydi, yakın çevrede oturan arkadaşlarımız vardı. 
Güzel zamanlardı doğrusu."

Şimdi bile kulağımda o dik yokuştan çıkarak Galatasaray'a doğru yürürken, tahta sepetindeki lahmacunları satmaya başlamış ve "sıcak sıcak lahmacun" diye  ünleyen satıcının sesi yankılanır.
Karşı apartmanın altındaki bakkal Emine ablanın iş yaptırmak için kocasına ve oğluna bağırmaları geliverir hatırıma.
Yan binadaki marangoz atölyesinden sesler gelir kulağıma, ya da öndeki apartmandaki az gelirli ailelerin karı koca kavgalarını duyarım.

Biz evlenerek o daireye yerleşmeden önce, kocam ve iki arkadaşının bekar eviydi orası. Sonra sırayla evlendiler, işler güçler peşine gittiler ve ev bize kaldı. 
Evin bekar evi halinden geriye sadece holdeki gaz sobası yerinde kaldı, tüm eşyalar değişti her şey  farklılaştı.

O yıllarda İstiklal Caddesi henüz cazibe merkezi olmamıştı, daha doğrusu yeni yeni olmaya başlamıştı. İlk zamanlar sinemadan çıkıp bize şöyle bir uğrayan arkadaşlar yavaş yavaş çevrede ev kiralamaya, almaya başladılar. Bir sonraki aşamada Cihangir popüler oldu, Cezayir Sokağı Fransız Sokağı oldu, İstiklal Caddesi canlandı, gençlerin sevdiği ışıklı, hareketli hayatın odağına yerleşti. 

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra biz karşı kıyıya taşındık, Kadıköylü olmaya, çoğunluğu Bağdat Caddesinde geçen çocuklu hayata adapte olmaya başladık.

Şimdi artık Yeniçarşı Caddesine yolum düştüğünde, o günlerin kırk yıllık hatırasına dalmayı seviyorum. 

Salı, Temmuz 07, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 3 - Ne Diyecektim?

 Geçmişe mektuplara başlarken düşündüm ki pazartesi ve perşembe günleri burada yazarım. Her zaman olduğu gibi evdeki hesapla çarşı denk düşmedi, geldik salı gününe...

Geçen defa gördüğüm rüyaların öznesine mektup yazmak fikri dolanmıştı zihnimde, o da olamadı. Zira, bu aralar evdeki işler sırasında, elime geçenler nedeniyle sık sık geçmişe yolculuk yapıyorum, adeta daldan dala atlıyorum, bir konuya yoğunlaşacak imkanı bulamıyorum.



Dokuz sene olmuş, Ş.'yu ziyarete Kazdağları'na gitmiştik P. ile. Oralarda gezerken yukarıdaki dumanlı kuvarsı almıştım, iyi enerji verir, demişlerdi. Bu taş, o gün bu gündür salonda bir rafta durmakta.
Bugünlerde iyi enerjinin odaların değişimi, eşyaların indirilmesi, kaldırılması, çekmecelerin açılması boşaltılması ve yeniden düzenlenmesiyle  evimize ulaştığını düşünmek istiyorum.

Çocukların oda değişimi işleri sırasında çekmeceler açıldıkça ortaya çıkan resimler, notlar, yazılar arasında bir de mektup vardı. Kızım fotoğrafını çekti ve aile grubumuzda paylaştı. Okul ödevi için yazılmış, o içten tatlı satırlar hepimizi gülümsetti, anılara götürdü. 

