Pazartesi, Ocak 20, 2020

"...her şey olur her şey geçer, hepsi biter hayat kalır..."

...bir kez daha yazmışım bu sözleri, bir yazıya başlık olarak.
sözler, bir şarkıda geçiyor. şarkının adı, yağmur. 
ilk söylenişinde değil, daha sonraki zamanlarda çok dinlediğim bir şarkı bu, bir Bülent Ortaçgil bestesi.
"Bülent Ortaçgil İçin Söylenmiş Bülent Ortaçgil Şarkıları" isimli albümde bu şarkıyı Teoman söyler, burada dinleyiniz, tık! 
albüm yapılacağı zaman Teoman kendisi Bülent Ortaçgil'i aramış ve albümde "yağmur"u söylemek için onay/izin istemiş.
iki cd'lik albümdeki nerdeyse tüm şarkıları ezberlercesine dinlemiştim. 
bugün elime sürdüğüm kremin kokusu beni aldı bir yerlere götürüverdi. derken, bu sözler düştü aklıma, sözlerin yer aldığı albümü hatırladım, şimdi yazarken dinliyorum, yeniden.

son iki haftadır, hayat alıştığımdan farklı bir tempoda aktı, gitti. bronşit yordu beni, evden çıkamadım; bale, sinema, doğum günü kutlamaları birer birer ben onlara uzaktan bakarken öylece geçti, gitti.
sonunda öksürük arası mesafeler uzadı, hareket edince daha az yorulmaya başladım. bugün soğuğa karşı sarınıp bürünüp biraz yürüdüm. bir dolu farklılık var çevrede, sokaklar mı değişmiş, ben mi alışamadım?

dün sabah çocuklarla kahvaltı yaptık, yarıyıl tatili başladı ya, ankara'lı geldi. sonra onlar bir yerlere dağıldı, programları var, haliyle. 
birlikte geçirdiğimiz bir önceki akşamüstünde, "The Irishman"i izledik.
uzun bir filmdi, daha kısa anlatılsa olur muydu? belki!  madem yönetmen bunu tercih etmiş, varsın uzun olsun dedim, sonunda. 
benim için unutulmaz olan Martin Scorsese filmleri arasına alamadım "İrlandalı"yı. diğer taraftan düşündüm de, oyuncuların ve yönetmenin bir çeşit veda filmi gibi düşünülürse, ayrı bir yerde durabilir. 

sonra dün eski bir blog arkadaşımla instagramda yazıştık. uzaklarda şimdi o, sert bir rüzgar esti, aldı götürdü onu. başka bir hayata uyum sağlamaya çalışıyor. uzun zamandır yazmamıştık birbirimize, blog zamanlarını özlemle andık.

yazıyı bitirecek uygun cümle bulamadım, yazdım yazdım, sildim.
görüşürüz...



az önce geçip gitmiş kocaman bir tankerin denizde bıraktığı izi görebildiniz mi?

Cuma, Ocak 10, 2020

BİZİM EVİN DEVE TABANIN HİKAYESİ

Çocukluğumdaki evlerimizde deve tabanı var mıydı, hatırlayamadım şimdi. Varsa bile, üç ila altı seneden bir yaşanan şehirden şehire taşınmalara dayanır ve sobalı evlerde yaşar mıydı, şüpheliyim.

Bunca yıldır birlikte yaşadığım deve tabanıyla, evlendiğimde oturduğum evde tanışmıştım. 
Bizden önceki kiracılardan birinden kalmıştı da evlat mı edinmiştik, yoksa birisi hediye mi etmişti? Silik hatıralar...
Önce evi hatırlamakla başlayayım. 
Burası  dört katlı, her katta bir daire ve çatıda teras olan,  sofalı, eski usul bir Beyoğlu apartmanının giriş üstü dairesi. Ev, soba ile ısınıyor; sofada yakılan gaz sobası neredeyse bütün eve yetiyor, yetmediğinde elektrikli radyatör var.
Evin bir cephesi sokağa, bir cephesi yandaki apartmanın avlusuna bakar. Her odada ikişer pencere var, bir kısmı eski usul giyotinli. Pencereler bol, ancak zemine yakın olmak nedeniyle gün ışığı bol sayılmaz, apartmanların arasından ne sızarsa. Evin genelinin aksine, mutfak bol ışıklı üstelik kocaman.
O evde hepsi de sıcak sever bitkiler olan bir deve tabanı, bir yuka, bir difenbahya vardı. Deve tabanı ve difenbahyaya, sofadaki kanepenin arkasındaki iki kocaman ve kemerli pencerenin önünü uygun bulmuştuk. Yukayı sonradan bir yurtdışı gezisinden almış, onu da kardeşlerinin yakınına, kütüphanenin bir parçasının üstüne yerleşmiştik. Hepsi de görenleri imrendirerek güzelce geliştiler.
O kısıtlı ışıkta onları yaşatan ve  kocaman yapan pencereden gelen ışıktan çok, yanlarındaki spot ışıklı lambalardan gelen ısı ve ışıktı.

