istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 09, 2026

KARADENİZ'E DOĞRU GİDERKEN

Geçmiş yıllar içinde pek çok kez gittiğim Şile'ye ve bir iki kez gittiğim Ağva'ya son kez ne zaman gitmişim hatırlayamadım, muhtemelen on sene olmuştur.
Dün için çiçeğimle bir ana kız gezmesi günü planlamıştık.  Erken yola çıkalım, kahvaltıyı yolda mola verir yaparız dedik, evden hazırlıklı çıktık.
İlk hedefimiz Ağva sahiline ulaşmaktı. Bizim evden Ağva yaklaşık 90 km uzakta ve 1,5 saate yakın araba kullanmak gerekiyor.
Saat 11:30 civarı kahverengi işaretli "Saklı Göl" tabelasının yanında geçiyorken, yüksek sesle sordum, burası da neresiymiş? Kızım arkadaşı İ.ciğimin burası için güzel bir yer dediğini söyledi. Gitsek ya, kahvaltıyı orada yapalım dedim.
Çiçek kaptan şoför hemen uygun bir yerde manevra yaptı, döndük Saklı Göl yoluna ve bir kaç dakika sonra Karamandere'nin  kıyısına kurulu  bir tesis ile, yürüyüş ve bisiklet parkurlarının olduğu mesire yerine ulaştık.
Yukarıdaki bağlantıyı tıklayınca göreceğiniz gölet kenarındaki tahta masalı piknik yerlerinde isterseniz masa kiralayıp dışarıdan getirdiğiniz istediğinizi yiyebiliyorsunuz, isterseniz oradan kahvaltı ve yemek alabiliyorsunuz.




Bizim kahvaltımız ve sıcak havaya uygun olarak soğuk çayımız hazırdı. Fırından aldığımız simitler eşliğinde kahvaltımızı yaparken suda dalıp çıkan, gezen ördekleri, yusufçukları, tanıyamadığımız minik kuşları seyrettik. Uzaktan gözüken  kayık karşı kıyıdan çıktı, içindeki yolcularla biraz gezdi, geri döndü. Ben dizimi kollamak amacıyla fazla hareket etmedim, etrafı seyretmeye devam ettim, kızım yürüyüş parkurunda bir tur atıp geldi. 



Saklı Gölden ayrıldığımızda öğlen sıcağı bastırmıştı. 
Kıvrıla kıvrıla giden orman içi yolunda kimi kez eski tahta evlere kimi kez kocaman villalara rastladık. Haydi eski evlerde oranın yerlisi köylüsü oturuyordu diyelim, peki o villalarda kimler oturuyor merakına kapılmadık desem yalan olur.
Yola çıkıştan sonra Ağva tabelasını gördüğümüzde yarım saat geçmişti. Kızım daha önce abisi ile gelinciğimin kamp yaptığı Kilimli tarafına dönmek niyetindeydi, Ağva merkeze bir baksak önce diyerek aklını çeldim. Hava ısınınca ikimizin de hayalinde soğuk bira ve yanında patates kızartması canlanmıştı.



Ağva merkezin yıllar öncesinden zihnimde kalan sakin, sessiz yerle ilgisi yoktu. Aradan geçen yıllar her yeri olduğu gibi oraya  da bol bol inşaat olarak yansımıştı, üstelik ilkbaharın serinliği ve yazın en sıcak günün yakıcılığı da kıyas kabul etmezdi.
Haydi şu sahile gidelim, orada hem denize giriliyor hem de yiyecek yeri varmış diyerek, ismini bir Amerikan şehrinden alan  kamping alanına girdik, girmez olaydık.  İki zebellah tipli adam dibimizde bitti ve ücretli, ödeme yapın, yaptınız mı diye dırdıra başladı. Dedik bir kalıcı değiliz, restorana gideceğiz, belki sahile yürür denize bir bakarız. Restorana gitmek de paralıymış, adam başı şu kadar para verecekmişiz, denize bakmak için de para verilirmiş. 
Çiçeğimin tepesi attı, kıyılar herkese açık, sahile gitmemizi engelleyemezsiniz, jandarmayı arayacağım dedi. Baktım, herif laftan anlayacak tipte değil, durup olay çıkarmak var ama sonra aynı tas aynı hamam olmayacak mı? Kızıma dedim, gel gidelim bu terbiyesiz insanlarla işimiz yok.

İyi ki oradan ayrılmışız ve kalabalık, sevimsiz sahilden uzaklaşmışız ve ilk hedefimiz olan Kilimli'ye dönmüşüz. 
Orada da bir kamp yeri var, orada da bir restoran var; bu defa kamp yapmaya gelen ile yemek yemeye gelen ayrı ücret ödüyor. Günü birlikçiler ve kampçılar çadır yeri vs için ödeme yapıyor, lokantaya gidenler önden bir ödeme yaparlarsa, dönüşte lokantada yaptıkları ödemeye göre indirim alıyorlar. 

Sonuçta, şu yukarıdaki nefis Karadeniz manzarasına bakarak, denizden esen rüzgar yüzümüzü serinletirken bir çardak altında oturduk, soğuk bira eşliğinde patates kızartması, paçanga böreği yedik. Üstüne de kahvelerimizi içtik, ohh miss.

Kızımla karşılıklı muhabbet ederken, bulunduğumuz yeri beğendik mi merakındaki eski kampçılarııza da Kilimli fotosu ve kızıyla keyif yapan mutlu anne fotosu göndermeyi de ihmal etmedik.




