Pazartesi, Ağustos 02, 2021

BİR YAZ GÜNÜ, MAVİLİ ANILARDAN

Geçenlerde twitterda bir kavrama  rastlamıştım. 
Geçenlerde dediğim, Marmara'nın müsilajla kapladığı günlerde.
Kavram solastalgia; bir daha geri dönmeyeceğini anladığımız bir kaybın yasını tutma halini tanımlıyor.
Twiti aradım, bulamadım ancak tesadüfen bu konuda Diken'de yazılmış Çaresizlik Öfkesi başlıklı bir yazı buldum. Arayıp bulamadığım twite atıf yapan bir yazı bu, Azime Acar yazmış. 


Yazının tamamını yukarıdaki paragrafa eklediğim linkten okuyabilirsiniz.

Bugün şu sıra tekneyle Bodrum civarında alargada olan bir arkadaşımla konuşuyordum, dedi ki;  "Etrafta belki 150 tekne var, siyah ve gri su tanklarını denize boşaltmayıp Turmepa'ya veren sadece 2 tekneyiz. Milyon dolarlık tekneye biniyorlar ve 90 liralık sintine alma ücretini vermemek için gece sintinelerini salıyorlar, sonra da ertesi sabah o denizin içinde yüzüyorlar."
Dayanamadım ekledim, "yüzmek de denmez ona, denizde durup arada ayı balığı sesleri çıkarıyorlardır." 
Arkadaşım umutsuzdu, böyle sintine basmaya devam ettikleri sürece bu denizlerin de müsilaja batması on sene bile sürmez, dedi.

 

Bu fotoğrafı içim acıyarak aradım, buldum.
2015 Ağustos'unda  Bodrum'dan kalkan bir tekneyle Gökova Körfezinde dolaşmıştık. Fotoğrafı dönüşe yakın  Çökertme koyunda çekmişim.  Ekmekcikız'da o yolculuğu yazmıştım, mavi mavi masmavi. 

Bugün bildiğim şey, artık ne o yolculuğu tekrar yapabilirim, ne o güzellikleri o haliyle bir daha görebilirim ve ne de o deniz artık o bin çeşit canlı barındıran deniz.
Söyleyebileceğim tek söz tam olarak solastalgianın tanımındaki gibi, onu yakında  kaybedeceğimi bilmenin verdiği hüzünlü duyguyla sadece iyi ki gitmişim, iyi ki o maviliği yaşamışım diyebiliyorum.

Perşembe, Temmuz 22, 2021

BİR YAZ GÜNÜ, ŞARKIDAN TÜRKÜDEN

Dün, daldan dala atlayarak bir şarkının peşinden gezindim. Sırayla anlatayım en iyisi.
Twitterda paylaşılmış bir videoya denk geldim. Önce isimler dikkatimi çekti; Danny Kaye, Harry Belafonte ve Nana Mouskouri, dinlemeye başlayınca ahan da bizim Niksarın Fidanları bu dedim.

Malum, twitter öyle bir mecra ki, her ne paylaşılırsa paylaşılsın, diğer bazıları ters bir şeyler yazmakla görevli, karşılıklı olarak birbirini tepelemekle uğraşıyor insanlar. Yine, videonun altına yazılan yorumlar yenilir yutulur gibi değildi. İnsanlar, bu türkünün aslı ne imiş sorusunu cevap aramayı düşünmeden hemen düşmanca sözler yazıyorlar.

Bari ben bir bakayım dedim, türkünün kaynağı nerede bulacak mıyım? Böylece, bir seri video izledim, türküyü çeşitli yorumlarla dinledim. Size de dinleteyim, ne düşüneceksiniz?

Önce, ilk izlediğim video:
Nana Mouskouri, Harry Belafonte ve Danny Kaye 1965 yılında yayınlanmış  bir televizyon şovunda birlikte söylüyorlar, " Opa Ni Na Nai"  




Nana Mouskuri'nin tek başına söylediği başka (muhtemelen 70'lerdeki) bir versiyonda ilk şarkıdaki "çiftetelli türkiko" sözleri çıkmış. Nakarattaki "hoppa ninanay yavrum ninanay" yerli yerinde.