Üç sene sonra Anadolu yakasındaki yeni evimize taşınırken tropik yeşillerimiz de bizimle geldi. Yeni evde daha bol pencere ve doğrudan bitkilere ulaşabilen bol güneş ışığı var. 
Salondaki pencerelerin önündeki ferah açıklık, o gün bugündür çeşit çeşit bitkiyi misafir etti. Kimi zaman orkide, sümbül, Afrika menekşesi gibi çiçekliler, kimi zaman kaktüsler, paşa kılıcı, kuşkonmaz gibi yeşilller.
Zaman içinde bazıları balkona taşındı, bazıları solmaya karar verdi, o alanda sürekli bir hareket olup durdu.

Sanırım bundan on sene kadar önceydi, bir bahar günü, deve tabanını daha  rahat etsin diye, apartmanın merdivenlerindeki geniş sahanlığa taşıdım. Böylece, evin kapısını her açışımda onu görebiliyordum. Sonra yaz geldi, sonbahar geldi ve kış geldi, deve tabanını eve tekrar almadım.
Sanki biraz sıkılmış mıydım, sanki biraz gözden ırak olan gönülden de ırağa mı düşmüştü.
O kışa dayandı güzelim, sonraki kaç kışa da...
Sahanlıkta yaşarken doğası duruma uyum sağladı. Daha az yaprak verdi mesela, bazen iki senede bir bazen senede bir, onu güzel gösteren yapraklarının dilim dilim damarları azaldı. Yine de bırakmadı kendini, yaşamını sürdürdü.

İki sene önceki baharda bir de baktım ki, ana gövdenin kenarından genç ve güzel bir yaprak filizleniyor. Onu başka bir saksıya aktarıp balkona aldım. Doğal ortamına daha çok benzeyen yerde coştu bizim körpe yaprak, serpildi, aslını hatırladı. Yaz sonuna kadar çoğaldı, üçledi yaprakları. 
O günlerde doğum günü olan bitkisever bir genç arkadaşıma hediye ettim onu. Yeni yerini o kadar sevdi ve mutlu oldu ki, kocaman kocaman dilimli yapraklarla büyüdü.




Ana gövdeye gelince, kış gelmeden onu salona eski yerine aldım, çok eski yapraklarını budadım, köklerini ayıkladım, saksısını değiştirdim. Geçen kış, salonda tekrardan yaşama döndü yavaş yavaş, acele etmeden sakince kendini toparladı. Onca seneden sonra temkinli davranmak istedi sanırım, hayal kırıklığına uğramak istemedi, ağırdan aldı ve sonunda baharda yanından bir filiz daha verdi. 



Şimdi o minik filiz başka minik bir saksıda, artık o da çoğalıyor. Oğlumun evine yatılı misafirliğe gideceği zamanı bekliyor.




Eski dostum yerinde mutlu gözüküyor şimdilerde, yapraklarını büyütüp, dilimlerini çoğaltarak yayılıyor.
Yayılıyor dediğim mecazi değil, deve tabanı bitkisi her yeni yaprağını çıkardığında o tarafa doğru bir adım atıyormuş gibi oluyor. Yapraklar ana gövdeden sırayla çıkmıyor, her seferinde son çıkan yaprağın dalından çıkıyor. 