Mektup yazarının iznini alarak metni paylaşıyorum:


"İstanbul 19.02.09 
 
Sevgili E., 

Bu mektubu şu an Türkçe dersinde yazıyorum; ama yazmamın tek sebebi bu değil. Artık 8. sınıfta olduğun için karşı binadasın ve senle çok görüşemiyorum, bu yüzden seni çok özledim. 
C. ve sen ile telefonda konuştuğum akşam bana eski zamanları hatırlatıyor; çünkü aynen o akşam telefonda konuştuğumuz gibi çok konuşurduk; ama telefonda değil, yüz yüze. Telefonda konuşurken Altunizade'de karın yaklaşık 5 cm okuğunu söylediniz. Ayrıca Sarma'yı da dışarıda bıraktığınızı söyleyince çok gülesim geldi. 
Bu haftasonu eğer arkadaşım ile buluşmazsan cumartesi günŭ size gelebilirim. Sizle kartopu oynamak yine bana iki yıl öncesini hatırlatıyor. Kardan koltuk ve puf yapmıştık birlikte. Bir de A.'ın seni yere düşürüp attığı sert kartopları geliyor aklıma.
Beş yıl önce ise tanımadığımız birinin benim yüzüme kartopu atması ve ağlamam geliyor. Siz de beni korumak için A.'ın eski mor kızağının içine bir süre kartopu doldurmuştunuz ama yüzüme kartopu atan çocukları hiç görmedik. 
Eğer bu haftasonu size gelebilirsen yine hepsini yapabiliriz. Bir taraftan gitmenizi istemezken bir taraftan da iyi ki öyle büyük bir eve taşınmışsınız diyorum; ama bu sizi özlememe engel olmuyor. Hepinizi çok seviyorum. 
En yakın zamanda görüşmek dileğiyle... 

(imza)
E.K."

Bu mektup hakkında konuşurken mektubun muhatabı E.'in de 6. sınıfta olduğu sene, bir aile büyüğüne (teyzeme) mektup yazdığını ve bu mektubu postaladığını hatırladık. 
Bizim de ilkokulda böyle ödevlerimiz olurdu, kaldı ki biz zaten bayramlarda, yeni yıl kutlamalarında aile büyüklerine kartlar yazardık. Kırtasiyeye giderek, hangi kartı kimin için göndereceğimizi düşünerek seçer, yazar, zarflar, pullar ve postalardık.

Ne diyecektim? Evet, mektup konusunda yazacaktım. 
Bu defa geçmişe mektuplar değil de geçmişten mektup oldu; kabul ola. 

Perşembe, Temmuz 02, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2 - Güreş Arkadaşı

 Gördüğüm rüyaları hatırlamak konusunda son derecede verimsiz bir zihnim var, öyle ki rüya görmüyorum bile diyebilirim. Meğer rüya görüyormuşum!
İki gündür iki ayrı insanı rüyamda gördüm ki öncelikle hayırlara gelsin diyeyim. Asıl komik olanı bu rüyaları arka arkaya görmüş olmam.
Şimdi yazı dizisinin ve yazının başlığı geçmişe mektuplarken benim rüya konusuna dalmam matrak olacak, ama rüyalarda da geçmişteki insanlar ve onlara dair olaylar olunca, yine de buraya yazabilirmişim gibi geldi.

Rüyalarımda oldukça fantastik bir dünya kurgusu vardı, kaçmalı, kovalamalı filan. Olmadık işler kısacası. İki rüyanın da başrol kişileri geçmişte bir dönem bağlarımın olduğu, sonradan umulmadık zamanlarda ilginç dönüşler yaşayan kişilerdi. 
Rüyamdaki D. benden özür diliyordu, C. ise utanmış mıydı neydi, beni görmezden gelmeye çalışıyor, sonra da daha önce yaptığı gibi toz oluyordu. 
Rüyalar bana hafiflik verdi, güldüm geçtim.
Belki bir gün onlara birer mektup da yazarım, hatta hazır konu açılmışken şimdi yazayım  ve arşive kaldırayım. 



Fotoğraftaki peluş tavşanı oğlumun yatağının altındaki depoda buldum.
Tozlanmasın diye nylona sarmışım ama zaman içinde tozlanmış haliyle. 
Attım, makineye yıkandı, sonra da oğluma fotoğrafı gönderdim, "güreşe hazır" yazdım.
Oğlum minicikken bu tavşan neredeyse onun boyundaydı ve bizimki yürümeyi öğrendikten sonra buncağızla güreş tutmaya onu kündeye getirip üstünde tepinmeye başlamıştı.
Şimdi güreş arkadaşı için  diyor ki, bunca sene sağlam kalmaya başardığına göre bir sonraki nesle kalsın bari...

