yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Mayıs, Gül Zamanı


Geçtiğimiz kış İstanbul'da güller Şubat'a Mart'a kadar, her kökde tek tük de olsa, azimle açmaya devam ettiler.
Bodrum'da bu kış sert geçmiş, yağmur fırtına  eksik olmamış. Bizim Kadıkalesi mahallesinde bunun pek çok izini gördüm; derin bulanmış ağaçlar kırılan dalların göstergesi.
Dün Bodrum'da yürürken de benzer gözlemlerim oldu, Ms. Melty de bunu doğruladı.
Bu sene bahar kendini ağırdan alarak geldi ya umarım yaz da sakin gelir ve öyle devam eder.


Mis kokulu  kırmızı güllerden bir buket, tomurcuk şenliği gibi ardarda açacaklar.

Salı, Aralık 30, 2025

ARA-LIK - 13. Yazı - Hasat / Bir Yıldan Kalanlar

Geldik bu senenin son ortak yazma serisinin son yazısına; beri yandan  ay bitiyor, yıl bitiyor.
Şimdi belki bir hesap alma verme zamanı, belki de  bu sene ne hasat ettim, geriye ne kaldı ona bir bakmak zamanı demek daha doğru olanı.

Geride bırakmak üzere olduğumuz, genelde zor bir seneydi, üzerimizde bıraktığı his böyle en azından. Ve çoğu sene bitişinde olduğu gibi hepimiz 2025'ten koşarak kaçma eğilimindeyiz. 
Derken yıllar geçince bir gün gelecek ve belki de şunu diyeceğiz "o sene ne güzel anılar bırakmıştı, zordu ama güzeldi!" Bilinmez! Belki dedim zaten.

Kişisel tarihime gelince, bu senenin ilginç bir yeri oldu. 
Kendime "hadi ya, yürü işte" dediğim de oldu, "yok artık, bu da ne saçmalık" dediğim de oldu, çok güldüğüm, sevindiğim, çok sinirlendiğim, yorulduğum, üzüldüğüm de...
Öyle ya da böyle yaşamanın değerini anladığım, insan hayatının aşamalarından yenilerini tanıdığım zamanlardı.

Bu sene hiç bıkmadan yaptığım iki şeyden biri günlük egzersizlerimi aksatmamak ve her gün  yürümekti,  bedenimi çalıştırmak  kendimi canlı hisetmemin önemli bir yolu.
Diğeri her gün bazen onbeş dakika bazen yarım saat İngilizce çalışmak oldu. Londra dönüşü annem demesin mi "yine İngilizce mi çalışıyorsun, gittin geldin işte!" Dedim anam, o beynim çalışsın diye yaptığım bir şey, bitmedi, devam ediyor. 
Tıpkı hayat gibi, tıpkı değişen yıllar gibi.

Kestirmeden gideyim ve 2025'i ardından el sallayarak uğurlayayım. Yolcunun arkasından kapıyı kapattıktan sonra yeni gelecek olan 2026 hoş gelsin, başımızın üstünde yeri olsun.



Natalia Goncharova  (1881 - 1962)
Rusya'da doğdu, İspanya, İsviçre ve Fransa'da çalıştı.
Eserin adı Gardening / Bahçecilik.
(Tate Modern, Londra'da görmüştüm.)

Cuma, Aralık 26, 2025

ARA-LIK - 11. Yazı - Biri Var...

Yağmurlu ve rüzgarlı bir gündü, en iyisi müze gezmek dedim. 
Tate Modern'e en kolay Thames Link ile gidersin dedi, yeğenim.
İstasyonu tarif etti, kaçıncı perondan hangi hat trenine bineceğimi anlattı bir güzel.
Bineceğim tren ben gelmeden az önce gitmiş, yenisini beklerken biraz oyalandım, çevremi izledim, bekleyen yolcular hakkında düşündüm.
Karşı hattın duvarındaki bir yazıyı görünce gülümsedim; "seni önemseyen biri her zaman vardır" yazıyordu.
Böyle moto mot çevirince pek şiirsel olmuyor, ama verdiği duygu hoşuma gitti.
Belki de yadellerde bir tren istasyonunda beklerken bir hoş hissettim ve birisini bana bunu söylermiş gibi düşündüm.
Herkesin onu düşünen, ona bu duyguyu hissettiren birisi olmalı hayatında, o birisi biriciği olmalı. 
Evet, öyle. 
Olmalı. 
 

Aslında bu not, bir yardım kuruluşunun anonsu imiş.
Altta sol köşede bununla ilgili ayrıntılar var.

Çarşamba, Aralık 24, 2025

ARA-LIK - 10. Yazı - Eee, Daha Daha Nasılsınız?

Londra defterini kapattım ve İstanbul defterinin yarım kalan sayfalarını hemen açıp, doldurmaya başladım; zira gündelik hayat devam ediyor, tamamlanması gereken bir dolu iş var.

Yolculuğa çıkmadan hemen önce kitaplığımda Virginia Woolf'un Londra Manzaraları başlıklı bir kitabını bulmuştum, yıllar önce almış ve okumuşum, hiç hatırlamıyorum. 
Dergilerde yayınlanmak üzere yazılmış, Londra caddeleri, rıhtımları, kiliseleri, insanları üzerine denemeler diye tanımlayabilirim. Uçakta giderken ve dönerken okuyup bitirdim.

