Cuma, Ekim 23, 2020

MİS KOKULU İSABELLA

İsabella'yı çok severim,  her sene bu zamanlarda yolunu gözlerim. 
İsabella kim mi, arkadaşım mı?
Değil değil! 
İsabella nefis bir kokulu üzüm, Karadeniz üzümü diye biliniyor. Genellikle Karadeniz'de yetişiyor ve seviliyor. Oysa, en azından benim bildiğim kadarıyla Marmara'da da yetişiyor. Buralarda pek bilinmemesinin nedeni, küçük ve kalınca kabuklu olduğu için pek önem verilmemesi olabilir.

Kendisiyle tanışıklığım eski zamanlara dayanıyor, Samsun'da oturduğumuz yıllara.
Bir kaç sene önce İsabella ile yeniden buluşmamızı ve onunla yapılan güzelim tatlı pepeçurayı anlatmıştım. Yazı burada.

O zamandan beri mevsimi geldiğinde İsabella'nın peşine düşeriz ailece, çünkü, çocuklara da onun özlemini bulaştırdım.
İki hafta önce bu senenin mahsulü karşıma çıkmıştı. Aldım, keyfini çıkararak yedik. Geçen hafta pazardan elim boş döndüm, bitti, gelmez artık dedi satıcılar. Sonra bu sabah pazarda yeniden İsabella bulunca çok sevindim. 



Şimdi bir aklım diyor ki, bu defa pepeçura yap, öbürü diyor ki boş ver tatlısını böyle yiyelim.
Bakıciiz artık...

Perşembe, Ekim 22, 2020

Telgraf ve Telefon Direkleri

Bugün uyku ile uyanıklık arasındaki bir iç geçmesi anında, telgraf direklerini hatırladım. 
Öylece.
Birdenbire.

Şöyle oldu, saçımı boyatmak üzere kuaföre gitmiştim. 
Zorunlu olarak, ayda bir kez bu faaliyete katlanıyorum. Ancak, işlemlerin bitmesini beklerken genellikle uyku bastırıyor. Bu defa,  bekleme sürecinde ortamda bulunan sarı saçlarından sorumsuz bir genç kadının çok çok yüksek sesle anlattığı bir çekirdeği doldurmaz şeyleri duymak zorunda kaldığım için iyice sıkıldım. Saçım yıkanırken gevşemiş olacağım, bir an -sahiden bir an- içim geçti ve telgraf direklerini hatırlayıverdim; eskiden yollar boyunca telgraf direkleri uzanırdı. 

Telgraf direkleri aklıma düşünce uyku hali uzaklaştı ve onları daha ayrıntılı hatırlamaya başladım. Çoğunlukla demir yollarında raylar boyunca uzanır giderlerdi. Karayolları ana ulaşım güzergahı haline geldikten sonra, telgraf ve telefon direkleri karayolları, şoseler boyunca uzayıp gider olmuştu, muhtemelen. 
Direkler hangi ağaçtan yapılırdı acaba? Onu bilemiyorum da renkleri aklımda, şöyle hakiye bakan soluk yeşilimsiydi. Tepelerinde bazen tekli bazen çoklu porselen başlıklar olurdu, onlar üzerlerindeki kabloların, tellerin birbirine bağlanmasını sağlardı.
İçinde olduğunuz araç hızlandıkça, direkler gözünüzün önünde akar giderdi. Şarkısı bile vardır bilirsiniz, direklerine hatta tellerine kuşlar konar, sıra sıra dizilirlerdi.
Bir yolculukta, bu direklerin haberleşme amacıyla dikili olduklarını öğrenen küçük kızdan hemen diğer soru gelmişti: "Baba, peki, nasıl gidiyor bu telden sesler?" 
Cevabı şimdi hatırlamıyorum, eminim bütün sorularıma bıkmadan cevap veren, açıklayan canım babam anlatmıştır, nasıl olduğunu. 




Öğleden sonra  Ekim güneşinin ısıtıp keyif verdiği bir saatte balkonda mevsim meyveleriyle muhabbet halindeyken, aklıma bu yazıyı yazsam iyi olacağı geldi. 
Telgraf direklerini unutmamalı...
 

