dedem anlatıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dedem anlatıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 26, 2022

26 Ağustos'tan 30 Ağustos'a Doğru Giderken

Yıllar önce blogumda "Dedem Anlatıyor" başlığıyla İstiklal Savaşı gazisi dedemin anılarından bölümler yayınlamıştım.
Bugün varlığımızın nedenini oluşturan o günlerin 100. yıl dönümünde o notları bir kez daha anmak, öne çıkarmak istedim.

20 Ocak 2011 tarihli ilk yazıya bir not yazmışım;

"Annemin babası rahmetli dedem, İstiklal Savaşı Gazisi idi.
Yıllar önce anılarını kuzenime anlatmıştı, o da bunları yazdırıp bize dağıtmıştı.
Şimdi gündelik hayatın itiş kakışı içinde nefes almak zor gelen zamanlarda bu anıları okuyorum.
İşte o vakit silkinip, "kendine gel" diyorum kendime!

Senin dedelerin ne zorluklar yaşamışlar küçücük çocukken, bu mu ürkütecek seni? Yürü yoluna!"



Eski, silik bir belgede dedemin asker üniformalı sureti

"24-25 Ağustos'ta ilerliyoruz cepheye.

26 Ağustos'ta, bizim 15. Tugayı Tınaz Tepe mevkiine verdiler, Afyon cephesinde harbe, artık düşmana taarruz edeceğiz: Ya ölüm, yahut zafer diye.
O vakit hepimiz subayından erine, her şeyine varıncaya kadar hücum ettik. Allaha yalvarıyoruz. En önde de ben, benim bölük.
Daha Tınaz tepeye gitmeden evvel, Alay Kumandanı yaralanmış, bizim tabur kumandanı alay komutanı oldu, bölük komutanı da bizim tabur komutanı oldu. Bölük bana kaldı. Bölükte bir subay daha var, bir de çavuş var.
İşte o Afyon Tınaz tepeye yaklaştığımız zamanda öndeki makinalı tüfek bölüğü böyle gidiyor.
Yaklaşmışız düşman siperlerine, meğer onlar o gece temsil yapıyorlarmış haberleri bile olmamış. Onların teyyareleri vardı, bizim teyyaremiz bile yoktu.
Biz ormanlıktan öylece gitmiştik, o sabaha yakın, gideceğimiz yere varmıştık, şafak aydınlığı zamanında, benim bölük önde, Tınaz Tepe hattına gittik. Düşman siperlerine girdik. Ama bizim topçular orayı, düşman elinde sanarak ateş altında tutuyorlardı, ben işaret verdim.
Bizim bölüğün yarısı da daha önce, düşmanın makinalı tüfek ateşine tutuldu, yandan böyle. Yirmi otuz tane kadar erimiz yaralandı düştü. Bağıran kim, çağıran kim, ben ne yapayım, herkes derdinin başına çağırır. Ben de tık tık tık sağıma soluma nokta ateşi yapıyorum, neyse makinalı tüfek beni tutturamadı, ateş hattından girdik içeriye, ondan sonra ilerlemeye başladık.

Ondan sonra ilerlemeye başladık, düşman kaçıyor, bizim topçular da siperlerini dövüyor.
Dövdükten sonra filamayla işaret ediyorum: "Şimdi daha gerilere ateş et, düşman yok" anlamında. Orada da bizim erlerden 1-2 tane şehit oldu, bizim topçu ateşinden...
O gün, düşman kaçtı, ilerlemeye başladık. Atatürk de gelmiş, hemen bizim hattımız civarından savaşı idare ediyordu. Bizim solumuzdaki fırka zamanında ilerleyememiş, o fırka komutanı üzüntüsünden intihar etmişti.
Sonra 10-15 dakika sonra orası da (Çiğiltepe) tekrar alındıydı. "Yazık oldu" dendiydi bu tepenin şehit olan fırka komutanı albaya, bilmem kim, tarihte yazıyor işte.

İkindi vakti oldu, düşmanın mukabil taarruzu başladı.
Bizimkiler ta Afyon'a girmişken, düşman Afyon'dan takviye kıta alıyor, yeniden taarruz ediyor.
Ben, işte orada yara almışım, topçu mermisinin kayadan çıkan şarapnel parçası gelmiş bacağıma değmişti; bu bacağımın burasını, simsiyah, kömür gibi etmişti, kurşun yarasından daha fazla ağrıyordu.
Sıhhiyeler geldiler, sardılar mardılar, ben tekrar bölüğe döndüm.
Tabur kumandanı, bizim bölük komutanı olduğu için bana, "sen geride kal" dedi, diğer arkadaş bölüğün kumandanlığını yaptı. Ben orda kaldım, o gün ikindi vakti.

Akşam oldu, fırkanın alay komutanları "makinalı tüfekler siperlerde yerleşip, düşmanın eski siperlerinden ateş edecekler" dediler. Diğer piyadeler geriye çekilsin dendi. Buradan bir adım geriye kımıldamak yoktur dedi.
Düşman yaklaşıyor; kendi eski siperlerine 100 metre kadar yaklaşıyor, ateş başlıyor. Ondan sonra bakıyor ki olacak gibi değil, hadi bakalım, gece yine kaçıyor.
Gece, bize, 2. Kafkas Tugayı yetişmişti, yani Erzurum tarafından Kazım Karabekir’in askerleri yetişti de, harp cephesinde muvaffakiyet oldu.
Yoksa buradaki adamların hiç birisinin harb edecek bir kabiliyetleri yoktu. Bizimkiler Adana'lı bilmem kim, Eskişehir'li bilmem kim, bu civarların insanları, hep kaçıyorlardı. Akşehir’de bile kaçtılar ben bölük komutanıyken. Firar kaydını vereceksin, sonra bu kaydı kim götürecek? Silahıyla beraber kaçarlardı.

Dumlupınar’da düşmanın ordularını mağlup ettik, İzmir’e girdik.
İzmir’e gireceğimiz zaman, Seydi Köyünde, kaçmaya çalışan bir çok Yunanlı gördük, bizim askerler epeyisini kurşuna dizdiler, yani Yunan askerlerini. Gittikleri zamanlarda, bir çok ırza, mala falan tecavüz ettikleri için bunu hak etmişlerdi.
Bizim Orduya Hıristiyanlar iştirak etmemişti, hepsi Müslüman askerlerdi, Kürt askerler de Müslüman askerlerdi.

İzmir’in Seydi köyü vardı, trenle yarım saat bir saat sürüyor, orada tren muhafızlığına memur edilmiştim.
Bizim arkadaşı, 57. Fırkada Hasan Hulki’yi, doğru bir adam olduğu için, Rumların Yunanistan'a yollanma vakitleri geldiği zaman, Rumların vapura yerleştirilmesi için memur edilmişti onun bölüğü. Takımın subayları paralar kazandığı halde, o beş paraya tenezzül etmemiştir. Hatta ben maaştan 3-5 kuruş artırmıştım, geldi benden borç para aldı. Halbuki kendi takım subayları zengin olduydu.
Kendisi bölük komutanı olarak vazife görüyordu, üsteğmendi. Hasan Hulki Malatya’nın Adafı’sından idi. Ankaraya beraber gelmiştik. Sonra öğretmen oldu. Sonunda inhisara geçti, İnhisar memuruyken öldü. İki oğlu vardı, zannedersem, bilmem ne iş görürler Malatya'da?
Bir tane de Şevki vardı, Hasan Şevki isminde, Malatya’da bir kahvecinin oğlu diyorlardı. O Şevki de İzmir’de evlendi. Ben de İzmir’deydim o vakit.
Deveceli’nin Bekir de İzmir’deydi. Bizleri çağırdı düğününe, biz gitmedik. Hasan Hulki gitmişti, orada tabancayla oynarken, tabanca mangal ateşinin içersine düşüyor, patlıyor; gözünün birisini kaybettiydi.
Onun üzerine, alayı yahut taburu sevdiği için Hasan Hulki’yi vazifeye giderken filan, merdivenden düşüyor, merdiven gözüne geliyor filan diye doktorlar rapor veriyor; o suretle bir ay sonra, maaş bağladılardı, maluliyet maaşı.