Yola çıkarken ilk planda akşam eve dönmeden Poyraz'a gitmek, orada balık yemek vardı. Fakat hava sıcak, ortamlar kalabalık ve yol uzunca olunca rotayı yeniden oluşturduk ve Şile'ye gidelim dedik.
Şile kocaman olmuş, tanıyamadım, nirengi noktalarım olan Fener, Kale, Ağlayan Kaya ve mendirek olmasa neredeyiz diyeceğim.
Gerçi Kale yapılan son restorasyonla yepisyeni hale getirilip, Cenevizliler zamanından kalma tarihine ek olarak Sünger Bob lakabını alarak bir bıyık altı gülme unsuru da kazanmış oldu, ama ne yapalım öyle... 

Trafik yoğunluğu nedeniyle Fener yakınında durmak ve oradan manzaraya bakmak mümkün olmayınca Ağlayan Kaya'da bir mola verdik ve hortumunu suya sokmuş file benzetilen kayayı, denizi, etraftaki plajlarda denize giren insan kalabalığını izledik.

Şile'ye son geldiğim bir kaç seferde, mendirekte demirli balıkçı teknelerinin bazısında oturup balık ekmek yemiştik. Şimdi onlar kaldırılmış, kooperatifte balık satılıyor ve balık ekmek yapan küçük balıkçı dükkanları sıralanmış. Yemeğimizi onlardan birinde yedik ve gittikçe bulutlanan havada Karadeniz'in tüm nemini yermişçesine terleyerek, günbatımına doğru yola çıktık.  

Geziden kısa notlar ve iki fotoğraf daha meraklısı için Her Güne Üç Güzel'in dünkü yazısında var, burada, tık. 
 

Perşembe, Temmuz 09, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 4 - Bir Evin Kırk Yıllık Hatırı

 Bugün fizik tedavi sonrası eve döndüğümde, dizimde buzla oturmadan önce, bir sade kahve yaptım. İki seferdir kahvenin içine kakao da ekliyorum, lezzeti hoşuma gidiyor; bir silme tatlı kaşığı kahve ve bir silme tatlı kaşığı kakao. Bu defa kahveyi badem sütü ile yaptım, oldu mu sana çocukluğun sütlü kahvesi hem de kakaolu, nefis. 


Gelelim, bir fincan kahvenin hatırından geçmişe mektuplara...

Kimi insan,  bir evde doğup büyür hatta ömür boyu orada yaşar, kimisi değişik sürelerle ev değiştirir. Hangi uzunlukta olursa olsun, içinde yaşadığımız evlerin üzerimizde hatırı var; değil mi ki bir fincan kahvenin bile hatırı var, yaşadığımız evin neden hatırı olmasın?

Yıllar öncesinde "Ev denince hayalimde canlanan" başlıklı bir yazı yazmışım, mesela. Orada, babamın mesleği nedeniyle değişen görev yerlerinden birindeki hep hatırladığım, belki en mutlu olduğum evi anlatmıştım. 

Daha yakın bir zamanda, pandemideki karşı kıyıya geçmek üzere sokağa çıkışlardan birinde, hem de tam da Temmuz ayında ve bugünlerde Galatasaray'da ilk evlilik yıllarında oturduğumuz evi anmışım. 
Anılarıma bakınca, çocukluk evindeki mutluluğun bir benzerini yanına özgürlük hissi de eklenmiş olarak, kendi evim diyebileceğim, evlilikle başlayan düzenini kocamla birlikte oluşturduğumuz o evde yaşamıştım.

 "Şu sağda üzerinde "satılık bina" tabelası olan apartmandan sonra, yokuşun en dik yerinde, bizim 88-91 yılları arasında yeni evliyken oturduğumuz apartman vardı.  Apartmanımız aile apartmanı gibiydi, yakın çevrede oturan arkadaşlarımız vardı. 
Güzel zamanlardı doğrusu."

Şimdi bile kulağımda o dik yokuştan çıkarak Galatasaray'a doğru yürürken, tahta sepetindeki lahmacunları satmaya başlamış ve "sıcak sıcak lahmacun" diye  ünleyen satıcının sesi yankılanır.
Karşı apartmanın altındaki bakkal Emine ablanın iş yaptırmak için kocasına ve oğluna bağırmaları geliverir hatırıma.
Yan binadaki marangoz atölyesinden sesler gelir kulağıma, ya da öndeki apartmandaki az gelirli ailelerin karı koca kavgalarını duyarım.

Biz evlenerek o daireye yerleşmeden önce, kocam ve iki arkadaşının bekar eviydi orası. Sonra sırayla evlendiler, işler güçler peşine gittiler ve ev bize kaldı. 
Evin bekar evi halinden geriye sadece holdeki gaz sobası yerinde kaldı, tüm eşyalar değişti her şey  farklılaştı.

O yıllarda İstiklal Caddesi henüz cazibe merkezi olmamıştı, daha doğrusu yeni yeni olmaya başlamıştı. İlk zamanlar sinemadan çıkıp bize şöyle bir uğrayan arkadaşlar yavaş yavaş çevrede ev kiralamaya, almaya başladılar. Bir sonraki aşamada Cihangir popüler oldu, Cezayir Sokağı Fransız Sokağı oldu, İstiklal Caddesi canlandı, gençlerin sevdiği ışıklı, hareketli hayatın odağına yerleşti. 

