Cuma, Nisan 12, 2024

Bayramda yaya trafiği üzerine bir kısım havanda su dövmeceler...



Kardeşim sadece hafta sonu trafiğe çıkan ve ailece gezmeye giderken araba kullananlar için "trafiğin akışını bozuyorlar, sabah akşam işe gidip gelenlerin trafik disiplinli davranışları arada sırada araba kullananlarda olmuyor" der.

Bugün benzer bir durumun ailece bayram gezmesine çıkmış, toplu taşımaya giden yollarda, aktarma istasyonlarında yayılarak, birbirine laf anlatarak, gezerek giden yayalar için de geçerli olduğunu düşündüm. 
İnsanların tek başlarına şehir disiplini ya da robotizmi içinde yollarda koşturarak yürümeleri ile karşılaştırıldığında önünüz sıra yürüyen üç beş kişilik kalabalığın hangi anda duracağı ya da onların sağından mı solundan mı geçmenin daha kolay olacağına karar verilmesi gerekiyor.

Derseniz ki "kardeşim senenin üç beş günü de varsın millet yayılarak yürüsün, sen de biraz ağırdan alsan ne olacak?

Haklısınız!


Fotoğraflar İçin Not:

Geçen hafta Bulgur Palas'a giderken Şulemle  buluşmak için, Yenikapı  İstasyonunda Marmaray ve Metro aktarmalarının da yapıldığı ana holde bir kaç dakika beklemiştim.
Her zaman bir koşu geçtiğimiz bir yerde bir kaç dakika bile fazladan durmak ve etrafı seyretmek  gerçekten öğretici ve eğlenceliydi.
Fotoğrafları o sırada çektim, ana duvarlar ve tavan çok hoş detaylar ve mozaik çalışmalarla süslenmiş. 
Marmaray yapılırken Yenikapı'da pek çok arkeolojik eser bulundu, şimdi istasyon dışında kocaman bir arkeolojik park yapılıyor.  Umarım yakında açılır ve tarihi Yenikapı limanının eski halini gözümüzle görürüz.

Çarşamba, Nisan 03, 2024

"BULGUR PALAS" mı? Neden bulgur demişler?

İBB Kültür Sanat tarafından onarılıp, düzenlenen Bulgur Palas açıldı, haberini ilk okuduğumda yanlış okuyorum sandım, doğru okuduğumu anlayınca  neden bulgur ki dedim ve bugün sorumun cevabını aldım.
Meğer, konağın sahibi Bolulu Habip Bey bulgur ticareti yaparak zengin olmuşmuş, konağın adı bu bağlantıdan ötürü halk arasında bulgur palas olarak anılırmış.
Habip Bey kimmiş, nasıl zengin olmuş, konağı nasıl yaptırmış, o esnada başına neler gelmiş konulu hikayede ayrıntı isterseniz, buraya tık lütfen. 



Gelelim bugünkü Bulgur Palas gezimize:
Geçende Şulemle konuşurken sözü geçmişti, ikimiz birde "yahu orayı çok merak ediyorum, gitmek istiyorum" deyince, e hadi madem gidelim ilk fırsatta kararına varmıştık.
İlk fırsat bugün çıktı, Şuleciğim üniversitede işlerini halledip vakitlice çıktı Marmaraya bindi, ben bizim taraftan metro aktarmasıyla geldim ve Marmaray Yenikapı istasyonunda buluştuk.
Ardından haritadan bulduğumuz yürüme yolu önerisine uyarak, Langa Bostanı Sokaktan yürümeye başladık. Bir sol, bir sağ bir daha sol derken yolumuzu Bulgur Palas'a kavuşturduk. 

Yukarıdaki fotoğrafı,  avluya girdikten sonra binaya giriş kapısının önünde çektim. 



Binanın etrafında şöyle bir dolaştık, bahçede gezindik, en altta göreceğiniz manzaraya baktık ki o manzarayı binanın içinde yukarıdan aşağıya inerken başta en üstteki kubbeli alandan ve sonra onun alt katından ve sonra bir alt kattan... defalarca hayranlıkla izleyecektik.