Biz, sonraları, İzmir’de Abdullah Ağa Çiftliğinde kaldık.
Orada, biraz talim terbiyeyle uğraştık. Orada kaplıcadan da istifade ettiydim. Ben yorgun bir haldeydim.
Rumlar kaplıcayı yıkmışlar, harabeye çevirmişler, kaçmışlardı.
Kaplıcanın borularından akan suyundan küvete doldurtup, talimden sonra gidip, günde iki defa yıkanıyordum, bu bana iyi geliyordu.

Ondan sonra, 1-1,5 bir sene kadar kaldık.
İstanbul’a bizim kolordudan adamlar gitti; İstanbul’u yeniden teslim alsın, yahut icap ederse, düşmana taarruz etsin, muharebeye girişsin diye.
Beni de yazmışlardı, ben gitmedim.
Bizim kolordu, kolordu kumandanının maiyetinde İstanbul’a gitti. İstanbul’daki düşmanlar da çekilmeye başladılar.

Sonra İsmet Paşa, Lozan’a gönderildi. Biz de, o vakit terhis olduk, geldim Malatya’ya.
Maaşımın -Teğmen maaşımın- bir kısmını, kardeşim, anam, bacıma harçlık olarak gönderiyordu. "

Yazıyı yayınladıktan iki gün sonra bir haber-belgesel videosuna denk geldim.
Doğrudan konuyla ilgili olduğunu görünce düşündüm, buraya bir link eklemek uygun olacak, tık lütfen. 

Çarşamba, Nisan 27, 2011

DEDEM ANLATIYOR (8) Evlenme

Hani, "dedem anlatıyor"du ya, savaştan sonrası da var.
Aile maceraları sürüyor.

**************************

EVLENME
Neticede evlendim, bununla; Mahire ile.
Kardeşim eskisi gibi; sarhoş olur, gelir, bağırır, çağırır, bilmem ne eder.
Malatya’ya tayin edildiğim zaman, kendisini de muhasebe hususiye katipliğine aldırtacaktım, bizim muhasebeci söylediydi. Sonra tahsildarlığına aldırdık.
Neyse orda bir çok yerlere gitmiş. Bunun babasının bir köyü vardı, adı Mezere idi. Kardeşim, Mezere'de yine bir kadına tutuluyor. Bir arkadaşının aklına uyuyor, kerhane meyhane geziyor, barlarda dolaşıyor, eve geliyor. Neticede "para yedi" diye tahsildarlıktan çıkarıyorlar.

Biz de şöyledir böyledir dedik, biraz şunla bunla uğraştık. Bizi de hadi bakalım Malatya’dan Akçadağ’a gönderdiler, kazaya. Orada iki sene kaldık.
Hadi Kemaliye dediler, Kemaliye’ye gittik. Kemaliye’de 1,5-2 ay kaldık.

İşte büyük halan İlhan, Mahirenin karnındaydı, bu başladı ki "karnımda sancı yapıyor, bilmem ne yapıyor" filan.
Orada, Kaza Kaymakamı da, doktoru da "Malatya’da röntgen bulunan bir yere götüreceksin" dediler.
Röntgen nerde var? Adana veya Antep’te var, Malatya’da röntgen yok.
"İyi olduysa oldu, olmadıysa karnında ölmüş" filan dediler.
Hemen bir dilekçe yazdım. Daha dilekçe yerine gitmeden, kamyona bindik, geldik Malatya’ya.
Doğum Doktoru getirdim, ilaç verdi, muayene etti. Aradan bir iki gün geçti, "sancı durdu" dedi, "iyi" dedik; öyleyse daha başka şeye de hacet yok, Kemaliye’ye gitmeye de.
Artık kış bastı. "İstifa edem de bankadan çekileyim" dedim. İstifa ettik, istifamızı kabul ettiler. Lakin yardım sandığına verilen paramız vardı, yardım sandığına vermiştik, o da öyle gitti. İstifa edenler, istifade edemiyor yardım sandığından.




İşte, dedemle anneannem.
Dedemin kendisinden "bu" diye sözettiği anneannem, annem İlhan'ı doğurmuş, karnında ikinci  kızı Perihan var.

Pazar, Şubat 13, 2011

DEDEM ANLATIYOR (7) Savaştan Sonra Eve Dönüş

MALATYA’YA DÖNÜŞ

Geldim: Kardeşim mektebi terk etmiş, amcam ölmüş, dayılarım ölmüş. Kardeşim, orta mektebi bitirdikten sonra, idadi (lise) kısmına geçmiş. Sınıf-ı ishare, hazırlık sınıfı namıyla yeni bir sınıf ilave ediyorlar. O ordayken, mektebi terk ediyor. Bu defa kunduracılığa başlıyor.

Bana, yaralandım bilmem ne diye, 100-150 lira kadar bir para geldi. O maaştan başka, İzmir’den Malatya’ya kadar harcirah almıştım.
Baktım, kardeşim, az çok sanatı elde etmiş. Orada, ustasının bir oğlu var; ikisi beraber çalışsın dedim, olur dediler. Biz sermaye verdik 100-150 lira kadar bir şey. Başladılar, kunduracılık yapmaya, sonra kendilerine yardım için kalfa tutmaya, bilmem ne etmeye kalkıştılar.

ÖĞRETMENLİK

Biz de ilk mektep muallimliğine müracaat ettik. Başka iş yok. Bize Çarmuzu muallimliğini teklif ettiler, peki dedik, gittim oraya.

Çarmuzu okulu, kış oldu mu sınıf 80-100 kişi oluyor, tek muallim.
Bizim eve bir saat mesafede, yahut yarım saat mesafede, çamurluk, oraya gidip gelmek biraz zor.
Kış oldu mu 80 kişi, yaz oldu mu 20 kişi 10 kişi kalıyor. Ben 1-1,5 sene orada öğretmenlik yaptım.
Sonra okulu lağv ettirdim; burası işte şöyledir, böyledir, filandır dedik, kapatmak için maarrif müdürlüğü tarafına bildirdim. Maarrif müdürü de kapanmasını emretti, kapandı. Mektep Marttan itibaren kapanmıştı.

Şimdi bana, şehir içerisinde bir yer evvelden veriyorlardı, bu defa diyorlar ki bir saat mesafede filan yere gider misin? İki saat mesafede filan yere gider misin, köy mahalleleri?


ZİRAAT BANKASI MEMURLUĞU

Ben de o sıralarda Ziraat Bankası imtihanına girmiştim, memur olmak için. Muallimlikte 27-30 banknot elime geçiyordu. Bunun 15ini anama verirdim ki eve harcaya. 15iyle her gün kahveye giderdim, icabında hariçte yemek yerdim, lokantaya bilmem ne.
Ziraat Bankasına imtihanında 8 kişiydik, dördümüz muvaffak olduk, kazandık. Beni Kangal’a verdiler. Kangal Ziraat Bankası muavinliğine. Ziraat bankasına 40 lira ile geçtim.

Kangal Ziraat bankasına gittiğim zaman, orada birçok ağalar, zenginler vardı. Sonra memurum da iyi bir adamdı.
Anam hasta olduğu için, hemen götürmedim. Ben gittim, ev tuttum, evin eşyasını filan nakletmek de için birisiyle konuştum. Sonra kömürünü, odununu temin ettim, yerleştirdim.
Ondan sonra anama, bacıma "gelin" dedim, getirttim. Bir de baktım ki kardeşim de geldi.
Ben para vermiştim, kardeşimi kunduracılığa oturtmuştum. Güya verdiğim sermayesini kazanıp bana iade edecek ki ben evleneyim.
Bekarım, daha 23-24 yaşlarındayım, evlenmek hayali kuruyorum.
Atatürk’ün "şapka inkılabı" yaptığı zamanlardayız.

Kardeşim işini gevşek tutar, hadi bakalım kahvede gider, dükkanı çıraklara bırakır, kahvede kağıt oynar, akşamı üzeri kerhaneye gider, biraz da içer, bilmem ne eder.
Ben eve gelirim, "ana şöyle şöyle" derim, o "yok yapmaz oğlum".
Hadi bakalım biz kerhane yolunu boyladık. Gittik, içeri girdik, o karının yanından çıkaracağız, bize karşı gelmeye başladı.
Neyse aşağı geldim, zorla önüme kattım, bu sefer önümden kaçtı, filan. Yanımda da tabanca var, arkasından bir iki el havaya ateş ettim, korksun tekrarlamasın diye.
Geldim, "ana şu oğlunun yaptığına bir bakar mısın?" diye anlatıyorum, o hala "yok yapmaz" diyor, yine inanmıyor.
Neyse o para böylece gitti.