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra biz karşı kıyıya taşındık, Kadıköylü olmaya, çoğunluğu Bağdat Caddesinde geçen çocuklu hayata adapte olmaya başladık.

Şimdi artık Yeniçarşı Caddesine yolum düştüğünde, o günlerin kırk yıllık hatırasına dalmayı seviyorum. 

Salı, Haziran 16, 2026

iSTİKLAL CADDESİNE DÜŞTÜ YOLUM

Bugün şeytanın bacağını tesadüfen başlayıp, taammüden kırdım.
Bugün ayaklarımın beni yıllarca en çok götürdüğü yerlere gittim. 
Bugün İstiklal Caddesinde müze ve sergi gezdim.

Evden çıkarken aklımda  minibüs caddesi üzerindeki bankadaki işimi halletmek ve bir süredir gitmediğim Kadıköy'e gitmek, biraz çarşıda dolaşmak vardı. 
Minibüs caddesinden metroya dönmeye üşendiğim için Marmaray Suadiye istasyonuna yürüdüm. Marmaray'da giderken yavaş yavaş zihnim açılmaya başladı, neden karşıya geçmiyorum ki?
Neden olmasın? Sirkeci'de insem mi, ne zamandır Sultanahmet'e gitmedim. Hayır, en iyisi devam edeyim, Yenikapı'da inerim, metroya binerim. 
Metroya bindikten sonraki soru Şişhane'de mi insem ve yukarı çıksam yoksa Taksim'de insem aşağıya doğru mu yürüsem? Tabii ki yılların alışkanlığıyla Taksim kazandı ve meydanda gün ışığına çıktım.

Böyle uzun aralarla gördüğüm için İstiklal Caddesi'ni her defasında yabancılıyorum, pek çok yer değişmiş oluyor, yeni dükkanlar açılmış oluyor, turist kalabalığı sıkça kimlik değiştiriyor ve daha pek çok farklılık...



Bütün bu değişim içinde, eskiden aşina olduğum bir yere, Pera Müzesi'ne gitmek, oradaki sakin sanat ortamında nefes almak iyi bir tercih oldu.
Müzede Halil Paşa'nın "Suyun Kıyısında / Yaşamı ve Sanatı" başlıklı bir sergisi vardı.

Halil Paşa Osmanlı'nın son zamanlarında eğitim alan, eserler veren "asker ressamlar" olarak tanımlanan bir grup sanatçı arasında bilinen, uzun ömürlü ve üretken olan bir sanatçı. 
Yukarıdaki eserleri 1902 -1903 tarihleri arasında yapmış, aynı yerin mevsim değişimlerindeki hallerini gösteriyor, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar.




Serginin ana başlığındaki suyun kıyısında ifadesi, sanatçının evinin olduğu Bostancı sahilinde, ailesinin yalısının olduğu Beykoz'da, bir süre yaşadığı Mısır'da Nil kıyısında yaptığı resimlerin öne çıkarılmış olmasıyla ilgili. 
Yukarıdaki resim Bostancı plajı adını taşıyor, tarihi 1897.
Yıllardır bu civarda yaşayan birisi olarak, isterdim ki o tarihe ışınlanayım ve sadece adaları tanımlayabildiğim bu yerin neresi olduğunu anlamak için  gözlerimle göreyim. 




Halil Paşa sergisini gezmem bitince, alt katlardaki daimi sergilere bu defa uğramadım. 
Girişte sergiden önce bir yorgunluk kahvesi içmeye niyet etmiştim aslında ama öğle yemeği saati nedeniyle dolu olan masaları görünce, kahve molasını sergi sonrasına bırakmıştım.
İyi yapmışım, zira gerçekten ortam sakinleşmişti ve kahvenin yanındaki lokum, su ve portakal likörü nefisti.



Kahvemi içmek, sızlayan dizimi dinlendirmek, Pera Müzesinden sonra tekrar İstiklal'e çıktığımda gördüğüm İş Bankası Resim Heykel Müzesindeki sergileri gezmek konusunda beni cesaretlendirdi.
Müzede kalıcı sergilerin yanısıra, Eşref ve Melahat Üren çifti ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin resimlerinin sergilendiği Yan Yana başlıklı bir süreli sergi vardı. 

Yukarıdaki eser, uzun süre yaşayan eşi Eşref Üren'in aksine 50 yaşında dünyamızı terk eden ve yaşamı sırasında kendine ait bir odası pek de olamayan, eşinin gölgesinde kalan ressam Melahat Üren'in bir natürmort tablosu.
Burada, sergi ve Üren çiftinin sanatı hakkında bir video var, izlemenizi öneririm.



Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin üretimleri birbirini destekler nitelikte göründü bana.
Aynı ortamlarda bulunurken, Anadolu'da gezerken yaptıkları konuları aynı ama karakterleri farklı eserleri izlemek hoş duygular verdi.
Yukarıdaki eser, Eren Eyüpoğlu'na ait, adı Bursa Pekmezci Han.




Bursa'da Zaman başlıklı bölümde yer alan yukarıdaki resim ise Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na ait. Adı, Mor Han.
Sergiyi gezerken gülümseten anlardan biri de Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun "seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde" dizesinin resim altında adeta imza gibi yazılı olduğu resimdi. Fotoğrafını çekmemişim ama, söylemeden geçemeyeceğim.
Hatta şiiri buraya ekleyeyim, en iyisi. 

