Pazartesi, Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 5 - Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz?

 Sorunun bu şekilde dile getirilmesi dil kurallarına göre yanlış bir ifade şekli. Doğru söyleniş "bir fotoğraf çektirebilir miyiz" veya "bir fotoğraf çekebilir miyiz" olmalı. 
İki gün önce Mirkelam'ın Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz" şarkısının  yeni yorumunu dinledim, Sevda Deniz Karali söylüyordu. Mirkelam'ın ritmik yorumundan farklıydı, usul usul, sakin bir rica gibiydi. Şuraya ekleyeyim, siz karar verin. Mirkelam'ın sesi kulağınızdadır muhtemelen ya da kolayca bulursunuz.

Derken aynı gün alt sokaktaki marketin önünde kocaman çiçekler açmış bir hatmi gördüm. Benim çocukluğumda bildiğim hatmi çiçeği daha kısa boylu olurdu ve çiçekleri daha ufaktı. 



Meğer gördüğüm, yukarıda fotoğrafı olan, ağaçhatmi / hibiscus syriacus imiş. 
Benim çocukluktan bildiğim ise sadece hatmi ( Sadece C. gibi <3 ) imiş.
Çocukken hatminin çiçeklerini koparır, dilim dilim duran patellerini yuvasından çıkarır, dibindeki beyaz kısmı zar gibi ikiye ayırır, sonra da yüzümüze yapıştırırdık. Bu çiçek parçaları öylece yapıştırılınca horoz ibiği gibi dururdu, biz çocuklar  bir birimize bakar gülerdik.

Bu çiçek yapıştırma eğlencesiyle ilgili komik bir anımız var. Malatya'ya gittiğimiz bir yaz tatilinde babaannemin bahçesindeki hatmilerden yüzümüze yapıştırmıştık, babam  fotoğrafımızı çekmişti. 
Tatil dönüşü maknedeki filmi çıkarmış ve tab edilmesi için fotoğrafçıya vermişti. Bir kaç gün sonra fotoğrafları almaya gittiğinde fotoğrafçı biraz mahcup bir tavırla  "filmin bazı yerlerinde leke olmuş, fotoğraflarda yüzlerde izi kalmış, ne yaptıysam çıkmadılar" demiş. Babam fotoğrafları görünce adamcağızı teselli etmiş, onların leke değil çocukların yüzlerine yapıştırdıkları çiçek olduğunu söylemiş. 

Hazır konu eski fotoğraflara gelmişken, geçmişe mektupları geçmişten bir blog yazısıyla tamamlayayım. Yazının tamamını  okumak isterseniz paragrafın üzerine tıklamanız yeterli olacak.



Perşembe, Temmuz 09, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 4 - Bir Evin Kırk Yıllık Hatırı

 Bugün fizik tedavi sonrası eve döndüğümde, dizimde buzla oturmadan önce, bir sade kahve yaptım. İki seferdir kahvenin içine kakao da ekliyorum, lezzeti hoşuma gidiyor; bir silme tatlı kaşığı kahve ve bir silme tatlı kaşığı kakao. Bu defa kahveyi badem sütü ile yaptım, oldu mu sana çocukluğun sütlü kahvesi hem de kakaolu, nefis. 


Gelelim, bir fincan kahvenin hatırından geçmişe mektuplara...

Kimi insan,  bir evde doğup büyür hatta ömür boyu orada yaşar, kimisi değişik sürelerle ev değiştirir. Hangi uzunlukta olursa olsun, içinde yaşadığımız evlerin üzerimizde hatırı var; değil mi ki bir fincan kahvenin bile hatırı var, yaşadığımız evin neden hatırı olmasın?

Yıllar öncesinde "Ev denince hayalimde canlanan" başlıklı bir yazı yazmışım, mesela. Orada, babamın mesleği nedeniyle değişen görev yerlerinden birindeki hep hatırladığım, belki en mutlu olduğum evi anlatmıştım. 

Daha yakın bir zamanda, pandemideki karşı kıyıya geçmek üzere sokağa çıkışlardan birinde, hem de tam da Temmuz ayında ve bugünlerde Galatasaray'da ilk evlilik yıllarında oturduğumuz evi anmışım. 
Anılarıma bakınca, çocukluk evindeki mutluluğun bir benzerini yanına özgürlük hissi de eklenmiş olarak, kendi evim diyebileceğim, evlilikle başlayan düzenini kocamla birlikte oluşturduğumuz o evde yaşamıştım.

 "Şu sağda üzerinde "satılık bina" tabelası olan apartmandan sonra, yokuşun en dik yerinde, bizim 88-91 yılları arasında yeni evliyken oturduğumuz apartman vardı.  Apartmanımız aile apartmanı gibiydi, yakın çevrede oturan arkadaşlarımız vardı. 
Güzel zamanlardı doğrusu."