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Mayıs, Gül Zamanı


Geçtiğimiz kış İstanbul'da güller Şubat'a Mart'a kadar, her kökde tek tük de olsa, azimle açmaya devam ettiler.
Bodrum'da bu kış sert geçmiş, yağmur fırtına  eksik olmamış. Bizim Kadıkalesi mahallesinde bunun pek çok izini gördüm; derin bulanmış ağaçlar kırılan dalların göstergesi.
Dün Bodrum'da yürürken de benzer gözlemlerim oldu, Ms. Melty de bunu doğruladı.
Bu sene bahar kendini ağırdan alarak geldi ya umarım yaz da sakin gelir ve öyle devam eder.


Mis kokulu  kırmızı güllerden bir buket, tomurcuk şenliği gibi ardarda açacaklar.

Perşembe, Mart 19, 2026

RESET - 10 : Tatlı Yiyelim Tatlı Konuşalım

Yarın bayram, bugün arife; zamanın bir dönümü yeniden.
Blog arkadaşlarımızla eş zamanlı, aynı ana başlık altında yazılar yazdığımız bir serinin daha son günündeyiz.
Ana başlığa uygun yazılar yazabildim mi, emin değilim. Belirli bir rutine uyarak yazmaya çalıştım, olduğu kadar diyelim.
Öyleyse, gelecekteki sinerjik yazışmalara dek şimdilik dağılabiliriz.
Bir ufak not, burayı okumaları ihtimali olan eş zamanlı yazar arkadaşlar için; farklı mecralarda yazan bazı arkadaşlara yorum yazmayı genellikle başaramıyorum, o alana kaydolmak da dahil pek çok yol denedim, sonuç alamadım. 

Biraz önce mutfaktaki abur cubur dolabını gözden geçirdim. Çocuklar küçükken öyle derlerdi, onların keyfine uygun cipsler, şekerlemeler, bisküviler, yemişler bulunan bir bölmeydi. Sonraları dolapta daha sağlıklı yiyecekleri bulundurmaya başladık, hazır olanları, tadı hoş kalorisi boş olanları almaz olduk.
Şimdilerde dolabın mevcudu olabildiğince sağlıklı atıştırmalıklar, kuru yemişler vb. Artık gofret yok mesela, kakaosu bol çikolata var, o da paraya kıymış almışsak var.
Sanıyorum, son senelerde bizim evdeki en keskin reset işlemimiz  abur cubur dolabının içindekilerde     -eskilerin deyimiyle muhteviyatında-  oldu.



Eskiden bu portakal şekerlemelerinin üzeri bütünüyle çikolata kaplı olurdu.
Sanırım çikolata pahalandığı için artık tümünü kaplamamışlar.
Esasen böylesi de fena olmamış, sanki daha hafif bir lezzeti var.

Pazar, Mart 08, 2026

RESET - 7 : Kutlu Olsun!

Gündemimizi ağırlıkla savaştaki olaylar oluşturuyor. Bugüne özel olarak 8 Mart düşünceleri konuşmaları kendine bir yer bulmaya çalışıyor, o da kırık dökük.
Bugünkü Her Güne Üç Güzel Şey'i yazdıktan sonra aklıma yıllar önce 8 Mart'ta yaşadığım bir anı geldi. Tam buraya yazıyordum ki düşündüm, bloga yazmıştım galiba. Evet, yazmışım ve iyi ki yazmışım. 
Burada o yazının linki var, aşağıda ise konuyla ilgili paragraf:


"Bugün "Dünya Kadınlar Günü". Yoksa "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" mü demeli ya da "Dünya Çalışan Kadınlar Günü" mü? 
Böyle önemli günler, anmalar, laf etmelerle ilgilenmem. Hatta, bir çeşit sinir olurum. 
Nedense, bugün sürekli bir hatırlatma vesilesi çıktı ortaya. Sabah taksi şöförü, "abla, bugün Kadıköy harap, onbuçukla üç arası meydan kapalı, miting varmış. Daha Pazar günü kutladılar, bu da neyse?" diye isyan bayrağını açtı. 
Sonra, gün içinde çeşitli yaş gruplarındaki farklı arkadaşlarımdan cep telefonuma veya e-postama düşen kutlama mesajları almaya başladım. 
Daha hoş olanı şu oldu: Arada uğradığım bir iş yerine yolum düştü. Etrafında hep erkek çalışanlar olan, oradaki tek kadın olan genç hanım, bir yandan işimi hallederken, bir yandan da elime üzerine "emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun" yazdığı bir pusula (=kağıt parçası) tutuşturdu! 
Ne diyeyim, gülümseyerek teşekkür ettim ve sizin de kutlu olsun, dedim. 
Bu arada Taksim meydanına doğru bir grup kadın çalıp oynayarak yürüyüp gidiyordu."




Bugünkü reset neredeyse 20 sene öncesinden gelen bir anıyla ilgili oluverdi.
O zamanlarda  kadınlar gününü kutlamak yeni yeni gündemimiz oluyordu.
Şimdiki halde köprüler ve akan sular konusuna girmesek daha iyi. 
Fotoğraf geçen seneden, Sabancı Müzesinin bahçesindeki mimoza ağacı.

Cuma, Şubat 20, 2026

RESET - 2 : Nedir onlar?

 

Nedir onlar? 
Zihnimizi dolmuşken bize ferahlık veren, nefesimiz kesiliyorken yeniden nefes almamızı sağlayan, dünyaya bakıp ruhumuzu karartmışken  iyilikleri, güzellikleri hatırlatan...

Mesela;
Bir yolcu treninin geçişini izlemek bana neş'e verir, yolculuğa çıkmak ihtimalini hatırlatır,
Bir şehir hatları vapurunun bacasından çıkan hafif dumanı görmek, arkasından uçuşan martıları izlemek der ki işte hayat bu seyrettiğin ve tekrarlayan güzellikler,
Konsere gitmek, senfoni orkestrasını dinlemek, tamamen başka bir dünyaya uçuvermektir,
Deniz kenarında, kum üzerinde yürümek, dalgaların sesini, şıpırtısını dinlemek hele bir de hafif esinti varsa, sadece o anı yaşamanın en güzel şeklidir,
Kitap okumak, film seyretmek var oluşun vazgeçilmez iyilik halleridir,

Yazı siz de sizin için önemli bulduklarınızı, hatırladıklarınızı, olur mu?
O kadar çok ki onlar, biriktirmeli, açıp açıp bakmalı.

*Fotoğraf dünden

Salı, Şubat 17, 2026

RESET - 1 : Rüya

Yeni birlikte yazma serimizin ana başlığı "RESET" olsun dedi sevgili kaptanımız Neslihan. 
Olsun tabii! 
Zaten derdimiz başlıkla, konuyla bağlı olmak değil, birlikte yazmak; eş zamanlı yazmanın ve yazılanları okumanın getirdiği sinerjiyi yaşamak.

Bu ilk yazıda neyi sil baştan yapacağımı düşünürken, ara yüzde dolanırken, arşivde bekleyen bir yazımı buldum, yayınlanmamış. 
Yazdığım zaman için fazla kişisel bulmuşum, zülfiyare dokunacağını düşünmüşüm.
Gel zaman git zaman o rüyanın bir izdüşümü yaşanmış, bak sen şu hayata demişim. 
Şimdiki zamana gelinceye dek köprülerin altından o kadar çok su aktı ki ne zülüf kaldı ne yar ne endişesi.
Hayat işte!