Yine tam yolculuk öncesi Maggie O'Farrel'ın yazdığı roman Hamnet'i dinlemeye başlamıştım. 
Londra saatine bir türlü uyum sağlayamayıp, İstanbul saatiyle uyanmaya devam ettiğim için, sabah erken saatlerde uzun uzun Shakespeare'nin genç yaşta ölen oğlunu, ikizini,  karısını ve onun ailesini,  zamanın İngiltere'sine bizi götürerek anlatan bu romanı dinleyerek geçirdim.
Globe tiyatrosun nehrin güney kıyısının önemli noktalarındaki yeni yerini ve yangından önceki yerlerini görmek de, yazarın anlattığı  zamanının ruhunun zihnimde bir parça  olsun canlanmasını sağladı.  

Şimdi bunları yazdıktan sonra öğrendim, aynı isimli ve 2025 tarihli bir film var, kadro şahane, bulup izlemeli.


On gün öncesinin güneşli bir Londra pazarından,
Hemen her meydancıkta olan Christmas alış veriş mekanlarından birinin yanı başındaki heykelli havuz; Chelsea, Sloane Meydanı, Venüs Çeşmesi,
Ortamda inanılmaz bir şenlik var, kış güneşi altındayız. 

Pazar, Aralık 21, 2025

ARA-LIK 9.Yazı - Pazar Günü Yürüyüşü


Havanın ılık ve mevsimine aykırı gitmesi burada da bitkileri şaşırtmış olmalı, bu mevsimde yeşil ve tomurcuklu çalılar bunu göstermiyor mu diye düşünmüştüm.
Araştırınca gördüm, mercan renkli bu çalının adı snowberry imiş, anlaşılan bu mevsimde bu formda olması normal.



Yürürken gözümüze çarpanlardan, eczane olmalı,
Tarihi bir bina, 1777'den bugüne.



Prenses Diana'nın düğününün de yapıldığı pek ünlü Saint Paul Katedrali, yan cepheden.



Borough markete uğramadan olmaz, pazar gezmesi kalabalığı ve uzayan yiyecek satın alma kuyruklarına rağmen, hem de.
Arka planda ünlü gökdelenlerden The Shard bulutların arasında kalan zirvesiyle gözüküyor.

Perşembe, Aralık 18, 2025

ARA-LIK 8. Yazı - Müze Gezisi Ardından İçilen Bir Fincan Kahve

Bugünkü havada yapılacak en iyi iş kapalı mekanda olmaktı, öyle yaptım ve 25 sene önce eski bir elektrik üretim merkezinden dönüştürülerek açılmış, çağdaş sanat müzesi Tate Modern'i gezmeye gittim.
Gezdim dolaştım, çıkmadan bir yorgunluk kahvesi içeyim dedim.

Türk kahvesi içmeye tercih ederdim, yoktu, Cafe için eksiklik bence.
Aman canım, ben de capucino içerim.
Klasik eserlerin sergilendiği müzeleri gezerken daha az yoruluyorum, modern sanat müzelerinde çağdaş sanatçının neyi anlatmak derdinde olduğunu anlamaya çalışmak zihnimi yoruyor. Gerçi bacaklarım her türlü yoruluyor o ayrı.


Türk kahvesi demişken, "Guerilla Girls" isimli anonim bir sanat oluşumunun eserlerinin yer aldığı yerde şu yukarıdaki çalışmayı görmek hoş  bir tesadüf oldu.



Müzeden karşı kıyıya Snt. Paul Katedraline bakış.
Hava öyle kapalı ve yağmur bulutları o kadar yere yakın ki görüntüye grinin beş tonu diyebiliriz, renk yok zira.



Müzeden sonra nehir kıyısından yürümeye devam ettim ve pek ünlü yiyecek içecek pazarı Borough  markete ulaştım.
Benim gibi yiyecek çeşitlerine meraklı ve dünyanın diğer ülkelerinde insanların neler yediklerini öğrenmek isteyen birisi için hazine değerinde bir yer olduğunu söylemeliyim; beklediğimden daha iyiydi. 

Bugünün gezmesi hem göze hem damağa şenlikti, kısacası.

Salı, Aralık 16, 2025

ARA-LIK 7. Yazı - Kırmızı Otobüsler, Underground İstasyonu, Binalar


Olmadı, eski hatıralarım bir türlü bugünle denk gelemedi.
Belki sadece şu bizim deyişimizle metro Londralıların deyişiyle underground istasyonlarını hatırladım. İlginç bir not ekleyeyim, resmi adı underground olsa da günlük konuşmada "tube" diyorlar.

Metro demişken, bizim metrolar çok daha ferah ve genişler. Burada hem vagonlar hem alanlar pek dar ve kıvrımlı.



İşte eskiden kalma, korunan yapılardan bir örnek, eski ve ünlü Liberty mağazasının bulunduğu bina.
Yanındaki pasajında içinde arka tarafta ünlü bir lokantada bulunuyor.




Regent Street üzerinde sıralanan kunt binalar ve caddeden geçen şehrin alameti fabrikası sayılacak kırmızı iki katlı otobüsler.
Diğer özel taşıtlar olan siyah taksiler ve caddeyi dolduran insan kalabalığı kadraja girmemiş, nasılsa.