Ben Kangal’a Mart veya Nisan'da tayin olunmuştum, güze kadar bekar olarak kaldım, yalnız başıma.
Biraz para biriktirdim, o vakit kefalet istiyorlardı, kefaletli bir memur olmak için gerekli 150 lira kefalet paramı kendim temin ettim, sonra anamı çağırdım, baktım kardeşim de gelmiş.
Anam dedi ki "elini ayağını öpeyim oğlum, kardeşinin haline ses çıkarma. Ne yapalım, geldik işte".
Peki, dedim, anamın hatırı için.
Arkadaşım da iyiydi, memur arkadaşım.
Orada, bir kunduracı dükkanı makinasıyla, kalıplarıyla, diğer eşyaları ile satılıyordu, aldık, onu tekrar kunduracılığa oturttuk.
Parası? Param yok, parasını da memur arkadaşım verdi. Adam ödersin filan dedi yahut da öder dedi. Başladı işe.
Birden bakıyorum, yine etraflara filan karı peşine düşmeye başladı.
E biz de bekarız, karı peşine düştüğümüz var mı?

O kışın, anam ağır bir şey kaldırmış, ağır geliyor, omuzlarında ağrısı oluyor. Sağa sola çeviremiyor. Anam öldü.

Anam öldü.
Öldüğü odada kavga ettik, birden baktım ki evin eşyası diyor, hisse istiyor.
Ne istiyorsun?
Yatak.
Başka ne istiyorsun?
Şunu istiyorum.
Aldı, verdim.
Aldıklarının bir kısmını mezata verdi, mezatta sattı.
Ben de kahrederek, almadım bile, zaten halimiz de yok gibiydi. Kilimler vardı, yatak ev eşyası, diğer şeyler.

Kangalda, yeniden Malatya şubesi için, Ziraat Bankasına müracaat ettim, kabul edildim.
Geldim, bacımla kamyon tuttuk, eşyamızı aldık, Malatya’ya geldik.

Malatya’da evimizi kiraya vermiştik, dayımın evinde anamın hissesi vardı, gittik o eve, kiracı çıkıncaya kadar orda kalalım dedik.
Dayımın kızı, karısı, bir takım bahanelerle mahkemeye müracaat etti, davanın ardından da bizim hakkımız tapuya intikal ettirilmedi. Sonra evimize geçtik.

Bankadaki kefaletime verdiğim parayı çektik, aldık ki evlenebilelim diye.

Sonra:
Evlenme ve sonrası...
Kurşun Yağmuru
.

Çarşamba, Şubat 09, 2011

DEDEM ANLATIYOR (6) Büyük Taarruz günü ve sonrası

24-25 Ağustos'ta ilerliyoruz cepheye.
26 Ağustos'ta, bizim 15. Turgayı Tınaz Tepe mevkiine verdiler, Afyon cephesinde harbe, artık düşmana taarruz edeceğiz: Ya ölüm, yahut zafer diye.
O vakit hepimiz subayından erine, her şeyine varıncaya kadar hücum ettik. Allaha yalvarıyoruz. En önde de ben, benim bölük.
Daha Tınaz tepeye gitmeden evvel, Alay Kumandanı yaralanmış, bizim tabur kumandanı alay komutanı oldu, bölük komutanı da bizim tabur komutanı oldu. Bölük bana kaldı. Bölükte bir subay daha var, bir de çavuş var.
İşte o Afyon Tınaz tepeye yaklaştığımız zamanda öndeki makinalı tüfek bölüğü böyle gidiyor.
Yaklaşmışız düşman siperlerine, meğer onlar o gece temsil yapıyorlarmış haberleri bile olmamış. Onların teyyareleri vardı, bizim teyyaremiz bile yoktu.
Biz ormanlıktan öylece gitmiştik, o sabaha yakın, gideceğimiz yere varmıştık, şafak aydınlığı zamanında, benim bölük önde, Tınaz Tepe hattına gittik. Düşman siperlerine girdik. Ama bizim topçular orayı, düşman elinde sanarak ateş altında tutuyorlardı, ben işaret verdim.
Bizim bölüğün yarısı da daha önce, düşmanın makinalı tüfek ateşine tutuldu, yandan böyle. Yirmi otuz tane kadar erimiz yaralandı düştü. Bağıran kim, çağıran kim, ben ne yapayım, herkes derdinin başına çağırır. Ben de tık tık tık sağıma soluma nokta ateşi yapıyorum, neyse makinalı tüfek beni tutturamadı, ateş hattından girdik içeriye, ondan sonra ilerlemeye başladık.

Ondan sonra ilerlemeye başladık, düşman kaçıyor, bizim topçular da siperlerini dövüyor.
Dövdükten sonra filamayla işaret ediyorum: "Şimdi daha gerilere ateş et, düşman yok" anlamında. Orada da bizim erlerden 1-2 tane şehit oldu, bizim topçu ateşinden...
O gün, düşman kaçtı, ilerlemeye başladık. Atatürk de gelmiş, hemen bizim hattımız civarından savaşı idare ediyordu. Bizim solumuzdaki fırka zamanında ilerleyememiş, o fırka komutanı üzüntüsünden intihar etmişti.
Sonra 10-15 dakika sonra orası da (Çiğiltepe) tekrar alındıydı. "Yazık oldu" dendiydi bu tepenin şehit olan fırka komutanı albaya, bilmem kim, tarihte yazıyor işte.

İkindi vakti oldu, düşmanın mukabil taarruzu başladı.
Bizimkiler ta Afyon'a girmişken, düşman Afyon'dan takviye kıta alıyor, yeniden taarruz ediyor.
Ben, işte orada yara almışım, topçu mermisinin kayadan çıkan şarapnel parçası gelmiş bacağıma değmişti; bu bacağımın burasını, simsiyah, kömür gibi etmişti, kurşun yarasından daha fazla ağrıyordu.
Sıhhiyeler geldiler, sardılar mardılar, ben tekrar bölüğe döndüm.
Tabur kumandanı, bizim bölük komutanı olduğu için bana, "sen geride kal" dedi, diğer arkadaş bölüğün kumandanlığını yaptı. Ben orda kaldım, o gün ikindi vakti.

Akşam oldu, fırkanın alay komutanları "makinalı tüfekler siperlerde yerleşip, düşmanın eski siperlerinden ateş edecekler" dediler. Diğer piyadeler geriye çekilsin dendi. Buradan bir adım geriye kımıldamak yoktur dedi.
Düşman yaklaşıyor;,kendi eski siperlerine 100 metre kadar yaklaşıyor, ateş başlıyor. Ondan sonra bakıyor ki olacak gibi değil, hadi bakalım, gece yine kaçıyor.
Gece, bize, 2. Kafkas Tugayı yetişmişti, yani Erzurum tarafından Kazım Karabekir’in askerleri yetişti de, harp cephesinde muvaffakiyet oldu.
Yoksa buradaki adamların hiç birisinin harb edecek bir kabiliyetleri yoktu. Bizimkiler Adana'lı bilmem kim, Eskişehir'li bilmem kim, bu civarların insanları, hep kaçıyorlardı. Akşehir’de bile kaçtılar ben bölük komutanıyken. Firar kaydını vereceksin, sonra bu kaydı kim götürecek? Silahıyla beraber kaçarlardı.

Dumlupınar’da düşmanın ordularını mağlup ettik, İzmir’e girdik.
İzmir’e gireceğimiz zaman, Seydi Köyünde, kaçmaya çalışan bir çok Yunanlı gördük, bizim askerler epeyisini kurşuna dizdiler, yani Yunan askerlerini. Gittikleri zamanlarda, bir çok ırza, mala falan tecavüz ettikleri için bunu hak etmişlerdi.
Bizim Orduya Hıristiyanlar iştirak etmemişti, hepsi Müslüman askerlerdi, Kürt askerler de Müslüman askerlerdi.