Daldan yaprağa geçiş sürecinde çıkan bir yaprak, sebebini anlayamadığım bir şekilde, zayıf, kıvrık, cansız gibi çıktı. Sanki, kuluçkadan çıkan sarı civcivlerin arasındaki kara civciv gibiydi. 
Bu zayıf yaprak bile bitkinin büyüme geleneğini sürdürdü, kendisinden sonraki yaprak, onun cılız gövdesinden çıktı. Hem de kaç tane arka arkaya çıktılar. O küçümen orada öylece yaşadı, dimdik durdu.
Bence, o, zor günler geçiren gövdenin bolluk günlerine kavuştuğundan emin olmak için yaptığı son savunmaydı.



Bunlar son aylarda büyüyen, arada azimle duran miniğin varlığının ve bence desteğinin sonuçları olan yapraklar.

* Devetabanı hakkında ayrıntılı bilgi ve bakımıyla ilgili püf noktalarını burada bulabilirsiniz.

Perşembe, Ocak 09, 2020

bronşit günlerinde boş yapma sanatı üzerine denemeler

üç gün boyunca süren, soğuk algınlığı olduğunu düşündüğüm rahatsızlık bir önceki gece tutan öksürükler yüzünden beni uykudan edince, artık ağırdan almamın anlamsız olduğuna karar verdim ve  doktora gittim.
doktor, önce hastalık hikayemi sonra ciğerlerimi dinledi, ardından crp bakmak için kan tahlili ve röntgen istedi. sonuçta, bir saat sonra bronşit teşhisi konulmuş, antibiyotik, antihistaminik ve antiöksürük (bunun adı başka birşey olmalı muhtemelen, bilemedim şimdi) ilaçları yazılmış reçeteyle hastaneden çıktım. 
hayatta ilk kez bronşit oldum ve dört beş senedir sonra ilk kez antibiyotik alıyorum. hem hastalık hali, hem de ilaçlar yorgunluk veriyor. bugün tam zamanlı olarak gençlerin dedikleri gibi, boş yaptım.
kitap okuyacak ve bir konuya odaklanacak sakin kafayı bulamadığım için, gün boyunca bazen televizyon ekranına, bazen bilgisayar ekranına baktım durdum. 
bir ara yağmur sonrası güneş açınca, salondaki deve tabanını seyrettim ve onun bizim evdeki yaşamıyla ilgili bir yazı yazmayı kurdum. yazıya eklemek için fotoğraf çekecektim, güneş tam üstüne vuruyor, biraz sonra dedim. sonra fotoğraf çekmeyi unuttum, öyle olunca yazıyı sonra yazarım dedim, filan...
böyle bir gündü işte.
iyi haber şu ki, ilaçlar sayesinde öksürük epey azaldı.



konu mankenimin üç ay önceki halini buldum, yarın unutmayayım da son halini fotoğraflayayım.

Salı, Ocak 07, 2020

KING LEAR, WOMAN AT WAR, MARRIAGE STORY

Yeni yıl soğuk hava, fırtına ve yağmur getirdi İstanbul'a. Yağmur yağsın diye uzun zamandır bekliyorduk, doğrusu bu durumda şikayet edecek halim yok.
Şikayetim varsa, fırtına ve yağmur eşliğinde gelen boğaz ağrısı ve nevazil halinden. Her türlü bitki çayını demleyip içiyorum; adaçayı, ıhlamur, papatya, zencefil... Bir de oturup film izliyorum, kitap okumak pek eğlenceli bir faaliyet değil hasta halde.

Seyrettiğim fimlerden birkaçı daha çok ilgimi çekti, sırayla yazayım.

King Lear, TRT 2'de sinema kuşağında seyrettim. Bildiğimiz hikaye tabii ki, yine de tüm Shakespeare eserleri gibi, defalarca izlenir, bıkılmaz ve her seferinde akılda başka bir yanı kalır.
Bu defaki bir televizyon filmi olarak Richard Eyre tarafından çekilmiş ve  kısmen günümüze uyarlanmış; kılık kıyafet bakımından bakarsak, olay bugünlerde geçiyor gibi görünüyor, ancak tekst aynı.
Oyuncular arasında hepsine ayrı ayrı hayran olduğum Anthony Hopkins, Emma Thompson, Emily Watson var. Diğer oyuncular da ayrı ayrı çok parlak performanslar çıkartmış.