Yediğimiz içtiğimiz faslından en İngiliz öğün, fish and cips; galetaya bulanıp kızartılmış (İskoçyada avlanmış, oradan geliyormuş) kuzey denizi balıkları ve olmazsa olmaz eşlikçisi kızarmış patates.


Pazar, Aralık 14, 2025

ARA-LIK 6.Yazı - Londra'dan Sevgilerle

Son defa 1992'de Kasım ayında Londra'ya gelmiş, (ondan öncesinde 87'de ve 88'de daha uzun süreliğine gelmiş, gezmiştim) bir kaç gün kalmıştım.
Üzerinden 33 sene geçtikten sonra dün tekrar İngiltere'nin başkentine ulaştım. Bu defa yeğenime misafir geldim.
İlginç olan şu ki yeğenim Edinburg'da iken (6 sene önce) yani ilk gidişimden 32 sene sonra oraya gitmiştim. 
Tarih tekerrür mü ediyor? 


Aradan geçen zamanda şehir öyle çok değişmiş ki,  henüz tanıdık bir yerde bulunmadım desem abartmış olmam.
Bugün dışarı çıkıp biraz gezindiğimiz sırada metro hatlarının isimlerini hatırlamaya başladım, bir iki güne durak isimlerini de hatırlamayı umuyorum.



Şehir şıkır olmuş ve senenin en kısa günlerini en uzun gecelerini karşılamaya hazır artık.
Diğer taraftan yağmurlarıyla ünlü şehirde havanın az bulutlu ve gökyüzünün açık olması hoş bir sürpriz oldu.

Bakalım geçmişe ait anılar ne zaman nasıl canlanacak?

Pazar, Haziran 29, 2025

HAZİRAN'DA HAMBURG

Nasıl geçtiğini anlayamadığım Haziran ayının son günü  yarın ve henüz Hamburg hakkında ayrı bir yolculuk yazısı yazamadığımı fark ettim.
Hikaye ederek yazmak için biraz geç kaldım, döneli bugün iki hafta oldu bile. En iyisi bir kaç fotoğraf eklemek ve onların hikayesini anlatmak.




Yola çıkmadan önceki gün çocuklar havaalanından şehir merkezine giden trene binmek için nasıl bilet alacağımı, hangi durakta ineceğimi bir güzel anlatmışlardı. Tam da anlattıkları gibi oldu, rahatça bindim ve indim.
Oğlum işten akşamüstü çıkacaktı, gelinciğimin Almanca kursu vardı. Ben şehir merkezine ulaşırken C.ciğim dersini tamamladı, çıktı. Belediye binasının önünde buluştuk ve çok yakındaki bir balık lokantasına gittik. 
Gördüğünüz balık çorbası kasesinin içi tıka basa iri parça balık dolu, yediğim en doyurucu balık çorbası oldu. 



Eve gittik, bavulumu bıraktık, elimi yüzümü yıkadım ve tekrar sokağa çıktık. Hedefimiz birazdan işten çıkacak olan oğlumla Hamburg limanı yakınlarında buluşmak.
Oğlum trenle geldi, onu istasyon çıkışında karşıladık, sarıldık, kucaklaştık. Sonra nevalelerimizi aldık liman manzaralı banklara oturduk. 
Şimdi önümüzde Elbe nehri ve üzerindeki çeşitli tekneleri gemileri seyrederken, soğuk biralarımızı içip sohbet ediyoruz.
Arka planda en yüksek bina Hamburg'un medar-ı iftiharlarından Elphi yani Elbfilarmoni Konser Salonu. Önündeki binalar tarafından kapatılmamış hali ve hikayesi burada. 



Bir süre oturduktan sonra yakın çevreyi dolaşmak üzere kalkıyoruz.
Yukarıdaki antrepo binalarında halı ticareti yapan şirketler varmış, halen de onlar devam ediyor. 
Binanın dışındaki çatıdan sarkan vinç, halıların depolara taşınması, indirilmesi, kaldırılması için.
Hamburg 2. Dünya Savaşında çok hasar görmüş, bombalanmış, yıkılmış bir şehir. Şehirdeki eski binalar tek tük, çoğu yeni yapılar. Buradaki antrepolar da eskiden kalan yapılardan. 



Uzun uzun yürüdükten sonra eve dönüş zamanı geldi.
Otobüsümüzü beklerken etraftaki çiçekleri seyrediyorum, hepsi doğal gözüküyor ama belli ki insan eli değmiş ve bakımlılar.



Ertesi gün yeni bir çalışma günü ve oğlum işine, gelinciğim kursuna gidecekler. 
Ben C.ciğimin dersleri bitene dek Kunsthalle'de resim sergisi gezeceğim. Şansıma tam da o gün Sürrealizm resim sergisi başlamıyor muymuş? Daha ne isterim! Dersler bitti, ben henüz sergi gezmeyi bitiremedim. 
Yukarıdaki resim müzedeki ünlü tablolardan biri, ressam Caspar David Friedrich'in 1818 tarihli Bulutların Üzerinde isimli tablosu.



