Salı, Nisan 28, 2026

NİSAN AYI KLASİKLERİ; Sakura, Erguvan, Mor Salkım

Dün F.cığım arayıp döndün mü, müsaitsen yarın buluşalım mı dediğinde, bugünün senenin "o" günü olacağını bilemezdim, meğer bu gün o günmüş.
Yani, mevsimin en sevdiğim güzellerini bir arada görmek, seyretmek, varlıklarına şükretmek günü...



Gün boyunca Kalamış, Fenerbahçe civarındaki neredeyse bütün yeşil alanlara girdik çıktık, ağaçlara baktık.
İşte, mevsimin ilk açanlarından kiraz çiçekleri, sakuralar.
Arka plandaki erguvanı da görmezden gelmeyelim.




Fenerbahçe parkının erguvanlarınn parlak dönemlerinde değiliz sanki, o tümü birden açıp parkı ışığa boğan ağaçların bazısı doğaya yenik düştü.
Önce gövdelerinin yarılarını sonra tamamını kaybettiler. Özellikle girişteki iki güzel erguvan ve benim aşık olduğum arka taraftaki büyük erguvan artık yoklar.
Olanların bazısı keyifsiz gibi, ama neyse ki keyfi yerinde olanlar da var, yukarıdakine bakınız, mesela.



Mor salkımlar bu sene coşa coşa açıyorlar ve her yerdeler.
Bu kadraja sığdıramadığım mor salkım Kalamış marinanın girişndeydi.
Sarılmış sarılmış, sonra yanındaki ağacı da kaplamış, güneşe karşı geriniyordu adeta.

Pazartesi, Nisan 06, 2026

"KÖŞKÜM VAR DERYAYA KARŞI"

Başlıktaki şarkıdaki söz gerçek olsaydı, bunu demeyi isterdim, ne yalan söyleyeyim. 
İsterdim ki deryayı tam karşıdan görmese bile deryaya yakın, bahçeli büyük bir evde yaşamış olayım.
Neyse, geçelim bunları bir kalem, hayaller ve gerçekler çatışmasıyla idare edelim.

Eskiler anlatırlar ya da bazı anı kitaplarında okuruz, çoğunlukla Anadolu yakasındaki yerleşimlerin arttığı dönemlerde inşa edilmiş olan, Erenköy'ün köşkleri meşhurdur. 
Zaman geçtikçe, dönem değiştikçe onların hemen hemen hepsi yıkıldı, yerlerine adlarında köşk ve çamlık vb. isimler olan çeşitli apartmanlar dikildi. Sonra o büyük bahçeli apartmanlar da  yıkılmaya ve yerlerine yeni kocaman gökdelenler dikilmeye başlandı. 
Belki de geçmişteki anıları yaşattıklarını düşündüğüm için, tüm eski köşkleri hayranlıkla seyrederim ve bazen tesadüfen daha önce görmediğim bir tanesini fark edince mutlu olurum.




Bugün Ethem Efendi Caddesi üzerindeki eski bir köşkten gözümü alamadım, kısa bir süre hayran baktım, ve yürüdüm geçtim. 
Sonra geri döndüm, açık kapıdan görünen yan cephesinin fotoğrafını çektim. Ne kadar büyük olduğu anlaşılsın diye bir de bahçe duvarının ardından bir fotoğraf çektim.
Galiba ani esen bir nostalji rüzgarına kapıldım, belki okuduğum kitaplardan bir tanesinde anlatılan köşke benzettim, bilemiyorum.
Geldim bu yazıyı yazdım, anılarda duracağına burada dursun istedim. 

Sonradan aklıma geldi, internette aradım, köşk 1900 yılında yapılmış, İtalyan bir mimarın eseri imiş ve keresteleri Romanya'dan gelmiş, Arif Hikmet Paşa'nın köşkü imiş.

Köşküm var deryaya karşı, bir Rumeli türküsü, Müzeyyen Senar söylüyor, burada.

Perşembe, Mart 19, 2026

RESET - 10 : Tatlı Yiyelim Tatlı Konuşalım

Yarın bayram, bugün arife; zamanın bir dönümü yeniden.
Blog arkadaşlarımızla eş zamanlı, aynı ana başlık altında yazılar yazdığımız bir serinin daha son günündeyiz.
Ana başlığa uygun yazılar yazabildim mi, emin değilim. Belirli bir rutine uyarak yazmaya çalıştım, olduğu kadar diyelim.
Öyleyse, gelecekteki sinerjik yazışmalara dek şimdilik dağılabiliriz.
Bir ufak not, burayı okumaları ihtimali olan eş zamanlı yazar arkadaşlar için; farklı mecralarda yazan bazı arkadaşlara yorum yazmayı genellikle başaramıyorum, o alana kaydolmak da dahil pek çok yol denedim, sonuç alamadım. 

Biraz önce mutfaktaki abur cubur dolabını gözden geçirdim. Çocuklar küçükken öyle derlerdi, onların keyfine uygun cipsler, şekerlemeler, bisküviler, yemişler bulunan bir bölmeydi. Sonraları dolapta daha sağlıklı yiyecekleri bulundurmaya başladık, hazır olanları, tadı hoş kalorisi boş olanları almaz olduk.
Şimdilerde dolabın mevcudu olabildiğince sağlıklı atıştırmalıklar, kuru yemişler vb. Artık gofret yok mesela, kakaosu bol çikolata var, o da paraya kıymış almışsak var.
Sanıyorum, son senelerde bizim evdeki en keskin reset işlemimiz  abur cubur dolabının içindekilerde     -eskilerin deyimiyle muhteviyatında-  oldu.



