Perşembe, Temmuz 30, 2020

KOLONYA KOKUSU


Çocukken beni yol tutardı. Çaresiz binilecek ve uzun yola gidilecek otobüslerde, trenlerde hastalar olurdum. Aç karnına tok karnına fark etmez mutlaka midem bulanırdı. O bulantı sersem eder, yolun çoğunu annemin ya da babamın dizinde yatarak geçirirdim. Bir dönem iyice hassaslaşmış olmalıyım ki, Ankara'da belediye otobüsünde bile mide bulantısı çektiğimi bilirim.

O sıkıntı içinde en büyük kabusum otobüsün muavininin gelip kolonya ikram edeceği zamanlardı. Güya kolonya mide bulantısına iyi gelirmiş. Hiç de bile! Beni daha da fena yapardı. 
Daha küçükken sanki ikram edilen kolonyayı almazsam ayıp olacakmış gibi gelirdi. Sonraları ısrar kıyamet verilen kolonyayı almamayı başarır oldum. 

Artık yolculuk tutmasını alt ettiğimde, yine de uzun süre kolonya kokusundan uzak durdum. 
Şimdilerde pandemi nedeniyle yeniden kolonya tutmak alışkanlık haline gelince, arada sırada kolonya şişesi görünce kafamı sertçe yana çevirdiğim zamanlar aklıma gelmiyor değil. 




Yarın torunları bayram ziyaretine gelince ikram etmek üzere kırk yıllık kolonya şişesine hazırladı, annaneleri...

Sağlıklı bayramlar diliyorum.


Pazartesi, Temmuz 27, 2020

içimden çığlık atmak geliyor...

,,,biraz önce sevgili arkadaşım Ö. ile konuştum, baş sağlığı dilemek için.
şimdi gözümde yaşlarla içimi dökmeye buraya geldim. çok üzgünüm.

biz Ö. ile avukatlık stajına başlamak için evrak peşinde koştuğumuz 9 eylül günü tanıştık. meğer 5 sene arayla aynı gün doğmamış mıyız? kanımız kaynayıverdi birbirimize.
stajımızı birlikte tamamladık ve aynı gün avukatlık ruhsatımızı alıp mesleğe başladık.
yıllar çabuk geçti ve geçen sene meslekte 35. yılımızı birlikte kutladık.

yılların çabuk geçmesi sözün gelişi, onlar geçerken neler neler oldu.
Ö. ve H. henüz fakültede okurken evlenmişler, fakülte sırasında kızları P. dünyaya gelmiş, H. stajını bizden önce tamamlamış ve bürosunu açmıştı.
arkadaşımla staj yaptığımız dönemde eşi H.'nin adliyenin yakınındaki küçük avukatlık bürosunda az vakit geçirmemiştim. o sırada ilkokula yeni başlayan kara gözlü küçük kız P. okul çıkışı babasının bürosuna gelir, tatlı tatlı bir şeyler anlatırdı.

sonra aradan bir zaman daha geçti, küçük P. cıvıl cıvıl, akıllı bir genç kız oldu, hukuk okudu ve bizim büromuzda staj yapmaya başladı.
derken üniversitede asistanlık sınavını kazanıp gitti ve bir kaç sene sonra anlı şanlı bir hukuk doktoru oldu.
bundan sonraki yıllarda P. ile doğrudan bağlantım olmadı. hiç olmazsa senede bir karşılıklı doğum günlerimizi kutlarken  Ö. ile konuşuyor ve ondan son haberleri alıyordum. 
P. evlendi, bir kaç sene sonra bir kızı oldu, sonra öğretim üyeliğini ve istanbul'u bırakıp izmir yakınına taşındı, daha sonra iki sene arayla iki çocuğu daha oldu, bu sefer çocuklar erkekti.
eşi de mesleğini bırakmış ve karı koca birlikte sadeaile adında bir doğal ürünler dükkanı işletmeye başlamışlardı.
bir taraftan P. blogunda, facebookta, instagramda çok tatlı yazılar yazıyor, doğal yaşamla ilgili harika bilgiler veriyor, açıklamalar yapıyordu.

geçen sene ekim ayından beri sesi soluğu çıkmaz olunca içime bir kurt düştü, yine de çocuklar küçük ancak yetişiyordur diye düşünüp üzerinde fazlaca durmadım.
dün gece instagramda eşinin P.'yi kaybettik notunu görünce  anlayamadım, anladım inanamadım, öylece kalakaldım. bu sabah o haberin gerçek olduğunu idrak ettim sonunda. canım Fü. hanım aradı, sevgili kızı  B.'nin can arkadaşının vefat haberini almış. karşılıklı ağladık, birbirimizi teselli ettik.
günü kafam karışık, ruhum isyanda geçirdikten sonra, ancak cesaret bulup  az önce arkadaşım Ö. ile konuşabildim.
P. 'yi zincirlikuyu'dan bademler köyüne doğru yolcu etmişler, onlar da arkasından yoldalarmış, canım P. yarın toprağa verilecekmiş.

adaletin bu mu dünya?
o pırıl pırıl genç kadın gitti, 3 küçük çocuğu annesiz kaldı, anne baba tek çocuklarına veda ediyor, karısını çok seven bir erkek eşini kaybetti.
ne söylesem boş!
huzurla uyu P.ciğim!


*****

aşağıda, P.'ciğimin geçen sene muhtemelen hastalığını öğrendiğinde yazdığı bir not var.
son kez yazdığı...

"Burada paylaşılan fotoğraflara ya da benim gibilerin sık sık bol kepçeden attığı kahkahalara bakıp da kimseyi dertten tasadan ari, cennet bahçesinde yaşıyor zannetmeyin. 
En nihayetinde: Mutluluk bir seçimdir. Bazen o seçimi yapmak zor oluyor, hatta imkansız gibi görünüyor ama sonuç olarak kuşlar da mutluluktan uçmuyorlar ki zaten.. 
Yaşıyorsak şükrediyoruz bir noktada, bazen bir es verip nefeslenip yolumuza devam ediyoruz.

"Mutluluğu aradığın sürece, 
Mutlu olacak kadar olgun değilsindir, 
Ve ulaşacak kadar her istediğine. 
Kayıplara yakındığın sürece 
Ve hedeflerin varsa durmadan yöneldiğin, 
Bilemezsin huzur nedir diye. 
Vazgeçersen şayet her arzudan, 
Ne hedef, ne de istek tanıyıp 
Mutluluğu artık adıyla anmıyorsan, 
O zaman olup bitenlerin akışına 
Dayanamaz yüreğin ve ruhun erişir huzura." 

#hermanhesse #şiirheryerde #2019cb

Perşembe, Temmuz 23, 2020

KUŞKONMAZ

Çocukluğumun ütopik yiyeceklerinden biriydi, kuşkonmaz.
Şuradaki yazının 6. fotoğrafıyla bağlantılı olarak kısaca yazmıştım, neden hayallerimi süslediğini.
Meğer, o kadar ulaşılmaz bir yiyecek değil miymiş? 
Değilmiş!
Yıllar içinde öğrendim ki, kuşkonmazın yeşil cinsi ya da yabani olanı memleketimizde, özellikle Ege'de bol bol yetişirmiş ve seveni çokmuş. 
Bizde kuşkonmaz genellikle soğanla kavrulup sade ya da yumurta kırılarak yenilen bir tür "ot" olarak algılanıp, değerlendiriliyor. 
Avrupa'da özellikle Almanya'da yaygın tüketim şekli,  Hollandez sos ile et yanında veya sade yenilmesi. 
Bu sene, önce markette sonra pazarda eskisinden daha çok miktarda ve ucuz fiyatla kuşkonmaz  gördüm ve haliyle aldım.