Müzeden sonra göl kenarında yürüyüş yapıyoruz, çimlere uzanıp dinleniyoruz ve sonra şehir merkezindeki eski mahallelerde geziyoruz.
Derken oğlum işten çıktığını haber veriyor ve buluşacağımız yere doğru yola çıkıyoruz. 
Burası Feldstrase'deki St. Pauli sığınağı. 2. Dünya Savaşı sırasında 25.000 kişi için sığınak olmuş, çatısındaki uçaksavar bataryası şehri korumuş bir savaş anıtı, Hamburger Bunker.
Çok çok etkileyici bir bina; hikayesi, yapımı, kullanım amacı, savaşta yıkılmaması ve sonra yıkılamaması, nihayetinde bir yaşam merkezi haline getirilerek tekrar halkın kullanımına açılması...



Hamburger Bunker'in üstüne üç kat asma bahçe inşa edilmiş ve geçen sene açılmış.
Şimdi orada müzik okulu, restaurant, kafe ve seyir terasları var.
En tepeye binayı  çepeçevre kuşatan merdivenlerle çıkmak ve tüm şehri çepeçevre seyretmek mümkün.
İnsan ister istemez binanın savaştaki halini ve orya sığınanları düşünmeden edemiyor...



Konuyu değiştirelim, günümüz Hamburg'undaki ulaşım işlerine gelelim.
Hamburg'da çoğu avrupa şehrinin aksine tramvay sistemi yok, toplu ulaşımın ana sistemi otobüsler ve metro ya da normal (U Bahn - S Bahn)  trenler. 
Ayrıca bisiklet kullanımı çok yaygın, tüm büyük ve bağlantılı istasyonların çıkışlarında yukarıdaki gibi kocaman bisiklet parkları var.
Bizimkiler de birer bisiklet almışlar, gezmeye ve bazen işe bisikletle gidiyorlar.




Cumartesi günü çocuklar evdeler,  uzun ve keyifli bir sabah kahvaltısından sonra hazırlanıyoruz, hava 30 derece ve açık. Önce yakındaki parkta bir tur atıyoruz ki biz bu büyüklükte bir yere orman deriz rahatlıkla. sonra Hamburg Üniversitesi Botanik Bahçesi'ne  gidiyoruz.
Burası nefis bir yer, neredeyse gün boyu geziyoruz, ağaçları, çiçekleri hayran hayran seyrediyoruz. 
Akşamüstü şehir merkezine doğru gidiyoruz, bir kaç küçük alış veriş sonrasında oğlumun seçtiği bir lokantaya gidiyor, Portekiz mutfağının keyfini çıkarıyoruz.
Eve dönerken yemyeşil bahçeli binalarla dolu mahallelerden geçiyoruz ve uzun günün henüz batmayan kuzey güneşinin tadını çıkıyoruz. 

Ertesi gün hava kapalı ve sonra yağışlı. 
Havaalanı yolundaki bir başka parkta biraz yürüyor, birer kahve içiyoruz. 
Derken ayrılık vakti gelip çatıyor. sarılıp, kucaklaşıp en yakın zamanda görüşmek dileğiyle vedalaşıyoruz.


Salı, Haziran 24, 2025

Son "İkide Bir" Yazısı / On Beşinci Yazı

Geçen ay canım Neslihan'ın önayak olmasıyla katıldığım "İkide Bir" yazılarının sonuncusuna geldim, sanıyorum. 
Yazamayacağım sanırım, dur bakalım diyerek başlamıştım, ancak durumdan vazife çıkaran yapım nedeniyle öyle ya da böyle, günün sonunda da olsa yazarak seriyi tamamladım.
Aferin bana, tabii ki katılan tüm arkadaşlara da aferin! Ve öncü olduğu için Mindmills'e teşekkürlerimle. 


İkide Bir serisinin adına  uygun olarak, son yazıya iki senede bir ancak gidebildiğim caanım İznik gölünün dün sabah çektiğim bir fotoğrafı ile nokta koyayım.

Vee, göl deyince aklıma gelen bir şiiri de -göl çevresinde yürürken  kokladığım gülleri de anarak - ekliyorum.



BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU 

Yorgun gözümün halkalarında 
Güller gibi fecr oldu nümâyân, 
Güller gibi... sonsuz, iri güller 
Güller ki kamıştan daha nâlân; 
Gün doğdu yazık arkalarında! 

Altın kulelerden yine kuşlar 
Tekrarını ömrün eder ilan. 
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam 
Alemlerimizden sefer eyler? 

Akşam, yine akşam, yine akşam 
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde semâ kavs-i mutalsam! 

Akşam, yine akşam, yine akşam 
Göllerde bu dem bir kamış olsam! 

Ahmet HAŞİM

Pazar, Haziran 22, 2025

Yıllar Sonra Göl Kenarında / On Dördüncü Yazı


İznik gölü kıyısında bir gün batımını seyreylemeyeli uzun zaman olmuştu, üç sene mi desem?...
Göl kenarındaki yolda bisiklete binmeyeli de bir o kadar olmuştur.
Arada bir kış günü kıyısında oturmuş bir yemek yemiş tekrar yola düşmüştük. Hani neredeyse o sayılmaz diyeceğim, o kadar eksik..

Denk düştü ve  bu akşamüstü kızımla birlikte gölün kıyısında yaşayan aile efradını ziyarete geldik. 
Nasıl güzel bir gün batımında buluştuk gölle, bizi nasıl şurup gibi karşıladı ve nasıl tatlı ağırladı o kadim göl...
Teşekkür ederim.

