Pazar, Ağustos 09, 2026

KARADENİZ'E DOĞRU GİDERKEN

Geçmiş yıllar içinde pek çok kez gittiğim Şile'ye ve bir iki kez gittiğim Ağva'ya son kez ne zaman gitmişim hatırlayamadım, muhtemelen on sene olmuştur.
Dün için çiçeğimle bir ana kız gezmesi günü planlamıştık.  Erken yola çıkalım, kahvaltıyı yolda mola verir yaparız dedik, evden hazırlıklı çıktık.
İlk hedefimiz Ağva sahiline ulaşmaktı. Bizim evden Ağva yaklaşık 90 km uzakta ve 1,5 saate yakın araba kullanmak gerekiyor.
Saat 11:30 civarı kahverengi işaretli "Saklı Göl" tabelasının yanında geçiyorken, yüksek sesle sordum, burası da neresiymiş? Kızım arkadaşı İ.ciğimin burası için güzel bir yer dediğini söyledi. Gitsek ya, kahvaltıyı orada yapalım dedim.
Çiçek kaptan şoför hemen uygun bir yerde manevra yaptı, döndük Saklı Göl yoluna ve bir kaç dakika sonra Karamandere'nin  kıyısına kurulu  bir tesis ile, yürüyüş ve bisiklet parkurlarının olduğu mesire yerine ulaştık.
Yukarıdaki bağlantıyı tıklayınca göreceğiniz gölet kenarındaki tahta masalı piknik yerlerinde isterseniz masa kiralayıp dışarıdan getirdiğiniz istediğinizi yiyebiliyorsunuz, isterseniz oradan kahvaltı ve yemek alabiliyorsunuz.




Bizim kahvaltımız ve sıcak havaya uygun olarak soğuk çayımız hazırdı. Fırından aldığımız simitler eşliğinde kahvaltımızı yaparken suda dalıp çıkan, gezen ördekleri, yusufçukları, tanıyamadığımız minik kuşları seyrettik. Uzaktan gözüken  kayık karşı kıyıdan çıktı, içindeki yolcularla biraz gezdi, geri döndü. Ben dizimi kollamak amacıyla fazla hareket etmedim, etrafı seyretmeye devam ettim, kızım yürüyüş parkurunda bir tur atıp geldi. 



Saklı Gölden ayrıldığımızda öğlen sıcağı bastırmıştı. 
Kıvrıla kıvrıla giden orman içi yolunda kimi kez eski tahta evlere kimi kez kocaman villalara rastladık. Haydi eski evlerde oranın yerlisi köylüsü oturuyordu diyelim, peki o villalarda kimler oturuyor merakına kapılmadık desem yalan olur.
Yola çıkıştan sonra Ağva tabelasını gördüğümüzde yarım saat geçmişti. Kızım daha önce abisi ile gelinciğimin kamp yaptığı Kilimli tarafına dönmek niyetindeydi, Ağva merkeze bir baksak önce diyerek aklını çeldim. Hava ısınınca ikimizin de hayalinde soğuk bira ve yanında patates kızartması canlanmıştı.



Ağva merkezin yıllar öncesinden zihnimde kalan sakin, sessiz yerle ilgisi yoktu. Aradan geçen yıllar her yeri olduğu gibi oraya  da bol bol inşaat olarak yansımıştı, üstelik ilkbaharın serinliği ve yazın en sıcak günün yakıcılığı da kıyas kabul etmezdi.
Haydi şu sahile gidelim, orada hem denize giriliyor hem de yiyecek yeri varmış diyerek, ismini bir Amerikan şehrinden alan  kamping alanına girdik, girmez olaydık.  İki zebellah tipli adam dibimizde bitti ve ücretli, ödeme yapın, yaptınız mı diye dırdıra başladı. Dedik bir kalıcı değiliz, restorana gideceğiz, belki sahile yürür denize bir bakarız. Restorana gitmek de paralıymış, adam başı şu kadar para verecekmişiz, denize bakmak için de para verilirmiş. 
Çiçeğimin tepesi attı, kıyılar herkese açık, sahile gitmemizi engelleyemezsiniz, jandarmayı arayacağım dedi. Baktım, herif laftan anlayacak tipte değil, durup olay çıkarmak var ama sonra aynı tas aynı hamam olmayacak mı? Kızıma dedim, gel gidelim bu terbiyesiz insanlarla işimiz yok.

İyi ki oradan ayrılmışız ve kalabalık, sevimsiz sahilden uzaklaşmışız ve ilk hedefimiz olan Kilimli'ye dönmüşüz. 
Orada da bir kamp yeri var, orada da bir restoran var; bu defa kamp yapmaya gelen ile yemek yemeye gelen ayrı ücret ödüyor. Günü birlikçiler ve kampçılar çadır yeri vs için ödeme yapıyor, lokantaya gidenler önce bir ödeme yaparlarsa, dönüşte lokantada yaptıkları ödemeye göre indirim alıyorlar. 

Sonuçta, şu yukarıdaki nefis Karadeniz manzarasına bakarak, serin esen rüzgar yüzümüzü serinletirken bir çardak altında oturduk, soğuk bira eşliğinde patates kızartması, paçanga böreği yedik. Üstüne de kahvelerimizi içtik, ohh miss.

Kızımla karşılıklı muhabbet ederken, bulunduğumuz yeri beğendik mi merakındaki eski kampçılarııza da Kilimli fotosu ve kızıyla keyif yapan mutlu anne fotosu göndermeyi de ihmal etmedik.




Yola çıkarken ilk planda akşam eve dönmeden Poyraz'a gitmek, orada balık yemek vardı. Fakat hava sıcak, ortamlar kalabalık ve yol uzunca olunca rotayı yeniden oluşturduk ve Şile'ye gidelim dedik.
Şile kocaman olmuş, tanıyamadım, nirengi noktalarım olan Fener, Kale, Ağlayan Kaya ve mendirek olmasa neredeyiz diyeceğim.
Gerçi Kale yapılan son restorasyonla yepisyeni hale getirilip, Cenevizliler zamanından kalma tarihine ek olarak Sünger Bob lakabını alarak bir bıyık altı gülme unsuru da kazanmış oldu, ama ne yapalım öyle... 

Trafik yoğunluğu nedeniyle Fener yakınında durmak ve oradan manzaraya bakmak mümkün olmayınca Ağlayan Kaya'da bir mola verdik ve hortumunu suya sokmuş file benzetilen kayayı, denizi, etraftaki plajlarda denize giren insan kalabalığını izledik.

Şile'ye son geldiğim bir kaç seferde, mendirekte demirli balıkçı teknelerinin bazısında oturup balık ekmek yemiştik. Şimdi onlar kaldırılmış, kooperatifte balık satılıyor ve balık ekmek yapan küçük balıkçı dükkanları sıralanmış. Yemeğimizi onlardan birinde yedik ve gittikçe bulutlanan havada Karadeniz'in tüm nemini yermişçesine terleyerek, günbatımına doğru yola çıktık.  

Geziden kısa notlar ve iki fotoğraf daha meraklısı için Her Güne Üç Güzel'in dünkü yazısında var, burada, tık. 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoşgeldiniz!