Salı, Eylül 29, 2026

Yağmurlu İstanbul'da Sultanahmet'te Taşların Peşinde

Bu yazıya  Her Güne Üç Güzel Şey'de başladım, burada devam ediyorum. Bir günün hikayesinden iki yazı olur mu derseniz, olacak galiba...

Önce bir gözlemimi yazayım, benim Sultanahmet'e sık sık -neredeyse her gün- gittiğim zamanlarda, şöyle kaba hesap 40 yıl öncesinde de elbet Sultanahmet çok turistikti amma velakin bu kadar değildi. Mesela bugün bindiğim tramvayda Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet duraklarında tek tük vatandaşımız bindi indi, neredeyse tüm diğer yolcular turistti. Meydan, yollar, lokantalar, kafeler her yer bugünkü yağışlı havaya rağmen turist doluydu.
O vakitler Sultanahmet'te büyük adliye vardı, etrafındaki binalar avukat bürolarıyla doluydu. Adliye'nin davacı, davalı, avukat trafiği bitmez tükenmez bir kalabalık oluşturuyordu.
Ayrıca etrafta pek çok yayınevi, matbaa ve onların çalışanları vardı. Cağaloğlu tarafı ise gazete binaları ve gazetecilerle doluydu. Şimdiki gibi halı sarayları, devasa kuyumcu dükkanları yoktu, Kapalıçarşı'ya doğru dükkanlar da vardı tabii ama makul büyüklükteydiler.  

Bugün gördüğümşu, bölge bütünüyle turistik atraksiyon alanına dönmüş, insanların büyük çoğunluğu turist, mekanlar turistlere hizmet etmek için tasarlanmış.



İşte, bütün bu turizm gösterisi arasında 2. Mahmut Türbesi adıyla bilinen alan, orada bulunan  Osmanlı devlet büyüğü mezarları ve onların gerisinde yer alan Türk Ocağı binasının önündeki kafe adeta bir vaha gibi kalmış.
Bu civara yolum düştüğünde yanımda birisi varsa veya tek başıma orada bahçeye, ağaçlara bakarak kahve içmeyi severim. Bugünün yağmurlu havasında, kafenin tenha haliyle birleşince  o bahçe özellikle huzur veren bir sükunet halindeydi.


Türk Ocağı'nın simge ismi Ziya Gökalp kabri de orada yer alana mezarlardan birisi.



2. Mahmut Türbesi'nin dışarıdan, cadde tarafından görünüşü böyle. Arada görünen ağaçlı bölümün arkasında yukarıda bir önceki fotoğrafta baktığım ağaçlık alan var.



Üniversitenin ilk senesinde İstanbul'a henüz gelmiş acemi taşralı olarak kaldığım Çemberlitaş Kız Yurdu'ndaki arkadaşlığı ve o günleri hep hatırlarım.
Bugün Türk Ocağı kafesinden çıkınca Çemberlitaş'ı uzaktan görünce yönümü Beyazıt'a doğrulttum. Ancak üniversiteye doğru Çarşıkapı yönünde devam etmedim, eski yurt binasına bakmak üzere soldaki sokağa saptım. Gel gör ki yurt binasını bulamadım ya da göremedim ve sinir oldum. İnternette aradım, bulduğum doğru ise, meğer deprem güvenliği nedeniyle bina kapatılmış, sanırım ne zaman açılacağı ya da açılıp açılmayacağı belli değilmiş. 

Böylece uzun aradan sonra Çemberlitaş'a bir selam vermiş ve terkrar Sultanahmet meydanına dönmüş oldum.



Milyon Taşı bir zamanlar dünyanın merkezi, tüm yolların başlangıcı sayılırmış. Bir süre önce çevresi açıldı, temizlendi ve daha görünür hale getirildi.
Yerebatan Sarnıcı'nı görmek için kuyruğa girmiş kalabalığın yanından geçerek Gülhane'ye doğru yürümeden önce, Yenal Bilgici'nin romanında sık bahsedilen bir buluşma yeri olan Milyon Taşı'na bir selam verdim.