Çarşamba, Haziran 18, 2025

Bir Fotoğraf Üzerine Düşünceler / On İkinci Yazı

Doğru ifade ne olmalıydı?
Bir fotoğraf üzerine düşünceler mi yoksa ilk yazdığımda olduğu gibi fotoğraf üzerinde düşünceler mi?
Bakalım, yazı devam etsin, anlarız belki.
Önce, üzerinde kafa yorulacak ya da belki sadece bakılacak fotoğraf neymiş bir görelim.



Bu fotoğrafın fotoğrafını Hamburg Kunsthalle / Müzesi'de çektim. 
Müzenin contemporary art (modern sanat) bölümünde  beğendiğim az sayıdaki eserden birisiydi.
Sanatçı, Wolfgang Tillmans.

Şimdi gelelim düşünceler kısmına:
Gerçek boyutta olduğunu düşündüğüm fotoğraftaki pencereye bakarak  o pencerenin arkasındaki bahçe üzerine düşünebilirsiniz. 
Sonra isterseniz pencerenin yapısını inceleyebilirsiniz, pencerede buğu olduğuna göre mevsimini tahmin etmeye çalışabilirsiniz.
Peki, o pencereden kim bakıyor acaba? 
Kim o anı bir fotoğrafa aktarmak istemiş olabilir? 

İşte böyle sorular ve düşünceler...
İsterseniz yenilerini ekleyin ya da isterseniz cevaplarınızı yazın.

Pazartesi, Haziran 16, 2025

Ne Desem? Bilemedim... / On Birinci Yazı

Dün dönüş uçağı rötarlıydı, pilotumuz anons yaparken  "Alman hava sahasındaki hava koşulları nedeniyle geç geldik" açıklamasını yaptı. Bizi uçağa aldıkları sırasında on beş dakika bir rötar gözüküyordu, sonra bu süre uzadı, uçağın içinde bir saate yakın bekledik.
Ön sıralar tenha gözüküyordu, ama anladığım arka sıralar doluydu. Çünkü neden, bilet alırken ya da sonradan ek ücret ödeyip yer satın alabiliyorsunuz, koltuk almayanlar arkada kalıyor. 

Pencere kenarındaki koltuğuma yerleştim ve az sonra yanıma ben yaşlarda bir bey geldi, koridor tarafına yerleşti. Sonra bana döndü ve "ne tesadüf, gelirken de bu sırada oturmuştuk" dedi. Ben biraz boş baktım sanırım ki adamcağız ek bilgi verdi "perşembe günü" dedi.
Ah sahi, evet öyle oldu galiba diyerek bir şeyler geveledim ağzımın içinde. Sonra başımı elimdeki kitaba çevirdim, okumaya devam ettim. Bir kaç dakika sonra adamcağız kalktı, sanırım kapı önündeki koltuklardan birisine geçti. 

Önümdeki koltuklarda yaşlıca ve tombulca bir ana ile yine tombulca kızı oturuyordu. Hostes cep telefonlarınızı kapatın efendim dedi. Yaşlı kadın, "neden, ben hiç telefonumu kapatmam ki" deyiverdi.
Yan taraftaki koltukta oturan oğlu, "anne ver ben kapatayım sana, tamamen kapatmayacaksın, uçak modu uçak modu" dedi.
Yolculuğun ortalarına doğru hostes servis yaparken yaşlı teyzenin tığla yün ördüğünü gördü, "efendim uçak içinde yasak tığ ve şiş, uçak içinde olmamalıydı, gözden kaçmış olmalı, çantanıza koyar mısınız" dedi. 
Teyze bu bilgiye de bozuldu "vakit geçiriyordum, nedenmiş" dedi. Neyse, kızı teyzeyi şişini çantasına koymaya razı edebildi, nihayetinde.



Dün havaalanından aldığım bir çeşit simit, bretzel, 
Bu sabah kahvaltıda kızıma "özlemişsindir" dedim, "yooo!" dedi, ama afiyetle yedi. 

Cumartesi, Haziran 14, 2025

Bir Şehirle Tanışmak / Onuncu Yazı


Eğrisi doğrusuna denk geldi ve tam da evlat hasreti basmışken kendimi  kuzeye doğru giden bir uçakta buldum, sonra Hamburg şehrine kondum.
Oğlum ve gelinciğim bu rüzgârlı şehire Şubat ayında taşındılar. İlk aylar ev bulmaya çalışmak, yerleşmek, şehre alışmak telaşı içinde geçti. Derken hayat akışı içinde zaman geçti ve sonunda onları yeni şehirlerindeki evlerinde görmek nasip oldu.
Yeni evden daha da çok yeni şehirle tanışmak ona alışmak önemli sanırım. İnsanın yaşadığı çevreyle ilişkisi alıştığı referansların yerine yenisini koyması biraz zaman alıyor. 
Şimdi onlar yeni şehirlerine alışırken misafir olanların da buna ayak uydurması güzel anılar oluşturuyor.


Salı, Mayıs 27, 2025

"İkide Bir" / İlk Yazı

Koskoca Mayıs ayını hiç yazı yazmadan geçiriyor Ekmekcikız*!
Olacak iş mi?
Aslında öyle bir Mayıs ayı başladı, sürdü ve sonlanıyor ki anılarda kalacağı kesin.
Öyleyse, burada ona dair bir kaç satır olmalı.

Dün Neslihan'cığımın yazısı ve daveti uyandırdı aslında beni, bu yeni ayla başlayarak "İkide Bir" yazmayı önermiş ve davet etmişti.
Annemin sağlığındaki sorunlar ve ona destek olmak gereği beni bu çağrıya uymak konusunda çekimser kıldı biraz. 
Sonra eğrisi doğrusuna denk geldi ve yazmak fırsatı çıkıverdi.
Mayıs ayını hatırlamak ve bir kaç kare eklemek için de...



Türkbükü henüz yazlıkçıları ağırlamazken, 
Sadece mekanları sezona yetiştirmek için çalışanların gürültülü ve hummalı  faaliyet sesleri kıyıda yankılanırken,
Ve deniz öylesine temiz ve öylesine buz gibiyken yani en güzel haldeyken,
Her gün olmasa da gün aşırı denize atlayıp, şu balıkçı teknesine kadar yüzüp dönmek keyfi yaşanırken...



Artık akşamüstü, 
İnşaatçıların gürültüleri kesilmeye başlamış,
O vakit dışarı çıkıp kuş sesleri eşliğinde biraz yürüsek?
Şu tarafa hiç gitmedik, bakalım ne varmış orada?
Aşağıda kıyıdaki sosyetik mekanların tam tersine burada vahşi doğa var, tüm koya tepeden bakmak var,
Bir de tatlı tatlı sohbet ederek yürümek, ağaçlara dokunmak, etraftaki doğal bitki örtüsünü tanımaya çalışmak, gülümseyerek nefes almak...



Rüzgarın sert estiği bir gün Bodrum merkeze inmek, Marina sakinken gezinmek, bir resim sergisine denk düşmek ve sanatın keyfini çıkarmak,
Mevsimin ilk dondurmasını yemek, yürürken önce kahve sonra bira molası vermek, 
Yürümekten yorulmuşken yemek saatini kaçırmamak için dolmuş durağına koşturmak,
Evet,  gerçekten  "hayat kötü yemek ve içki için çok kısa",
O vakit, tadını çıkardığımız zamanlar anılarımızda yaşasın!


*Aslında Ekmekcikız'a haksızlık etmemeliyim, Her Güne Üç Güzel Şey'i yazmayı sürdürüyorum kesintisiz olarak. 
Yine de burası uzun süre ihmal edilemeyecek kadar canımın içi sayfalar...

Çarşamba, Temmuz 03, 2024

TANIDIKÇA DAHA ÇOK SEVİLEN ŞEHİR, PRAG

Dönüyoruz, oysa yapacak ne çok şey kaldı geride.
.......
Bakalım, belki yine geliriz.
Ben Prag'ı çok sevdim; keyfim yerinde, huzurlu bir keşif olduğu için, belki de.
.......

Prag görülmeli. Bazısı biraz tiyatro dekoru hissi aldığını söylüyor, bence değil. Tüm tarihi yaşanmışlığı bu kadar iç içe ve katmanlar halinde barındıran ve "şehir" olmayı başarmış bir kent az bulunur."

yazmışım Mayıs 2007'de, Eylül 2005'teki Prag gezisini anlatırken. 
Ardından köprülerin altından sular akmış, ben o geziye giderken küçük okul çocuğu olan yavrular koca insanlar olmuş, üniversite bitmiş, çalışma hayatı başlamış, evlilikle yeni bir hayat dönemeci alınmış ve o genç insanlar Prag'da iş bulmuş, çalışmaya başlamış. 

Geçen senenin baharında, yeni şehirlerine alışma çabasındaki genç çifti kızımla birlikte ziyarete gittiğimizde, mevsim bahardan çok kışa yakındı. Hep birlikte olmanın keyfini çıkararak şehri gezmeye başladık. Bir süre sonra onca sene önce gördüğüm, çoğunu unuttuğumu sandığım yerler yavaş yavaş hafızamda netlik kazanmaya başladı.

Bu defa araya giren zaman nedeniyle evlat hasreti ağır basınca, bir bilet ayarlayıp yola revan olmak şart oldu. Böylece Haziran'ın son üç gününü oğlum ve gelinciğimle birlikte geçirdik.  



Yolculuğun ilk günü daha bizim buradayken "Avrupa hava sahası üzerindeki ağır trafiğin neden olduğu operasyonel nedenlerle" olduğu söylenen iki saatlik rötarla başladı. İnişe yaklaşmışken kocaman buzdağlarına benzeyen bulutların etrafında tur atmaya başladık ve yarım saat gecikmeyle inince anladık, meğer o sırada Prag'da şiddetli bir fırtına ve yağmur seansı varmış.

Çocuklara kavuşmanın sevinci, havadaki endişeli zamanı çabucak unutturdu neyse ki. Biraz dinlendikten sonra mahalledeki Vietnam lokantasına yemek yemeğe gittik. 
Çek Cumhuriyetinde Avrupa'daki en kalabalık Vietnamlı grup yaşamaktaymış. Bu nüfus, komünist dönemde Kuzey Vietnam'dan Çekoslavakya'ya gelen Vietnamlılar ve sonraki nesillerden oluşuyormuş. Mesela bakkalların ya da mini marketlerin çoğunu onlar işletiyorlarmış.

Yukarıdaki yemek, Uzakdoğu mutfağına aşina olanların bileceği ramen tarzı, sebzeli, etli ve pirinç noodlelı bir tabak.



Yemekten sonra hava henüz aydınlıkken mahallede yürüyüş yapalım dedik. Yakınlarda açılmış yeni köprüden geçtik, biraz nehir manzarası izledik, biraz kocaman bir alandaki tarihi yapıda yer alan kapalı halk pazarının etrafında dolandık. 

Caddelerdeki binalar genellikle, yukarıdaki fotoğrafta görülen art nouveau tarzındalar. Eskiler ve modern görünüşlüler bir arada birbirine ters düşmeden sıralanıyor. Modern Sanat Müzesinin kafesine kadar yürüdük ve soluklanmak amacıyla meyvalı bira içtik, benimki elmalıydı. Adını duyunca, ilk anda tuhaf bir tat mı olur duygusunu verse de yanıldığımı ilk yudumda anladım, içtiklerimiz gayet lezzetliydi.



Yukarıdaki fotoğrafta, aynı zamanda bir kaplıca şehri olan Karlovy Vary'deki tarihi büyük hamamların ana yapısındaki galeriyi görmektesiniz.

Cuma günü için çocuklar  çok seveceğimi tahmin ettikleri bir faaliyet için işlerinden bir günlük  izin almışlar.  Sabah, karga kahvaltısını etmeden kalktık ve çok yakındaki Florenc'te bulunan otogara onbeş dakikada yürüdük. 
Hedefimiz ilk kez Prag'a gittiğimde de günübirlik ziyaret ettiğimiz ve "buradaki film festivaline katılmak, film izlemek ne hoş olur" diye düşündüğüm Karlovy Vary. 

Yolculuğumuz 2 saat 15 dakika sürdü, öyle erkenden şehre ulaştık ki henüz kırmızı halı hazırlıkları tam hızıyla sürüyordu.  Fakat o da ne? Gitmek istediğimiz hedef film Levan Akın'nın son filmi Crossing / Geçiş'e bilet kalmamış! 
Dediler ki, filmden bir saat önce gelin, davetli olup gelmeyenlerin ya da biletini satanların biletleri olur, alırsınız.

Öğleden sonraki filme kadar olan zamanda önce şehirde turladık,  kahve içtik ve festivaldeki bölümlerden birinde olan Senegal filmi Mandabi'yi izledik. 
Mandabi'yi seçmiş olduğumuz için hepimiz çok memnun kaldık. Filmi, 1968 tarihli olmasına rağmen, bir yandan her zaman son derece geçerli bir konuyu anlattığı için diğer yandan da Afrika sinemasının ilk önemli örneklerinden birisi olduğundan ötürü ilgiyle izledik, sonrasında üzerinde bol bol konuştuk. 

Öğleden sonra tam da kırmızı halı geçişleri başlamışken yeniden gittiğimiz gişede Crossing'e bilet bulunca keyfimiz iyice yerine geldi. Geçiş'de anlatılanın çoğunun İstanbul'da geçtiğini ve filmin yeğenini arayan teyze konulu ana temasının yanı sıra,  yabancı ülkede yaşamak, tutunmak bağlamında da etkileyici olduğunu söylemeliyim. 



Festivalin simgesinin festival binası girişindeki heykeli

Biz sinemadan çıktığımızda dışarıda kırmızı halı geçişleri tüm hızıyla sürüyordu. Çek ve dünya sinemasından pek çok ünlü sanatçı sırayla anons ediliyordu. 
Festival merkezini karşıdan ve biraz da yukarıdan -bir çeşit beleştepe!- bir yere konuşlanıp biraz seyrettik, ancak sıcak havada güneş altında daha fazla kalmamak için ağaç altı bir yer bulup birer soğuk dondurma yemeği tercih ettik. 

Dönüş otobüsüne dek vaktimiz var, acaba bir film daha mı izlesek yoksa çocukların daha önce denedikleri Gürcü lokantasına mı gitsek oylaması sonucunda karar oybirliğiyle Gürcü filmi sonrasına Gürcü lokantası yakışır olunca, gidip haçapuri ve hinkal yedik, film seyretmiş gözlerimizin bayramının yanında midemize de bayram ettirdik. 



Karlovy Vary'deki Beş Numaralı Kaplıca / Banyo Binası ve önündeki park

Karlovy Vary'den Prag'a dönüş otobüsünde zaman sabahtan daha çabuk geçti sanki. Hava bize göre çok daha geç karardığı için, otobüs penceresinden bakıp uzun süre akşamüstü güneşindeki kırları, ormanları, köyleri seyrettim. 

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan ve yeni gün için enerji topladıktan sonra, tramvaya bindik ve Mala Strana / Küçük Mahalle'ye doğru yola çıktık. 
Hedefimiz, haritaya bakarken gördüğüm "burada gül bahçeleri varmış" diyerek merakımı belirttiğim yere Petrin tepesine ulaşmaktı. 
Meğer, benim nokta koyduğum bölgenin hemen yanında çocukların görmek isteyip henüz fırsat bulamadıkları Strahov Manastırı varmış. Böylece bir taşla çok kuş peşinde düşmüş olduk.




Strahovsky Klaster / Strahov Manastırı'nın geçmişi 1100 yıllarına dayanan ünlü kütüphanesinin tavan işlemelerinin görünüşü,

Pek çok manastırda olduğu gibi, burada da manastıra destek için üretim yapılıyor ve burada üretilen, satılan  biraların içilebildiği, yemek de yenebilen bir bira bahçesi var.
Manastır binası, bahçesi ve kütüphanedeki geziden sonra, Pivovar Strahov'da gölge bir masa bulunca oturup biraları tatmak ve bir şeyler yemek şart oldu.



