Cumartesi, Ekim 24, 2026

DERİN İZLER - 1.Yazı

 Sevgili Kaptanımız Neslihan'ın önerisiyle yeni bir "birlikte aynı başlık altında yazma" günlerine başlıyoruz. Bu defaki konu başlığı Derin İzler. 

Doğrusu ne yazacağımı, nereye dalış yapacağımı, inci avcısı mı olacağımı, dert yorumcusu mu olacağımı kestiremiyorum. 
Tam da karakterime uygun bir davranış bu; bir güvendiğim "haydi" derse yola çıkarım. Nereye gidiyoruz, neden gidiyoruz, ne yapacağız? Onlar sonranın konuları, benim için. Ok yaydan çıksın, bir yere varır elbet.

Sabah uyandığımda zihnimde çalan şarkının sözlerindeki şu tekrar gün boyu döndü durdu.
"Çok derin derin 
Derin derin derin derin derinlerimde, ellerin 
Bir armağan gibi, 
Tanrı'dan bana 
Kış güneşinde altın kirpiklerin" 

Şarkının Cem Adrian yorumu kadar, hatta daha bile çok, Ajda Pekkan yorumunu seviyorum.
Bu şarkıya hayranlığımın şu ana dair hiç bir açıklaması yok; ne kırık bir aşk hikayesi, ne de başka bir bağ söz konusu.
Seviyorum, o kadar.

Galiba hayatımın her farklı döneminde bir şarkı dilime pelesenk oluyor, belki bilinç altımın dürtüsüyle  içsel enerjimi belirliyor, sonra başka bir şarkı hayatın arka planına eşlik ediyor.
Bir gün oturup hatırladığım şarkıları yazayım, alt alta sıralayayım. 
Neler çıkacak acaba?




Eskiden evin salonunda bir kaç saksı orkidem vardı.
Ne vakit kaktüs ve sukulent doldu ev, hiç bilemiyorum.

Salı, Eylül 29, 2026

Yağmurlu İstanbul'da Sultanahmet'te Taşların Peşinde

Bu yazıya  Her Güne Üç Güzel Şey'de başladım, burada devam ediyorum. Bir günün hikayesinden iki yazı olur mu derseniz, olacak galiba...

Önce bir gözlemimi yazayım, benim Sultanahmet'e sık sık -neredeyse her gün- gittiğim zamanlarda, şöyle kaba hesap 40 yıl öncesinde de elbet Sultanahmet çok turistikti amma velakin bu kadar değildi. Mesela bugün bindiğim tramvayda Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet duraklarında tek tük vatandaşımız bindi indi, neredeyse tüm diğer yolcular turistti. Meydan, yollar, lokantalar, kafeler her yer bugünkü yağışlı havaya rağmen turist doluydu.
O vakitler Sultanahmet'te büyük adliye vardı, etrafındaki binalar avukat bürolarıyla doluydu. Adliye'nin davacı, davalı, avukat trafiği bitmez tükenmez bir kalabalık oluşturuyordu.
Ayrıca etrafta pek çok yayınevi, matbaa ve onların çalışanları vardı. Cağaloğlu tarafı ise gazete binaları ve gazetecilerle doluydu. Şimdiki gibi halı sarayları, devasa kuyumcu dükkanları yoktu, Kapalıçarşı'ya doğru dükkanlar da vardı tabii ama makul büyüklükteydiler.  

Bugün gördüğümşu, bölge bütünüyle turistik atraksiyon alanına dönmüş, insanların büyük çoğunluğu turist, mekanlar turistlere hizmet etmek için tasarlanmış.



İşte, bütün bu turizm gösterisi arasında 2. Mahmut Türbesi adıyla bilinen alan, orada bulunan  Osmanlı devlet büyüğü mezarları ve onların gerisinde yer alan Türk Ocağı binasının önündeki kafe adeta bir vaha gibi kalmış.
Bu civara yolum düştüğünde yanımda birisi varsa veya tek başıma orada bahçeye, ağaçlara bakarak kahve içmeyi severim. Bugünün yağmurlu havasında, kafenin tenha haliyle birleşince  o bahçe özellikle huzur veren bir sükunet halindeydi.


Türk Ocağı'nın simge ismi Ziya Gökalp kabri de orada yer alana mezarlardan birisi.



2. Mahmut Türbesi'nin dışarıdan, cadde tarafından görünüşü böyle. Arada görünen ağaçlı bölümün arkasında yukarıda bir önceki fotoğrafta baktığım ağaçlık alan var.



Üniversitenin ilk senesinde İstanbul'a henüz gelmiş acemi taşralı olarak kaldığım Çemberlitaş Kız Yurdu'ndaki arkadaşlığı ve o günleri hep hatırlarım.
Bugün Türk Ocağı kafesinden çıkınca Çemberlitaş'ı uzaktan görünce yönümü Beyazıt'a doğrulttum. Ancak üniversiteye doğru Çarşıkapı yönünde devam etmedim, eski yurt binasına bakmak üzere soldaki sokağa saptım. Gel gör ki yurt binasını bulamadım ya da göremedim ve sinir oldum. İnternette aradım, bulduğum doğru ise, meğer deprem güvenliği nedeniyle bina kapatılmış, sanırım ne zaman açılacağı ya da açılıp açılmayacağı belli değilmiş. 

Böylece uzun aradan sonra Çemberlitaş'a bir selam vermiş ve terkrar Sultanahmet meydanına dönmüş oldum.