İzmir’in Seydi köyü vardı, trenle yarım saat bir saat sürüyor, orada tren muhafızlığına memur edilmiştim.
Bizim arkadaşı, 57. Fırkada Hasan Hulki’yi, doğru bir adam olduğu için, Rumların Yunanistan'a yollanma vakitleri geldiği zaman, Rumların vapura yerleştirilmesi için memur edilmişti onun bölüğü. Takımın subayları paralar kazandığı halde, o beş paraya tenezzül etmemiştir. Hatta ben maaştan 3-5 kuruş artırmıştım, geldi benden borç para aldı. Halbuki kendi takım subayları zengin olduydu.
Kendisi bölük komutanı olarak vazife görüyordu, üsteğmendi. Hasan Hulki Malatya’nın Adafı’sından idi. Ankaraya beraber gelmiştik. Sonra öğretmen oldu. Sonunda inhisara geçti, İnhisar memuruyken öldü. İki oğlu vardı, zannedersem, bilmem ne iş görürler Malatya'da?
Bir tane de Şevki vardı, Hasan Şevki isminde, Malatya’da bir kahvecinin oğlu diyorlardı. O Şevki de İzmir’de evlendi. Ben de İzmir’deydim o vakit.
Deveceli’nin Bekir de İzmir’deydi. Bizleri çağırdı düğününe, biz gitmedik. Hasan Hulki gitmişti, orada tabancayla oynarken, tabanca mangal ateşinin içersine düşüyor, patlıyor; gözünün birisini kaybettiydi.
Onun üzerine, alayı yahut taburu sevdiği için Hasan Hulki’yi vazifeye giderken filan, merdivenden düşüyor, merdiven gözüne geliyor filan diye doktorlar rapor veriyor; o suretle bir ay sonra, maaş bağladılardı, maluliyet maaşı.

Biz, sonraları, İzmir’de Abdullah Ağa Çiftliğinde kaldık.
Orada, biraz talim terbiyeyle uğraştık. Orada kaplıcadan da istifade ettiydim. Ben yorgun bir haldeydim.
Rumlar kaplıcayı yıkmışlar, harabeye çevirmişler, kaçmışlardı.
Kaplıcanın borularından akan suyundan küvete doldurtup, talimden sonra gidip, günde iki defa yıkanıyordum, bu bana iyi geliyordu.

Ondan sonra, 1-1,5 bir sene kadar kaldık.
İstanbul’a bizim kolordudan adamlar gitti; İstanbul’u yeniden teslim alsın, yahut icap ederse, düşmana taarruz etsin, muharebeye girişsin diye.
Beni de yazmışlardı, ben gitmedim.
Bizim kolordu, kolordu kumandanının maiyetinde İstanbul’a gitti. İstanbul’daki düşmanlar da çekilmeye başladılar.

Sonra İsmet Paşa, Lozan’a gönderildi. Biz de, o vakit terhis olduk, geldim Malatya’ya.
Maaşımın -Teğmen maaşımın- bir kısmını, kardeşim, anam, bacıma harçlık olarak gönderiyordu.

Sonra:
Malatya'ya Dönüş
.

Salı, Şubat 08, 2011

DEDEM ANLATIYOR (5) Sakarya Savaşı Sonu

Milli Müdafaa, bizi -ben, Hasan Hulki ve daha birkaç arkadaş- 15. Fırka emrine göndermişti. 15. Fırka Samsun cephesi, Sakarya kenarında Sakarya Beylik köprüsü civarında bulunuyordu.
Biz 15. Fırkaya iltihak etmek üzere gittik. Haymana'da akşam oldu. Levazım Albayından başka Haymana'da kimse kalmamış, diğer subaylar ve erlere Haymana Beylik köprü civarında vazife verilmiş.
O gece taarruza geçileceği söylendi. O gece yoktuk, tabii gidip alaya veya tabura intikal etmek mümkün değildi; biz o gece Haymana'da kaldık, gece sabaha yakın taarruz başladı. Bizimkiler, düşmanı, Yunan'ı Sakarya’dan öbür tarafa attılar.


Gittik, biz de alaya, tabura iltihak ettik.
Taburda bana, 38. Alay 1. Tabur 1.bölüğünde takım komutanı olarak vazife verdiler. Yüzbaşı orada yaralandığı için bu defa yüzbaşı vazifesini de görmek mecburiyetinde kaldım.
Erlerin ayakları çıplak, üstlerinde hiçbir şey yok; ceviz kabuğuyla boyalı don gömleği giydiriyoruz. Eğer inek, manda, camuş derilerinden birisi verilirse, onu da parça parça çarık yaparak erlere giydiriyoruz. Yahut çarık yaptırıyoruz.
Aradan 2 gün geçince, "Beylik köprü civarına, istikam bölüğü gelip, orada köprü yaptıktan sonra piyadenin taarruz yapacağını" söylediler.


İstihkam taburu 5-10 gün sonra geldi, orada köprü yapmaya başladı.
Biz de istikam taburunu korumak için, sağında solunda bekliyoruz.
O sıralarda, 5. Fırka lağvedildi; bizim 15. Fırka 38. Alay 1. Tabur 1. Bölüğüne, yeniden, bölüğümüz kadar, 50-60 kişi daha verildi. Bölüğüm oldu 100 kişi oldu. 20 gün yahut 1 ay kadar, yine orda kaldık.


Kaldıktan sonra, köprü yapıldı, düşmana taarruz edecektik, Sakarya’da. Düşman top ateşi ile, bizim istihkamlarımızın siperlerine top ateşi yağdırmaya başladı.
O esnada ben çarık dağıtıyordum, 4 tane şehit, 12 tane yaralı verdik. İyice kayanın dibinde olmasaydım, top mermisinin şarapnelinden, ben de yaralanacaktım yahut şehit olacaktım.


Birkaç gün sonra, yüzbaşı geldi. Yüzbaşı bize emir verdi: Sakarya’yı geçip düşmana taarruz edeceğiz. Evvela tabur bizi takviye edecek, sonra alay takviye edecek, düşmanı atacağız, Sakarya’dan.
Ona hacet kalmadan düşman anlamış bu planı, çekileceği gün mütemadiyen topçu ateşi yaptılar, bir çok erler şehit oldu .
Gece, bizim bölük yüzbaşısı, maiyetindeki eski erlerini, tuttu bana verdi, yeni erlerini de bir başka bir asteğmen vardı ona verdi,  kendisi de ortada. Düşmana hücumda, Sakarya’yı geçtikten sonra, ben sağa gideceğim, o da solumdaki tepeleri tırmanıp düşmana taarruz edeceğiz.
Lakin düşmana taarruz edeceğiz de, düşmanın siperleri öyle önden gözüküyor; yani bizi makineli tüfek ateşine tutmuş olsa, hepimiz Sakarya tarafında boğulup gideceğiz, daha Sakarya’yı geçemeden öleceğiz, yüzme de bilmiyoruz.
Sabaha yakın oldu, ben, Mehmet Çavuş adında birisini, ileri, yani takımın ileri keşif kolu olarak gönderdim. Mehmet çavuş ilerler, aydınlanırken bakar ki silah sesi, bilmem ne yok. Hayrola deyip düşmanın siperine kadar atıldı, güneş doğmak üzereyken işaret verdi; düşman yok kaçmış. Bizim hiç haberimiz de yok.
Düşmanı yakalayalım, filan diye 3 saatlik 5 saatlik yolu öyle koşmuşuz ki, baktık ki emir verildi: Geriye gelin diye. Tekrar geriye döndük. Sağdaki soldaki kıtalar düşmanı Sakarya’dan atamamışlar, harp ediyorlarmış.
Tam 1-1,5 ay orada kaldık Sakarya kenarında. Ondan sonra emir verildi ilerledik.


Düşman Afyon hattında siper kazmış, bizler de 15er fırka, Akşehir’de, harp cephesi komutanlığı, sonra 1. Ordu kumandanlığı, cephe komutanlığı ile birlikte Akşehir’de kaldık.
Akşehir civarındaki köylerde de biz siper kazmışız, belki düşman taarruz eder filan diye, kaldık.
Akşehir civarında, Ali İhsan Paşa 1. Ordu Komutanı, mütemadiyen ordu emirlerini gönderiyor, sonra gelip iki de bir talimimizi teftiş ediyor, "talimlerimize, filan, iyi dikkat edin" diyor. Bu tabii bahar esnasında yapıldı.


