Pazartesi, Şubat 23, 2026

RESET - 3 : Eski Ağıza Yeni Taam

Çok bilmiş AI, başlıktaki ifadeyi turfanda bir şey yemek ile sınırlandırdı. Neyse, öyle olsun.
Şöyle söyleyeyim, reset ettiğimiz bir konuda remake yapabiliriz, kastım öyle.

Eski ağız, benim kaç senelik yemek zevkim, yeni taam pazı ile yaptığım bir çeşit fırında kaygana.
Pazı ile remake, fırında pazılı kaygana oldu.

Bir tavada bir baş kuru soğan ve bir kırmızı kapya biberi zeytinyağıyla biraz çevirdim. 
Önce küçük doğradığım pazı saplarını, ardından irice doğradığım pazı yapraklarını ekledim.
Yapraklar biraz ölünce ocağı kapattım. 
Diğer tarafta üç yumurtayı  dört kaşık yoğurtla çırptım, bir su bardağı mısır unu ve kabartma tozu ekledim, karıştırdım. 
Bir kase kadar lor peynirini karışıma yedirdikten sonra soğan pazı karışımını ekledim, hepsini karıştırdım.
Bir fırın tepsisine yaydım, 180 derecede yarım saat pişirdim, sonra on dakika 100 derecede biraz beklettim ki biraz gevrek olsun.



Aslında yeşili daha bol ve rengi bu kadar turuncu değildi.

Cuma, Şubat 20, 2026

RESET - 2 : Nedir onlar?

 

Nedir onlar? 
Zihnimizi dolmuşken bize ferahlık veren, nefesimiz kesiliyorken yeniden nefes almamızı sağlayan, dünyaya bakıp ruhumuzu karartmışken  iyilikleri, güzellikleri hatırlatan...

Mesela;
Bir yolcu treninin geçişini izlemek bana neş'e verir, yolculuğa çıkmak ihtimalini hatırlatır,
Bir şehir hatları vapurunun bacasından çıkan hafif dumanı görmek, arkasından uçuşan martıları izlemek der ki işte hayat bu seyrettiğin ve tekrarlayan güzellikler,
Konsere gitmek, senfoni orkestrasını dinlemek, tamamen başka bir dünyaya uçuvermektir,
Deniz kenarında, kum üzerinde yürümek, dalgaların sesini, şıpırtısını dinlemek hele bir de hafif esinti varsa, sadece o anı yaşamanın en güzel şeklidir,
Kitap okumak, film seyretmek var oluşun vazgeçilmez iyilik halleridir,

Yazı siz de sizin için önemli bulduklarınızı, hatırladıklarınızı, olur mu?
O kadar çok ki onlar, biriktirmeli, açıp açıp bakmalı.

*Fotoğraf dünden

Salı, Şubat 17, 2026

RESET - 1 : Rüya

Yeni birlikte yazma serimizin ana başlığı "RESET" olsun dedi sevgili kaptanımız Neslihan. 
Olsun tabii! 
Zaten derdimiz başlıkla, konuyla bağlı olmak değil, birlikte yazmak; eş zamanlı yazmanın ve yazılanları okumanın getirdiği sinerjiyi yaşamak.

Bu ilk yazıda neyi sil baştan yapacağımı düşünürken, ara yüzde dolanırken, arşivde bekleyen bir yazımı buldum, yayınlanmamış. 
Yazdığım zaman için fazla kişisel bulmuşum, zülfiyare dokunacağını düşünmüşüm.
Gel zaman git zaman o rüyanın bir izdüşümü yaşanmış, bak sen şu hayata demişim. 
Şimdiki zamana gelinceye dek köprülerin altından o kadar çok su aktı ki ne zülüf kaldı ne yar ne endişesi.
Hayat işte!




Bu yazı kendim için, kimselere göstermeye niyetim yok.
Gece bir rüya gördüm.
Tamamlanmamış, yarım kalmış bir meselemin rüyası olduğu apaçık.
Hatırlamaya çalışacağım:
Bir tatil yerindeyiz, çocuklarla birlikte ve sanki A.de var. Şimdikinden 5-10 yaş gençmişim, gençmişiz.
(Kaybolan yıllar, ne yazık! Duygularım onlara takılmış kalmış. Evet, alacaklıyım da. Ancak, geri getirmek mümkün değil, o yılları.)
Dışarı dolaşmaya çıkıyoruz, yağmur, fırtına bir şeyler oluyor içeri kaçıyoruz. Sığınıyoruz. Sonra, aşağıdan bir ses geliyor, birisi haber veriyor, C. gelmiş. Hiç şüphesiz, o da genç. Yakında bir yerde yaşıyormuş, çiftlik evi varmış. Evini gezmeye gidiyoruz. Sanırım, yine çoluk çocuk.
(Çocuklarım olmadan hareket etmiyorum hiç. Bunu öğrenmeliyim. Kendim için yaşamayı, tek olmayı.)
İçimde ona karşı bir yakınlık hissediyorum, eski günleri ve enerjiyi mi hatırlıyorum, acaba. Sonra bir şeyler oluyor, biz yalnız kalıyoruz sanırım.
Sonrasını hatırlamıyorum.
Ya henüz sonrası yok, ya da basit açıklama; uyandım.
Galiba, henüz sonrasını düşünecek kadar açamadım kendimi.