Woman at War'ı sinemada kaçırdığım için hayıflanırken, bir de ne göreyim, TRT 2'de oynayacak. Hemen ekran başına kuruldum ve hayranlıkla izledim. 
İzlanda'lı  kadın, adeta günümüzün Viking'i Halla'nın değirmenlere karşı savaşan Don Kişot gibi yükssek gerilim hattına karşı açtığı savaş, toprak sevgisi, çocuk sevgisi, kardeşi ve muthemel kuzeni,  onlarla olan ilişkleri,  toprağı seven korumak isteyen insanların kendilerini birbirlerine nasıl yakın hissettiği çok güzel anlatılmıştı.

Son film, Evlilik Hikayesi / Marriage Story. 
Bir arkadaşımla film hakkında konuşuyorduk, "kopartılan yaygaraya değmez belki, ama ben sevdim filmi" dedi. Doğrusu, bence de yaygaralık bir hali yok, zaten biz filmde anlatılanları biliyoruz, o dersleri bizzat aldık hayattan.
Sonuç olarak, güzel anlatılmış, iyi oynanmış, gerçekçi sayılabilecek bir film. Hoşça vakit geçirmek için uygun. 




Seyrettiğinize değecek bir film, Woman at War / Dağ Kadını.
Anlatım tekniği, müziğin kullanılışı bir harika.

Pazar, Ocak 05, 2020

EDINBURGH

Bu defa yolculuk yazısını, genellikle tercih ettiğim şekliyle her günü sırayla anlatmak yerine, bazı konu başlıklarıyla ve tek oturumda yazmayı deneyeceğim. 
Eğer yazı çok uzadığı için sıkılırsanız, gelecek defa yine eski usule dönerim.

******

Eski Zamanlarda İskoçya

1987 yılının Ağustos ayının son günlerinde uzatılmış bir hafta sonu tatilinde İskoçya'ya gitmiştim. O yaz,  Cambridge'de bir yaz okulunda İngilizce öğrenmeye çalışıyordum. Gezi, okulun öğrenciler için yaptığı etkinliklerinden biriydi.
Bu cümleden sonrasında o zamana ait anılar için söyleyeceğim sözler sislerin arasında kalmış gibi.  Üzerinden 32 sene geçmiş, haliyle anılar sisli coğrafyaya uyum sağlamış durumda. 
Bir kaç not almışım, böylece üç gece Edinburgh Üniversitesi kampüsünde Pollock Hall'da kaldığımı, askeri bandolar gösterisi Military Tatoo'yu izlediğimi, Edinburgh'da kaleyi ve şehri gezdiğimi ve çevredeki Stirling Şatosu'nu, Callender Town'ı, Lock Trossachs'ı ve Gretna Green'i gezdiğimi söyleyebilirim. Ne var ki hatırladığım daha az; kaledeki gösteriden bir iki sahne dışındakiler, gece kampüsteki odanın ne kadar soğuk olduğu ve kaloriferin üzerine monte edilmiş bir kumbaraya para atınca çalıştığı, yolculuğun keyifli geçtiği, aşağıdaki dümdüz İngiliz çayırlarından sonra İskoçya'da High Land'e yaklaşmış olmanın kendimi memlekette hissettirdiği gibi duygular.



Edinburgh Kalesi, dış avlunun ana girişine doğru uzaktan bakış, 

Şimdiki Zamana Geliyoruz

Yıllar sonra, Edinburgh'ta altı ay çalışacağı kesinleşince, "teyze geleceksin yanıma, söz ver bana" diyen yeğenimi kıramadım ve  kış ortasında İskoçya'nın yolunu tuttum. Gittiğim gün İngiltere'de genel seçim yapılıyordu, Muhafazakar Partinin yıllar sonra Meclis'te ezici çoğunluğu sağlayacak şekilde oy aldığı gün, adaya ayak bastım. Dolayısıyla orada bulunduğum beş günün ilk üç günü siyasi yorum dinleyerek geçti. Son iki günde ise, Kraliyet Ailesinin gözde üyelerinin yaklaşan Christmas nedeniyle katıldıkları toplantılar ağırlıktaydı.




Kalenin bulunduğu tepeden Edinburgh'a bakış, ufuk çizgisine doğru körfezi, denizi görebilirsiniz

Hava soğuktu, gerçekten soğuktu. O sırada İstanbul'da 14 derece civarı güneşli günler yaşandığı düşünülürse, aniden kış mevsimine ışınlanmış gibi oldum. 



Kalenin, Princes Street tarafında boylu boyunca uzanan bahçelerin arkasından görünüşü

Princes Street ve kale arasındaki bahçelerin bir ucundan yürüyünce, Ulusal Müze'nin hemen yakınında Christmas Market'e geldiğinizi burnunuza çarpan yiyecek kokularından, gürültülerden ve hava karardıktan sonraki ışıklardan anlıyorsunuz.



Edinburgh Üniversitesi, New College binası

Kaleye cadde üzerinden dolanarak gitmek isterseniz, New College'in önünden geçerek, Mound'dan yukarı doğru çıkabilirsiniz.
Sonra da şimdi nereyi önce görsem, biraz daha tırmansam mı, yoksa önce şu yokuştan aşağı mı insem diye kararsız kalabilirsiniz, uyarayım şimdiden.




Tolbooth Kirk, yapılışı gotik kilise, şimdiki kullanılışı Edinburgh Festivali Merkezi

Kaleden yokuş aşağı kendinizi bıraktığınızda, Royal Mile üzerinden keyifli bir yürüyüşle, Old Town'a doğru geleceksiniz.
Buradaki yoğun turist nüfusuna hitap etmek üzere, yol boyunca gayda çalan kilt (kareli etek) giymiş erkekler ya da şarkı söyleyen kadınlar görebilirsiniz. 




Lawn Market'ten Victoria Street'e  doğru hafif tırmanış

Şansıma üç gün hava güneşli oldu. Tabii ki sürekli değil, yine de hiç değilse parçalı bulutlu ve hiç şüphesiz yine  buz gibi soğuk havada gezebildim. İki sabah yağmur yağarken, yeğenim işe gitti, ben evde yemek yaptım. Eh tabii, sadece gezmek olmaz, biraz da ev keyfi yapmak gerekir, değil mi?




Greyfriars Bobby'nin yemek yediği taverna

Burası, dokunaklı bir hikayeyi anlatıyor. Resmi büyütürseniz göreceksiniz, bir köpek heykeli var. Bobby, sahibi öldükten sonra kendisi ölene dek 14 sene boyunca, efendisinin mezarının başında durmuş. Oradan sadece yukarıdaki tavernedan kendisine verilen yemeği almak için ayrılırmış. Sonunda öldüğünde, özel izinle sahibinin başucuna gömülmüş.




Atholl Cress, şehirdeki modern yapılara örnek,

Bir dolu gotik yapı, eski bina, şato fotoğrafı gösterdim diye, sanmayın ki bütün şehir eski püskü. Tam aksine pek çok son derece modern yapılar, iş merkezleri var. 
Gerçi, ben şehri gezerken hiç binmedim her yere yürüyerek gittim, ancak, tramvay ve otobüs gayet kolay ulaşım sağlıyor. 
Tarihi dokunun korunarak onunla içiçe modern bir şehrin nasıl kurulacağının, sanat ve bilim yapılarının nasıl şehrin yaşamının kalbinde olabileceğinin ve yaşanası bir şehrin devasa olmaması gereğinin asıl önemli konu olduğunun canlı bir örneği, bu güzel şehir.



Dean Village, şehir ortasında özenilerek yapılmış, huzurlu küçük bir mahalle

Ünlü İskoç mimar tarafından 1880'lerde tasarlanan mahalle Water of Leith Village olarak da biliniyor. "Leith" Edinburgh'da denize dökülen bir nehir. Mahallenin içinden nehrin bir parçası geçiyor, ağaçlı vadilerin arasında evler sıralanmış. Zamanında yapılırken bir Türk hamamı ve açık kapalı yüzme havuzları ile oldukça havalı bir mahalle imiş. Şimdi halen yaşam sürüyor ve uzaktan bakarken bile insanı  imrendiren bir mahalle. Biraz daha ayrıntı görmek isterseniz buraya tık, lütfen. 




Kalenin arka tarafından dolanan bir başka  tarihi cadde, Grassmarket

Lokantalar, oteller, küçük dükkanlar...
Çoğunlukla soğuk, yazları bile serin havalı şehrin, sıcakkanlı çağrışımlar yapan yapıları.



Victoria Street üzerindeki rengarenk dükkanlardan cicili bicili  bir tanesi

Edinburgh'da alışveriş keyifli bir faaliyet.
Hem turist olarak ilginizi çekecek pek çok nesne var, ünlü tartan kumaşlarından etekler, kaşkollar gibi, hem de ufak tefek eski usul dükkanlar, kitapçılar var.
İskoçya denince akla gelen viski benim hiç ilgimi çeken bir içki olmadığından diğer ünlü içkileri Edinburgh cini ile ilgilendim. Bir cin distile mahzenini gördük, ufak tefek hediyelik aldım.




Caddeye kat çıkmışlar! Victory Street'in üst katı

Aslında kat çıkılmamış tabii ki, bizde olsa yaparlardı da, buradaki durum iki cadde arasındaki kod farkı nedeniyle oluşmuş.


Edinburgh Müzeleri
Edinburgh'da pek çok konuda çeşitli müzeler var, özellikle  sanat müzeleri zengin kolleksiyonlarıyla göz dolduruyor. Üstelik pek çok Avrupa müzesinin aksine, ücretsiz geziliyorlar.

National Gallery of Scotland, rahat gezilebilir yapısının yanısıra, klasikten itibaren pek çok dönemi az ve öz eserle görmeyi sağlayan düzenlemesiyle çok hoşuma gitti.



İskoç Ulusal Modern Sanat Müzesi, ön cephede sanatçı Martin Creed'in işi neon harflerle parlıyor "Everything is Going to be Allright" *
Diğer binanın bahçesinde yine neon harflarle "There will be no Miracles Here" Nathan Coley'e ait bir iş.

1820'ler yapılmış Neo klasik tarzda eski bir okul binası, bugün müze olarak hizmet veriyor. Kocaman bir parkın iki tarafında yer alan Modern 1 ve Modern 2  binalarında çağdaş sanatın güzel örnekleri ve ilginç süreli sergiler yer alıyor.
Yakın zamanda İstanbul Modern'de gittiğim Modern ve Çağdaş Sanat Tarihi Semineri'nin hemen üstüne bu müzeleri gezmek, bir çeşit  pratik çalışma gibi oldu.
*O gün şansa hava oldukça kapalı ve yağmurlu olduğu için binanın alınlığındaki yazıyı,  ancak, resmi büyütünce görebilirsiniz belki.


Christmas Zamanı Eğlence ve Işık kaynağı

Edinburgh'da hava saat 15:30 olunca kararıyor. Buna bir de yağmurlu, sisli hava koşulları eklenince, gün ışığı iyiden iyiye sayılı saatte görülüyor. İlk gün  çok şaşırdım, sonra bir hesap yapınca ve memlekete göre ne kadar fazla kuzeyde olduğumuzu hatırlayınca, durumu kabul ettim.
İşte bu az ışıklı yıl sonu günlerinde kurulan Christmas marketin rengarenk ışıkları ve caddelerdeki diğer ışıklı süsler insanlara neşe veriyor.



Christmas Market'teki atlı karınca, az sonra müzik eşliğinde dönmeye başlayacak




Christmas Market'in cadde tarafındaki çılgın salıncak, hemen yanında gotik bir başyapıt, Scott Monument


Cennette miyim?
Yine en başta söz ettiğim İngiltere günlerim sırasında Londra'daki Key Garden'ı gezmiş ve hayranlıktan başım dönmüştü. O gün bu gün ne zaman bir botanik bahçesi bulsam, gezerim.
Edinburgh Botanik Bahçesi gezisi, bitki sevgimi bilen yeğenimin bana doğum günü hediyelerinden biriydi. İngilizce'den çevirince "garden" karşılığı "bahçe" diyoruz, ancak bizdeki anlamıyla ve yapısıyla bahçe daha küçük birimi karşılıyor. Buradaki bahçe pekala "park" ölçüsünde, hem de kocaman büyüklükte bir park. 
Birlikte bu nefis bahçede uzun saatler geçirdik. Benim mutluluktan sarhoş halim zaman zaman yeğenimi pek bir eğlendirdi, bitkileri inceleyen haldeyken çektiği fotoğraflarımı kuzenleriyle paylaşıp canlı yayın yaptı.



