Bu yazıya Her Güne Üç Güzel Şey'de başladım, burada devam ediyorum. Bir günün hikayesinden iki yazı olur mu derseniz, olacak galiba...
Önce bir gözlemimi yazayım, benim Sultanahmet'e sık sık -neredeyse her gün- gittiğim zamanlarda, şöyle kaba hesap 40 yıl öncesinde de elbet Sultanahmet çok turistikti amma velakin bu kadar değildi. Mesela bugün bindiğim tramvayda Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet duraklarında tek tük vatandaşımız bindi indi, neredeyse tüm diğer yolcular turistti. Meydan, yollar, lokantalar, kafeler her yer bugünkü yağışlı havaya rağmen turist doluydu.
O vakitler Sultanahmet'te büyük adliye vardı, etrafındaki binalar avukat bürolarıyla doluydu. Adliye'nin davacı, davalı, avukat trafiği bitmez tükenmez bir kalabalık oluşturuyordu.
Ayrıca etrafta pek çok yayınevi, matbaa ve onların çalışanları vardı. Cağaloğlu tarafı ise gazete binaları ve gazetecilerle doluydu. Şimdiki gibi halı sarayları, devasa kuyumcu dükkanları yoktu, Kapalıçarşı'ya doğru dükkanlar da vardı tabii ama makul büyüklükteydiler.
Bugün gördüğümşu, bölge bütünüyle turistik atraksiyon alanına dönmüş, insanların büyük çoğunluğu turist, mekanlar turistlere hizmet etmek için tasarlanmış.
İşte, bütün bu turizm gösterisi arasında 2. Mahmut Türbesi adıyla bilinen alan, orada bulunan Osmanlı devlet büyüğü mezarları ve onların gerisinde yer alan Türk Ocağı binasının önündeki kafe adeta bir vaha gibi kalmış.
Bu civara yolum düştüğünde yanımda birisi varsa veya tek başıma orada bahçeye, ağaçlara bakarak kahve içmeyi severim. Bugünün yağmurlu havasında, kafenin tenha haliyle birleşince o bahçe özellikle huzur veren bir sükunet halindeydi.
Türk Ocağı'nın simge ismi Ziya Gökalp kabri de orada yer alana mezarlardan birisi.
2. Mahmut Türbesi'nin dışarıdan, cadde tarafından görünüşü böyle. Arada görünen ağaçlı bölümün arkasında yukarıda bir önceki fotoğrafta baktığım ağaçlık alan var.
Üniversitenin ilk senesinde İstanbul'a henüz gelmiş acemi taşralı olarak kaldığım Çemberlitaş Kız Yurdu'ndaki arkadaşlığı ve o günleri hep hatırlarım.
Bugün Türk Ocağı kafesinden çıkınca Çemberlitaş'ı uzaktan görünce yönümü Beyazıt'a doğrulttum. Ancak üniversiteye doğru Çarşıkapı yönünde devam etmedim, eski yurt binasına bakmak üzere soldaki sokağa saptım. Gel gör ki yurt binasını bulamadım ya da göremedim ve sinir oldum. İnternette aradım, bulduğum doğru ise, meğer deprem güvenliği nedeniyle bina kapatılmış, sanırım ne zaman açılacağı ya da açılıp açılmayacağı belli değilmiş.
Böylece uzun aradan sonra Çemberlitaş'a bir selam vermiş ve terkrar Sultanahmet meydanına dönmüş oldum.
Milyon Taşı bir zamanlar dünyanın merkezi, tüm yolların başlangıcı sayılırmış. Bir süre önce çevresi açıldı, temizlendi ve daha görünür hale getirildi.
Yerebatan Sarnıcı'nı görmek için kuyruğa girmiş kalabalığın yanından geçerek Gülhane'ye doğru yürümeden önce, Yenal Bilgici'nin romanında sık bahsedilen bir buluşma yeri olan Milyon Taşı'na bir selam verdim.
Çemberlitaş ile Milyon Taşı arasındaki zamanda meydanda bir tur attım ve Sultanahmet Köftecisi'ne uğradım, bir porsiyon köfte yedim, ayran içtim. Köftenin lezzetine diyecek yoktu, fakat sanırım 40 yıl öncesinin turistik olmayan halk tipi esnaf lokantası halli dükkanı, oranın adliyedeki işler arasında öğlende karın doyurmak için gidiliveren halini daha çok seviyordum.
Şimdi artık anılarımda kalsın ve öyle yaşasın istiyorum.