Şimdi bile kulağımda o dik yokuştan çıkarak Galatasaray'a doğru yürürken, tahta sepetindeki lahmacunları satmaya başlamış ve "sıcak sıcak lahmacun" diye  ünleyen satıcının sesi yankılanır.
Karşı apartmanın altındaki bakkal Emine ablanın iş yaptırmak için kocasına ve oğluna bağırmaları geliverir hatırıma.
Yan binadaki marangoz atölyesinden sesler gelir kulağıma, ya da öndeki apartmandaki az gelirli ailelerin karı koca kavgalarını duyarım.

Biz evlenerek o daireye yerleşmeden önce, kocam ve iki arkadaşının bekar eviydi orası. Sonra sırayla evlendiler, işler güçler peşine gittiler ve ev bize kaldı. 
Evin bekar evi halinden geriye sadece holdeki gaz sobası yerinde kaldı, tüm eşyalar değişti her şey  farklılaştı.

O yıllarda İstiklal Caddesi henüz cazibe merkezi olmamıştı, daha doğrusu yeni yeni olmaya başlamıştı. İlk zamanlar sinemadan çıkıp bize şöyle bir uğrayan arkadaşlar yavaş yavaş çevrede ev kiralamaya, almaya başladılar. Bir sonraki aşamada Cihangir popüler oldu, Cezayir Sokağı Fransız Sokağı oldu, İstiklal Caddesi canlandı, gençlerin sevdiği ışıklı, hareketli hayatın odağına yerleşti. 

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra biz karşı kıyıya taşındık, Kadıköylü olmaya, çoğunluğu Bağdat Caddesinde geçen çocuklu hayata adapte olmaya başladık.

Şimdi artık Yeniçarşı Caddesine yolum düştüğünde, o günlerin kırk yıllık hatırasına dalmayı seviyorum. 

Salı, Temmuz 07, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 3 - Ne Diyecektim?

 Geçmişe mektuplara başlarken düşündüm ki pazartesi ve perşembe günleri burada yazarım. Her zaman olduğu gibi evdeki hesapla çarşı denk düşmedi, geldik salı gününe...

Geçen defa gördüğüm rüyaların öznesine mektup yazmak fikri dolanmıştı zihnimde, o da olamadı. Zira, bu aralar evdeki işler sırasında, elime geçenler nedeniyle sık sık geçmişe yolculuk yapıyorum, adeta daldan dala atlıyorum, bir konuya yoğunlaşacak imkanı bulamıyorum.



Dokuz sene olmuş, Ş.'yu ziyarete Kazdağları'na gitmiştik P. ile. Oralarda gezerken yukarıdaki dumanlı kuvarsı almıştım, iyi enerji verir, demişlerdi. Bu taş, o gün bu gündür salonda bir rafta durmakta.
Bugünlerde iyi enerjinin odaların değişimi, eşyaların indirilmesi, kaldırılması, çekmecelerin açılması boşaltılması ve yeniden düzenlenmesiyle  evimize ulaştığını düşünmek istiyorum.

Çocukların oda değişimi işleri sırasında çekmeceler açıldıkça ortaya çıkan resimler, notlar, yazılar arasında bir de mektup vardı. Kızım fotoğrafını çekti ve aile grubumuzda paylaştı. Okul ödevi için yazılmış, o içten tatlı satırlar hepimizi gülümsetti, anılara götürdü. 

Mektup yazarının iznini alarak metni paylaşıyorum:


"İstanbul 19.02.09 
 
Sevgili E., 

Bu mektubu şu an Türkçe dersinde yazıyorum; ama yazmamın tek sebebi bu değil. Artık 8. sınıfta olduğun için karşı binadasın ve senle çok görüşemiyorum, bu yüzden seni çok özledim. 
C. ve sen ile telefonda konuştuğum akşam bana eski zamanları hatırlatıyor; çünkü aynen o akşam telefonda konuştuğumuz gibi çok konuşurduk; ama telefonda değil, yüz yüze. Telefonda konuşurken Altunizade'de karın yaklaşık 5 cm okuğunu söylediniz. Ayrıca Sarma'yı da dışarıda bıraktığınızı söyleyince çok gülesim geldi. 
Bu haftasonu eğer arkadaşım ile buluşmazsan cumartesi günŭ size gelebilirim. Sizle kartopu oynamak yine bana iki yıl öncesini hatırlatıyor. Kardan koltuk ve puf yapmıştık birlikte. Bir de A.'ın seni yere düşürüp attığı sert kartopları geliyor aklıma.
Beş yıl önce ise tanımadığımız birinin benim yüzüme kartopu atması ve ağlamam geliyor. Siz de beni korumak için A.'ın eski mor kızağının içine bir süre kartopu doldurmuştunuz ama yüzüme kartopu atan çocukları hiç görmedik. 
Eğer bu haftasonu size gelebilirsen yine hepsini yapabiliriz. Bir taraftan gitmenizi istemezken bir taraftan da iyi ki öyle büyük bir eve taşınmışsınız diyorum; ama bu sizi özlememe engel olmuyor. Hepinizi çok seviyorum. 
En yakın zamanda görüşmek dileğiyle... 