Botanik Bahçesi, binbir tropik bitkiden birkaçı,  besinlerini havadan alan köksüz bitkiler "airplant"





Botanik Bahçesi, kaktüs ormanı, Meksika çöllerinin agaveleri mi dersiniz bizde saksılarda satılan minik hallerini bildiğimiz gerçek kaktüsler mi?



Botanik Bahçesi, bir bitki kendisiyle birlikte başka, kaç bitkiye yuva olabilir? 

Uzanan dal, üzerindeki yosun benzeri yapılar, sarkan dallar, tepeye doğru giden bir başkası...




Botanik Bahçesi, devetabanı gerçek habitatında -en azından benzerinde- yaşayınca ağaç gibi olmuş.

İtiraf edeyim, Botanik bahçesinde çektiğim fotoğraf sayısı nerdeyse şehirde çektiğim toplam fotoğraftan bile fazla olabilir.



Botanik Bahçesi, gördüğüm en ilginç bitki, o kadar hızlı büyüyor ki, boyunu izlemek için haftalık çizelge yapmışlar.


Günün Sürprizi /Doğum Günü Hediyesi

Uzun bir yürüyüş ve gezi sonrası akşamüstü eve gitmeden önce The Elephant House isimli kafeye giriyoruz. 
Burası J. K. Rowling'in ilk Harry Potter romanını yazarken ısınmak için gidip, orada yazılarını yazdığı kafe. Günün her saatinde turistlerin akınına uğruyor. Neyse ki fazla beklemeden güzel bir çorba içecek yer buluyoruz ve dinleniyoruz.

Daha fazla dayanamayan yeğenim, sürprizi açıklıyor. Akşam Usher Hall'da canlı müzik eşliğinde Love Actually / Aşk Heryerde filmini izleyeceğiz. Bu filmi yıllar önce yeğenler, kuzenler hep birlikte izlemiş ve pek eğlenmiştik. Bir kaç senedir İngiltere'de bu filmi özellikle Christmas zamanı, müziklerini o esnada sahnede çalan  orkestra eşliğinde izlemek modası gelişmiş. Bu sene Edinburgh'daki performans doğum günüme denk gelince, yeğenim kardeşimle işbirliği yaparak  bu fırsatı kaçırmamış.
Filmi yine severek eğlenerek izledik. Bir yandan 2003 yılından beri hayatımızda ne çok değişiklik oldu diye düşündük, bir yandan o zamandan beri yaşlanan oyuncular hakkında dedikodular yaptık.





Royal Mile üzerindeki şehrin önemli kiliselerinden biri St. Giles

Royal Mile, şehrin en önemli caddelerinden, Kale'den şehre doğru iniyor, muhtemelen yıllar öncesinden aklımda kalan cadde burası olacak. Royal Mile ve St. Giles hakkında daha çok ayrıntı için buraya tık, lütfen. 



Advocat Close / Avukat Kestirmesi
Arkasında bambaşka bir cadde ve şehir manzarası var.

Edinburgh'da Old Town'ın en eğlenceli taraflarından birisi kocaman yüksek gotik binaların arasındaki dar geçitler. Bunlara "close" diyorlar. Bir close'a girince çevrenizi tanıyorsanız yolu çok kısaltmış olabilirsiniz de, ya da benim ilk gün yaptığım gibi önünüze çıkan yeni caddenin cazibesine kapılıp, azıcık kaybolabilirsiniz de. 
Aslında yeni bir şehri tanımanın en güzel yollarından birisi kaybolup aramak ve bulmak. Eskiden cep telefonundaki haritalara değil, elimdeki gerçek haritaya bakarken şehri kafama daha doğru bir oryantasyonla oturturdum. Şimdilerde, sık sık cep telefonundaki haritaya söylenirken buluyorum kendimi.



ıltılı bir mağaza içi süslemesi,

Yazının sonunu mevsimin özelliğine uygun düzenlenmiş bir mağaza içi görüntüsüyle kapatayım.

İmkanınız olursa, bu güzel şehri görmeyi programınıza alın. 
İtiraf edeyim,  kalbimin bir parçası orada kaldı.