Nasıl pişirsek derken, kızım, lezzetli bir tarif buldu. 
Şöyle :
Tavaya bir kaşık tereyağ koyup, biraz sarımsak çentiyorum, bir dal taze biberiye ekliyorum. 
İştah açan kokular çıkmaya başlayınca, bir demet önceden kırılmış kuşkonmazı tavaya atıyorum.
Üzerine varsa biraz hardal tozu (yoksa bir talı kaşığı hardal da olur) ve tuz ekleyip, harlı ateşte sallayıp karıştırarak, kuşkonmazın yeşili hafif dönene dek (yaklaşık on dakika) pişiriyorum.
Yanında biraz köfte olur, isterseniz et olur keyifle yiyeceksiniz, afiyet olsun.

Not:
Bir önceki yazının yorumunda Sevgili Bulut Gölgesi Tülin "vişneli ekmek tarifini de alsak" yazmıştı.
Sonra hatırladım, yazılmışı vardı, buldum. Burada, tık lütfen!
Ancak, maceracı ruhum yine yapacağını yapmış bulundu. Son yaptığımda ekmekleri fırınlama ve vişne suyuyla ıslatma aşamalarının yerini değiştirdim. Bence daha güzel oldu.
Denemesi bedava!


Pazartesi, Temmuz 20, 2020

VİŞNE LİKÖRÜ

Mutfak işlerinde denemeye açık olduğumu düşünüyorum. Yeni tarifler okumak, aklıma yatarsa denemek hoşuma gider. 
Yemek yaparken o ana aklıma eseni yapıvermeyi  severim. Her seferinde aynı şekilde, kuralına uygun, kusursuz yemek yapmaktansa, mutfaktayken aklıma gelen fikrin  nasıl olacağını denemek keyif verir. 
Aslında yemek yapmanın eğlenceli tarafı bu belki, yoksa her gün mutfağa girip  karın doyuracak, öğün geçiştirecek yemeği yapmak bir süre sonra sıkıcı oluyor.

Haftalık pazar alışverişini yaparken, yemekleri planlayarak alış veriş yapanlardan değilim. Gözüm neyi seçerse, geçen hafta hangi sebzeyi almamışsam o hafta öbürünü alırım. Aldığım sebzeyi aklıma gelen bir yemeği yapmak için dolaptan çıkardıktan sonra fikir değiştirip başka yemek yaptığım çok olmuştur. 
Galiba bu huylarımın bilincinde olarak yemek tariflerine etiket olarak "mutfak maceraları" başlığını koymuşum.

Önceki hafta pazarda vişne görünce hemen almıştım. 
Burada bir parantez açayım: Son senelerde vişne marketlere uğramaz oldu, pazara geldiğinde ise iki üç hafta sonra kayıplara karışıyor. Pazardaki satıcılar sorumluluğu meyve suyu fabrikalarına atıyor, piyasadan topluyorlarmış, artık doğru eğri bilemeyeceğim.
İşte o aldığım vişneler henüz küçük ve biraz fazla ekşi bulundu ev ahalisi tarafından ve pek rağbet görmediler. 
Ne yapalım, atacak değilim ya, biraz boy ve tat eksikliği varmış diye. En iyisi dedim, likör yapayım vişneleri. Hemen aklıma yatan bir tarif aradım, sanki daha önce hiç likör yapmamışım gibi. Buldum da! 

Şimdi vişneler likör olmayı bekliyorlar, Aralık başında süzülecek ve şişelenecekler. Tadınca nasıl olmuş yazarım ayrıca.
O zamana dek meraklısı için, bu defa denediğim ve bir hanımefendinin 70 sene öncesinden gelen reçetesi olduğu söylenen tarifi buraya bırakayım:

Malzemesi:
- 1 kg vişne (sapları çıkarılmış, yıkanmış)
- 750 gr toz şeker
- 500 ml votka
- 1 lt su
- 6 karanfil, 2 kabuk tarçın, 2 muskat, 4 kakule, 1 küçük zencefil

Yapılışı:
- Bir sıra vişne bir sıra  şeker usulüyle vişneler kavanoza dizilir.
- Üzerlerine baharatları konur, alkol eklenir, kavanozun ağzı kapatılır.
- Kavanoz üç gün güneşte tutulur, şekerin erimesi için çevrilir.
- Suyu eklenir ve kapakları kapalı şekilde serin ve karanlık bir yerde 4-5 ay bekletilir.
- Süzülüp vişneleri buzdolabına alınır, likör şişelere konulur. 
- Servis yaparken sakladığınız vişnelerden kadehlere birer ikişer ekleyebilirsiniz. 