Milyon Taşı bir zamanlar dünyanın merkezi, tüm yolların başlangıcı sayılırmış. Bir süre önce çevresi açıldı, temizlendi ve daha görünür hale getirildi.
Yerebatan Sarnıcı'nı görmek için kuyruğa girmiş kalabalığın yanından geçerek Gülhane'ye doğru yürümeden önce, Yenal Bilgici'nin romanında sık bahsedilen bir buluşma yeri olan Milyon Taşı'na bir selam verdim.

Çemberlitaş ile Milyon Taşı arasındaki zamanda meydanda bir tur attım ve Sultanahmet Köftecisi'ne uğradım, bir porsiyon köfte yedim, ayran içtim. Köftenin lezzetine diyecek yoktu, fakat sanırım 40 yıl öncesinin  turistik olmayan halk tipi esnaf lokantası halli dükkanı, oranın adliyedeki işler arasında öğlende karın doyurmak için gidiliveren halini daha çok seviyordum.
Şimdi artık anılarımda kalsın ve öyle yaşasın istiyorum. 

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Bir Tatilden Anılar


Hani bana hani bana kedisi,


Uzun zaman sonra roman okuma zevkini yaşatan kitap,
İstanbul aşkıyla sarıp sarmalayan roman,


Sarmaşıkların birbirine tutunarak nasıl yol aldığını, yavaş yavaş yayıldığını izlemek, seyretmek zamanı; tatil bu.


Bitmez tükenmez begonviller,
Bir dayanak bulsalar dünyayı kaldırabilirler, o kadar çoklar.

Salı, Eylül 08, 2026

MISIR UNLU PEYNİRLİ KEK

 Bakalım blogspot yemek tarifi postlarını seviyor muymuş?
Eskisi gibi hemencecik görünür kılacak mıymış?
Bu girizgâhtan sonra gelelim sadede.

Öğleden sonra eve dönerken sevdiğimiz peynirciye uğradım ve yoğurt, peynir ve yumurta aldım. Eve geldiğimde buzdolabına yerleştirirken ne göreyim dersiniz? Yumurtalardan üç tanesi çatlamış! Güya koruyucu pakette, ancak bilemeyeceğim, ben mi dikkatsiz taşıdım, yoksa benden önce mi başına bir iş gelmişti?
Yumurtaların yarını bekleyemeyeceğine karar verince, aklıma kek yapmak düştü. İyi güzel de şimdi şekerli, yağlı filan kaçtığımız konular, ne yapmalı? Mısır unlu kek yapardım bir zamanlar, peynirli filan, tarifi var mıydı blogda? Olmaz mı? Akıl defterim o benim, sevgili blogum.

Tarifi ararken ve bulunca bir miktar nostalji yaptım kendi kendime, eski güzel blog yazıları günlerini düşündüm. 



Günümüzün mısır unlu peynirli keki böyle oldu.
Önceki tariften farkı, sadece 2 bardak mısır unu kullanmam beyaz unu pas geçmem, içine konan peynir olarak lor peynirini tercih etmem, üzerine az bir kaşar rendelemem ve içine bir miktar dereotu doğramam oldu.
Tüm ekleme ve çıkarmalar gayet yerinde hareketlerdi, lezzeti kızım tarafından test edildi, beğenildi.

Cumartesi, Ağustos 15, 2026

KADIKÖY İSKELE KİTAPÇISI

 Günlerden sonra ilk kez kendime ayıracak bir vaktim olduğunu fark ettiğimde, ilk aklıma gelen fikir "haydi Kadıköy'e gideyim, denize bakayım" oldu.
Öğlene doğru toparlandım evden çıktım, metroyla Kadıköy'e gittim. Meğer meydanda bir çevre düzenlemesi yapılıyormuş, meydanın alıştığımın dışında bir görüntüsü vardı.  
Bariyerlerin arasından dolanarak Karaköy iskelesine ulaştım, üst kattaki İstanbul Kitapçısı'na çıktım. Önce bir sade kahve aldım ve terasa çıktım, sonra da vapurla Kadıköy'e geldiğim her sefer aklıma gelen "şurada otursam da denizi seyretsem" düşüncesine hayat verdim.



Tam o sırada Karaköy Eminönü vapuru yolcu alıyordu. Bir süre şehir hatları vapurunun kaptan köşkünü ve teras parmaklıklarının arasından mendireği seyrettim, kahvemi içtim.
Tam öğlen ortası vaktinde olmamıza rağmen poyraz mı yıldız mı estiğini tam anlayamadığım rüzgar öyle sert ve serin esiyordu ki hiç sıcak hissetmedim.



Sonra vapur iskeleden ayrıldı gitti, ben dahil bir kaç kişi ardından baktık, fotoğraf çektik. 
Sonra kahvemi bitirdim, aşağıya indim, iskelede Karaköy'e gidecek motor yolcu alıyordu, bindim, Karaköy'e geçtim.
İstanbul'a uzak olanlar için küçük bir not; motor iskelesi Galata köprüsünün Tünel tarafında bulunuyor, vapur iskelesi ise Topkapı sarayı'na doğru bakan Galataport tarafında yer alıyor.
Dolayısıyla, motor iskelesinden vapur iskelesine deniz kenarından yürüdüm, az sonra vapur geldi, bindim, Kadıköy'e geri döndüm.
E ne oldu, diyebilirsiniz; haklısınız. 
Cevabım şu, İstanbul'da yapmayı en çok sevdiğim yolculuğu yaptım, rüzgarı hissederek denizi seyrettim, ferahladım, o kadar.