Cumartesi, Ekim 17, 2020

MOZART ve MAMBO

 



Dün sabah Bayan E. gruba bir video gönderdiğinde "biraz uzun bu, sonra izlerim" düşüncesi geçti aklımdan. Sonra yazışmalar üst üste gelince video altta kaldı. Neden sonra hatırlayıp izlemeye başladığımda, videonun 2. saniyesinde Küba burası dedim ve 10. saniyede kendime haklı çıktım. 

Küba, gördüğüm için en çok sevindiğim ülke;  doğası, insanı, politik geçmişi, bugünü, zorluklarla mücadeleleri, müzikle ve dansla içiçe oluşlarıyla bambaşka bir diyar. 
Müziği bu kadar seven ve onunla mutlu olan bir halk yeryüzünde var mı, bilmiyorum.

Videoyu izlerken bir kadın müzisyenin solo partileri ve çaldığı enstrüman -korno- dikkatimi çekti. Ekranda son saniyede "Mozart y Mambo" yazısını görünce, aradığım ipucunu bulmuş oldum. 
Sonrası, tam bir şenlik oldu.  Dinlediğim video, Fransız kornosu solisti Sarah Willis ve  şef Jose Antonio Mendez Patron yönetimindeki Havana Lyceum Orchestra'nın ortak projesi olan "Mozart y Mambo"da yer alan parçalardan birisi imiş. 

Sarah Willis, "korno yerine flüt veya obua öğrensen daha iyi olmaz mı" fikirlerine direnerek, sevdiği sazda eğitim alan ve şimdilerde Berlin Filarmoni Orkestrası kadrosunda solist olan bir sanatçı.
Küba'ya gittiğinde insanların müzikle ilişkilerinden ve müzikle ne kadar uyumlu yaşadıklarından çok hoşlanmış. Ayrıca Mozart'ın Havana'da bir heykelinin olması ve Kübalıların onun müziğini "Mozart Kübalı olmalı" diyecek kadar sevmelerinden etkilenmiş. Böylece, Mozart'ın korno konçertosunu kaydetmek düşüncesinden yola çıkıp, Avrupalı bir müzisyenin Kübalı müzisyenlerle klasik müzik eserini yorumlaması  fikrini geliştirmişler.

Pekala, mambo temelde bir dans müziği, klasik müzik olan Mozart'la bağdaşır mı?
Kübalı müzisyenler diyor ki, biz mamboyla dans ederiz, Mozart'la da dans edilir, çünkü müziği sade, neşeli ve ritmik. 
Klasik müzikteki mükemmeliyetçi arayışla, daha çok doğaçlama çalınan Küba müziğini birleştirmek nasıl mümkün olacak sorusuna Sarah Willis de Kübalı müzisyenler de aynı cevabı veriyor, "müzik insanları birbirine bağlar, her müzisyen aynı duyguları hisseder, ait olduğu yer önemli değildir." 

Günlük hayatta Küba'da yaşam koşulları zorlu, insanlar pek çok sıkıntı ile baş etmek zorunda. Oysa müzik başladığında her şey unutuluyor ve hiç sıkıntı kalmıyor. Aynı durum Havana orkestrasındaki müzisyenler için de geçerli, bazen konser verecekleri tarih bile tesadüflere bağlı oluyor. Yine de bu proje için herkes büyük bir keyif ve enerji ile çalışıyor ve sonuçta ortaya çıkan albüm harika. 
Üstelik, tam da pandemi öncesi kaydedilen bu albümün geliri Kübalı müzisyenlere destek olmak için kullanılacak. 

Yaşasın müzik!


Sarah Willis kimmiş neler yapıyormuş? Buraya bakınız!

Mozart y Mambo projesiyle ilgili geniş bir röportajı buradan izleyebilirsiniz. 

Keşfedilmeyi bekleyen sürprizlerle dolu albümün tümünü buradan dinleyebilirsiniz. 


Salı, Ekim 13, 2020

MAX FRISCH ve bir anlatısı MONTAUK

 Bir hikaye bir roman okurken, genellikle, kendimizi olayın akışına kaptırırız. Okur olmak biraz da okuduğumuz metnin yazılı dünyasının zihnimizde canlanması, bizim onları canlandırmamızdır. Bu akış içindeyken, tek tek kelimelere dikkat etmeyiz, hatta  içinde oldukları cümleye bile; okur geçeriz.