Çakıl 

Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde 
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar 
Bir gelincik açılır ansızın 
Bir gelincik sinsi sinsi kanar 
Seni düşünürken 
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır 
Deliler gibi dönmeğe başlar 
Döndükçe yumak yumak çözülür 
Çözüldükçe ufalır küçülür 
Çekirdeği henüz süt bağlamış 
Masmavi bir erik kesilir ağzımda 
Dokundukça yanar dudaklarım
 
Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde
 
Bedri Rahmi Eyüpoğlu



İş Sanat Resim Heykel Müzesi'nin üçüncü katında dijital art konusunda dünyanın önde gelen sanatçılarından olan Refik Anadol'a ait Büyük Doğa Modeli - Türkiye Flora başlıklı yapay zeka veri heykeli sergilenmeye başlamış.
Sürekli hareket eden ve değişen piksellerden oluşan ve on dakika kadar süren bir dijital sanat eserinden tek kare bir fotoğraf eklemek çok da anlamlı değil ama, görene dek fikir verir diye düşündüm. 




İki müzedeki sergilerden sonra, artık yürüme konusunu abartmayayım ve köyüme döneyim dedim. 
Tünelle Karaköy'e indim, o sırada çektiğim Tünel fotoğrafı Her Güne Üç Güzel Şey'de, görmek isterseniz.
Karaköy iskelesinde biraz oturdum, Eminönü Kadıköy vapuru on dakika sonra geldi, bindim, yan güvertede oturdum. Denizi, köpüklerini, martıları, karabatakları, bulutları seyrederek ve yanımda annesiyle oturan küçük kızın heyecanıyla mutlu olarak Kadıköy'e geçtim.
 

Salı, Nisan 28, 2026

NİSAN AYI KLASİKLERİ; Sakura, Erguvan, Mor Salkım

Dün F.cığım arayıp döndün mü, müsaitsen yarın buluşalım mı dediğinde, bugünün senenin "o" günü olacağını bilemezdim, meğer bu gün o günmüş.
Yani, mevsimin en sevdiğim güzellerini bir arada görmek, seyretmek, varlıklarına şükretmek günü...



Gün boyunca Kalamış, Fenerbahçe civarındaki neredeyse bütün yeşil alanlara girdik çıktık, ağaçlara baktık.
İşte, mevsimin ilk açanlarından kiraz çiçekleri, sakuralar.
Arka plandaki erguvanı da görmezden gelmeyelim.




Fenerbahçe parkının erguvanlarınn parlak dönemlerinde değiliz sanki, o tümü birden açıp parkı ışığa boğan ağaçların bazısı doğaya yenik düştü.
Önce gövdelerinin yarılarını sonra tamamını kaybettiler. Özellikle girişteki iki güzel erguvan ve benim aşık olduğum arka taraftaki büyük erguvan artık yoklar.
Olanların bazısı keyifsiz gibi, ama neyse ki keyfi yerinde olanlar da var, yukarıdakine bakınız, mesela.



Mor salkımlar bu sene coşa coşa açıyorlar ve her yerdeler.
Bu kadraja sığdıramadığım mor salkım Kalamış marinanın girişndeydi.
Sarılmış sarılmış, sonra yanındaki ağacı da kaplamış, güneşe karşı geriniyordu adeta.

Pazartesi, Nisan 06, 2026

"KÖŞKÜM VAR DERYAYA KARŞI"

Başlıktaki şarkıdaki söz gerçek olsaydı, bunu demeyi isterdim, ne yalan söyleyeyim. 
İsterdim ki deryayı tam karşıdan görmese bile deryaya yakın, bahçeli büyük bir evde yaşamış olayım.
Neyse, geçelim bunları bir kalem, hayaller ve gerçekler çatışmasıyla idare edelim.

Eskiler anlatırlar ya da bazı anı kitaplarında okuruz, çoğunlukla Anadolu yakasındaki yerleşimlerin arttığı dönemlerde inşa edilmiş olan, Erenköy'ün köşkleri meşhurdur. 
Zaman geçtikçe, dönem değiştikçe onların hemen hemen hepsi yıkıldı, yerlerine adlarında köşk ve çamlık vb. isimler olan çeşitli apartmanlar dikildi. Sonra o büyük bahçeli apartmanlar da  yıkılmaya ve yerlerine yeni kocaman gökdelenler dikilmeye başlandı. 
Belki de geçmişteki anıları yaşattıklarını düşündüğüm için, tüm eski köşkleri hayranlıkla seyrederim ve bazen tesadüfen daha önce görmediğim bir tanesini fark edince mutlu olurum.




Bugün Ethem Efendi Caddesi üzerindeki eski bir köşkten gözümü alamadım, kısa bir süre hayran baktım, ve yürüdüm geçtim. 
Sonra geri döndüm, açık kapıdan görünen yan cephesinin fotoğrafını çektim. Ne kadar büyük olduğu anlaşılsın diye bir de bahçe duvarının ardından bir fotoğraf çektim.
Galiba ani esen bir nostalji rüzgarına kapıldım, belki okuduğum kitaplardan bir tanesinde anlatılan köşke benzettim, bilemiyorum.
Geldim bu yazıyı yazdım, anılarda duracağına burada dursun istedim. 