Sırtımı deniz tarafına verdiğimde, yukarıdaki fotoğrafın tam çapraz köşesinden binayı bu şekilde gördüm.


Bulgur Palas'a "İstanbul Senin" uygulamasından okutacağınız karekod ile giriliyor.
Binanın giriş katında ve ikinci katında kocaman bir kütüphane var. Ayrıca çalışma ve toplantı  salonları da yer alıyor. Üçüncü kat ve sonrasında Magnum sanatçılarının fotoğraflarından oluşan bir sergi var.
Kulenin altındaki bölümde yine bir Magnum sanatçısı Emin Özmen'in İstanbul fotoğrafları sergileniyor. 
Fotoğraflarını hayranlıkla izlediğimiz sanatçının İstanbul'la ilgili şu cümlelerine bayıldık:
"İstanbul tüm çelişkileri ve ironileriyle tüm renklerin şehri. Kaygısız, arsız, gizemli; İstanbul her şeyin mümkün olduğu, lakin kavraması imkansız bir şehir.
İstanbul sizi göz açıp kapayıncaya kadar başka bir atmosfere başka bir aleme götürür."

Merdivenlerin güzelliğine bakar mısınız?  Üst kata doğru yükselirken oturup soluk almalık genişlikte.



Hayran hayran gezip, manzaraya mı sergiye mi bakacağımızı bilemeden dolaşıp, on dakika bir birbirimize "bayıldım, bayıldım!" "insan burada gelip otursa derdi tasası kalmaz" dediğimiz sergi  katlardan ve nefis kütüphaneden sonra, girişteki bahçede bulunan İstanbul Kitapçısında da bir tur attık ve bahçedeki Beltur'da hafif bir şeyler yedik, çay kahve içtik.

Bahçede otururken, minik havuzun yanıbaşındaki ağacın arkasından binayı duvar arkasından görüyorduk.



Bulgur Palas'tan istemeye istemeye ayrıldıktan sonra, bu def navigasyona bakmadık. 
Ben buraları bilirdim yahu şöyle gidelim dedim ve Cerrahpaşa Camii'nin bulunduğu Cerrahpaşa Caddesinden bir süre yürüdükten sonra, Haseki Hastanesinin yanından kıvrılıp Dr. Adnan Adıvar Caddesi üzerinden doğru Millet Caddesine çıkarak Aksaray üzerinden Yenikapı Marmaray istasyonuna ulaştık.

Yukarıdaki manzara, başta tarif etmeye çalıştığım deniz tarafı.
Büyütüp daha ayrıntılı görebilirsiniz belki, solda arkada Kadıköy kıyıları uzanıyor, sağda adaların ucu görünüyor, hemen önde deniz kenarında Yenikapı deniz otobüsü iskelesi ve sol tarafta kadraj dışında kalmış olan Yenikapı miting alanı yer alıyor.

Çarşamba, Mart 27, 2024

YEŞİLKÖY'DE GÜZEL BİR GÜN

Günün gezmesinin ana hedefi, bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamak için birkaç arkadaş birlikte olmaktı. Bu defa hep yaptığımızın aksine Kadıköy'de kalmayalım, karşı kıyıya geçelim fikri ortaya atılınca, hepimiz destekledik.
Hedef, Marmaray Ayrılık Çeşmesi İstasyonunda buluşup, Yeşilköy'e gitmek olarak belirlendi. Biz Kadıköylüler için adeta kıtalararası macera tadında bir gezi.

Sabah metroyla Ayrılık Çeşmesi'ne giderken üniversite yıllarım aklıma geldi, O vakit Yeşilköy, Ataköy, Bakırköy, Yenimahalle'de oturan bir kaç arkadaş fakülte çıkışı Çarşıkapı'dan yürümeye başlayıp, Kapalıçarşı'dan ya da Cağaloğlu'ndan geçip, Sirkeci'de istasyondan banliyö trenine biner, sohbet muhabbet tıngır mıngır evlerimize dönerdik. İşte o yıllarda bazen Yeşilköy, Yeşilyurt'ta oturan arkadaşlarımıza gezmeye gidip, gezmişliğimiz de vardı.
Sonraki yıllarda ara sıra, International Hospital'da hasta ziyareti, Maydanoz Showland'de gösteri izlemek gibi sebeplerle Yeşilköy'e gitmiştik. Son on - onbeş senede şehrin o yakasına gidip gelmek gündelik hayat rutinleri arasından kesinlikle çıktı.