Çemberlitaş ile Milyon Taşı arasındaki zamanda meydanda bir tur attım ve Sultanahmet Köftecisi'ne uğradım, bir porsiyon köfte yedim, ayran içtim. Köftenin lezzetine diyecek yoktu, fakat sanırım 40 yıl öncesinin  turistik olmayan halk tipi esnaf lokantası halli dükkanı, oranın adliyedeki işler arasında öğlende karın doyurmak için gidiliveren halini daha çok seviyordum.
Şimdi artık anılarımda kalsın ve öyle yaşasın istiyorum. 

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Bir Tatilden Anılar


Hani bana hani bana kedisi,


Uzun zaman sonra roman okuma zevkini yaşatan kitap,
İstanbul aşkıyla sarıp sarmalayan roman,


Sarmaşıkların birbirine tutunarak nasıl yol aldığını, yavaş yavaş yayıldığını izlemek, seyretmek zamanı; tatil bu.


Bitmez tükenmez begonviller,
Bir dayanak bulsalar dünyayı kaldırabilirler, o kadar çoklar.

Salı, Eylül 08, 2026

MISIR UNLU PEYNİRLİ KEK

 Bakalım blogspot yemek tarifi postlarını seviyor muymuş?
Eskisi gibi hemencecik görünür kılacak mıymış?
Bu girizgâhtan sonra gelelim sadede.

Öğleden sonra eve dönerken sevdiğimiz peynirciye uğradım ve yoğurt, peynir ve yumurta aldım. Eve geldiğimde buzdolabına yerleştirirken ne göreyim dersiniz? Yumurtalardan üç tanesi çatlamış! Güya koruyucu pakette, ancak bilemeyeceğim, ben mi dikkatsiz taşıdım, yoksa benden önce mi başına bir iş gelmişti?
Yumurtaların yarını bekleyemeyeceğine karar verince, aklıma kek yapmak düştü. İyi güzel de şimdi şekerli, yağlı filan kaçtığımız konular, ne yapmalı? Mısır unlu kek yapardım bir zamanlar, peynirli filan, tarifi var mıydı blogda? Olmaz mı? Akıl defterim o benim, sevgili blogum.

Tarifi ararken ve bulunca bir miktar nostalji yaptım kendi kendime, eski güzel blog yazıları günlerini düşündüm. 



Günümüzün mısır unlu peynirli keki böyle oldu.
Önceki tariften farkı, sadece 2 bardak mısır unu kullanmam beyaz unu pas geçmem, içine konan peynir olarak lor peynirini tercih etmem, üzerine az bir kaşar rendelemem ve içine bir miktar dereotu doğramam oldu.
Tüm ekleme ve çıkarmalar gayet yerinde hareketlerdi, lezzeti kızım tarafından test edildi, beğenildi.

Cumartesi, Ağustos 15, 2026

KADIKÖY İSKELE KİTAPÇISI

 Günlerden sonra ilk kez kendime ayıracak bir vaktim olduğunu fark ettiğimde, ilk aklıma gelen fikir "haydi Kadıköy'e gideyim, denize bakayım" oldu.
Öğlene doğru toparlandım evden çıktım, metroyla Kadıköy'e gittim. Meğer meydanda bir çevre düzenlemesi yapılıyormuş, meydanın alıştığımın dışında bir görüntüsü vardı.  
Bariyerlerin arasından dolanarak Karaköy iskelesine ulaştım, üst kattaki İstanbul Kitapçısı'na çıktım. Önce bir sade kahve aldım ve terasa çıktım, sonra da vapurla Kadıköy'e geldiğim her sefer aklıma gelen "şurada otursam da denizi seyretsem" düşüncesine hayat verdim.



Tam o sırada Karaköy Eminönü vapuru yolcu alıyordu. Bir süre şehir hatları vapurunun kaptan köşkünü ve teras parmaklıklarının arasından mendireği seyrettim, kahvemi içtim.
Tam öğlen ortası vaktinde olmamıza rağmen poyraz mı yıldız mı estiğini tam anlayamadığım rüzgar öyle sert ve serin esiyordu ki hiç sıcak hissetmedim.



