Perşembe, Temmuz 02, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2 - Güreş Arkadaşı

 Gördüğüm rüyaları hatırlamak konusunda son derecede verimsiz bir zihnim var, öyle ki rüya görmüyorum bile diyebilirim. Meğer rüya görüyormuşum!
İki gündür iki ayrı insanı rüyamda gördüm ki öncelikle hayırlara gelsin diyeyim. Asıl komik olanı bu rüyaları arka arkaya görmüş olmam.
Şimdi yazı dizisinin ve yazının başlığı geçmişe mektuplarken benim rüya konusuna dalmam matrak olacak, ama rüyalarda da geçmişteki insanlar ve onlara dair olaylar olunca, yine de buraya yazabilirmişim gibi geldi.

Rüyalarımda oldukça fantastik bir dünya kurgusu vardı, kaçmalı, kovalamalı filan. Olmadık işler kısacası. İki rüyanın da başrol kişileri geçmişte bir dönem bağlarımın olduğu, sonradan umulmadık zamanlarda ilginç dönüşler yaşayan kişilerdi. 
Rüyamdaki D. benden özür diliyordu, C. ise utanmış mıydı neydi, beni görmezden gelmeye çalışıyor, sonra da daha önce yaptığı gibi toz oluyordu. 
Rüyalar bana hafiflik verdi, güldüm geçtim.
Belki bir gün onlara birer mektup da yazarım, hatta hazır konu açılmışken şimdi yazayım  ve arşive kaldırayım. 



Fotoğraftaki peluş tavşanı oğlumun yatağının altındaki depoda buldum.
Tozlanmasın diye nylona sarmışım ama zaman içinde tozlanmış haliyle. 
Attım, makineye yıkandı, sonra da oğluma fotoğrafı gönderdim, "güreşe hazır" yazdım.
Oğlum minicikken bu tavşan neredeyse onun boyundaydı ve bizimki yürümeyi öğrendikten sonra buncağızla güreş tutmaya onu kündeye getirip üstünde tepinmeye başlamıştı.
Şimdi güreş arkadaşı için  diyor ki, bunca sene sağlam kalmaya başardığına göre bir sonraki nesle kalsın bari...

Pazartesi, Haziran 29, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1 - "Nostalcisi Kandilli"

Tam da o gün bendeniz evdeki arşiv kutularını elden geçirmekle meşguldüm. Blogspottaki anlamsız yayın akışı güncellemelerinin gecikmesi sebebiyle, kaptanın yazısını sonradan görebildim ve günü geçirdiğimi anladım. Kendime dedim ki olsun varsın, zaten yazılar gecikerek görünür oluyor, tarihi ayarlarım olur biter. Hileli yazı bu, dikkatinizi çekerim. 

Bu arada, 29 Haziran tarihli  Her Güne Üç Güzel Şey yazısı aslında geçmişe mektup sayılmazsa da geçmişten gelenin hatırlanması, anılara dalmak çıkmak vesilesi oldu.
Dünden beri aklımda Sertap Erener'in eski bir şarkısı dönüyor, Vur Yüreğim diyor . Neden bilmiyorum? Sözlerinin bilinç altıma yansıması belki...





Yazıya otururken Latif Demirci'nin "Nostalcisi Kandilli" başlıklı karikatür kitabı aklıma düştü. Eh, o vakit yazının başlığı da öyle olsun. 
Latif bu başlığı  nereden bulmuş ola ki? Bir zamanlar toplumda nostalji rüzgarları eserdi, kavramla yeni tanışmıştık ve her konuya yamardık. 
Eskilerin bildiği kullandığı "ölüsü kandilli" deyimi vardı. Muhtemelen ondan esinlenmiş midir, nostalcisi kandilli derken?
Ölüsü kandilli  için açıklama şöyle:
Sülalesinde, ced dizisinde en az bir adet evliya bulunan şahıs. yalnızca evliyanın ölüsüne kandil yakıldığı için kullanılan bir argo tabir. 
Maymunluk yapan birisine, sitem manasında, kızgınlık içeren cümlelerde kullanılan bir tabirdir.

Yeni bir geçmişe mektup yazısında görüşmek/görünmek  dileğiyle...


Salı, Haziran 16, 2026

iSTİKLAL CADDESİNE DÜŞTÜ YOLUM

Bugün şeytanın bacağını tesadüfen başlayıp, taammüden kırdım.
Bugün ayaklarımın beni yıllarca en çok götürdüğü yerlere gittim. 
Bugün İstiklal Caddesinde müze ve sergi gezdim.