Trenden indikten sonra, istasyonun karşısındaki çiçekçiden sorduk, "Yeşilköy pazarı nerede?"
Meğer, Yeşilköy'ün ünlü sosyete pazarı, tesadüfen bugün kuruluyormuş. Bir arkadaşımız çok merak edermiş, onu kırmadık ve pazara doğru yürüdük.
Hemen şurada iki - üç dakika yürüyeceksiniz denilen pazar, meğerse tarif edilen yoldan gidildiğinde sevimsiz bir araba yolu yanı dar kaldırımdan yürümek ve onbeş dakika kadar trafikte gitmek demekmiş. Neyse artık, girdik bir yola, o pazara gidilecek!
Sonuçta, kocaman kapalı pazar yerine ulaştığımızda biz iki arkadaş azıcık dolanıp, kahve içilecek bir köşe bulunca hemen yayıldık oturduk. Diğer üç arkadaş, belirlediğimiz vakte kadar pazarda dolaştı, sevimli bir kaç nesne almış olarak pazardan ayrıldılar. Böylece hepimiz mutlu olduk.

Pazardan sonraki hedefimiz, karnımız acıkmış olarak Balıkçılar Çarşısını bulmak oldu. Daha önce denenmiş ve memnun kalınmış bir lokantada oturduk. Bol salata, bir kaç meze ve mezgit, istavrit  ile güzelce karnımızı doyurduk.




Artık sahile doğru yürümek ve deniz havası almak zamanıydı. 
Yeşilköy'ün halen ayakta duran tarihi köşkleri arasından sahil parkına ulaştık. Biraz sağa yürüdük, martılarla dolu bir plaja ulaştık, geri döndük biraz sola yürüdük.

Sahil sefasını bitirdikten sonra rotamızı çarşı içine doğru kırdık  ve Roma Dondurmacısını bulmak hedefiyle yürüdük ve işte köşedeki minik dükkan karşımızda.
Dondurmalarımızı alıp, küçük dükkanın önündeki minik masada oturup, bir yandan sohbete devam ettik, diğer yandan karşımızdaki kocaman tarihi köşkü seyrettik. 
Dondurma sefasından sonra, altı yedi dakikalık bir yürüyüşle istasyona ulaştık ve gelen trenle bizim kıyıya doğru yola çıktık. 

Notlar:
1- İlk fotoğrafta İstasyon caddesi üzerindeki köşklerden bazılarını görüyorsunuz.
2- Yeşilköy köşklerinin başka fotoğraflarını görmek isterseniz, burada bir sayfanın linkini veriyorum, tık.

Perşembe, Mart 21, 2024

Soğuk ve yağmurlu bir Mart günü Kadıköy'den başlayan motor yolculuğu...

 ... Haliç'teki Kasımpaşa, Fener, Hasköy, Sütlüce iskelelerine uğradıktan sonra Eyüp'te sona erdi.
Tarifeye göre 50 dakika sürecek olan deniz seyahati, havanın çok rüzgarlı oluşu nedeniyle motorun iskelelere yanaşma manevralarının daha uzun sürmesi sonucunda bir saatte tamamlandı. 
Peki bu süreden şikayetçi miyim? Hayır! Keşke Ayvansaray'a Haliç'in ucuna dek gitmiş olsaydık.
Eski devirlerde Küçüksu mesire yeriyken, Haliç'te yazlık konaklar varken, deniz üzerinde kayıklar gezinirken gidiliyordu bir ihtimal.  
Sonraki zamanlarda Haliç fabrikalarla, tersanelerle dolduğunda ve daha da sonraları sanayi artıkları güzelim Haliç'i nefes alınmaz, kokudan durulmaz hale getirdiğinde, benim için o anlatılanlara inanmak, eskiden oralarda saltanat kayıklarının gezdiğini hayal etmek imkansızlaşmıştı.  
Yakın zamanda, Haliç yeniden güzelleşmeye başladı; suyu uzun çalışmalarla temizlendi, tekrar balıklar yaşıyor haberi geldi, kıyı boyunca uzanan pek çok eski sanayi yapısı elden geçmeye başladı. 