Birden dediler ki "Ali İhsan Paşa kolorduya ikamet etmeye memur edilmiş".  
Neymiş, Ali İhsan Paşa, İsmet Paşa daha kendisinden daha kıdemsiz olduğu için, ona itaat etmek istememiş. O, Harp Cephesi Komutanı, öteki 1. Ordu komutanı.  Batı cephesinde, iki ordudan müteşekkil bir teşkilat yapılmıştı, Kuvai Milliyede.
İşte 1. Ordu komutanlığına, Malta’ya sürgün edilmiş, meşhur, Ali İhsan Paşa ( Ali İhsan Sabis), 2. Ordu komutanlığına da Yakup Şevket (Şevki?) Paşa getirilmişti.
Biz Afyona göre sol taraftayız, ikinci ordu Eskişehir’e doğru, yani sağ tarafta.
Neyse, Ali İhsan Paşayı, Akşehir’de ikamete memur edince, yaver Hasan Paşayı da yerinden aldılar. Nurettin Paşayı 1. Ordu komutanlığına verdiler.

Nurettin Paşa, Müslüman bir adam; imamları, hatipleri, hepsini Müslümanlıktan, cesaretten, filandan bahsettirmeye başladı. Ali İhsan Paşa ise, günlük emirlerinde, hep talim terbiyeden filan bahsederdi, bu ise yalnız Müslümanlıktan, filandan.
Biz Afyon civarında o kışı geçirdik. Onca döndük dolaştık, artık iyi yerlere düştük derken, karlı fırtınalı yerler nasibimizmiş, boyuna geziyorduk, Afyon civarlarında.
Afyon civarında bir köyde, -ne köyüydü, ismi iyice hatırımda değil- orada bir fırtınaya, bir kara tutulduyduk ki, orada birkaç tane er ve ben az daha donuyorduk. Orada mola vermiştik, halbuki orada mola verilmemesi lazımmış. Ta sabahtan akşama kadar, fırtınada boyuna gezindik, durduk, askerlerle birlikte.
Sonra o köye geldik, emir erlerimiz iyiydi. Sivaslı bir emir erim vardı; para yok, bilmem ne yok, gider tayinleri satardı, köylüden süt alır, bulgur alır, gider ineği sağar, bilmem şöyle eder, böyle eder, bize yemek yapar getirirdi, akşam yemeği.

 Sonra:
Büyük Taarruz
.

Cumartesi, Şubat 05, 2011

DEDEM ANLATIYOR (4) Sakarya'dan Önce, Ankara'da

İSTİKLAL SAVAŞINA GİDİŞ

Malatya’da 3 ay kaldım veya 4 ay, hadi bakalım, Ağustos ayı mıydı Eylül ayı mıydı, geceli gündüzlü yürüyüş yapmak üzere, milli müdafaa emrine verildin dediler.
Bize ne desinler? Harcırah için para yoktur; size birisi bavulumuz ve portatif karyolamız için, birisi de binek olmak üzere ikişer mekkare verelim, Kayseri’ye kadar gidersiniz, filan dediler.
Hem nakliyecileri sevketmek hem de bizi, hem de hükümeti kayırmak istiyorlar. Biz de onlardan parayı aldık.
Şimdi dört arkadaşız: Ahbapzade Faik, Hasan Hulki, ben, bir de bir arkadaş daha vardı; iki araba tuttuk, birisi eşyalarımızı, bavulumuzu, karyolamızı filanımızı koymak için. Birisi de, o vakit işte Sivas yaylısı denen türden; üstü kapalı.
Kayseri’ye doğru yola koyulduk, Sivas’a geldik. Ahpabın Faikin amcası, alay müftüsü. (Tabur imamı başka, alay müftüsü başka). Alay müftüsü olmasından faydalanarak orada bir şeye yazmış, hadi bakalım hastaneye, Sivas’ta hastanede yatıyorlar.

O vakitte milli müdafaa müşgül durumda, düşman Sakarya’yı geçmiş, bu tarafa doğru, Ankara’yı alayım diye, boyuna ilerlemekte. Ankara’da, yalnız Milli Müdafaa kalmış, mebuslar bilmem neler de Kayseri’ye gitmiş.
Biz şimdi o arabalar ile Kayseri’ye geldik. Kayseri’de 35 gün kaldık. Malatyalı mebusları ve gerekse Elazığ mebusları hep Kayseri’de birleştik.

Dört arkadaş da Elazığ’lı vardı. Cebimizdeki parayı da 35 gün içerisinde, Kayseri’de yedik, açlığı bastırmak için lokantaya gidip yemek yiyoruz, biraz da toz rakısı (susam) çekiyoruz, filan.

35 gün sonra, "Kör İzzet" lakaplı bir jandarma alay komutanı var, Malatya’da da bulunmuş, yanına gittik, 8 kişi müracaat ettik.
Merkez komutanlığına gidiyoruz, "ben subay sevk memuru değilim" diyor, Harp Komutanlığına gidiyoruz, aynı cevap. Maliyeye gidiyoruz, diyoruz harcırah verin, "para yok" diyorlar.
Neticede 8 kişi, jandarma alay komutanına, Kayseride müracaat ettik. Bize "oturun" dedi.
"Biz subayız, eğer bizi bırakmak istiyorsanız kalkıp memlekete gidelim, yahut bizi sevkedin" dedik.
Neyse, bize "oturun çaylarınızı için" filan dedi, kahve çay ısmarladı.
O vakitler tren yok, herkes tekalifi-harbiye namına çalışıyor, köylünün elindeki hayvanı alıp bir vesika veriyorlar, para yok.
Yalnız tek bir karayolu vardı, o vakit, Kırşehiri’nden.
İşte bir küme dediler, neyse bize iki tane araba verdiler, eşyalarımızı koyduk, iki arabaya da kendimiz bindik, biz sekiz kişi -Ahmet isminde Elazığ’lı vardı, diğerlerinin adları hatırımda değil, onlar da yedek subaydı- geldik Kırşehrine.
Zaten nakliyecilere Tekalif-i Harbiyeden bir vesika, bir pusula veriyorlar şey veriyorlar, "Tekalif-i Harbiye namına, filan yerden filan yere subay götürmüştür yahut cephane götürmüştür" diye.
Kırşehri’nde Merkez Komutanı demesin mi ki, "hadi bakalım, siz cephane üzerinde gideceksiniz, Ankara’ya acele gidecek cephane. Sizi bunun üzerine memur ediyorum."
Biz, "sen kim oluyorsun ki bizi memur ediyorsun, biz bir yere henüz kayıtlı değiliz, biz Milli Müdafaa emrine gidiyoruz. Milli Müdafaa bizi nereye tayin ederse, oraya vazifeli olarak gidebiliriz, yoksa sen bizi vazifelendiremezsin" filan diye söyledik.
"Neticede ölümümüzü göze alıyorsan, ölümünü göze alıyorsan, bize bu vazifeyi verirsin" diye de tehdit savurduk. Ondan sonra kaçtı, gözden kayboldu.
Biraz sonra bir inzibat subayı geldi, "efendim" dedi "arabalarınıza nöbetçi koydurdum, onlar serbest, gidebilirsiniz".
Biz de çıktık o arabalarla geldik Ankara’ya.

Ankara’da, bizim ihtiyat zabit merkezinde "marş marş Mustafa binbaşı" dediğimiz bir binbaşı vardı, o merkez komutanı olmuş. Acımak nedir bilmez bir adam; albay olmuş.
Geldik hana, o zaman şimdiki Halin beri tarafında, bir han vardı, aşağıda Caminin yanında, orasını hatırlıyorum, o hana biz indik. Bize yol gösterdiler, inzibat zabiti "aha şurada kalırsınız" dedi, orda kaldık bir on gece.
Sabahları cephede yaralanıyor, eli ayağı yahut neresi sakat oluyor, binlerce yaralı geliyor, işte Haymana harbinden, bilmem ne harbinden, Sakarya harbinden geliyorlar. Savaşın ağırlığı yedek subaylarda; adeta bir yedek subay harbi, erler kaçıyor.

Neyse, Elazığlı Bekir Sami isminde bir arkadaşımız vardı, sultanide de öğretmen. Kendisi de sultani mezunu idi, sultani idadiden iki sene daha fazla, Elazığ’da vardı bir sultani, ilk mekteple beraber 12 sene, bizimkisi 10 sene oluyor, iki sene daha okuyacaksın; yahut 3 sene daha okuyacaksın. O vakit sultaniden çıkan için Harbiye 2 sene, Adliye 2 sene, sonra Mülkiye 3 sene idi.
Bize Ankara’da Bekir Sami dedi ki "Gelin! Ben ne yapacaksam, siz de onu yapacaksınız". Gitmiş bir yerde pansiyon bulmuş, misafir kabul ediyorlar, orada rakı içiyorlar bilmem ne. Yer ayırtmış, demiş, "aha para, bir masa hazırlayın, falan akşam geleceğiz, burada kalacağız".
Gittik, çarşının içersinden bir yol geçiyor, ahşap evler, onlardan birine girdik. O gece içtik, orada kaldık. Gelmişler, o handa bizi aramışlar, yokuz.