Yazının tarihi Aralık 2008, sonra taslak tarihine bakıyorum Haziran 2009,  rüyadaki öngörünün yaşandığı zaman  2014.
Ve yukarıdaki sardunyalar 2014 yılının anılarından.


Pazar, Şubat 01, 2026

AYIN BİRİ

Az zamanda çok işler yaptığımız bir günün hikayesini anlatayım niyetiyle başlıyorum söze, bakalım  nereye kadar gideceğiz?
Bunu dedim demesine de, metrodan Vezneciler durağında inmekten öncesi de var.

Pazar sabahı, kış günü, hava ancak aydınlandı, evden çıkıyoruz ve mahalle uyurken kızımla Kadıköy metrosuna yürüyoruz. Ayrılık Çeşmesi'nde Marmaray'a aktarıp Yenikapı'da iniyoruz ve ver elini Hacıosman metrosu; bir durak sonra Vezneciler'de yeryüzüne çıkıyoruz.



Vezneciler Yurdu'nun yanından geçip Vefa'ya yöneliyoruz, üstteki fotoğrafta adını okuduğunuz Cüce Çeşmesi sokaktan kıvrılıp, ( arka planda gözüken cami kubbesi Şehzade Camii'ne ait ) Dede Efendi Sokak'a dönüyoruz ve az sonra Vefa Lisesi'nin önünden geçiyoruz.

Eski İstanbul'un kalbindeyiz sanki, sokaklardan tek tük geçen var, hava gri ve durgun, sanki zaman da durmuş gibi. 
Bir köşe daha dönüyoruz ve işte karşımızda Vefa Bozacısı'nın bulunduğu bina. 
Sonra bir dönüş daha ve kilise düz gidince aşağıda olmalı diyor kızım. Önümüzdeki insan kalabalığını görünce, hoppala diyorum, kuyruk buradan mı başlamış?



Evet, gerçekten tee oradan başlamış kuyruk ve insanlar sıraya girmişler, bekliyorlar.
Ben kuyruğun sonuna ekleniyorum, kızıma diyorum ki git bir bak yavrum, içeriye almaya başlamışlar mı, sırada kaç kişi var?
İnsanlar konuşuyor, rivayet muhtelif, henüz kapı açılmadı diyen var, akşamı buluruz diyen var...
Şu fotoğraftaki kalabalık kuyruğun dörtte biri bile değil, uzunluğunu varın siz hesaplayın.
Birazdan kızım arıyor, anne bu sıra bitmez, biz akşama kadar bekleriz, bu soğukta olacak iş değil, diyor.
Ne yapalım, dönelim mi?
Gidelim bir yerde kahvaltı edelim, diyoruz. Evden çabuk çıkalım diye kahvaltı yapmamış, yolda küçük bir simiti paylaşmıştık. 

Bu arada, Ayın Biri Kilisesi neymiş, neden insanlar bugün önünde kuyruk olmuş diyorsanız, resmi adı Panagia (Meryem Ana) Kilisesi olan bu yapı ve özelliği hakkında şurada bilgi ve fotoğraf bulabilirsiniz. 



Az önce önünden geçtiğimiz Vefa Bozacısına dönüyoruz. 
Hemen öncesindeki leblebiciden eve götürmek için bir paket leblebi ve leblebi helvası alıyoruz, içeriye girip bozalarımızı söylüyoruz.
Bozanın üzerine tarçın serpiyoruz, üzerine de bir avuç leblebi atıyoruz, sonra bozanın keyfini çıkarıyoruz.

Tamam bozamızı içtik iyi oldu, ancak kahvaltı yaptık sayılır mı?
Çiçeğim "ben açım" diyor, Taksim'e çıkalım kararına varıyoruz. Tekrar metro durağına gidiyoruz, Taksim'de inip İstiklal Caddesine yöneliyoruz.

Şurada meşhur bir Karadeniz pidecisi vardı, ne dersin diyorum, olur alınca Taksim Maksem'inin arka sokağından yürüyoruz ve fakat pidecinin kapısı henüz sadece aralık, fırını çalıştırmamış oldukları besbelli, sandalyeler henüz masaların üzerinde toplu duruyor, çünkü saat henüz 11 bile olmadı, erken kalktık ya yol alıyoruz.