(imza)
E.K."

Bu mektup hakkında konuşurken mektubun muhatabı E.'in de 6. sınıfta olduğu sene, bir aile büyüğüne (teyzeme) mektup yazdığını ve bu mektubu postaladığını hatırladık. 
Bizim de ilkokulda böyle ödevlerimiz olurdu, kaldı ki biz zaten bayramlarda, yeni yıl kutlamalarında aile büyüklerine kartlar yazardık. Kırtasiyeye giderek, hangi kartı kimin için göndereceğimizi düşünerek seçer, yazar, zarflar, pullar ve postalardık.

Ne diyecektim? Evet, mektup konusunda yazacaktım. 
Bu defa geçmişe mektuplar değil de geçmişten mektup oldu; kabul ola. 

Perşembe, Temmuz 02, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 2 - Güreş Arkadaşı

 Gördüğüm rüyaları hatırlamak konusunda son derecede verimsiz bir zihnim var, öyle ki rüya görmüyorum bile diyebilirim. Meğer rüya görüyormuşum!
İki gündür iki ayrı insanı rüyamda gördüm ki öncelikle hayırlara gelsin diyeyim. Asıl komik olanı bu rüyaları arka arkaya görmüş olmam.
Şimdi yazı dizisinin ve yazının başlığı geçmişe mektuplarken benim rüya konusuna dalmam matrak olacak, ama rüyalarda da geçmişteki insanlar ve onlara dair olaylar olunca, yine de buraya yazabilirmişim gibi geldi.

Rüyalarımda oldukça fantastik bir dünya kurgusu vardı, kaçmalı, kovalamalı filan. Olmadık işler kısacası. İki rüyanın da başrol kişileri geçmişte bir dönem bağlarımın olduğu, sonradan umulmadık zamanlarda ilginç dönüşler yaşayan kişilerdi. 
Rüyamdaki D. benden özür diliyordu, C. ise utanmış mıydı neydi, beni görmezden gelmeye çalışıyor, sonra da daha önce yaptığı gibi toz oluyordu. 
Rüyalar bana hafiflik verdi, güldüm geçtim.
Belki bir gün onlara birer mektup da yazarım, hatta hazır konu açılmışken şimdi yazayım  ve arşive kaldırayım. 



Fotoğraftaki peluş tavşanı oğlumun yatağının altındaki depoda buldum.
Tozlanmasın diye nylona sarmışım ama zaman içinde tozlanmış haliyle. 
Attım, makineye yıkandı, sonra da oğluma fotoğrafı gönderdim, "güreşe hazır" yazdım.
Oğlum minicikken bu tavşan neredeyse onun boyundaydı ve bizimki yürümeyi öğrendikten sonra buncağızla güreş tutmaya onu kündeye getirip üstünde tepinmeye başlamıştı.
Şimdi güreş arkadaşı için  diyor ki, bunca sene sağlam kalmaya başardığına göre bir sonraki nesle kalsın bari...

Pazartesi, Haziran 29, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 1 - "Nostalcisi Kandilli"

Tam da o gün bendeniz evdeki arşiv kutularını elden geçirmekle meşguldüm. Blogspottaki anlamsız yayın akışı güncellemelerinin gecikmesi sebebiyle, kaptanın yazısını sonradan görebildim ve günü geçirdiğimi anladım. Kendime dedim ki olsun varsın, zaten yazılar gecikerek görünür oluyor, tarihi ayarlarım olur biter. Hileli yazı bu, dikkatinizi çekerim. 

Bu arada, 29 Haziran tarihli  Her Güne Üç Güzel Şey yazısı aslında geçmişe mektup sayılmazsa da geçmişten gelenin hatırlanması, anılara dalmak çıkmak vesilesi oldu.
Dünden beri aklımda Sertap Erener'in eski bir şarkısı dönüyor, Vur Yüreğim diyor . Neden bilmiyorum? Sözlerinin bilinç altıma yansıması belki...





Yazıya otururken Latif Demirci'nin "Nostalcisi Kandilli" başlıklı karikatür kitabı aklıma düştü. Eh, o vakit yazının başlığı da öyle olsun. 
Latif bu başlığı  nereden bulmuş ola ki? Bir zamanlar toplumda nostalji rüzgarları eserdi, kavramla yeni tanışmıştık ve her konuya yamardık. 
Eskilerin bildiği kullandığı "ölüsü kandilli" deyimi vardı. Muhtemelen ondan esinlenmiş midir, nostalcisi kandilli derken?
Ölüsü kandilli  için açıklama şöyle:
Sülalesinde, ced dizisinde en az bir adet evliya bulunan şahıs. yalnızca evliyanın ölüsüne kandil yakıldığı için kullanılan bir argo tabir. 
Maymunluk yapan birisine, sitem manasında, kızgınlık içeren cümlelerde kullanılan bir tabirdir.

Yeni bir geçmişe mektup yazısında görüşmek/görünmek  dileğiyle...