Ondan bir gün evvel de gelip bizi yazmışlardı, Milli Müdafaadan, Garp cephesi diye.
Garp Cephesi yani Sakarya harbi. Giden yaralı, kolu sakat, ayağı sakat dönüyor, yahut kurşunlanıp kanı akıyor, saran da yok. Ankara’nın oralarda inim inim inliyorlar, hastane yok, hiçbir şey yok.
Bir gün sonra "ben" dedi "bavulları açar kaparım, ben ne yapıyorsam, siz de onu yapın".
Artık bizi sevk edecekler.

Sonra:
Sakarya Savaşı
.

Çarşamba, Şubat 02, 2011

DEDEM ANLATIYOR (3) Mısır'da Esaret ve Sonrası

GUESNA KAMPI

Bize bundan sonraki yemeği, Kahire civarında Guesna kampına geldiğimiz zaman, yolda bir yerde verdiler.
Yemek yediğim zaman ve ardından biraz yerleştikten sonra, yatak v.s.gösterilince, kurşuna dizilmeyeceğimizi, hayatımızın emniyette olduğunu, burada bir süre kalacağımızı, falan, hisseder etmez, bir parça ayılmaya başladım. Sonra verilen yemek, bana çok leziz, çok tatlı geldi.
Lakin etrafımız tel örgü ve nöbetçi ile dolu… Bize yatmak için verdikleri: iki minder ve iki battaniye ve kamışlardan örülü şeylerle, karyola biçimi yatak yeri. Her gün, onları yerinden çıkarır, dışarı güneşlettirir, bilmem ne ederdik.
Karargahımızda, sağda 500 kişi, ortada 500 kişi, 500 kişide solda toplam 1500 subay vardı. Onlara 150 neferi hizmet için vermişlerdi; o 150 nin 50 si helalardaki kovaları dökmeye, 50 si oraları temizlemeye, 50 si de iaşeye, aşçılık mahçılık yapmaya vazifeli idiler.
Biz bu surette 23 ay kaldık.

Oradaki kampta, sağda Çırpıcıların Sakip vardı, katip sınıfındandı, sonradan öldü. Solda, Vaizoğlu Ercis bey, Alay Müftüsü Ahbapzade Şevket ( Onun oğulları şimdi albay oldu, onun torunları da var).
Ayrıca Mülkiye mezunu Aziz bey vardı, orada ajans çıkartırdı. İngilizler yolun ortasında bir cephane bulup o bahane ile onu hapsetmek isterlerdi, fakat o da kurnazdı; Arapçadan Türkçeye haberler alırdı; iaşe heyetine de dahildi, onun için dışarı çıkabilirdi. İngilizler o sırada da onu takip ederlerdi.
Ben, kampta bir sene geçtikten sonra , hemşerileri falan tanımaya, gidip gelmeye başladım.

Guesna kampından sonra, biraz da Seydi Bey kampına geldik; birkaç ay da orada kaldık. Guesna kampında Cemal Gürsel de esir bulunuyordu.(Erzurumlu ve orda üstteğmendi; sonra ikinci istiklal harbinde, bizim alay yaveri olmuştu. 15. Fırkanın 38. Alayında komutan amcası olduğu için, Cemal Gürseli yaverliğe almıştı. Ve bizim alayın, 38. Alayın yaverliğini yapıyordu.)
O sebeple, Celal Gürsel’le Afyon Dumlupınarda, yine görüşmüştük.


YURDA DÖNÜŞ

Esaretten İstanbul’a geldiğimizde, düşman İstanbul’u işgal etmişti, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar. Ve Yunan da İzmir’e asker çıkartıyordu; kuvai milliye onlarla uğraşıyordu.
Bundan cesaret alan Rumlar, Ermeniler şımarmış, her tarafta katliam yapıyorlardı. Bir kısım subaylar da, orduyu terk ederek kaçıyorlardı.

İstanbul’a ilk çıktığımda, Malatya Mebusu Arkutuzade Mehmet efendiyi bulmuştum.
O vaktin Mebusu, İstanbul’daki mebus, İstanbul’a giden oydu, İstanbul’daki Osmanlı Meclisinde bulunan. Fevzi hoca ise Ankara’ya Kuvai Milliye’ye iltihak etmişti; o da Ankara’ya Malatya Mebusu olarak.

İstanbul’da bir ay kaldık. Bize bir harcırah vermediler. Bir aylık maaş verdiler. Yol açıldı, Samsun yolu açıldı.
O vakit başa Tevfik paşa kabinesi geçti. Tevfik paşa kabinesi zamanında, Atatürk veyahut başka subaylar kaçmış, Anadolu’da Samsuna, gitmişlerdi. Biz de bir arkadaşla beraber, Tıbbiyede okurken askere alınmış, Kadir ismindeki Malatyalı bir arkadaşla, Samsun’a, bir Rus vapurunda, bilet aldık.
Bize harcırah vermemişlerdi.
Halbuki Samsuna çıkar çıkmaz, yedek subaylara harcırah vermeleri ve Malatya’ya kadar göndermeleri lazımmış. Bizler müracaat etmedik. Yalnız orada, Aşıkzade çıktıktan sonra Yahya bey, Kabuzade Yahya beyler vardı, tüccar; onlardan para aldım.
Malatya’ya doğru yola çıktık; Sivas’a geldik. Öğrendik ki Sivas yolunda, Cevat Paşayı soymak istemişler, kendisini Amerika’dan gelen zengin Pötürge’li işçi zannetmişler; Paşanın arabasını almak istemişler, yaveri de çıkmış; yaveri de öldürmüşler. Kangal'la Alacahan arasında bir yer. Sonra bakmışlar ki Paşa. Paşaya el vurmamışlar. Paşa öylece kurtulmuş. Cizre cephesi komutanlığına gidiyormuş, orada Filistin cephesinde ordu komutanıydı. O günlerde Memleketin ve yolların hali bu.

Sivas’ta üç beş gün geçirdik. Sonra bır araba tuttuk, Malatya’ya geldik. Halbuki Kuvayi Milliye devrinde, benim gibi esaretten azad edilen yedek subayların harcırahlarının verilmesi için de emir vermişler. Benim haberim olmadı; harcırah almadım. Sonra esaret matlubatı diye bir ücret tahakkuk ettirildi, 300 bilmem kaç lira, onu da almadım; "para yoktur" dediler.

İstiklal harbine gidinceye kadar altı ay kaldık. Her tarafa başvurdum; açık memuriyet istediğin kadar, lakin askerlikle alakan olmayacak diyorlar. Biz ise subayız, bugün silah altına alınmazsak yarın alınacağız. Ben ve arkadaşım, yine jandarma albaylığından emekli Hüseyin, beraber askerlik şubesine gittik, hemen muamelemiz yapıldı. Diyarbakır’a sevk olunuyoruz. 50’şer lira harcırah aldık, araba tuttuk, Elazığ’a gittik. Elazığ’da orada yazıcı olan birisi "yahu kolordudan; emir var, dedi, esaretten avdet eden subaylar en son postada silah altına alınacaklar" diye.
O günlerde Elazığ’da kolordu bulunuyor; ordu da, Cizre cephesi, Diyarbakır’da bulunuyor. "Git, yine Malatya’ya, dediler, orada müracaat et; ne edeceksin askerliği, filan".
Ben de zaten bıkmışım, usanmışım; daha 20 yaşında bir adamım, saçımda aklar çıkmaya başlamış; ölüleri görmüşüm, İstanbul’da, asılan subayları görmüşüm; harcırah marcırah verilmeden de savaşmış, gelmişim. Altı ay kalmışım, altı ay sonra, hadi bakalım Diyarbakır’a Cizre cephesi komutanlığı emrine.
Orada bir dilekçe verdim; dilekçeden sonra, kolordu soruyor: "Bu esaretten gelmiştir, son postada sevki hakkında ordunun yahut müdafai milliyetin emri olduğu halde, sen künyesi aşağıda yazılı M. Sabri efendiyi neden sevk ettin" diyor.
Şube de "emir gelmeden önce, sevk olunmuştur" diyor.
Halbuki yalan, ne emri gelmeden, emir geldikten sonra sevk olunmuştuk. Kolordu orduya sual ediyor; ordu da "milli müdafaanın emriyle, tekrar bunu terhis edin" diyor.

