Salı, Şubat 17, 2026

RESET - 1 : Rüya

Yeni birlikte yazma serimizin ana başlığı "RESET" olsun dedi sevgili kaptanımız Neslihan. 
Olsun tabii! 
Zaten derdimiz başlıkla, konuyla bağlı olmak değil, birlikte yazmak; eş zamanlı yazmanın ve yazılanları okumanın getirdiği sinerjiyi yaşamak.

Bu ilk yazıda neyi sil baştan yapacağımı düşünürken, ara yüzde dolanırken, arşivde bekleyen bir yazımı buldum, yayınlanmamış. 
Yazdığım zaman için fazla kişisel bulmuşum, zülfiyare dokunacağını düşünmüşüm.
Gel zaman git zaman o rüyanın bir izdüşümü yaşanmış, bak sen şu hayata demişim. 
Şimdiki zamana gelinceye dek köprülerin altından o kadar çok su aktı ki ne zülüf kaldı ne yar ne endişesi.
Hayat işte!




Bu yazı kendim için, kimselere göstermeye niyetim yok.
Gece bir rüya gördüm.
Tamamlanmamış, yarım kalmış bir meselemin rüyası olduğu apaçık.
Hatırlamaya çalışacağım:
Bir tatil yerindeyiz, çocuklarla birlikte ve sanki A.de var. Şimdikinden 5-10 yaş gençmişim, gençmişiz.
(Kaybolan yıllar, ne yazık! Duygularım onlara takılmış kalmış. Evet, alacaklıyım da. Ancak, geri getirmek mümkün değil, o yılları.)
Dışarı dolaşmaya çıkıyoruz, yağmur, fırtına bir şeyler oluyor içeri kaçıyoruz. Sığınıyoruz. Sonra, aşağıdan bir ses geliyor, birisi haber veriyor, C. gelmiş. Hiç şüphesiz, o da genç. Yakında bir yerde yaşıyormuş, çiftlik evi varmış. Evini gezmeye gidiyoruz. Sanırım, yine çoluk çocuk.
(Çocuklarım olmadan hareket etmiyorum hiç. Bunu öğrenmeliyim. Kendim için yaşamayı, tek olmayı.)
İçimde ona karşı bir yakınlık hissediyorum, eski günleri ve enerjiyi mi hatırlıyorum, acaba. Sonra bir şeyler oluyor, biz yalnız kalıyoruz sanırım.
Sonrasını hatırlamıyorum.
Ya henüz sonrası yok, ya da basit açıklama; uyandım.
Galiba, henüz sonrasını düşünecek kadar açamadım kendimi.


Yazının tarihi Aralık 2008, sonra taslak tarihine bakıyorum Haziran 2009,  rüyadaki öngörünün yaşandığı zaman  2014.
Ve yukarıdaki sardunyalar 2014 yılının anılarından.


Pazar, Şubat 01, 2026

AYIN BİRİ

Az zamanda çok işler yaptığımız bir günün hikayesini anlatayım niyetiyle başlıyorum söze, bakalım  nereye kadar gideceğiz?
Bunu dedim demesine de, metrodan Vezneciler durağında inmekten öncesi de var.

Pazar sabahı, kış günü, hava ancak aydınlandı, evden çıkıyoruz ve mahalle uyurken kızımla Kadıköy metrosuna yürüyoruz. Ayrılık Çeşmesi'nde Marmaray'a aktarıp Yenikapı'da iniyoruz ve ver elini Hacıosman metrosu; bir durak sonra Vezneciler'de yeryüzüne çıkıyoruz.



Vezneciler Yurdu'nun yanından geçip Vefa'ya yöneliyoruz, üstteki fotoğrafta adını okuduğunuz Cüce Çeşmesi sokaktan kıvrılıp, ( arka planda gözüken cami kubbesi Şehzade Camii'ne ait ) Dede Efendi Sokak'a dönüyoruz ve az sonra Vefa Lisesi'nin önünden geçiyoruz.

Eski İstanbul'un kalbindeyiz sanki, sokaklardan tek tük geçen var, hava gri ve durgun, sanki zaman da durmuş gibi. 
Bir köşe daha dönüyoruz ve işte karşımızda Vefa Bozacısı'nın bulunduğu bina. 
Sonra bir dönüş daha ve kilise düz gidince aşağıda olmalı diyor kızım. Önümüzdeki insan kalabalığını görünce, hoppala diyorum, kuyruk buradan mı başlamış?