Hamiş:
Bu hafta pazardan aldığım vişneler yine öylece yenemedi. Onlar yeğenim için gurbet ele gitmeden önceki aile buluşmasında ağız tadı olsun amacıyla vişneli ekmek tatlısı haline geldiler. 
Bakalım gelecek haftanın vişnelerini nasıl bir macera bekliyor?

Salı, Temmuz 14, 2020

yağmurlu bir londra akşamüstünde, kırmızı otobüste

o gün...
cumartesi, 5 eylül 1987, londra,
günübirlik londra gezisi, sabah okuldan otobüs kalkıyor,
küçük amcam o sırada londra'da yaşıyor, sözleştik, görüşeceğiz,
buluştuk, hasret giderdik, gezdik, yemek yedik,
dönüş vakti yaklaşıyor, vedalaştık, cambridge otobüsüne gideceğim,
12 numaralı belediye otobüsüne bindim, trafalgar meydanına gidiyorum,
otobüs iki katlı ve kırmızı olanlardan, 
alt katta, biletçinin karşısında, kapıya yakın oturuyorum 

o an...
hafiften yağmur başladı, 
otobüs bir durağa yanaşıyor, tanıdık bir sima var orada, 
gerçekten olabilir mi?
ta kendisi! o işte!
adalet ağaoğlu, en sevdiğim yazarlardan,
otobüse bindi, biletini aldı ve yanımdaki boş koltuğa oturdu,
olabilir mi böyle bir şans?
ölmeye yatmak, bir düğün gecesi, fikrimin ince gülü, bayılarak okuduğum kitaplar,
yazarı şimdi benim yanımda oturuyor, londra'da iki katlı kırmızı otobüste,

sonra ne mi oldu?
şaşkın bendeniz en sevdiğim yazarla tek kelime konuşamadım,
nutkum tutuldu sanırım,
birkaç durak sonra ineceğim yere geldik, başımla selam verip otobüsten indim,


başlangıcı...
1987 yılı  yaz aylarındayız,
4 temmuz'da istanbul'dan londra'ya brithish airways'le uçuyorum,
ilk kez yurtdışına çıkyorum, heyecanlıyım,
oradan ver elini cambridge, üç aylığına bir dil okuluna gidiyorum,
yanlarında kaldığım ingiliz ailenin küçük bir oğulları var, karı koca çalışıyorlar, fazla odalarını öğrencilere kiraya verererek ek gelir sağlıyorlar,
okulda her milletten öğrenciler var,
bir bisiklet kiralıyorum, evden okula gidiş geliş daha kolay oluyor, otobüsü kaçırmak dert değil artık,

okulda sık sık geziler düzenleniyor,
hafta sonu  londra'ya ya da  turistik başka şehirlere gidiyoruz,
hafta içi sinema, tiyatro ya da müzikale,
bir süre sonra, kendimi oralı olmuş gibi hissediyorum,
keyifli zamanlar, öğrenmeli, gezmeli, eh birazdan fazla hasret çekmeli,
26 eylül'de dönüş yolundayım,
üç ay göz açıp kapatıncaya dek geçti mi?

öyle veya böyle, unutulmaz anılar, güzel zamanlar,
hep akılda kalanlardan bir tanesi, kırmızı otobüsteki yol arkadaşlığı.


bu sabah...
adalet ağaoğlu'nun ölüm haberini okudum,
ölümsüzlüğe doğru gidişini...