Bu yazı kendim için, kimselere göstermeye niyetim yok.
Gece bir rüya gördüm.
Tamamlanmamış, yarım kalmış bir meselemin rüyası olduğu apaçık.
Hatırlamaya çalışacağım:
Bir tatil yerindeyiz, çocuklarla birlikte ve sanki A.de var. Şimdikinden 5-10 yaş gençmişim, gençmişiz.
(Kaybolan yıllar, ne yazık! Duygularım onlara takılmış kalmış. Evet, alacaklıyım da. Ancak, geri getirmek mümkün değil, o yılları.)
Dışarı dolaşmaya çıkıyoruz, yağmur, fırtına bir şeyler oluyor içeri kaçıyoruz. Sığınıyoruz. Sonra, aşağıdan bir ses geliyor, birisi haber veriyor, C. gelmiş. Hiç şüphesiz, o da genç. Yakında bir yerde yaşıyormuş, çiftlik evi varmış. Evini gezmeye gidiyoruz. Sanırım, yine çoluk çocuk.
(Çocuklarım olmadan hareket etmiyorum hiç. Bunu öğrenmeliyim. Kendim için yaşamayı, tek olmayı.)
İçimde ona karşı bir yakınlık hissediyorum, eski günleri ve enerjiyi mi hatırlıyorum, acaba. Sonra bir şeyler oluyor, biz yalnız kalıyoruz sanırım.
Sonrasını hatırlamıyorum.
Ya henüz sonrası yok, ya da basit açıklama; uyandım.
Galiba, henüz sonrasını düşünecek kadar açamadım kendimi.


Yazının tarihi Aralık 2008, sonra taslak tarihine bakıyorum Haziran 2009,  rüyadaki öngörünün yaşandığı zaman  2014.
Ve yukarıdaki sardunyalar 2014 yılının anılarından.


Pazar, Şubat 01, 2026

AYIN BİRİ

Az zamanda çok işler yaptığımız bir günün hikayesini anlatayım niyetiyle başlıyorum söze, bakalım  nereye kadar gideceğiz?
Bunu dedim demesine de, metrodan Vezneciler durağında inmekten öncesi de var.

Pazar sabahı, kış günü, hava ancak aydınlandı, evden çıkıyoruz ve mahalle uyurken kızımla Kadıköy metrosuna yürüyoruz. Ayrılık Çeşmesi'nde Marmaray'a aktarıp Yenikapı'da iniyoruz ve ver elini Hacıosman metrosu; bir durak sonra Vezneciler'de yeryüzüne çıkıyoruz.



Vezneciler Yurdu'nun yanından geçip Vefa'ya yöneliyoruz, üstteki fotoğrafta adını okuduğunuz Cüce Çeşmesi sokaktan kıvrılıp, ( arka planda gözüken cami kubbesi Şehzade Camii'ne ait ) Dede Efendi Sokak'a dönüyoruz ve az sonra Vefa Lisesi'nin önünden geçiyoruz.

Eski İstanbul'un kalbindeyiz sanki, sokaklardan tek tük geçen var, hava gri ve durgun, sanki zaman da durmuş gibi. 
Bir köşe daha dönüyoruz ve işte karşımızda Vefa Bozacısı'nın bulunduğu bina. 
Sonra bir dönüş daha ve kilise düz gidince aşağıda olmalı diyor kızım. Önümüzdeki insan kalabalığını görünce, hoppala diyorum, kuyruk buradan mı başlamış?



Evet, gerçekten tee oradan başlamış kuyruk ve insanlar sıraya girmişler, bekliyorlar.
Ben kuyruğun sonuna ekleniyorum, kızıma diyorum ki git bir bak yavrum, içeriye almaya başlamışlar mı, sırada kaç kişi var?
İnsanlar konuşuyor, rivayet muhtelif, henüz kapı açılmadı diyen var, akşamı buluruz diyen var...
Şu fotoğraftaki kalabalık kuyruğun dörtte biri bile değil, uzunluğunu varın siz hesaplayın.
Birazdan kızım arıyor, anne bu sıra bitmez, biz akşama kadar bekleriz, bu soğukta olacak iş değil, diyor.
Ne yapalım, dönelim mi?
Gidelim bir yerde kahvaltı edelim, diyoruz. Evden çabuk çıkalım diye kahvaltı yapmamış, yolda küçük bir simiti paylaşmıştık. 