Sonra döndüm, bu türkünün bizdeki tarihçesini ve  kimler tarafından söylendiğini aradım. Türküyle ilgili en geniş bilgiyi Tokattan Net'de Hasan Akar'ın yazısında buldum. Yazıyı buraya ekliyorum, özetle aktarayım, bir Niksar türküsü olan ve sevilen bu türkü, Anadolu'dan Yunanistan'a göçen Rumlar tarafından Yunanistan'da da söylenmiş ve benimsenmiş.
Bu teori ve şarkının içindeki Türkçe sözcükler bana yakın geldi, doğrusu.

Türküyü bizde kimler söylemiş diye bakarken, Cem Karaca'yı da buldum. Hem de, yine Nana Mouskuri ile Almanya'da  yapılmış bir TV programında önce Türkçe ve Yunanca ortak sözcükler ve kavramlar bağlantısından dostluk üzerine konuşuluyor ve 5. dakikadan itibaren iki sanatçı şarkıyı birlikte söylüyor.

Sonra türkü/şarkı Balkan coğrafyasında yayılmış, özellikle Makedonya'da benimsenmiş. 
Bulduğum yakın tarihli bir videoda şarkıdaki "çiftelli türkiko" sözü " çifteçali igriko" olarak duyduğum şekle dönüşmüş, ritm Balkan havasına daha yakınlaşmış ve tempo hızlanmış.

Bizde bu türküyü söyleyen sanatçı o kadar çok ki, ilk dikkatimi çekenler Ayla Dikmen, Bülent Ersoy, Erol Büyükburç, Zara, Candan Erçetin oldu, daha pek çok sanatçı var, tabii ki.
Şimdi sizle son bir video paylaşacağım. Bu kayıtta türküyü tek saz eşliğinde Anadolu türkülerinin bir ses ustası söylüyor. Buradan da dinleyebilirsiniz. 




Perşembe, Temmuz 15, 2021

BİR YAZ GÜNÜ, DENİZ ÜSTÜNDE

Bir gün içinde neler neler hatırladım, şaşarsınız. 
Unutmuşum, günlük hayatın tekrarlanan sıradan hareketleri olmaktan çıkan, yakın zaman yaşantılarını.

Şunları hatırladım, mesela:
İskeleye yanaşan vapuru, motoru beklemeyi, yanaşma ve kalkma manevralarını izlemeyi,
Deniz üstünde yapılan püfür püfür yolculuğu,
Hava ne kadar sıcak olursa olsun, güvertede oturmak ihtimaliyle yanına şal almayı,
Deniz üstünden kıyıyı, olan değişiklikleri gözlemeyi,

Aklıma takılan soru: 
Eskiden Haydarpaşa limanı ne kadar kalabalık olurdu, neredeler şimdi?
İki yük gemisi, bir RoRo ve terkedilmiş gibi duran bir koster, o kadar

Bostancı-Karaköy-Kabataş seferindeyim, unuttuklarımı hatırlarken.
Pandemiden kısa süre önce açılan yeni Karaköy iskelesine yanaştık, kalktık. Şimdi Kabataş'a gidiyoruz, kıyıya oldukça yakın seyrediyoruz. 
Gözlerime inanamıyorum; Galataport inşaatı bitmiş gibi, kıyıda ilk kez gördüğüm yepyeni binalar sıralanmış.
Resmi isimlerini bilmiyorum henüz tabela yok, ancak eskisinden ilhamla, yolcu salonu, gümrük vb. olduklarını düşünüyorum. 



Daha yakından bakalım isterseniz, burası eski yolcu salonunun yerinde. 
Belki, gümrüksüz alışveriş için dükkanlar  filan olacaktır, burada. 
Belki restaurantlar filan, açılınca görürüz herhalde.



İşte, bitmesini  en heyecanla beklediğim yapı; İstanbul Modern'nin yeni binası.
Önündeki rıhtım henüz tamamlanmamış gibi gözüküyor. Diğer yandan tabelası asılmış bile. O vakit açılışı uzak bir tarihte olmamalı. 
Gerçi, Beyoğlu'ndaki geçici bina da fena değil, ancak o denize karşı apaydınlık duran, içi başka manzarası başka sergi olan bina, modern müze yapısı olarak ayrıcalıklıydı.