Sonra vapur iskeleden ayrıldı gitti, ben dahil bir kaç kişi ardından baktık, fotoğraf çektik. 
Sonra kahvemi bitirdim, aşağıya indim, iskelede Karaköy'e gidecek motor yolcu alıyordu, bindim, Karaköy'e geçtim.
İstanbul'a uzak olanlar için küçük bir not; motor iskelesi Galata köprüsünün Tünel tarafında bulunuyor, vapur iskelesi ise Topkapı sarayı'na doğru bakan Galataport tarafında yer alıyor.
Dolayısıyla, motor iskelesinden vapur iskelesine deniz kenarından yürüdüm, az sonra vapur geldi, bindim, Kadıköy'e geri döndüm.
E ne oldu, diyebilirsiniz; haklısınız. 
Cevabım şu, İstanbul'da yapmayı en çok sevdiğim yolculuğu yaptım, rüzgarı hissederek denizi seyrettim, ferahladım, o kadar.

Pazar, Ağustos 09, 2026

KARADENİZ'E DOĞRU GİDERKEN

Geçmiş yıllar içinde pek çok kez gittiğim Şile'ye ve bir iki kez gittiğim Ağva'ya son kez ne zaman gitmişim hatırlayamadım, muhtemelen on sene olmuştur.
Dün için çiçeğimle bir ana kız gezmesi günü planlamıştık.  Erken yola çıkalım, kahvaltıyı yolda mola verir yaparız dedik, evden hazırlıklı çıktık.
İlk hedefimiz Ağva sahiline ulaşmaktı. Bizim evden Ağva yaklaşık 90 km uzakta ve 1,5 saate yakın araba kullanmak gerekiyor.
Saat 11:30 civarı kahverengi işaretli "Saklı Göl" tabelasının yanında geçiyorken, yüksek sesle sordum, burası da neresiymiş? Kızım arkadaşı İ.ciğimin burası için güzel bir yer dediğini söyledi. Gitsek ya, kahvaltıyı orada yapalım dedim.
Çiçek kaptan şoför hemen uygun bir yerde manevra yaptı, döndük Saklı Göl yoluna ve bir kaç dakika sonra Karamandere'nin  kıyısına kurulu  bir tesis ile, yürüyüş ve bisiklet parkurlarının olduğu mesire yerine ulaştık.
Yukarıdaki bağlantıyı tıklayınca göreceğiniz gölet kenarındaki tahta masalı piknik yerlerinde isterseniz masa kiralayıp dışarıdan getirdiğiniz istediğinizi yiyebiliyorsunuz, isterseniz oradan kahvaltı ve yemek alabiliyorsunuz.




Bizim kahvaltımız ve sıcak havaya uygun olarak soğuk çayımız hazırdı. Fırından aldığımız simitler eşliğinde kahvaltımızı yaparken suda dalıp çıkan, gezen ördekleri, yusufçukları, tanıyamadığımız minik kuşları seyrettik. Uzaktan gözüken  kayık karşı kıyıdan çıktı, içindeki yolcularla biraz gezdi, geri döndü. Ben dizimi kollamak amacıyla fazla hareket etmedim, etrafı seyretmeye devam ettim, kızım yürüyüş parkurunda bir tur atıp geldi. 



Saklı Gölden ayrıldığımızda öğlen sıcağı bastırmıştı. 
Kıvrıla kıvrıla giden orman içi yolunda kimi kez eski tahta evlere kimi kez kocaman villalara rastladık. Haydi eski evlerde oranın yerlisi köylüsü oturuyordu diyelim, peki o villalarda kimler oturuyor merakına kapılmadık desem yalan olur.
Yola çıkıştan sonra Ağva tabelasını gördüğümüzde yarım saat geçmişti. Kızım daha önce abisi ile gelinciğimin kamp yaptığı Kilimli tarafına dönmek niyetindeydi, Ağva merkeze bir baksak önce diyerek aklını çeldim. Hava ısınınca ikimizin de hayalinde soğuk bira ve yanında patates kızartması canlanmıştı.