Bu arada, Ayın Biri Kilisesi neymiş, neden insanlar bugün önünde kuyruk olmuş diyorsanız, resmi adı Panagia (Meryem Ana) Kilisesi olan bu yapı ve özelliği hakkında şurada bilgi ve fotoğraf bulabilirsiniz. 



Az önce önünden geçtiğimiz Vefa Bozacısına dönüyoruz. 
Hemen öncesindeki leblebiciden eve götürmek için bir paket leblebi ve leblebi helvası alıyoruz, içeriye girip bozalarımızı söylüyoruz.
Bozanın üzerine tarçın serpiyoruz, üzerine de bir avuç leblebi atıyoruz, sonra bozanın keyfini çıkarıyoruz.

Tamam bozamızı içtik iyi oldu, ancak kahvaltı yaptık sayılır mı?
Çiçeğim "ben açım" diyor, Taksim'e çıkalım kararına varıyoruz. Tekrar metro durağına gidiyoruz, Taksim'de inip İstiklal Caddesine yöneliyoruz.

Şurada meşhur bir Karadeniz pidecisi vardı, ne dersin diyorum, olur alınca Taksim Maksem'inin arka sokağından yürüyoruz ve fakat pidecinin kapısı henüz sadece aralık, fırını çalıştırmamış oldukları besbelli, sandalyeler henüz masaların üzerinde toplu duruyor, çünkü saat henüz 11 bile olmadı, erken kalktık ya yol alıyoruz.

O zaman Lades'e gidelim, menemen yiyelim mi? Olur gidelim. 
Gidemiyoruz, yine yoldan şaşıyoruz, gelmişken  şu karşı sokaktaki Aya Triada Kilisesi'ne bir uğrayalım, bir mum dikelim hiç değilse, anahtar dileği olmadı, mum dileği olsun hiç olmazsa.




Bizim göç yolunda düzülür günü devam ediyor. 
Lades'e doğru giderken etrafı seyre dalıp sokağı kaçırıyoruz, Hayvore'ye gidelim bari diyorum, belki pide vardır, fırını yakmışlarsa. 
Hayır bugün yakmıyorlarmış fırını, ama çorba var; kızım balık çorbası istiyor, ben kara lahana çorbası içiyorum. Üzerine bir fırın sütlacı paylaşıyoruz, birer de çay içiyoruz.
Bir ara sürreal bir his yaşıyorum; Beyoğlu'na bir laz yemeği lokantasındayız ve içeride Edith Piaf şarkıları çalıyor, kızımla gülümsüyoruz.

Artık yolcu yolunda gerek, eve dönelim, annem daha fazla yalnız kalmasın. Bir yandan İstiklal Caddesi kalabalıklaşmaya başladı, saat 12'ye geliyor.
Tünel'le Karaköy'e iniyoruz.
Karaköy alt geçidinden geçerken karşımıza dört kişilik bir grup çıkıyor. Bir gelin, bir damat ve yanlarında bir genç kadın ve bir genç erkek. Konuşmaları kulağıma çalınıyor, "çantacı nerede" diyor gelin hanım. Üzerinde siyah manto ve gelinliğinin altında siyah tayt var. Damat ve şahitleri olduğunu düşündüğüm arkadaşları da telaş içindeler. 
İşte size bir sürreal İstanbul sahnesi daha!



Karaköy vapurundayız şimdi, sabahtan beri oradan oraya seyirtmenin rehaveti çöktü üstümüze, dalgın dalgın denize bakıyoruz ana kız. 

Kadıköy'de ayılıyoruz ama, salep çekiyor çiçeğimin canı. Baylan'da var diyor, gidelim diyorum.
Kızım salep söylüyor, ben sade kahve. 
Tamamdır, Kadıköy çarşısını da tura eklemeyi başardık ya, artık eve dönebiliriz.

Salı, Ocak 20, 2026

Kardan Sonra Denizin Rengi Nasıldı?

Buraya gelip yazmak isteği duyduğumda, genellikle konfor alanımın dışına çıkmış oluyorum.Konfor alanım, Kadıköy yakasında  ve sahilde yürüyüş, cadde ve  Kadıköy çarşısıyla sınırlı. 
Özellikle son yıllarda karşı kıyıya -yani Evropa'ya azizim- geçmek, geçtikten sonra İstiklal Caddesinde yürümek tam bir mücadele haline geldi. Karşı kıyı seferini neredeyse her seferinde kendi kendime cık cıklayarak, ya da artık yaş kemale erdi nasılsa diyerek açıktan söylenerek tamamlıyorum.

Haydi bakalım! Bu negatif başlangıcı atlayalım, okunmamış sayalım ve şimdi bugün bizim taraf ile karşı kıyı arasındaki deniz ve üzeri nasıldı onu anlatayım.



Denizin rengini anlatırken mavi der geçeriz ya, Boğaziçinde akıp duran denizin öyle bir tek rengi yoktur. Günün saatine göre ışıltısı değişir en başta. Sonra hava durumuna göre değişir, yağmur yağınca koyulaşır, biraz daha boz renk olur. Rüzgarın lodos veya poyraz oluşuna göre değişir, poyrazda daha parlaktır rengi, lodosun çalkantısı çoğaldıkça grileşir, bulanır.
Bazen algler basar, günlerce turkuazın tonları ışıldar durur. bazen akıntı çoğalır, laciverti koyulaşır. Ya da bugünkü gibi, kar yağışından sonraki gün öyle bir renk olur ki bakar durur isim veremezsiniz; sanki içinde buz parçaları varmış gibisine gri, sanki akıntı yön değiştirmiş gibi firuzesi çoğalmış...




Bir de denizüstünün uçanları vardır. Yol boyu izlediğim, dikkatim dağılmasın diye bir tek kare almak için teşebbüste  bulunmadığım. 
Martıları biliyoruz artık, vapurların, motorların eşlikçisi, onları iki kıyı arasında getirip götürmeyi kendilerine görev edinmiş olan gümüş rengi küçük martılar.
Bir de yukarılarda dolaşan, kanatlarını kocaman açan, bütün denizi gözlem altında tutan büyük beyaz martılar vardır, diğer kardeşlerinden daha ağır abi takılırlar.
Yelkovan kuşlarına rastlar ve balık sürüsü gördüklerinde denizin üzerinde fırdolayı gezmelerine tanık olduysanız, ne mutlu size.
Gelelim, karabataklara. Genellikle Kadıköy mendireğinde uslu uslu oturan, arada bir suya dalıp çıkan karabataklar bugün çok cevvaldiler. İkili üçlü, tekli yükseklerde uçuyorlar, adeta keşif kolu gibi çalışıyorlar ve dalıp dalıp çıkıyorlardı. Bu kadar çok karabatağı aynı anda bu kadar yüksekte uçarken görmemiştim, bugün hayranlıkla seyrettim onları.

Yukarıdaki fotoğrafları büyütmenizi öneririm,
İlkinde ön planda Dolmabahçe açıklarındaki işaret şamandrasını görüyorsunuz, denizin rengi ile kendi rengi hoş bir tezat oluşturuyordu. Arka planda MSÜGS Fakültesi ve  Dolmabahçe arasındaki sahil ve geride Taksim civarının  binaları var. 
İkinci fotoğrafta, az önce önümüzden geçen devasa tankerin dümen suyuna girmek için yavaşlayan motorumuzun arkasından Kızkulesi'ne ve Marmara açıklarına doğru bakıyoruz.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

MARTILI YAZI

Öğleden sonraydı, deniz kenarında olma arzusu içime yerleşince, Kadıköy'de buldum kendimi,

Beşiktaş iskelesinin karşısında metrodan çıkarken, iskelede tam o anda hareket etmek üzere olan bir vapur olduğunu anlamakla kendimi vapurda bulmam arasında on saniye geçti ve vapur hareket etti. 



Kadıköy geride kaldı, hava güneşli, martılar şen.