Evet, gerçekten tee oradan başlamış kuyruk ve insanlar sıraya girmişler, bekliyorlar.
Ben kuyruğun sonuna ekleniyorum, kızıma diyorum ki git bir bak yavrum, içeriye almaya başlamışlar mı, sırada kaç kişi var?
İnsanlar konuşuyor, rivayet muhtelif, henüz kapı açılmadı diyen var, akşamı buluruz diyen var...
Şu fotoğraftaki kalabalık kuyruğun dörtte biri bile değil, uzunluğunu varın siz hesaplayın.
Birazdan kızım arıyor, anne bu sıra bitmez, biz akşama kadar bekleriz, bu soğukta olacak iş değil, diyor.
Ne yapalım, dönelim mi?
Gidelim bir yerde kahvaltı edelim, diyoruz. Evden çabuk çıkalım diye kahvaltı yapmamış, yolda küçük bir simiti paylaşmıştık. 

Bu arada, Ayın Biri Kilisesi neymiş, neden insanlar bugün önünde kuyruk olmuş diyorsanız, resmi adı Panagia (Meryem Ana) Kilisesi olan bu yapı ve özelliği hakkında şurada bilgi ve fotoğraf bulabilirsiniz. 



Az önce önünden geçtiğimiz Vefa Bozacısına dönüyoruz. 
Hemen öncesindeki leblebiciden eve götürmek için bir paket leblebi ve leblebi helvası alıyoruz, içeriye girip bozalarımızı söylüyoruz.
Bozanın üzerine tarçın serpiyoruz, üzerine de bir avuç leblebi atıyoruz, sonra bozanın keyfini çıkarıyoruz.

Tamam bozamızı içtik iyi oldu, ancak kahvaltı yaptık sayılır mı?
Çiçeğim "ben açım" diyor, Taksim'e çıkalım kararına varıyoruz. Tekrar metro durağına gidiyoruz, Taksim'de inip İstiklal Caddesine yöneliyoruz.

Şurada meşhur bir Karadeniz pidecisi vardı, ne dersin diyorum, olur alınca Taksim Maksem'inin arka sokağından yürüyoruz ve fakat pidecinin kapısı henüz sadece aralık, fırını çalıştırmamış oldukları besbelli, sandalyeler henüz masaların üzerinde toplu duruyor, çünkü saat henüz 11 bile olmadı, erken kalktık ya yol alıyoruz.

O zaman Lades'e gidelim, menemen yiyelim mi? Olur gidelim. 
Gidemiyoruz, yine yoldan şaşıyoruz, gelmişken  şu karşı sokaktaki Aya Triada Kilisesi'ne bir uğrayalım, bir mum dikelim hiç değilse, anahtar dileği olmadı, mum dileği olsun hiç olmazsa.




Bizim göç yolunda düzülür günü devam ediyor. 
Lades'e doğru giderken etrafı seyre dalıp sokağı kaçırıyoruz, Hayvore'ye gidelim bari diyorum, belki pide vardır, fırını yakmışlarsa. 
Hayır bugün yakmıyorlarmış fırını, ama çorba var; kızım balık çorbası istiyor, ben kara lahana çorbası içiyorum. Üzerine bir fırın sütlacı paylaşıyoruz, birer de çay içiyoruz.
Bir ara sürreal bir his yaşıyorum; Beyoğlu'na bir laz yemeği lokantasındayız ve içeride Edith Piaf şarkıları çalıyor, kızımla gülümsüyoruz.

Artık yolcu yolunda gerek, eve dönelim, annem daha fazla yalnız kalmasın. Bir yandan İstiklal Caddesi kalabalıklaşmaya başladı, saat 12'ye geliyor.
Tünel'le Karaköy'e iniyoruz.
Karaköy alt geçidinden geçerken karşımıza dört kişilik bir grup çıkıyor. Bir gelin, bir damat ve yanlarında bir genç kadın ve bir genç erkek. Konuşmaları kulağıma çalınıyor, "çantacı nerede" diyor gelin hanım. Üzerinde siyah manto ve gelinliğinin altında siyah tayt var. Damat ve şahitleri olduğunu düşündüğüm arkadaşları da telaş içindeler. 
İşte size bir sürreal İstanbul sahnesi daha!