Gül bahçesinin hemen yanındaki Stefanik Gözlemevi, 

Bira bahçesinden sonra, yüksek duvarlı bahçelerin yanından geçerek, böğürtlenleri ve çeşitli çiçekleri seyrederek Petrin tepesine ulaştık. 
Gül bahçesi -mevsimin kısmen geçmiş olması ve havanın sıcaklığından belki de- gözüme biraz zayıf göründü. 
Petrin tepesinin cazibe alanlarından birisi de Paris'teki Eiffel kulesinin bir çeşit replikası olan Eiffelovka. 63,5 metre yüksekliğindeki kulenin tepesine 299 basamakla çıkılıyor. Hava öyle sıcaktı ki, bizim çıkış parası ödememiz bir yana, her birimize kaç para verseler çıkardık konulu bir eğlenceden sonra, en akla yakın hareketin yakındaki Lanova finikülerine atlayıp aşağıya nehir kıyısına inmek olduğuna karar verdik.



Bizim bildiğimiz adıyla Aslan Asker Şvayk'ın bir duvar resmi,

Çek yazar Jaroslav Hasek'in yergi edebiyatının ünlü karakteri Şvayk'ı çocukluğumda okumuştum. Bundan 19 sene önce Prag'a ve Karlovy Vary'ye ilk gidişlerimde kamusal alanlarda daha çok Şvayk heykeli, hediyelik eşya dükkanlarında oyuncağı vb. gördüğümü hatırlıyorum. Anlaşılan yıllar içinde Çeklerin Şvayk'a olan ilgisi kaybolmuş.
Nehir kenarına inerken önce bol su içtik ve nefis dondurmalar yedik, nefeslendik.



Karlov Most / Karel Köprüsü / Charles Bridge tarihi 1300'lü yıllara dayanan süslü gotik köprüden bir ayrıntı

Prag'a gidenlerin mutlaka gördüğü tarihi yapılardan kale, kule, köprü üçlemesinden kaleyi bu defa uzaktan görmekle yetindim. 
Nehir kıyısındaki Kampa adasının bulunduğu parkta bir süre oturup dinlendikten ve Kampa müzesi bahçesindeki konser provalarına kulak verdikten  sonra, Karel köprüsünden yürüdük ve Stare Mesto / Eski Şehir tarafına geçtik.
Astronomik saat kulesinin ve Aziz Niclaus Kilisesinin de bulunduğu Eski Belediye  Meydanına ulaştık.


Günün dinlenme ve keyif anları, Meksika lokantasında akşam yemeği,

Akşam yemeğini çocukların Temmuz ve Ağustos aylarındaki doğum günlerinin ön kutlaması olarak Eski Şehir'in labirent benzeri sokaklarında döne dolaşa ulaştığımız bir Meksik lokantasında yedik.
Sonrasında artık eve ulaşıp dinlenmek üzere büyük tiyatro binasının yanından geçerek tramvaya bineceğimiz durağa ulaştık.



Mevsimin güzellerinden, Prag hayvanat bahçesi girişindeki ortancalar,

Pazar sabahına mahalledeki organik ürünlerle şık menüler yapan bir kafede kahvaltı yaparak başladık.
Sonra eve döndük, yanımıza sıcağa karşı tedbirlerimizi şapka, su dolu matara vb. alarak tekrar yola çıktık, bu defa hedefimiz Prag Hayvanat Bahçesi.
Tam da gelmeden önce gördüğüm bir haberde, Prag'da bir hayvanat bahçesi olduğunu ve nesli tükenmek tehlikesi olan hayvanları korumak için güzel işler yaptıklarını okumuştum. Meğer, bizimkilerin bu bilgiden haberleri yokmuş. 

Gerçekten gördüğüm hayvanat bahçeleri içinde unutamayacağım bir tanesi oldu, burası. Hayvanlar için en geniş alanları olan ve orada yaşayan hayvanlar için üretilen meyve sebze bahçeleriyle birlikte kocaman bir alana yayılan, düşünülerek  tasarlanmış güzel ve kocaman alanda günün dört saatini hiç durmadan yürüyerek geçirdik.

Akşamüstüne doğru pilimiz bittiğinde ve çok acıkmış olarak gittiğimiz Çek yemekleri yapan Lisku'da karnımızı doyururken, içimden tamam artık bu kadar gezmek dediğimi hatırlıyorum. Dolayısıyla hemen yakındaki Botanik Bahçesi gezmesini de bir sonraki sefere kısmetse diyerek bıraktık. 



Hayvanat bahçesindeki heykellerden birisi, doğa tanrısı Radegest'e aitti, ne kadar sert bakıyor değil mi?


Evet, bir yolculuğun daha sonuna ulaştık ve Prag şehrine, Křižíkova mahallesine veda zamanı geldi.
Dilerim sağlıkla geçen vakitlerde ve güzel günlerde tekrar gitmek, orada yaşayan canlarımla hasret gidermek imkanı yeniden olur.

Not:
Yine biraz uzun oldu bu yazı, sıkılırsanız fotoğraflara bakın geçin en iyisi.