Evden çıkarken aklımda  minibüs caddesi üzerindeki bankadaki işimi halletmek ve bir süredir gitmediğim Kadıköy'e gitmek, biraz çarşıda dolaşmak vardı. 
Minibüs caddesinden metroya dönmeye üşendiğim için Marmaray Suadiye istasyonuna yürüdüm. Marmaray'da giderken yavaş yavaş zihnim açılmaya başladı, neden karşıya geçmiyorum ki?
Neden olmasın? Sirkeci'de insem mi, ne zamandır Sultanahmet'e gitmedim. Hayır, en iyisi devam edeyim, Yenikapı'da inerim, metroya binerim. 
Metroya bindikten sonraki soru Şişhane'de mi insem ve yukarı çıksam yoksa Taksim'de insem aşağıya doğru mu yürüsem? Tabii ki yılların alışkanlığıyla Taksim kazandı ve meydanda gün ışığına çıktım.

Böyle uzun aralarla gördüğüm için İstiklal Caddesi'ni her defasında yabancılıyorum, pek çok yer değişmiş oluyor, yeni dükkanlar açılmış oluyor, turist kalabalığı sıkça kimlik değiştiriyor ve daha pek çok farklılık...



Bütün bu değişim içinde, eskiden aşina olduğum bir yere, Pera Müzesi'ne gitmek, oradaki sakin sanat ortamında nefes almak iyi bir tercih oldu.
Müzede Halil Paşa'nın "Suyun Kıyısında / Yaşamı ve Sanatı" başlıklı bir sergisi vardı.

Halil Paşa Osmanlı'nın son zamanlarında eğitim alan, eserler veren "asker ressamlar" olarak tanımlanan bir grup sanatçı arasında bilinen, uzun ömürlü ve üretken olan bir sanatçı. 
Yukarıdaki eserleri 1902 -1903 tarihleri arasında yapmış, aynı yerin mevsim değişimlerindeki hallerini gösteriyor, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar.




Serginin ana başlığındaki suyun kıyısında ifadesi, sanatçının evinin olduğu Bostancı sahilinde, ailesinin yalısının olduğu Beykoz'da, bir süre yaşadığı Mısır'da Nil kıyısında yaptığı resimlerin öne çıkarılmış olmasıyla ilgili. 
Yukarıdaki resim Bostancı plajı adını taşıyor, tarihi 1897.
Yıllardır bu civarda yaşayan birisi olarak, isterdim ki o tarihe ışınlanayım ve sadece adaları tanımlayabildiğim bu yerin neresi olduğunu anlamak için  gözlerimle göreyim. 




Halil Paşa sergisini gezmem bitince, alt katlardaki daimi sergilere bu defa uğramadım. 
Girişte sergiden önce bir yorgunluk kahvesi içmeye niyet etmiştim aslında ama öğle yemeği saati nedeniyle dolu olan masaları görünce, kahve molasını sergi sonrasına bırakmıştım.
İyi yapmışım, zira gerçekten ortam sakinleşmişti ve kahvenin yanındaki lokum, su ve portakal likörü nefisti.



Kahvemi içmek, sızlayan dizimi dinlendirmek, Pera Müzesinden sonra tekrar İstiklal'e çıktığımda gördüğüm İş Bankası Resim Heykel Müzesindeki sergileri gezmek konusunda beni cesaretlendirdi.
Müzede kalıcı sergilerin yanısıra, Eşref ve Melahat Üren çifti ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin resimlerinin sergilendiği Yan Yana başlıklı bir süreli sergi vardı. 

Yukarıdaki eser, uzun süre yaşayan eşi Eşref Üren'in aksine 50 yaşında dünyamızı terk eden ve yaşamı sırasında kendine ait bir odası pek de olamayan, eşinin gölgesinde kalan ressam Melahat Üren'in bir natürmort tablosu.
Burada, sergi ve Üren çiftinin sanatı hakkında bir video var, izlemenizi öneririm.



Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin üretimleri birbirini destekler nitelikte göründü bana.
Aynı ortamlarda bulunurken, Anadolu'da gezerken yaptıkları konuları aynı ama karakterleri farklı eserleri izlemek hoş duygular verdi.
Yukarıdaki eser, Eren Eyüpoğlu'na ait, adı Bursa Pekmezci Han.