İşte dün Kadıköy'den Haliç'e giden motorlarla yola çıkma sebebim, onarılan bu binalardan bir tanesindeki, eski adıyla Feshane-i Amire yeni adıyla Artİstanbul'daki sergileri sevgili Sezer'le birlikte gezmek görmekti. 



Hava kapalı, soğuk ve yağmurlu olduğundan yol boyunca çektiğim fotoğraflar siyah beyaz gibi gözüküyor. Aslında belki böyle nostaljik esintili bir gün için uygun düştü, denebilir.
Vapur Kadıköy iskelesinden ayrıldıktan hemen sonra  halen onarımı süren ve buna rağmen heybetinden hiç kaybetmeyen Haydarpaşa Garı'na bir selam vermeden geçmek olmazdı.



Haydarpaşa Garı'nı sancağımızda bırakıp geçtikten hemen sonra, bir süredir Haydarpaşa Limanında bağlı duran Türkiye'de yapılmış en büyük yüzer havuzun yanından geçiyoruz.
Haberlerde okuduğuma göre Rusya'ya gidecekmiş, Sibirya'daki buzkıran gemilerinin tamiri sırasında, havuza alınmaları için  yapılmış.




Seyr-üsefer devam ediyor, Kız Kulesi'ne yaklaşırken arkamızdaki Şehir hatları vapuru Karaköy'e doğru hızlanıyor  ve kuleyle aramıza girip manzaramızı kapatıyor.
Bundan sonrasında bizim motor da hızlı, Karaköy, Eminönü iskelelerine uğramadığı için doğrudan Haliç'te yoluna devam ediyor.
Yanaştığımız ilk iskele Kasımpaşa. 
Buradan ayrılırken uzunca süre askıya alınarak tamir ve bakım gören eski Osmanlı Bahriye Nezareti binasının tamamlandığını görüyorum, pırıl pırıl olmuş.



Şimdi rota Haliç'in karşı kıyısına dönüyor, yağmur hızını artırdı, camlar lekelendi, fotoğraf iyice buğulandı ya, varsın olsun.
Solda Fener iskelesinin yarısı, arkasında görünen kırmızı bina Fener Rum Lisesi binasının bir kısmı.
Az ileride sağda sahilde kadraja sığmayan Bulgar Kilisesi binası var.



Haliç'in sağ kıyısındaki Hasköy'e yaklaşıyoruz.
Balat'ın karşısına düşen bu fotoğrafta ortalarda eski adıyla Taşkızak tersanesi, yeni adıyla Haliç Port / Tersane İstanbul görünecek, eğer biraz büyütüp bakabilirseniz.
Hatırladığım kadarıyla orada da bazı sergiler, sanat etkinlikleri düzenleniyor. Asıl  istenenin Haliçport'un da  Galataport gibi bir şık AVM olması, diye duymuştum, bilemeyeceğim.



Hasköy iskelesinin hemen yanındaki Rahmi Koç Müzesi, Haliç'in yeni döneminin ilk yerleşimlerinden olmuştu. 
Deniz kenarındaki cafede güneşli havalarda oturması keyifliydi, sanırım  kış koşulları nedeniyle kapalıydı, önündeki tekneler ve sol tarafta demirli duran Fenerbahçe vapuruyla uzaktan selamlaştık.



Eyüp'ten önceki son iskele olan Sütlüce'ye yanaşmak ve kalkmak yine rüzgar nedeniyle zaman aldı.
Tekrar karşı kıyıya Eyüp iskelesine yanaşmak için manevraya başlamadan eski Sütlüce Mezbahası'nın şimdiki adıyla Kongre Merkezinin bir fotoğrafını çekebildim. 
Buraya iki senede bir Baro Genel Kurulları için geliriz, bir kaç kez de  konser dinlemeye gelmiştik.