Sonradan aklıma geldi, internette aradım, köşk 1900 yılında yapılmış, İtalyan bir mimarın eseri imiş ve keresteleri Romanya'dan gelmiş, Arif Hikmet Paşa'nın köşkü imiş.

Köşküm var deryaya karşı, bir Rumeli türküsü, Müzeyyen Senar söylüyor, burada.

Pazar, Mart 01, 2026

RESET - 5 : Mart'ın 1'i

Senenin üçüncü ayına bugün başladık.
Çok yakınımızda savaş var, bombalara maruz kalan insanları derinden sarsıyor olmalı, biz biraz uzaktakiler de  etkileniyoruz, kimi zaman ruh sıkılması olarak, kimi zaman genel ekonomik gidişle ilgili nedenlerle.
İnsanlar ölmeden iyi çözümler bulunması için dua etmekten fazlası elimizden gelmiyor.

Doğa bu ay hızla uyanmaya başlayacak, ilkbahar kuzey yarıküreyi canlandıracak umudundayız, çünkü Mart resmi olarak ilkbaharın başlangıç ayı..
Kesin konuşamıyorum, eskiden daha emin olurdum bu söylediklerimden, şimdi iklimin yeni normalleri farklılaştı.
Zaten  Mart'ın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırma adeti vardır, belki eski normaller devam eder, kim bilir?



Mart'ın ilk günü bulutlu ve soğuk başladı.
Maltepe Parkındaki ağaçlar henüz uykudalar.
Belki bu hafta bahara uyanmaya başlarlar.

Pazar, Şubat 01, 2026

AYIN BİRİ

Az zamanda çok işler yaptığımız bir günün hikayesini anlatayım niyetiyle başlıyorum söze, bakalım  nereye kadar gideceğiz?
Bunu dedim demesine de, metrodan Vezneciler durağında inmekten öncesi de var.

Pazar sabahı, kış günü, hava ancak aydınlandı, evden çıkıyoruz ve mahalle uyurken kızımla Kadıköy metrosuna yürüyoruz. Ayrılık Çeşmesi'nde Marmaray'a aktarıp Yenikapı'da iniyoruz ve ver elini Hacıosman metrosu; bir durak sonra Vezneciler'de yeryüzüne çıkıyoruz.



Vezneciler Yurdu'nun yanından geçip Vefa'ya yöneliyoruz, üstteki fotoğrafta adını okuduğunuz Cüce Çeşmesi sokaktan kıvrılıp, ( arka planda gözüken cami kubbesi Şehzade Camii'ne ait ) Dede Efendi Sokak'a dönüyoruz ve az sonra Vefa Lisesi'nin önünden geçiyoruz.

Eski İstanbul'un kalbindeyiz sanki, sokaklardan tek tük geçen var, hava gri ve durgun, sanki zaman da durmuş gibi. 
Bir köşe daha dönüyoruz ve işte karşımızda Vefa Bozacısı'nın bulunduğu bina. 
Sonra bir dönüş daha ve kilise düz gidince aşağıda olmalı diyor kızım. Önümüzdeki insan kalabalığını görünce, hoppala diyorum, kuyruk buradan mı başlamış?



Evet, gerçekten tee oradan başlamış kuyruk ve insanlar sıraya girmişler, bekliyorlar.
Ben kuyruğun sonuna ekleniyorum, kızıma diyorum ki git bir bak yavrum, içeriye almaya başlamışlar mı, sırada kaç kişi var?
İnsanlar konuşuyor, rivayet muhtelif, henüz kapı açılmadı diyen var, akşamı buluruz diyen var...
Şu fotoğraftaki kalabalık kuyruğun dörtte biri bile değil, uzunluğunu varın siz hesaplayın.
Birazdan kızım arıyor, anne bu sıra bitmez, biz akşama kadar bekleriz, bu soğukta olacak iş değil, diyor.
Ne yapalım, dönelim mi?
Gidelim bir yerde kahvaltı edelim, diyoruz. Evden çabuk çıkalım diye kahvaltı yapmamış, yolda küçük bir simiti paylaşmıştık. 

Bu arada, Ayın Biri Kilisesi neymiş, neden insanlar bugün önünde kuyruk olmuş diyorsanız, resmi adı Panagia (Meryem Ana) Kilisesi olan bu yapı ve özelliği hakkında şurada bilgi ve fotoğraf bulabilirsiniz. 



Az önce önünden geçtiğimiz Vefa Bozacısına dönüyoruz. 
Hemen öncesindeki leblebiciden eve götürmek için bir paket leblebi ve leblebi helvası alıyoruz, içeriye girip bozalarımızı söylüyoruz.
Bozanın üzerine tarçın serpiyoruz, üzerine de bir avuç leblebi atıyoruz, sonra bozanın keyfini çıkarıyoruz.

Tamam bozamızı içtik iyi oldu, ancak kahvaltı yaptık sayılır mı?
Çiçeğim "ben açım" diyor, Taksim'e çıkalım kararına varıyoruz. Tekrar metro durağına gidiyoruz, Taksim'de inip İstiklal Caddesine yöneliyoruz.

Şurada meşhur bir Karadeniz pidecisi vardı, ne dersin diyorum, olur alınca Taksim Maksem'inin arka sokağından yürüyoruz ve fakat pidecinin kapısı henüz sadece aralık, fırını çalıştırmamış oldukları besbelli, sandalyeler henüz masaların üzerinde toplu duruyor, çünkü saat henüz 11 bile olmadı, erken kalktık ya yol alıyoruz.