Bir başka müze binası,  henüz tamamlanmamış haliyle 2019 Bienaline ev sahipliği yapmıştı.
Eski Denizcilik İşletmeleri antrepolarının yerine yapılan ve muhtemelen yakında açılacak olan  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi binası huzurlarınızda.
Rıhtıma ağaçlar dikilmiş, henüz çok gençler, umarım bahçesi de yeşil olur. 




Kuruluşundaki adıyla  Sanâyi-i Nefîse Mektebi, şimdinin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi binaları.
Hemen sol köşedeki burada perspektif sebebiyle olsa gerek ufacık gözüken bina, İstanbul Deniz Ticaret Odası.
Bu fotoğrafları çekmek için sırtımı döndüğüm manzara, aslında İstanbul'un en güzel yerlerinden; sağ tarafta Galata geçip tarihi yarımadaya doğru bakan, ortada Boğaziçi'nden Marmara'ya açılan solda Üsküdar sahili, açığında Kızkulesi... Artık, gör gözüm seyreyle!



Deniz üstünden Kabataş'a ulaştık,  karaya çıktım artık. Yetmedi, bir de yeraltına indim  ve hazır bekleyen fünikülerle Taksim meydanına çıkıverdim. 
Geçen gidişimde varlığını unutup bakmadığım bina tam karşımda!
AKM, inşaatı bitmiş, koca bina yeniden yapılmış. Üstelik dıştan bakınca eskisine pek çok benziyor. 
Gerçekten mutlu oldum.
Darısı içinde bulunmaya, nefis oyunlar izlemeye, şahane konserler dinlemeye.




Alacağımı aldım, vereceğimi verdim. İstiklal caddesini boylu boyunca geçtim, geldim Tünel'e.
Bu defa tarihi Tünel'le Karaköy'e iniyorum, alt geçitten iskeleye yürüyorum. Vapur on dakika sonra kalkıyor, önce Eminönü'ne uğruyor, yeni yolcular biniyor. 
İskeleden açılırken Galata Köprüsü'yle çabucak bir merhabalaşıyoruz, sağda uzakta arkada galata Kulesi gözüküyor.



Vapurumuz hızla yol alıyor, ne çabuk geçtik mendireğin içine?
Haydarpaşa Garı'na bir göz atacak vakti anacak buluyorum, Kadıköy iskelesindeyiz işte. 
Bulutlar bugün öbek öbek gökyüzünde, süs yapmışlar gezimin kenarına köşesine.


Salı, Temmuz 13, 2021

BİR YAZ GÜNÜ, ŞEHİRDE

Cumartesi sabahı karşıya geçtim, Taksim - Galatasaray dolaştım. *
Sadece bu cümleyi kurup, "söyleyeceklerim bu kadar" deyip lafı kesesim var. 
Diğer yandan gücümü toplayıp yazasım da var.  

Daha beş sene öncesine kadar otuz sene boyunca her çalışma günü gittiğim caddelere sokaklara, üç sene oturduğum mahalleye bir gün olup bir sene boyunca yolumun düşmeyeceği ve neden sonra buluşma olduğunda yadellerden memlekete gelmiş gibi duygulanacağım  aklıma gelir miydi?
Tam olarak böyle oldu işte!

Kızımın gözlüklerini ısmarlamak üzere Taksim'deki optikçiye gitmiştik, temel amacımıza ulaştık. Ancak, şehir merkezinden o kadar uzak kalmıştık ki, öğleden sonra başka bir yerde olma gereğinin zaman baskısına rağmen,  dolaşıp burada neler olmuş bakışı atmaktan kendimizi alamadık.
Ayaklarımız zihnimizden bağımsız hareket etti o gün, o nereye götürürse, biz onu izledik.