Ağva merkezin yıllar öncesinden zihnimde kalan sakin, sessiz yerle ilgisi yoktu. Aradan geçen yıllar her yeri olduğu gibi oraya  da bol bol inşaat olarak yansımıştı, üstelik ilkbaharın serinliği ve yazın en sıcak günün yakıcılığı da kıyas kabul etmezdi.
Haydi şu sahile gidelim, orada hem denize giriliyor hem de yiyecek yeri varmış diyerek, ismini bir Amerikan şehrinden alan  kamping alanına girdik, girmez olaydık.  İki zebellah tipli adam dibimizde bitti ve ücretli, ödeme yapın, yaptınız mı diye dırdıra başladı. Dedik bir kalıcı değiliz, restorana gideceğiz, belki sahile yürür denize bir bakarız. Restorana gitmek de paralıymış, adam başı şu kadar para verecekmişiz, denize bakmak için de para verilirmiş. 
Çiçeğimin tepesi attı, kıyılar herkese açık, sahile gitmemizi engelleyemezsiniz, jandarmayı arayacağım dedi. Baktım, herif laftan anlayacak tipte değil, durup olay çıkarmak var ama sonra aynı tas aynı hamam olmayacak mı? Kızıma dedim, gel gidelim bu terbiyesiz insanlarla işimiz yok.

İyi ki oradan ayrılmışız ve kalabalık, sevimsiz sahilden uzaklaşmışız ve ilk hedefimiz olan Kilimli'ye dönmüşüz. 
Orada da bir kamp yeri var, orada da bir restoran var; bu defa kamp yapmaya gelen ile yemek yemeye gelen ayrı ücret ödüyor. Günü birlikçiler ve kampçılar çadır yeri vs için ödeme yapıyor, lokantaya gidenler önden bir ödeme yaparlarsa, dönüşte lokantada yaptıkları ödemeye göre indirim alıyorlar. 

Sonuçta, şu yukarıdaki nefis Karadeniz manzarasına bakarak, denizden esen rüzgar yüzümüzü serinletirken bir çardak altında oturduk, soğuk bira eşliğinde patates kızartması, paçanga böreği yedik. Üstüne de kahvelerimizi içtik, ohh miss.

Kızımla karşılıklı muhabbet ederken, bulunduğumuz yeri beğendik mi merakındaki eski kampçılarııza da Kilimli fotosu ve kızıyla keyif yapan mutlu anne fotosu göndermeyi de ihmal etmedik.




Yola çıkarken ilk planda akşam eve dönmeden Poyraz'a gitmek, orada balık yemek vardı. Fakat hava sıcak, ortamlar kalabalık ve yol uzunca olunca rotayı yeniden oluşturduk ve Şile'ye gidelim dedik.
Şile kocaman olmuş, tanıyamadım, nirengi noktalarım olan Fener, Kale, Ağlayan Kaya ve mendirek olmasa neredeyiz diyeceğim.
Gerçi Kale yapılan son restorasyonla yepisyeni hale getirilip, Cenevizliler zamanından kalma tarihine ek olarak Sünger Bob lakabını alarak bir bıyık altı gülme unsuru da kazanmış oldu, ama ne yapalım öyle... 

Trafik yoğunluğu nedeniyle Fener yakınında durmak ve oradan manzaraya bakmak mümkün olmayınca Ağlayan Kaya'da bir mola verdik ve hortumunu suya sokmuş file benzetilen kayayı, denizi, etraftaki plajlarda denize giren insan kalabalığını izledik.

Şile'ye son geldiğim bir kaç seferde, mendirekte demirli balıkçı teknelerinin bazısında oturup balık ekmek yemiştik. Şimdi onlar kaldırılmış, kooperatifte balık satılıyor ve balık ekmek yapan küçük balıkçı dükkanları sıralanmış. Yemeğimizi onlardan birinde yedik ve gittikçe bulutlanan havada Karadeniz'in tüm nemini yermişçesine terleyerek, günbatımına doğru yola çıktık.  

Geziden kısa notlar ve iki fotoğraf daha meraklısı için Her Güne Üç Güzel'in dünkü yazısında var, burada, tık.