Karaköy vapurundayız şimdi, sabahtan beri oradan oraya seyirtmenin rehaveti çöktü üstümüze, dalgın dalgın denize bakıyoruz ana kız. 

Kadıköy'de ayılıyoruz ama, salep çekiyor çiçeğimin canı. Baylan'da var diyor, gidelim diyorum.
Kızım salep söylüyor, ben sade kahve. 
Tamamdır, Kadıköy çarşısını da tura eklemeyi başardık ya, artık eve dönebiliriz.

Salı, Ocak 20, 2026

Kardan Sonra Denizin Rengi Nasıldı?

Buraya gelip yazmak isteği duyduğumda, genellikle konfor alanımın dışına çıkmış oluyorum.Konfor alanım, Kadıköy yakasında  ve sahilde yürüyüş, cadde ve  Kadıköy çarşısıyla sınırlı. 
Özellikle son yıllarda karşı kıyıya -yani Evropa'ya azizim- geçmek, geçtikten sonra İstiklal Caddesinde yürümek tam bir mücadele haline geldi. Karşı kıyı seferini neredeyse her seferinde kendi kendime cık cıklayarak, ya da artık yaş kemale erdi nasılsa diyerek açıktan söylenerek tamamlıyorum.

Haydi bakalım! Bu negatif başlangıcı atlayalım, okunmamış sayalım ve şimdi bugün bizim taraf ile karşı kıyı arasındaki deniz ve üzeri nasıldı onu anlatayım.



Denizin rengini anlatırken mavi der geçeriz ya, Boğaziçinde akıp duran denizin öyle bir tek rengi yoktur. Günün saatine göre ışıltısı değişir en başta. Sonra hava durumuna göre değişir, yağmur yağınca koyulaşır, biraz daha boz renk olur. Rüzgarın lodos veya poyraz oluşuna göre değişir, poyrazda daha parlaktır rengi, lodosun çalkantısı çoğaldıkça grileşir, bulanır.
Bazen algler basar, günlerce turkuazın tonları ışıldar durur. bazen akıntı çoğalır, laciverti koyulaşır. Ya da bugünkü gibi, kar yağışından sonraki gün öyle bir renk olur ki bakar durur isim veremezsiniz; sanki içinde buz parçaları varmış gibisine gri, sanki akıntı yön değiştirmiş gibi firuzesi çoğalmış...




Bir de denizüstünün uçanları vardır. Yol boyu izlediğim, dikkatim dağılmasın diye bir tek kare almak için teşebbüste  bulunmadığım. 
Martıları biliyoruz artık, vapurların, motorların eşlikçisi, onları iki kıyı arasında getirip götürmeyi kendilerine görev edinmiş olan gümüş rengi küçük martılar.
Bir de yukarılarda dolaşan, kanatlarını kocaman açan, bütün denizi gözlem altında tutan büyük beyaz martılar vardır, diğer kardeşlerinden daha ağır abi takılırlar.
Yelkovan kuşlarına rastlar ve balık sürüsü gördüklerinde denizin üzerinde fırdolayı gezmelerine tanık olduysanız, ne mutlu size.
Gelelim, karabataklara. Genellikle Kadıköy mendireğinde uslu uslu oturan, arada bir suya dalıp çıkan karabataklar bugün çok cevvaldiler. İkili üçlü, tekli yükseklerde uçuyorlar, adeta keşif kolu gibi çalışıyorlar ve dalıp dalıp çıkıyorlardı. Bu kadar çok karabatağı aynı anda bu kadar yüksekte uçarken görmemiştim, bugün hayranlıkla seyrettim onları.

Yukarıdaki fotoğrafları büyütmenizi öneririm,
İlkinde ön planda Dolmabahçe açıklarındaki işaret şamandrasını görüyorsunuz, denizin rengi ile kendi rengi hoş bir tezat oluşturuyordu. Arka planda MSÜGS Fakültesi ve  Dolmabahçe arasındaki sahil ve geride Taksim civarının  binaları var. 
İkinci fotoğrafta, az önce önümüzden geçen devasa tankerin dümen suyuna girmek için yavaşlayan motorumuzun arkasından Kızkulesi'ne ve Marmara açıklarına doğru bakıyoruz.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

MARTILI YAZI

Öğleden sonraydı, deniz kenarında olma arzusu içime yerleşince, Kadıköy'de buldum kendimi,

Beşiktaş iskelesinin karşısında metrodan çıkarken, iskelede tam o anda hareket etmek üzere olan bir vapur olduğunu anlamakla kendimi vapurda bulmam arasında on saniye geçti ve vapur hareket etti. 