Taksim Galatasaray arasındaki en ilgimizi çeken değişiklik Atlas Sineması'nın yerinde yeller esmesi ve orada bulunan sinema ve tiyatro salonlarının "İstanbul Sinema Müzesi" haline dönüşmesiydi.
Zamanımız kısıtlı olduğu için sadece  kapısından bakıp, şöyle bir pasajı dolaşıp çıktık.
Gezmesi gelecek defaya olsun niyetimiz içimizde olarak.



Yukarıdaki fotoğraf,  Galatasaray Lisesi'ni solunuza alarak köşeyi döndüğünüzde Boğazkesen'e doğru inen Yeniçarşı Caddesi'ne girince çekildi. Soldaki duvar, lisenin duvarı. Sağ tarafta YKB Kitapçısı, Akdeniz heykeliyle sanat merkezi, Ara Cafe ve PTT binasını henüz geçmiş durumdayız. 
Tam öğlen saati, güneş ışığı sert, gölgeler keskin.



Yokuş aşağı epeyce yürüdük, Homer Kitabevinin önündeyiz. Kızım kitaplara bakıyor, ben caddeye, olan değişikliklere. Şimdi yüzüm Galatasaray yönüne dönük. Sol tarafa saparsanız, Nur-u Ziya sokağı İstiklal Caddesine doğru kıvrılarak uzanıyor. Üzerinde Fransız Sarayı ve Lizst'in İstanbul'da kaldığı bina  ve High School var. 
Biz burada yaşarken, Nur-u Ziya Sokak'ta arkadaşlarımız otururdu, komşuculuk oynardık. O zamanlar şehrin bu bölgesi popüler olmamıştı henüz, kiralar el yakmazdı.



Şu sağda üzerinde "satılık bina" tabelası olan apartmandan sonra, yokuşun en dik yerinde, bizim 88-91 yılları arasında yeni evliyken oturduğumuz apartman vardı.  Apartmanımız aile apartmanı gibiydi, yakın çevrede oturan arkadaşlarımız vardı. 
Güzel zamanlardı doğrusu.

Ön solda gözüken yeşillik, Cezayir Sokağı'na (Fransız Sokağı da deniliyor) dönen çatalı ayıran refüjün başı. Soldan devam ettiğinizde Galatasaray Lisesinin arka duvarları boyunca ilerleyip Çukurcuma'ya inip, kıvrıla büküle Sıraselviler Caddesinin Cihangir'e bağlanan ucuna ulaşırsınız.
Yokuş aşağı inmeye devam ederseniz, az ileride sağda İtalyan Lisesi'ne dönen sokağı geçip biraz ileride sağda Tophane-i Amire binasına selam verir Karaköy'e doğru akan trafiğe Tophane'de bağlanırsınız.
Sizi bu birer cümlelik yol ve mekan tarifleriyle aldatmış olmayayım, her bir güzergahın hakkını vererek dolaşması yarımşar gündür, bence.

Bizim zamanımız kısıtlıydı, sadece Cihangir'e doğru yürürken  Meşhur Asri Turşucu'ya uğrayıp, açık bulmuşken biraz turşu aldık. Her sene yaz aylarında kapalı olurdu, meğer  bu sene  açık kalacakmış.
Sonra inşaatı bitmiş Taksim Hastanesi binasını ilk kez görüp, eski Alman Hastanesi binasının bir özel üniversite tarafından kullanılmaya başladığını anlayıp, kırk senedir orada olan garajdan arabamızı alıp dönüş yoluna geçtik.
Tam o aşamada "Tophaneden inelim" ısrarım nedeniyle biraz trafiğe takıldıysak da, maksat gezelim görelimdi zaten. 
Evet, şimdi gerçekten söyleyeceklerim bu kadar.