O zaman Lades'e gidelim, menemen yiyelim mi? Olur gidelim. 
Gidemiyoruz, yine yoldan şaşıyoruz, gelmişken  şu karşı sokaktaki Aya Triada Kilisesi'ne bir uğrayalım, bir mum dikelim hiç değilse, anahtar dileği olmadı, mum dileği olsun hiç olmazsa.




Bizim göç yolunda düzülür günü devam ediyor. 
Lades'e doğru giderken etrafı seyre dalıp sokağı kaçırıyoruz, Hayvore'ye gidelim bari diyorum, belki pide vardır, fırını yakmışlarsa. 
Hayır bugün yakmıyorlarmış fırını, ama çorba var; kızım balık çorbası istiyor, ben kara lahana çorbası içiyorum. Üzerine bir fırın sütlacı paylaşıyoruz, birer de çay içiyoruz.
Bir ara sürreal bir his yaşıyorum; Beyoğlu'na bir laz yemeği lokantasındayız ve içeride Edith Piaf şarkıları çalıyor, kızımla gülümsüyoruz.

Artık yolcu yolunda gerek, eve dönelim, annem daha fazla yalnız kalmasın. Bir yandan İstiklal Caddesi kalabalıklaşmaya başladı, saat 12'ye geliyor.
Tünel'le Karaköy'e iniyoruz.
Karaköy alt geçidinden geçerken karşımıza dört kişilik bir grup çıkıyor. Bir gelin, bir damat ve yanlarında bir genç kadın ve bir genç erkek. Konuşmaları kulağıma çalınıyor, "çantacı nerede" diyor gelin hanım. Üzerinde siyah manto ve gelinliğinin altında siyah tayt var. Damat ve şahitleri olduğunu düşündüğüm arkadaşları da telaş içindeler. 
İşte size bir sürreal İstanbul sahnesi daha!



Karaköy vapurundayız şimdi, sabahtan beri oradan oraya seyirtmenin rehaveti çöktü üstümüze, dalgın dalgın denize bakıyoruz ana kız. 

Kadıköy'de ayılıyoruz ama, salep çekiyor çiçeğimin canı. Baylan'da var diyor, gidelim diyorum.
Kızım salep söylüyor, ben sade kahve. 
Tamamdır, Kadıköy çarşısını da tura eklemeyi başardık ya, artık eve dönebiliriz.

Salı, Ocak 20, 2026

Kardan Sonra Denizin Rengi Nasıldı?

Buraya gelip yazmak isteği duyduğumda, genellikle konfor alanımın dışına çıkmış oluyorum.Konfor alanım, Kadıköy yakasında  ve sahilde yürüyüş, cadde ve  Kadıköy çarşısıyla sınırlı. 
Özellikle son yıllarda karşı kıyıya -yani Evropa'ya azizim- geçmek, geçtikten sonra İstiklal Caddesinde yürümek tam bir mücadele haline geldi. Karşı kıyı seferini neredeyse her seferinde kendi kendime cık cıklayarak, ya da artık yaş kemale erdi nasılsa diyerek açıktan söylenerek tamamlıyorum.

Haydi bakalım! Bu negatif başlangıcı atlayalım, okunmamış sayalım ve şimdi bugün bizim taraf ile karşı kıyı arasındaki deniz ve üzeri nasıldı onu anlatayım.



Denizin rengini anlatırken mavi der geçeriz ya, Boğaziçinde akıp duran denizin öyle bir tek rengi yoktur. Günün saatine göre ışıltısı değişir en başta. Sonra hava durumuna göre değişir, yağmur yağınca koyulaşır, biraz daha boz renk olur. Rüzgarın lodos veya poyraz oluşuna göre değişir, poyrazda daha parlaktır rengi, lodosun çalkantısı çoğaldıkça grileşir, bulanır.
Bazen algler basar, günlerce turkuazın tonları ışıldar durur. bazen akıntı çoğalır, laciverti koyulaşır. Ya da bugünkü gibi, kar yağışından sonraki gün öyle bir renk olur ki bakar durur isim veremezsiniz; sanki içinde buz parçaları varmış gibisine gri, sanki akıntı yön değiştirmiş gibi firuzesi çoğalmış...




Bir de denizüstünün uçanları vardır. Yol boyu izlediğim, dikkatim dağılmasın diye bir tek kare almak için teşebbüste  bulunmadığım. 
Martıları biliyoruz artık, vapurların, motorların eşlikçisi, onları iki kıyı arasında getirip götürmeyi kendilerine görev edinmiş olan gümüş rengi küçük martılar.
Bir de yukarılarda dolaşan, kanatlarını kocaman açan, bütün denizi gözlem altında tutan büyük beyaz martılar vardır, diğer kardeşlerinden daha ağır abi takılırlar.
Yelkovan kuşlarına rastlar ve balık sürüsü gördüklerinde denizin üzerinde fırdolayı gezmelerine tanık olduysanız, ne mutlu size.
Gelelim, karabataklara. Genellikle Kadıköy mendireğinde uslu uslu oturan, arada bir suya dalıp çıkan karabataklar bugün çok cevvaldiler. İkili üçlü, tekli yükseklerde uçuyorlar, adeta keşif kolu gibi çalışıyorlar ve dalıp dalıp çıkıyorlardı. Bu kadar çok karabatağı aynı anda bu kadar yüksekte uçarken görmemiştim, bugün hayranlıkla seyrettim onları.