İskeledeki simitçiler taze simit diye bağırmaktaydılar, fakat heyhat, simit alacak vakit bulamadan vapura binmiştim.
Vapurun büfesinde simit satıldığını görünce, hemen bir tane aldım. Taze değildi, hem de hiç, neyse ki yumuşaktı.
Adet yerini bulsun niyetiyle bir iki lokma aldım, sonra kalanını vapurun peşindeki martılara atmaya başladım.



İstanbul kanatlarımın altında diyebiliriz, bence. Tarihi yarımadanın seyrine yine doyum olmuyor.

Buyurun size en hasından bir İstanbul gezmesi; 
vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geç, 
büfeden aldığın simitin çeyreğini denizi seyrederek ye, 
kalan dörtte üçünü vapurun arkasında taklalar atan martılara ikram et, 
bütün bunları yaparken kış güneşi içini ısıtsın ve yüzünde güller açsın.



Kızkulesi'ne selam vermeden geçmek olmazdı, yine zarif ve göz alıcı.
sanmayın ki martılar bizi bıraktı, o sırada arka planda takla atmakla meşgul onlar.



Yeniden vapurdayız, bu defa Beşiktaş'tan Kadıköy'e dönüyoruz.

Beşiktaş'ta  vapurdan inmeden önce planımı yapmıştım.
İskeleden çıkınca hemen karşıda tezgah açmış kestaneciden kestane kebap aldım, aynı vapura tekrar bindim ve bu defa arka güvertede oturdum, denizi seyrederek kestane yedim.

Bu kadar martılı, denizli İstanbul fotoğrafından sonra, şuracığa martılı bir şarkı iliştirmeden olmazdı.

Salı, Aralık 30, 2025

ARA-LIK - 13. Yazı - Hasat / Bir Yıldan Kalanlar

Geldik bu senenin son ortak yazma serisinin son yazısına; beri yandan  ay bitiyor, yıl bitiyor.
Şimdi belki bir hesap alma verme zamanı, belki de  bu sene ne hasat ettim, geriye ne kaldı ona bir bakmak zamanı demek daha doğru olanı.

Geride bırakmak üzere olduğumuz, genelde zor bir seneydi, üzerimizde bıraktığı his böyle en azından. Ve çoğu sene bitişinde olduğu gibi hepimiz 2025'ten koşarak kaçma eğilimindeyiz. 
Derken yıllar geçince bir gün gelecek ve belki de şunu diyeceğiz "o sene ne güzel anılar bırakmıştı, zordu ama güzeldi!" Bilinmez! Belki dedim zaten.

Kişisel tarihime gelince, bu senenin ilginç bir yeri oldu. 
Kendime "hadi ya, yürü işte" dediğim de oldu, "yok artık, bu da ne saçmalık" dediğim de oldu, çok güldüğüm, sevindiğim, çok sinirlendiğim, yorulduğum, üzüldüğüm de...
Öyle ya da böyle yaşamanın değerini anladığım, insan hayatının aşamalarından yenilerini tanıdığım zamanlardı.

Bu sene hiç bıkmadan yaptığım iki şeyden biri günlük egzersizlerimi aksatmamak ve her gün  yürümekti,  bedenimi çalıştırmak  kendimi canlı hisetmemin önemli bir yolu.
Diğeri her gün bazen onbeş dakika bazen yarım saat İngilizce çalışmak oldu. Londra dönüşü annem demesin mi "yine İngilizce mi çalışıyorsun, gittin geldin işte!" Dedim anam, o beynim çalışsın diye yaptığım bir şey, bitmedi, devam ediyor. 
Tıpkı hayat gibi, tıpkı değişen yıllar gibi.

Kestirmeden gideyim ve 2025'i ardından el sallayarak uğurlayayım. Yolcunun arkasından kapıyı kapattıktan sonra yeni gelecek olan 2026 hoş gelsin, başımızın üstünde yeri olsun.



Natalia Goncharova  (1881 - 1962)
Rusya'da doğdu, İspanya, İsviçre ve Fransa'da çalıştı.
Eserin adı Gardening / Bahçecilik.
(Tate Modern, Londra'da görmüştüm.)