Çarşamba, Haziran 30, 2021

AYVA YAPRAĞINDAN EKŞİLİ KÜFTE

MALATYA  MUTFAĞINDAN  ESİNTİLER

Malatya, anne-baba memleketim. Sorulunca Malatyalıyız diyorum, çocukluk tatilleri dışında orada  uzun süreli yaşamamış olmama rağmen. Doğrusu kendimi oraya ait değil, bağlı hissetmeyi benimsemişim.
En son gidişimin üzerinde -şimdi hesapladım ve ağzım açık kaldı- 35 seneden fazla zaman geçmiş. Benim bildiğim, faytonla seyahat edilen, Kernek parkına akşam gezmesine gidilen, içinde su akan bir ark olan bahçeli evde dut yenilen anıların şehri, artık çok uzaklarda olmalı. Bir gün gidebilirsem, bambaşka bir şehirle karşılaşacağımdan nerdeyse eminim.
Aile büyüklerimin hepsinin doğduğu şehir orası; liseyi bitirene dek yaşadıkları sonra yavaş yavaş Ankara ve İstanbul'a doğru göç ettikleri ve yine de bağlarının kopmadığı, özellikle evlerde mutfak kültürünün hep yaşatıldığı.

Malatya mutfağı demek, benim için, daha çok bulgurla yapılan çeşit çeşit yemeklerdir. Bir de Malatya'ya gittikçe yediğimiz bumbar dolmaları ve etli tava yemekleri var. Bazı özel tatlılar, çorbalar, peyniri, kayısısı cabası.

Dün, annemi küçük dayımın evine götürdüğümüzde, oradaki aile buluşmasında  ana maddelerden biri ne yemek yeneceğiydi.
Baş yemek, ayva yaprağından ekşili küfteydi. Köfte deyince aklıma daha çok içinde et olan köfteler geliyor. Oysa, Malatya'da pek çok etsiz köfte yapılır ve onların adı yerel söyleyiş "küfte"dir.
Ayva, kiraz, ıhlamur, fındık, fasulye yaprakları mevsimine göre köfteleri yapılan yeşillikler. Genellikle bu yapraklar, bitkinin meyvesinin çiçeğini açmadan, yapraklar nazikken toplanır. 

Çocukluğumdan beri, annemin, ailenin diğer kadınlarının bu küfteleri nasıl sardığını ve pişirdiğini defalarca izledim. Henüz kendim bu işe teşebbüs etmedim, bir gün cesaret edeceğim elbette.
O cesareti bulana dek, annemden bu sabah aldığım, bildiklerimi teyit ettiğim tarifle, ayva yaprağından ekşili küftenin yapılışını yazayım, belki bir gün yaparım.

Ayva Yaprağından Ekşili Küfte 

Ağaçtan toplandıktan sonra yıkanan ve kurutulan yapraklar sarmak için, yarma, tuz ve sudan yapılan bir hamur yoğurulur. (Bazı yörelerde buğdayın bir türüne yarma deniyor, Malatya'da kullanılan yarma bulgur öğütülürken elde edilen en ufak ve unlu bölümdür.) 

Böylece yapılan hamurla incecik incecik sarılan yapraklar, tencereye sırayla dizilir. Üzerine çıkacak kadar su konulup, bir taşım kaynatılır ve yaprağın acısının ve yeşilinin gitmesi için bu su dökülür. Yeniden sıcak su eklenir, üzerine bir tabakla ağırlık konulur ve pişmeye bırakılır.

Diğer yandan 4-5 baş kuru soğan küçük küçük doğranır, yağda kavrulur. Kavrulan soğanın dörtte biri pişmekte olan sarmalara eklenir.

Ardından suda eritilen erik ekşisi de tencereye eklenir. Erik ekşisi, Malatya'ya özgüdür, nar ekşisi gibi akışkan değildir, kullanırken sulandırılır.

Pişen yemeğin miktarına uygun çoklukta yoğurdun içine 1-2 kaşık un eklenir çırpılır, biraz sulandırılır ve artık pişmek üzere olan küftelerin üzerine yoğurt eklenir, biraz sonra tencerenin altı kapatılır.

Yemek servis edilmeden önce, soğanın kalanı yemeğin üstüne eklenir ve bu şekilde tabaklara alınır.

Diğer bütün yapraklardan yapılan küftelerde usul aynıdır. Mevsimine göre yaprağın bitkisi değişir yalnızca. 

Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere, dünkü yemekten size "budur" diyerek gösterebileceğim bir yemek fotoğrafı yok, maalesef. Onun yerine size yemeğin üstüne dalından yediğimiz vişnenin fotoğrafını teklif etsem?