Kadıköy geride kaldı, hava güneşli, martılar şen.

İskeledeki simitçiler taze simit diye bağırmaktaydılar, fakat heyhat, simit alacak vakit bulamadan vapura binmiştim.
Vapurun büfesinde simit satıldığını görünce, hemen bir tane aldım. Taze değildi, hem de hiç, neyse ki yumuşaktı.
Adet yerini bulsun niyetiyle bir iki lokma aldım, sonra kalanını vapurun peşindeki martılara atmaya başladım.



İstanbul kanatlarımın altında diyebiliriz, bence. Tarihi yarımadanın seyrine yine doyum olmuyor.

Buyurun size en hasından bir İstanbul gezmesi; 
vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geç, 
büfeden aldığın simitin çeyreğini denizi seyrederek ye, 
kalan dörtte üçünü vapurun arkasında taklalar atan martılara ikram et, 
bütün bunları yaparken kış güneşi içini ısıtsın ve yüzünde güller açsın.



Kızkulesi'ne selam vermeden geçmek olmazdı, yine zarif ve göz alıcı.
sanmayın ki martılar bizi bıraktı, o sırada arka planda takla atmakla meşgul onlar.



Yeniden vapurdayız, bu defa Beşiktaş'tan Kadıköy'e dönüyoruz.

Beşiktaş'ta  vapurdan inmeden önce planımı yapmıştım.
İskeleden çıkınca hemen karşıda tezgah açmış kestaneciden kestane kebap aldım, aynı vapura tekrar bindim ve bu defa arka güvertede oturdum, denizi seyrederek kestane yedim.

Bu kadar martılı, denizli İstanbul fotoğrafından sonra, şuracığa martılı bir şarkı iliştirmeden olmazdı.

Salı, Aralık 30, 2025

ARA-LIK - 13. Yazı - Hasat / Bir Yıldan Kalanlar

Geldik bu senenin son ortak yazma serisinin son yazısına; beri yandan  ay bitiyor, yıl bitiyor.
Şimdi belki bir hesap alma verme zamanı, belki de  bu sene ne hasat ettim, geriye ne kaldı ona bir bakmak zamanı demek daha doğru olanı.

Geride bırakmak üzere olduğumuz, genelde zor bir seneydi, üzerimizde bıraktığı his böyle en azından. Ve çoğu sene bitişinde olduğu gibi hepimiz 2025'ten koşarak kaçma eğilimindeyiz. 
Derken yıllar geçince bir gün gelecek ve belki de şunu diyeceğiz "o sene ne güzel anılar bırakmıştı, zordu ama güzeldi!" Bilinmez! Belki dedim zaten.

Kişisel tarihime gelince, bu senenin ilginç bir yeri oldu. 
Kendime "hadi ya, yürü işte" dediğim de oldu, "yok artık, bu da ne saçmalık" dediğim de oldu, çok güldüğüm, sevindiğim, çok sinirlendiğim, yorulduğum, üzüldüğüm de...
Öyle ya da böyle yaşamanın değerini anladığım, insan hayatının aşamalarından yenilerini tanıdığım zamanlardı.

Bu sene hiç bıkmadan yaptığım iki şeyden biri günlük egzersizlerimi aksatmamak ve her gün  yürümekti,  bedenimi çalıştırmak  kendimi canlı hisetmemin önemli bir yolu.
Diğeri her gün bazen onbeş dakika bazen yarım saat İngilizce çalışmak oldu. Londra dönüşü annem demesin mi "yine İngilizce mi çalışıyorsun, gittin geldin işte!" Dedim anam, o beynim çalışsın diye yaptığım bir şey, bitmedi, devam ediyor. 
Tıpkı hayat gibi, tıpkı değişen yıllar gibi.

Kestirmeden gideyim ve 2025'i ardından el sallayarak uğurlayayım. Yolcunun arkasından kapıyı kapattıktan sonra yeni gelecek olan 2026 hoş gelsin, başımızın üstünde yeri olsun.



Natalia Goncharova  (1881 - 1962)
Rusya'da doğdu, İspanya, İsviçre ve Fransa'da çalıştı.
Eserin adı Gardening / Bahçecilik.
(Tate Modern, Londra'da görmüştüm.)