35 gün orada kaldım; verdikleri parayı, orada sarf ettim Elazığ’da. Orada bir tanımadığım Malatya’lı, yazıcı olan bir Malatyalı'ya derdimi anlattım.
Dedi verelim Erzincan’a kadar harcirah, 52 lira. O zaman için epey para, şimdiki 5000 lirayı tutar. Aldım 52 lirayı, 30 lirasını sarf ettim, yeniden araba tuttum Elazığ’dan Malatya’ya kadar.


Sonra:
İstiklal Savaşına Gidiş

Cuma, Ocak 28, 2011

DEDEM ANLATIYOR (2) "Hayatımdaki en tatlı uyku, işte o vakitki."

YEDEK SUBAYLIĞA GİDİŞ, FİLİSTİN CEPHESİ

İstanbul’a gittik. şimdiki Üniversite, eski Harbiye Nezareti.

Malatyalılar bulunduğu Sahraçlıhan’a gittik. Şahraçlıhan’da Aşıkzade Yahya bey,Osmanzade Yahya bey, Halep’te iken yanlarından ayrıldığımız tüccar Haci Hacebüş, Vaazoğlu Hacı Ahmet, Dursunzade Veysel. Onlar da Sahraçlıhan’a geldiler.
O vakitler yüksek okulların hepsini kapatmışlar, Harbiyeyi kapatmışlar, askeri ve mülki idadiden mezun olanlar da, yahut yüksek tahsil görenler de, yedek subay talimgahına girip, dokuz ayda, bir senede staj görerek zabit namzeti olarak orduya gönderiliyordu.
Saraçlıhan'a gelen Tokat’lı arkadaşla görüştük. Yedek subay talimgahının vaziyetini anladık. Erenköy, Maltepe, Suadiye, Bostancı, Pendik, Kartal, buralarda yedek subay talimgahı bulunurdu. Daha okulunu bitirmemiş olan iki arkadaşımız Malatya’ya geri döndü. Biz mecburi, iki arkadaş gittik; talimgaha kayıt olunduk.
İlk evvel acemi ikmal devresi vardı, birinci devre; ardından ikinci devre, üçüncü devre. Ki bu devreleri bitirdikten sonra , ben biraz da talimgahta muallim olarak kaldım. Sonra Filistin cephesine sevk edildim.


Filistin cephesine giderken Halep’te onbeş gün karantina altına alındık. Sonra on beş gün de Şam’da karantina altına alındık.
Filistin cephesinde 191. Alay, ikinci tabur, dördüncü bölgeye verildim. Üç ay, Filistin cephesinde, Hayfa, Nablus bilmem ne, bulunduk; o günlerde, o mıntıkalar, İngiliz süvarilerince işgal edilmişti; biz 20.fırkada onların karşısında cephede bulunuyorduk.
Ben beş-altı gün cephede kaldıktan sonra, bir hafta kadar, Suriye Karargahına, acemi erleri yetiştirmek üzere istendim. Üç ay kadar fırka karargahında kaldıktan sonra, cepheye döndüm; ertesi günler, İngilizler taarruz ettiler. Ben bir sırtı tutmaya memurdum, on-onbeş tane İngiliz süvarisini öldürdük, ateşe tuttuk.
Ricat başladı. Onlardan aldığımız filintalar ile kaçtık. Bir köye geldik. Köyde, her zaman 8-10 maden liraya bir filinta satılırken, bu sefer, bir İngiliz süvari filintasını bir okka keçiboynuzuna sattık. Askerler o keçi boynuzu ile bir parça ekmek yediler. Çünkü iki-üç günden beri açtılar.


Arap yarbayları, albayları, binbaşıları ,orada hemen arap elbiseleri giymişdi, o köyde kalıyorlardı. Biz, bir çavuş, bir teğmen, üsteğmen, Ahmet isminde, ben, 40 erle beraber, geriye gitmeye başladık. Yani "kaçalım, 7. Ordu civarına geçelim, Bağdat cephesine gidelim" derken, bir baktık, etrafımız çevrilmiş. Mecbur olduk, Hindu, Hint askeri veya Pakistan askerlerine, bir yüzbaşıya teslim olduk.
Teslim esnasında, Arapların rivayeti "Türkleri işte kurşuna diziyorlar, Araplara bir şey yapmıyorlar filan" şeklinde idi. Hakikaten baktık, orada kırk-elli ceset kurşuna dizilmiş; orda gördüğümüz manzara karşısında, ben aklımı kaybedercesine sersemleşmişim. Neticede, teslim olduğumuz sırada, Pakistanlı yüzbaşı Arapça biliyormuş. Benim yanımdaki üsteğmen Ahmet de hafızı burhan idi; o da Arapça bildiği için konuşuldu, ricada bulunduk. Bize zahmet verdirilmemesi, yolda biraz su verilmesini filan istedik. Aç bırakılmamamızı istedik.


Evvela bize, subaylar kamyonla gideceksiniz dediler, halbuki sonradan denildi ki kamyon yoktur, siz de erlerinizle beraber karargaha Kudüs kadar, yayan gideceksiniz denildi. Neticede gene bir kamyonla gene Kudüs’e bizi ayarladılar, Kudüs’e gittik.
Elbiselerimizi soydular soyduk, elbiselerimizi etüve verdiler; zaten siperler bütün bit kaynıyordu; gündüz de sivrisinek ile sersemliyorduk. Kudüs’te elbiselerimiz etüve verdiler; biz çırılçıplak güneşin altında, bekledik; sonra vücudumuzdaki o bit yeniklerinin şeyi için, kireç kaymağı suyu dolu havuza batırıldık, çıktık. Orada biz zannediyorduk ki 40-50 subayız; yahut 100 subay. Bir baktık ki orada var 800-1000 subay.


Kudüs’te birleştik. Bizi oradan aldılar, Süveyş Kanalından öylece Mısır'a gönderdiler, kamyonlarla.
Başlangıçta, öyle çıplak, güneşin altında, bir saat iki saat yanmak ve yandıkça da, nişadır sürtülmüş gibi, önümüz arkamız açık, böyle dolaşmak, bize o kadar fena geldiydi ki intikam hissi içinde çırpınıyorduk. Sonradan da memnun kaldık.
Ben işte orada etüvden elbiseler çıktıktan sonra, bir bina yahut bir ev kapısının önünde sırt üstü yatmışım, ekmek torbasıyla bir tas bulmuşum, zaten kaput, maput hiçbir şeyimiz yok, öyle yatmışım, 14 saat uyanmadan kalmışım; hayatımdaki en tatlı uyku, işte o vakitki.


Gittik Mısıra, Süveyş’ten öyle; kamyonlarla Kahire civarına bir karargah kurmuşlar, adına Guesna kampı diyorlar, subaylar için ayrı bir kamp var; oraya götürüldük; bizi aradılar, parası olanlarınkini yazdılar, olmayanları kaçıranları da not ettiler.
Askerlerle esir düştüğümüz zaman, acıkmışız; Pakistanlı askerlerin aşure çorbası gibi bir çorbası vardı, bir de sigara ve kibrit istiyorduk; her birisi bizi gözlüyordu. Peksimetleri ortaya koymuşlar, isteyen alıyor; biz kendi cephemizde, paslanmış küflü ekmekleri veya tayin’leri yiyorduk; bazen onlar bile elimize geçmiyordu. Kampta, peksimetleri getirdiler, ortaya koydular. İngiliz askerlerine yahut Hindu askerlerine et konservesi kutusu veriyorlar; Pakistanlı bunu yiyemiyor, et konservesini; onlara da reçel konserve kutuları veriyorlar; işte her birisine birer tane ikişer tane vermişler, getirdiler hepsini bizim önümüze attılar.
Baktım, Ahmet efendiyle, o üsteğmen, ben de teğmenim, önümüze yığılmış; biz, sarhoş gibi, sigaranın birini yakıyoruz, birisini söndürüyoruz; sarhoştan daha sarhoş olmuşuz; ben öyle olduğum gibi, askerler de öyle, neferler de öyle.
Sonra sabaha yakın oldu, işte; bizi aldılar dediğim gibi getirdiler. Hayatımda da en tatlı yemek, o Pakistanlının vermiş oldukları aşure çorbası gibi çorba olmuştu. Biz, Alaman çorbası veyahut başka yemek yüzü görmedik o cephede. O vakit işte öyleydik. Onların verdiği peksimeti sonra reçel, sigara, kibrit v.s. onları askerlere dağıttık.