Yukarıdaki fotoğrafları büyütmenizi öneririm,
İlkinde ön planda Dolmabahçe açıklarındaki işaret şamandrasını görüyorsunuz, denizin rengi ile kendi rengi hoş bir tezat oluşturuyordu. Arka planda MSÜGS Fakültesi ve  Dolmabahçe arasındaki sahil ve geride Taksim civarının  binaları var. 
İkinci fotoğrafta, az önce önümüzden geçen devasa tankerin dümen suyuna girmek için yavaşlayan motorumuzun arkasından Kızkulesi'ne ve Marmara açıklarına doğru bakıyoruz.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

MARTILI YAZI

Öğleden sonraydı, deniz kenarında olma arzusu içime yerleşince, Kadıköy'de buldum kendimi,

Beşiktaş iskelesinin karşısında metrodan çıkarken, iskelede tam o anda hareket etmek üzere olan bir vapur olduğunu anlamakla kendimi vapurda bulmam arasında on saniye geçti ve vapur hareket etti. 



Kadıköy geride kaldı, hava güneşli, martılar şen.

İskeledeki simitçiler taze simit diye bağırmaktaydılar, fakat heyhat, simit alacak vakit bulamadan vapura binmiştim.
Vapurun büfesinde simit satıldığını görünce, hemen bir tane aldım. Taze değildi, hem de hiç, neyse ki yumuşaktı.
Adet yerini bulsun niyetiyle bir iki lokma aldım, sonra kalanını vapurun peşindeki martılara atmaya başladım.



İstanbul kanatlarımın altında diyebiliriz, bence. Tarihi yarımadanın seyrine yine doyum olmuyor.

Buyurun size en hasından bir İstanbul gezmesi; 
vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geç, 
büfeden aldığın simitin çeyreğini denizi seyrederek ye, 
kalan dörtte üçünü vapurun arkasında taklalar atan martılara ikram et, 
bütün bunları yaparken kış güneşi içini ısıtsın ve yüzünde güller açsın.



Kızkulesi'ne selam vermeden geçmek olmazdı, yine zarif ve göz alıcı.
sanmayın ki martılar bizi bıraktı, o sırada arka planda takla atmakla meşgul onlar.



Yeniden vapurdayız, bu defa Beşiktaş'tan Kadıköy'e dönüyoruz.

Beşiktaş'ta  vapurdan inmeden önce planımı yapmıştım.
İskeleden çıkınca hemen karşıda tezgah açmış kestaneciden kestane kebap aldım, aynı vapura tekrar bindim ve bu defa arka güvertede oturdum, denizi seyrederek kestane yedim.

Bu kadar martılı, denizli İstanbul fotoğrafından sonra, şuracığa martılı bir şarkı iliştirmeden olmazdı.

Cuma, Aralık 12, 2025

ARA-LIK 5. Yazı - Bu Akşam Gün Batarken Gel...

diyerek başlayan şarkı,
" Sakın geç kalma, erken gel..."diyerek devam eder.
Dün şarkının tersine bir yolla, gün batarken yola koyuldum.

Asmalımescit'te kızımla buluşmak için karşıya geçmek üzere Kadıköy iskelesinde motor beklerken bir festival  başladı ki adına günbatımı festivali desek hiç hatalı olmazdı.

Bazen günbatısındaki kızıllık bir kaç dakika gönül çalar ve sonra kaybolur gider. 
Oysa bu defa renkler turuncu tonlarından başladı, kızıla geçti, bordo ile lacivert karıştı ve sonunda gece siyaha teslim oldu. 




İskeledeyken bir kaç fotoğraf çektim, çocuklara ve İstanbul aşıklarına gönderdim. 
Motora binince önce alt katta oturdum, gel gör ki dışarıda cümbüş devam ediyor, üst güverteye çıkmak ve açık havada o renklere içinden tanık olmak şart oldu.

Üst güverteye  çıkınca gördüm, bu günbatımının büyüsüne kapılmayan yok. Herkes elindeki telefonlarla bir kaç güzel kare yalamanın peşinde.
Bir iki kare çektim ben de, sonra boşver anı ölümsüzleştirmeyi,  bak, seyreyle, bu anı kaçırma diyen aklıma uydum, iyi de yaptım.



İstanbul'dan başka nerede yaşanır bu güzellik?
Söyleyin lütfen...


Çarşamba, Aralık 10, 2025

ARA-LIK 4. Yazı - Buna Gri mi Diyorsun?

Demeyeydim, iyiydi aslında!
 

Öğlen saatlerinde motorla Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçiyordum. Oğlum ve gelinciğime yukarıdaki fotoğrafı gönderdim ve altına "gri bir İstanbul günü" yazdım.
Oğlum gözyaşı emojisi ekleyerek, "bu gri mi?" yazdı. 
Çocuk haklı, Hamburg'un kış gökyüzü kurşuni duruşlu olmalı. Günler bizden kısa, bize göre çok kuzeydeler, haliyle renk  tanımlamaları ciddi değişkenlik gösteriyor. 



Üstelik motor Üsküdar'a yanaşırken başımı sola çevirip, Boğaz tarafında gri ve daha gri arasındaki farktan daha fazlasının  olduğunu, güneşin ışık saçar halini görünce, coğrafyamıza içten sevgilerimi gönderdim.
Oysa, henüz iki üç saat öncesinde metrobüsle köprü üzerinden Anadolu'dan Avrupa'ya geçerken gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı.