Bu defa öyle olmadı, Montauk'u neredeyse kelime kelime, her birinin ifade ettikleri değere dikkat ederek okudum. O kelimelerin arkasında ne olduğuna, nasıl bu anlamda ortaya çıktığını, neyin sonucunda böyle yazıldığını anlamaya çalışarak...

Bir yaşam öyküsünü anlamak mümkün olsa keşke!

Anlatı kısa sayılır, 131 sayfa. Hemencecik okunup bitirilir, kitapsever için nedir ki? Oysa, hemen bitmiyor, dönüp tekrar okunuyor, altı çiziliyor, bir daha okunuyor.

Yazar, bir iş seyahati için bulunduğu New York'ta orada bir röportaj sırasında tanıştığı kendisinden oldukça genç bir kadınla birlikte geçirdiği bir hafta sonunu anlatıyor.  
"...-Bu günü betimlemek istiyorum, yalnızca bu günü, hafta sonumuzu, nasıl bu noktaya geldiğimizi, nasıl devam edeceğini. Herhangi bir şey uydurmadan anlatabilmek istiyorum. Naif bir anlatıcı konumundan.
Neden özellikle bu hafta sonu?" (Sf. 55)

O hafta sonundan üç gün sonra Frisch, 63 yaşında olacaktır, belki bir hayat muhasebesi yazdıkları.
"My Life As A Man (Erkek Olarak Hayatım)
...Sanat zoruyla yazarken bir erkek olarak hayatıma dair neler öğrendiğimi bilmek istiyorum". (Sf. 20)

Bir yandan o sırada yaşananı sade ve günlük tutar gibi anlatırken, o anın çağrıştırdıklarıyla geçmişteki yaşantılar su yüzüne çıkıyor. 
Geçmişi kimseyi incitmeden anlatmak için çok özel bir çaba harcıyor, yazar.
"...o anda orada bulunanı görmek: Montauk Beach (Montauk Sahili)" (Sf. 74)
"...Bunları neden anlatıyorum? Bunları kime anlatıyorum?" (Sf. 124)
"...Bu, içtenlikli bir kitaptır, ey okur." (Sf. 126)

Aslında, bütün bunları kendisi için yazmıştır, bu nedenle de önce kendisine karşı dürüst olması gerektiğini biliyor.
"Pro Memoria (Bellek Yardımcısı)
Giyotine götürülen bir Fransız soylusu bir şey yazmak için kağıt ve kalem ister, istedikleri verilir. Eğer notu birine yazacaksa sonradan nasıl olsa imha edilebilir, diye düşünürler. Ama notu kimseye değil, kendine yazmıştır soylu: pro memoria. " (Sf. 18)

Bir Max Frisch metnini ilk okuyuşum. Anlatı beni etkiledi, yazara saygı duydum. Bir kaç romanı ve günlükleri yayınlanmış, onlardan daha çok sayıda tiyatro oyunu yazmış.
Keşke, oyunlarını izleyebilsem -pek çok harika oyun yazmış- üstelik daha geçen sene ODTÜ Oyuncuları "Biedermann ve Kundakçılar"ı sahneye koymuşlar, kaçırdım, ne yazık.
Sosyalist görüşe sahip bir küçük burjuva olarak tanımlıyor kendisini.
Başlangıçta yazar olmak isterken, zorunluluk nedeniyle baba mesleği olan mimarlık okumuş ve bir süre mimarlık yapmış. Sonra kendini tamamen yazıya vermiş. 
İsviçreli, ama Avrupa'nın sanat merkezi bazı şehirlerinde uzun süreler yaşamış. Kitabın başındaki bir notta, birlikte olduğu kadınlara göre değişirdi bu şehirler, diyor. 
Bir not daha; önceden duymuş olduğum bir söz, Avrupa'ya çalışmak için gelen göçmen işleri tanımlayan "Biz işgücü çağırmıştık, insanlar geldiler" yazarımıza aitmiş, meğer.

Sizi tanıdığıma memnun oldum Bay Frisch.