Eyüp iskelesine yanaşırken hızlanan rüzgar yine tekneyi iskeleden uzağa ittirdi, kaptan tekrar manevra yaptı, salimen yanaştık.
Hemen Sezerciğimle buluşacağımız Feshane'ye doğru seyirttim. Kocaman binanın neresinden içeri gireceğimi sorarak öğrendim ve sonunda içerideyim.
Burası, Feshane-i Amire'nin ana girişi. İçerisi elden geçirilip onarıldıktan sonra çok ama çok güzel düzenlenmiş.
Oldukça uzayan bu postu şimdi keseyim, Feshane için ayrı bir yazı gerekecek sanırım. 



Sergi gezmesi ve dost sohbeti sonrası dönüş için bu defa Ayvansaray -Eminönü hattında çalışmaya başlayan ve boydan boya Haliç kıyısından giden tramvayı tercih ettim, sonuçtan memnun kaldım, yan tarafta araç trafiği yavaş akarken tramvayla kolayca Eminönü'ne ulaştım.
Eminönü'nden Kadıköy vapuruna bindim ve işte yeniden bizim taraftayım.
Günün başlayıp tamamlandığı yerde Kadıköy iskelesiyle selamlaşıyoruz.

Pazar, Mart 10, 2024

Aile Albümleri Ne Yapılmalı?

Dün akşamüstü kuzenim bir fotoğraf gönderdi.
Fotoğrafın ortanca dayımın müthiş düzenli ve geniş kapsamlı bir koleksiyon gibi olan  kutularından çıkmış olduğu besbelliydi.
Fotoğraf hakkında kısaca konuşurken, dayımın oğlu babasının vefatından beri hep düşündüğü konuda benzer şeyleri söyledi "evi ne yapacaksın sorusundan daha önemlisi evin içindeki eşyaların ve anıların ne olacağı, kimin için saklanacağı veya belki de saklanmalı mı?"

Daha önce konuştuğumuzdakine benzer sözler söyledim, dedim ki bu fotoğrafların, eşyaların, anıların senin için benim için dayımı tanıyan yakınları için anlamı var. Biz  gidince, onu doğrudan tanıyan torun vb ikinci nesilden şans eseri ilgilenenler de gidince kimin için ne anlamı olacak bu kalanların?
 
Sabah annemle kahvaltı yaparken ona gösterdim ilk olarak. Ne yazık ki gözündeki ilerlemiş sarı nokta nedeniyle, ne kadar büyütsem de ayrıntıları göremedi, benim anlattıklarımla yetindi.

Kardeşime ve çocuklar yeğenler grubumuza gönderdim sonra. En büyük ilgi kardeşimden geldi haliyle, çocuklardan bir iki cılız "ne kadar gençler!" beğenisi ve kalp aldık, konu kapandı.

Dayılarıma, teyzeme ve kuzenlere de gönderdim. 
Fotoğrafta o sırada henüz on yaşında olduğu için bulunmayan küçük dayım cevap yazdı:
"Sanıyorum gazino benzeri bir yere gitmişlerdi. O dönem ses sanatçılarını dinlemek için öyle şeyler yapılırdı. Fotoğrafı biliyordum ancak onyıllardır görmemiştim. Annen, teyzen daha iyi hatırlar."
Teyzeme tekrar sordum, kısa cevap geldi:
"Zannediyorum Gar gazinosu veya Karpiç, hey gidi gençlik."
Beş dakika sonra fotoğraf biraz daha incelenmiş olmalı ki şu cümle eklendi: 
"Annenin boynundaki yaprak kolyeyi İstanbul’dan dayın getirmişti."
Ortanca dayımın kızı vefat eden babasının gençlik fotoğrafını görünce "babamı çok özledim" yazdı.
Teyzemin kızları "çok güzel fotoğraf" dediler.

 


Fotoğraf 8 Eylül 1956'da Ankara'da çekilmiş.
Soldan başlıyoruz, ortanca dayım N. 25 yaşında, teyzem P. 16'sında, annem İ. 22 olmuş, büyük dayım İ. 27 yaşında.
Fotoğrafta olmayan küçük kardeş O. 10 yaşında olduğun için gezmeye götürülmemiş belli ki.