İstanbul'u durup durup yine yeniden sevmemiz boşuna değil.

Perşembe, Aralık 04, 2025

ARA-LIK 2. Yazı - Yükselen Binalar Aşınan Hayatlar

Bugün her zaman geçtiğim yollardan birinden yürüyorken düşünüyordum. 
Son iki senedir çevremizdeki alanlarda yeniden hızlanan inşaat furyası nedeniyle bir çeşit yoksunluk çekiyorum. Belki de çoğumuz böyle hissediyordur, bilemiyorum.
Hissettiğim yoksunluk, bir tür kendimi yadırgamaya kadar varan çevremi yadırgama hissinden kaynaklanıyor, sanırım.
Sokaklar, mahalleler o kadar hızlı değişiyor ki! 
Bir bakıyorum, bir binanın  önüne bir inşaat tabelası asılmış, bir kaç gün sonra daireleri boşalmaya başlamış, derken kapılar, pencereler sökülmüş, ardından  alüminyum veya tahta perde ile etrafı çevrilmiş, önündeki kaldırım taşları kaldırılmış, yerine alelusul beton dökülmüş.
Bunu takip eden iş, binanın üzerine çıkarılan ekskavatörlerle etrafı toz toprak içinde bırakarak gürültüyle yıkılması oluyor.
Yıkım sonrası bir süre sessiz ve hareketsiz günler, haftalar geçiyor. 
Derken bir gün kocaman aletlerle toprak kazılmaya, sert zemine denk gelindiyse takatakatatka sesleri eşliğinde delinmeye başlıyor.
Temel kazısı tamamlanınca inşaat işçilerinin hummalı faaliyetleri başlıyor, demirler yerleştiriliyor, temel atılıyor, yeni gürültü nesnesi olarak beton pompaları çalışmaya başlıyor.
Katların çıkılması tamamlanınca gürültülü faaliyetler nispeten azalıyor ve binanın sıvanması, katların iç donanımlarının yapılması işlerine geçiliyor.
Sonra bir gün o her zaman yürüdüğüm yolda bir yadırgama hissiyle başbaşa kalıyorum, zira binanın önündeki tahta ve metal perde kaldırılmış ve bahçe düzenlemesi işlerine geçilmiş oluyor.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir türlü hatırlayamıyorum; orada daha önce nasıl bir bina vardı, kaç katlıydı, altındaki dükkan ne satardı...
Ve böylece bu hızlı değişimleri yaşayıp öylece geçerken, belki de hiç farkına varmadan hayatımız bir çeşit aşınmaya uğruyor.
Tuhaf zamanlardan geçiyoruz, tuhaf.



Şu güneşin altındaki bankta otursak, ağaca, denize baksak biraz içimiz geçse ve uyandığımızda daha mutlu olduğumuz bir zamanda bulsak kendimizi. 
Olur belki...

Çarşamba, Ekim 22, 2025

Sombahar Anıları

 

Fenerbahçe Parkı,

Bizim kıyının hazinelerinden, o asırlık sakız ağaçlarıyla özellikle.
Ruhuma en iyi gelen yerlerden biri, her mevsimde.
En çok baharlarda ama.
İlkbaharda şimdilerde sayıca çok azalmış olsalar da erguvanlarıyla,
Ve mis kokulu ılgınlarıyla,
Sombaharda yapraklarını döken ağaçlarıyla, sakinliğiyle
.



Parkın kedileri,

Koloni halinde yaşıyorlar, seveni bakanı o kadar çok ki...
Alışmışlar insana ve pek halden anlarlar, sevecenler.
Bir ılgının altında oturmuş, içimden geçen hüzün bulutlarını kovalamaya çalışıyorken bu pisicik yanıma geldi. 
Dokundum sırtına, yumuşacıktı. Sevdim, mırlamaya başladı, kucağıma çıktı, ceketimden içeri girecekmiş gibi başını yasladı, neredeyse sarıldı. 
Öyle iyi geldi ki anlatamam.



Dökülen yapraklar, yeşeren yoncalar,

Aslında bu seriye bu mevsim ağaçların altında büyüyen mantarları da eklemeliyim, onlar da her yerde.
Doğanın enerjisi, kuruyanın içinde onun koruyuculuğuyla çıkan canlı ve yeşil enerji,
Hiç bitmeyen devinim; hayat!

Salı, Ekim 14, 2025

Haliç Kıyısından

Çektiğim Haliç kıyısı fotoğraflarına kıyamadım, onları da buraya alıverdim.


Sol başta, Balat'tan Demir Kilise adıyla da bilinen Sveti Stefan Bulgar Kilisesi,
Yanında Hasköy'deki Rahmi Koç Müzesi ve önündeki Fenerbahçe vapuru,
Sol altta tepedeki bina kırmızı tuğlalarıyla tanınan Fener Rum Ortaokulu, 
Sağ yanında Kasımpaşa'daki Eski Osmanlı Bahriye Nezareti, Kuzey Deniz saha Komutanlığı binası.



Bu defa denizden Haliç kıyısına değil, kıyıda oturmuşken Haliç'e bakıyoruz,
Rahmi Koç Müzesi, Halat'ın bahçesinden Haliç'e doğru.