Sonra:
Mısır'da Esaret, Yurda Dönüş ve Yeniden Cepheye Gidiş


.

Çarşamba, Ocak 26, 2011

DEDEM ANLATIYOR (1)

Annemin babası rahmetli dedem, İstiklal Savaşı Gazisi idi.
Yıllar önce anılarını kuzenime anlatmıştı, o da bunları yazdırıp bize dağıtmıştı.
Şimdi gündelik hayatın itiş kakışı içinde nefes almak zor gelen zamanlarda bu anıları okuyorum.
İşte o vakit silkinip, "kendine gel" diyorum kendime!
Senin dedelerin ne zorluklar yaşamışlar küçücük çocukken, bu mu ürkütecek seni? Yürü yoluna!


Dedem anlatıyor:

Nüfus kaydına göre, ceddim S. Efendi Ağa, Malatya ağalarından birisiymiş. Okur yazar olduğu için adına Efendi Ağa derlermiş.
Bunun iki oğlu, dört kızı varmış. Dedem, oğullarından birisi. S.zade M. efendi hoca derlermiş. Gününün en maruf hocasıymış. Diğer amca, babamın amcası ise Hacı H. Efendi.


Dedem M. efendi hocanın iki oğlu olmuş: Birisi amcam, H. hoca, diğeri babam Y. hocadır. Dedem, meşhur Malatya hocalarındandı ve Yeni Camide imam hatip bulunuyordu. Babam Y. ve amcam, Emirahmetoğlu medresesinde, şimdiki Fırat mektebinin bulunduğu yerde talebe okuturlardı. Aynı zamanda mahalle camilerinde de namaz kıldırırlardı.


Dedemin sağlığında Orduzu ve Eski Malatya civarlarında ondört parça tarla ve bahçeleriyle, Adafı civarında da "hocanın bahçesi" diye anılan ve sonradan T. Hafızlar'a satılan mülkleriyle idare olunurlarmış.
Dedem, evlatlarını, amcamı evlendirdikten sonra, gelinle ve evlatlarıyla birlikte, şimdi S.’in evi bulunan, evde otururlarmış.


Anneleri H.zade M. Hatun, amcamla birlikte o evde kalırmış. Yanı başında bulunan bahçeyi babama verip "kendine ev yaptır"’ derler, ayırırlar. Bu ev Sarıcıoğlu mahallesinin baş tarafındaki, sattığımız evdir.


Ben dedemin vefatından dört ay sonra dünyaya gelmişim. Üç yaşında iken, babam, amcamdan ayrılmış; ayrıldıktan sonra da, amcamla oturan annesi vefat etmiştir.
Ben beş yaşında iken babam, dedemden kalan bahçeyi T. Hafızlara satmış ve ben altı yaşındayken de kendisi vefat etmiştir.
Babamın vefatında, ben altı yaşında, bacım Fatime üç yaşında ,kardeşim Faik ise yeni doğmuş, henüz kırkı bile çıkmamıştı.
Yetim kalmamız dolayısıyla anneannem, dayılarının yanından ayrılarak, yanımıza gelmiş; beş kişi olarak, evde oturuyorduk. Babamın, amcamla müşterek bahçeyi satmasından dolayı aramız açılmış; ayrı olduğumuz için, idare etmemiz amacıyla, babaannemden kalma, Kesirik’teki, iki adet,kırkar ölçeklik tarlayı, her sene ektirerek, amcamla paylaşır, bulgur, un, zahire ihtiyacımızı karşılardık.


Evin erkek büyüğü olmam dolayısıyla, altı yaşındayken, evin çarşıdan alınacak ihtiyaçlarını yapar, mahalle hocalarına ders öğrenmeye giderdim. Yedi yaşında okula gittim.
O vakit bir ilk mektep vardı. O ilk mektebin birinci sınıfına kaydoldum. Ve üç sene iptidai, yani ilk mektep, üç sene orta, ki rüşti veya rüştüye deniliyordu; sonra gelen üç seneye "idadi" derlerdi, ki şimdiki lisedir.


Onaltı yaşında iken, idadi mektebinden mezun oldum. Okulda diplomamı almaya gittiğimde, bana "hizmeti mahsuraya (yani kısa hizmet) tabisin, sen de yedek subaya git" diye okul müdürü söyledi. Arkadaşımla konuştuk. Arkadaşımla diplomamızı aldık.


Daha önce, üç ay kadar, mahkeme kalemine, idareten gittim. Mustantık katipliği açıldığında, başkatip, diğer katipler, beni munasip gördükleri halde, mustantık bey, hemşerisi, ilk mektep mezunu olan, M. Cemal'i aldı; o vesileyle oradan ayrıldım.
Üç ay, günde yevmiye on kuruş almak suretiyle, avukat yanında kaldım.


Avukat yanında iken aldığım 200-300 kuruşla dükkan açtım. Evvela sebze meyveden başladım, sonra kuru meyve, sigara kağıdı, kibrit, tütün, gibi şeyler sattım.
100 maden lira bir sene içerisinde kazandım. 100 maden lira!
Bu sırada 100 maden lira ile "bir mekkare alır cepheye gitmekten kurtuluruz" diye düşünürken, diplomamı o vakite kadar almamıştım.


Gittim okula diplomamı almaya. "Hizmeti mahsureye tabisin, yani kısa hizmete tabiisin, İstanbul’da ihtiyat zabit mektebine git, hiç olmazsa sen de bir subay olursun, 80 - 100 kişiye de sen kumanda edersin’’ diye müdürün tebliği üzerine, arkadaşımla birlikte, arkadaşımın babasına geldik. Arkadaşımla birlikte gitmeye karar verdik. Şubede muamelemizi yaptırdık.


Yetimliğim sırasında, evin büyüğü olmaklığım dolayısıyla evin bütün işini ben görür ve aynı zamanda okula giderdim. Annem, okumaklığımız için ne lazımsa onu yapar ve bizim de okuldan geri kalmamamızı isterdi.
Hele bayramlarda yetim olmak çok zordu. Bayramlarda büyükler, namazdan çıkıp da mezarlığa ziyarete giderlerdi. Mezarlıktan dönen ev babaları evlerine daldığı zaman, benim gözyaşlarım, ağlamaklığım gelirdi; evde, annemin kardeşlerimin yanında, ağlar, "herkesin babası evine gidiyor, bizim babamız da olsaydı, şimdi o da evimize gelir, bayramımızı yapardık" der, söylenirken annemi de ağlatırdım.
Dayılarım bayramda derhal gelirler, kendi evlerine gitmeden evvel bize gelirlerdi ki bizler babasızız diye, ağlamayalım diye. Bu on - on beş yaşına kadar devam etti.


İşte askerlik sırasında, askerliğe yedek subaylığa gittiğim zaman, kazandığım 100 maden lirayla İstanbul’a gittim; harçlık yaptım.
İstanbul’a gittiğimiz zaman dört arkadaş, ve dört de tüccar Antep’ten Pozantı’ya yollandık. Oradan trene gidip İstanbul’a gidecektik.


Malatya’dan her birimiz bir mekkare tuttuk. Dört tüccar, dört de biz mekkareci hurclarımızı üzerilerine attık; yiyeceklerimizi de aldık. Altı günde Antep’e vardık. Antep’te iki gün kaldık.
Tüccarlar Halep’e, Kilis yoluyla Halep’e gidiyorlardı; ilkin biz onlardan ayrıldık. Sonra biz de Kilise gittik.
Kilis’teyken "hadi Halep’i görelim!" dedik; biz de Halep’e gittik. Bir gün iki gün Halep’te kaldıktan sonra, Halep’ten İstanbul’a, dört günde mi beş günde mi trenle gittik.
O vakit kömür yoktu, ağaçla makine yanıyordu. Öyle birinci mevki, ikinci mevki de yok. Öyle işte; hayvan yahut yük vagonları vardı, yük vagonlarına binerek İstanbul’a gittik.


Buraya tıkladığınızda, I. Dünya Savaşı'nda Türkiye başlıklı bir siteye ulaşacaksınız, ilginizi çekerse.

Sonra:
I. Dünya Savaşı, Filistin Cephesine gidiş...

.