İki sene önce bugün.
Keyifli bir kır gezmesindeydik.
Puslu bir gündü, oldukça serin ve esintili. 
Adını defalarca öğrenip unuttuğum bitkiler rüzgarda salınıyordu.

Cumartesi, Ekim 10, 2020

"MONTAUK" VE ANIMSAMAK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Y K Y 'nda online kitap bakıyorum, Modern Klasikler'de ne çok yazar var, adını daha önce duymadığım. Sepetimi dolduruyorum sekiz kitap seçiyorum, yayınevinin Galatasaray'daki kitapçısında olsam şimdi  bu sayıda kitabı bir seferde asla almazdım. 

Kitaplardan birkaçını ve yazarlarını özellikle merak ediyorum. "Montauk" mesela, yazarı Max Frisch imiş. Adını duymuşum sanki, başka neler yazmış bakıyorum, hayır daha önce hiç okumamışım Frisch'i. Daha çok oyun yazmış, günlükleri var, bir de seçtiğim kitap; anlatı başlığıyla ayrımlanmış. Pekala, yazarı tanımaya buradan başlayacağım demek ki.

Ertesi gün kitaplarım geliyor. Geliyor gelmesine de, Cuma, haftanın en meşgul olduğum günü. Pazar alışverişi, buzdolabına yerleştirilmesi, yemek işleri derken akşamı buluyorum. Sonunda kitaplarımı elime alıp, şöyle bir karıştırmaya fırsatım oluyor. Yine "Montauk" dikkatimi daha çok çekiyor. Okunacak ilk kitap sırasına alıyorum. İçimden Montauk Montauk diye tekrarlıyorum. Kitabın arka kapağında Montauk'un New York'ta, Long Island'ın ucunda yer aldığını okuyorum. Eski bir kızılderili yerleşim yeriymiş

Long Island. Bazı filmlerden görüntüleri ve kitaplardan tasvirleri aklımda kalan ve bir gün görmeyi çok istediğim bir coğrafya. Bir vesileyle bu arzumu New York'ta uzun süre yaşamış bir tanıdığıma anlattığımda, hiç de özel bir tarafı ve cazibesi olmadığını söylemişti. Olsun, ben yine de kafamda yarattığıma uyuyor mu anlamak için, kendi gözlerimle görmeliyim.

Nasıl oluyor anlamıyorum, birden Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan filmi aklıma geliyor. Yine nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde, deniz kenarında geçen bazı sahneleri gözümün önüne geliyor. İçimdeki Montauk Montauk Montauk tekrarı sürüyor. 
Araya bir not ekleyeyim, film, en çok sevdiğim filmler listesinde her zaman ilk başlardadır, en son ne zamandı hatırlamıyorum da, bir kaç defa izlemiştim. O kadar ki, blog başlığımda yer alan film sahnesi oradandır. (Film hangisiydi acaba? Merak eden için, burada.)

Filmle ilgili notları okurken filmin ünlü ve anahtar repliği "Meet me in Montauk" önüme düştü ve  işte o an aydınlandım. Tabii yaa!  Montauk adı tam da bu nedenle dikkatimi çekmişti. Hem de tam filmdeki gibi olmuştu, aklım unutmuş, ancak duygularım unutmamıştı.



Kitaba gelince.
Henüz 22. sayfadayım. 
Girişte yer alan ünlü bir edebiyat eleştirmenin notu ve yazarın Montaigne'den yaptığı alıntı aklımı çeldi bile. Bitirince tekrar yazarım son fikrimi.

Marcel Reich-Ranicki demiş ki, "Frisch daha önce hiç bu kadar kısa, bu kadar kıt sözcükle, ama aynı zamanda bu kadar açık ve özlü, bu kadar canlı ve coşturucu yazmamıştır. Montauk şiirsel bir bilançodur, kaygının yazarının elinden çıkmış aşka dair bir kitaptır."

Montaigne'den yapılan alıntı 1 Mart 1580 tarihli bir kitap önsözü. "Elindeki içtenlikle yazılmış bir kitap, ey okur, daha başlarken uyarıyorum seni, yakınlarım ve kendim dışında bir amacım yok... Böylece, ey okur, bu kitabın tek özü kendimim; boş zamanını bunca boş ve önemsiz bir konuya harcaman, pek de akıl kârı değil. Haydi kolay gelsin."