Bursa'da Zaman başlıklı bölümde yer alan yukarıdaki resim ise Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na ait. Adı, Mor Han.
Sergiyi gezerken gülümseten anlardan biri de Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun "seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde" dizesinin resim altında adeta imza gibi yazılı olduğu resimdi. Fotoğrafını çekmemişim ama, söylemeden geçemeyeceğim.
Hatta şiiri buraya ekleyeyim, en iyisi. 

Çakıl 

Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde 
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar 
Bir gelincik açılır ansızın 
Bir gelincik sinsi sinsi kanar 
Seni düşünürken 
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır 
Deliler gibi dönmeğe başlar 
Döndükçe yumak yumak çözülür 
Çözüldükçe ufalır küçülür 
Çekirdeği henüz süt bağlamış 
Masmavi bir erik kesilir ağzımda 
Dokundukça yanar dudaklarım
 
Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde
 
Bedri Rahmi Eyüpoğlu



İş Sanat Resim Heykel Müzesi'nin üçüncü katında dijital art konusunda dünyanın önde gelen sanatçılarından olan Refik Anadol'a ait Büyük Doğa Modeli - Türkiye Flora başlıklı yapay zeka veri heykeli sergilenmeye başlamış.
Sürekli hareket eden ve değişen piksellerden oluşan ve on dakika kadar süren bir dijital sanat eserinden tek kare bir fotoğraf eklemek çok da anlamlı değil ama, görene dek fikir verir diye düşündüm. 




İki müzedeki sergilerden sonra, artık yürüme konusunu abartmayayım ve köyüme döneyim dedim. 
Tünelle Karaköy'e indim, o sırada çektiğim Tünel fotoğrafı Her Güne Üç Güzel Şey'de, görmek isterseniz.
Karaköy iskelesinde biraz oturdum, Eminönü Kadıköy vapuru on dakika sonra geldi, bindim, yan güvertede oturdum. Denizi, köpüklerini, martıları, karabatakları, bulutları seyrederek ve yanımda annesiyle oturan küçük kızın heyecanıyla mutlu olarak Kadıköy'e geçtim.
 

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Mayıs, Gül Zamanı


Geçtiğimiz kış İstanbul'da güller Şubat'a Mart'a kadar, her kökde tek tük de olsa, azimle açmaya devam ettiler.
Bodrum'da bu kış sert geçmiş, yağmur fırtına  eksik olmamış. Bizim Kadıkalesi mahallesinde bunun pek çok izini gördüm; derin bulanmış ağaçlar kırılan dalların göstergesi.
Dün Bodrum'da yürürken de benzer gözlemlerim oldu, Ms. Melty de bunu doğruladı.
Bu sene bahar kendini ağırdan alarak geldi ya umarım yaz da sakin gelir ve öyle devam eder.


Mis kokulu  kırmızı güllerden bir buket, tomurcuk şenliği gibi ardarda açacaklar.

Salı, Nisan 28, 2026

NİSAN AYI KLASİKLERİ; Sakura, Erguvan, Mor Salkım

Dün F.cığım arayıp döndün mü, müsaitsen yarın buluşalım mı dediğinde, bugünün senenin "o" günü olacağını bilemezdim, meğer bu gün o günmüş.
Yani, mevsimin en sevdiğim güzellerini bir arada görmek, seyretmek, varlıklarına şükretmek günü...



Gün boyunca Kalamış, Fenerbahçe civarındaki neredeyse bütün yeşil alanlara girdik çıktık, ağaçlara baktık.
İşte, mevsimin ilk açanlarından kiraz çiçekleri, sakuralar.
Arka plandaki erguvanı da görmezden gelmeyelim.




Fenerbahçe parkının erguvanlarınn parlak dönemlerinde değiliz sanki, o tümü birden açıp parkı ışığa boğan ağaçların bazısı doğaya yenik düştü.
Önce gövdelerinin yarılarını sonra tamamını kaybettiler. Özellikle girişteki iki güzel erguvan ve benim aşık olduğum arka taraftaki büyük erguvan artık yoklar.
Olanların bazısı keyifsiz gibi, ama neyse ki keyfi yerinde olanlar da var, yukarıdakine bakınız, mesela.



Mor salkımlar bu sene coşa coşa açıyorlar ve her yerdeler.
Bu kadraja sığdıramadığım mor salkım Kalamış marinanın girişndeydi.
Sarılmış sarılmış, sonra yanındaki ağacı da kaplamış, güneşe karşı geriniyordu adeta.