Eskiden bu portakal şekerlemelerinin üzeri bütünüyle çikolata kaplı olurdu.
Sanırım çikolata pahalandığı için artık tümünü kaplamamışlar.
Esasen böylesi de fena olmamış, sanki daha hafif bir lezzeti var.

Cuma, Mart 13, 2026

RESET - 9 : Güllaç Yufkasından Tava Böreği

Dün akşamüstü kaç zamandır aklımda olan bir börek yaptım. Nedir o derseniz, güllaç yufkasından peynirli tava böreği. 
Sanırım ilk kez bu börek tarifini Refika Birgül'ün kitabında görmüştüm. O zamandan beri denemek kısmet olmamıştı. Hazır evde güllaç yufkası varken denedim, sonuç çok leziz oldu.

Özellikle her Ramazan ayında bolca yapılan sütlü tatlımız güllacın ana malzemesi olan güllaç yufkası, aslında mısır veya buğday nişastasıyla ile suyun karıştırılıp incecik pişirilmesiyle elde ediliyor. 
Bazen pirinç nişastası ile de yapılabiliyor, bildiğim kadarıyla bu şekli daha çok Japon mutfağında yaygın.
 
Şekerli sütle ıslatılarak içine konulan cevizle sarılan güllaç bu defa nasıl tava böreği oldu derseniz, işte şöyle oldu:

2 yumurtaya yarım çay bardağı zeytinyağı  ve 1 su bardağı süt ekledim, çırptım.
Bir tavanın dibini yağladım.
Sütlü karışımı yayvan bir kaba aldım ve içinde ikişer üçer dakika kadar beklettiğim güllaç yufkalarını yağlanmış tavaya dizdim.
Güllaçların yarısına gelince bir su bardağı kadar taze kaşar rendesi, maydanoz, dereotu karuışımını üstüne serdim.
Kalan güllaç yufkalarını da aynı şekilde ıslatıp serdim.
En üste biraz susam serptim.
Tavanın kapağını kapatıp, kısık ateşte pişirmeye başladım, 15 dakika kadar sonra alt üst çevirdim, diğer yüz de pişti.
Denerseniz afiyet olsun.



Çıtır çıtır tava böreğimiz tadıma hazırdır.

Eskiden burada sık sık yemek denemelerimi de yayınlardım, sonra üşüngeç oldum, arada sırada yazıyordum.
Reset serisine iki hafta önceki şu tariften sonra yine bir yemek denemesi denk düştü. 

Salı, Mart 10, 2026

RESET - 8 : Neresini Düzeltsek?

Yakınımızdaki bir apartmanın bahçesindeki ağaçları yıllardır yanlış budayarak mahvediyorlar. 
Bu cümleyi kurduğumdan anlamışsınızdır, ben de bu duruma gıcık oluyorum.
Şöyle bir ağaç grubu var, bunlar bahçe duvarına yakınlar; ceviz, at kestanesi, çınar, palmiye.
Yıllar önce çınar ağacını budadıklarını gördüğümde -ki buna budamak denmez, argodaki en uygun tabirle hacamat etmek daha doğru olur- sormuştum, bu genç ağacı neden böyle kestiniz? 
Cevap dahice idi, yandaki palmiyeyi kapatıyor!
Behey gafil, önce bir palmiye ve bir çınar neden dip dibe aynı yere dikilir, sonra palmiyenin ömrü belli kısacık, çınar öyle mi, bizden çok yaşayacak , siz zalimler izin verirseniz. 
Bu kafa her sene o çınarı büyümesini engelleyecek şekilde budadı, yetmedi yanına bir asma diktiler, üzerine sardırdılar.
Palmiye ise hiç de hayret edilmeyecek şekilde kış fırtınasına dayanamadı ve adam yüksekliğinde bir noktadan gövdesi kırıldı, gitti.
Böylece, palmiye ömrünü tamamladı ve olan o büyüsün diye kadük bırakılan çınara oldu. 
At kestanesine gelince, onun da hakkından geldiler, geçtiğimiz sonbaharda tepesinde erişemedikleri bir noktayı şemsiye gibi bırakarak, budadılar.
Tabii ki ceviz de budama sevdasından nasibini aldı ve apartman bahçesine bakan kısmındaki dalları derin derin budandı. 
Sonuç?
Canına okunmuş güzelim kocaman ağaçlar ve ömrünü tamamlamış garip bir palmiye oldu.



Ağaçların çilesine benzerini bahçenin yan duvarındaki mor salkım da yaşıyor.
Şu kocamanlaşmış gövdeyi görüyorsunuz, üstteki dallar bütün çiti sarmış durumda.
Buradaki sorun ise, ağaçların tersine mor salkımın hiç budanmaması.
Budanmayan üst dallara alttan besin gelemiyor, mor salkım mevsimi başladığında sadece küçük yeşil yapraklar çıkıyor ve neden sonra bir kaç çiçek açıyor, o kadar.

Diyeceğim o ki bu işin neresini resetlemeli, nereden başlamalı?
Bu insanoğlunun dünyadaki diğer canlılara ettiği zulüm nedir arkadaşlar?