O zaman Lades'e gidelim, menemen yiyelim mi? Olur gidelim. 
Gidemiyoruz, yine yoldan şaşıyoruz, gelmişken  şu karşı sokaktaki Aya Triada Kilisesi'ne bir uğrayalım, bir mum dikelim hiç değilse, anahtar dileği olmadı, mum dileği olsun hiç olmazsa.




Bizim göç yolunda düzülür günü devam ediyor. 
Lades'e doğru giderken etrafı seyre dalıp sokağı kaçırıyoruz, Hayvore'ye gidelim bari diyorum, belki pide vardır, fırını yakmışlarsa. 
Hayır bugün yakmıyorlarmış fırını, ama çorba var; kızım balık çorbası istiyor, ben kara lahana çorbası içiyorum. Üzerine bir fırın sütlacı paylaşıyoruz, birer de çay içiyoruz.
Bir ara sürreal bir his yaşıyorum; Beyoğlu'na bir laz yemeği lokantasındayız ve içeride Edith Piaf şarkıları çalıyor, kızımla gülümsüyoruz.

Artık yolcu yolunda gerek, eve dönelim, annem daha fazla yalnız kalmasın. Bir yandan İstiklal Caddesi kalabalıklaşmaya başladı, saat 12'ye geliyor.
Tünel'le Karaköy'e iniyoruz.
Karaköy alt geçidinden geçerken karşımıza dört kişilik bir grup çıkıyor. Bir gelin, bir damat ve yanlarında bir genç kadın ve bir genç erkek. Konuşmaları kulağıma çalınıyor, "çantacı nerede" diyor gelin hanım. Üzerinde siyah manto ve gelinliğinin altında siyah tayt var. Damat ve şahitleri olduğunu düşündüğüm arkadaşları da telaş içindeler. 
İşte size bir sürreal İstanbul sahnesi daha!



Karaköy vapurundayız şimdi, sabahtan beri oradan oraya seyirtmenin rehaveti çöktü üstümüze, dalgın dalgın denize bakıyoruz ana kız. 

Kadıköy'de ayılıyoruz ama, salep çekiyor çiçeğimin canı. Baylan'da var diyor, gidelim diyorum.
Kızım salep söylüyor, ben sade kahve. 
Tamamdır, Kadıköy çarşısını da tura eklemeyi başardık ya, artık eve dönebiliriz.

Salı, Ocak 20, 2026

Kardan Sonra Denizin Rengi Nasıldı?

Buraya gelip yazmak isteği duyduğumda, genellikle konfor alanımın dışına çıkmış oluyorum.Konfor alanım, Kadıköy yakasında  ve sahilde yürüyüş, cadde ve  Kadıköy çarşısıyla sınırlı. 
Özellikle son yıllarda karşı kıyıya -yani Evropa'ya azizim- geçmek, geçtikten sonra İstiklal Caddesinde yürümek tam bir mücadele haline geldi. Karşı kıyı seferini neredeyse her seferinde kendi kendime cık cıklayarak, ya da artık yaş kemale erdi nasılsa diyerek açıktan söylenerek tamamlıyorum.

Haydi bakalım! Bu negatif başlangıcı atlayalım, okunmamış sayalım ve şimdi bugün bizim taraf ile karşı kıyı arasındaki deniz ve üzeri nasıldı onu anlatayım.



Denizin rengini anlatırken mavi der geçeriz ya, Boğaziçinde akıp duran denizin öyle bir tek rengi yoktur. Günün saatine göre ışıltısı değişir en başta. Sonra hava durumuna göre değişir, yağmur yağınca koyulaşır, biraz daha boz renk olur. Rüzgarın lodos veya poyraz oluşuna göre değişir, poyrazda daha parlaktır rengi, lodosun çalkantısı çoğaldıkça grileşir, bulanır.
Bazen algler basar, günlerce turkuazın tonları ışıldar durur. bazen akıntı çoğalır, laciverti koyulaşır. Ya da bugünkü gibi, kar yağışından sonraki gün öyle bir renk olur ki bakar durur isim veremezsiniz; sanki içinde buz parçaları varmış gibisine gri, sanki akıntı yön değiştirmiş gibi firuzesi çoğalmış...




Bir de denizüstünün uçanları vardır. Yol boyu izlediğim, dikkatim dağılmasın diye bir tek kare almak için teşebbüste  bulunmadığım. 
Martıları biliyoruz artık, vapurların, motorların eşlikçisi, onları iki kıyı arasında getirip götürmeyi kendilerine görev edinmiş olan gümüş rengi küçük martılar.
Bir de yukarılarda dolaşan, kanatlarını kocaman açan, bütün denizi gözlem altında tutan büyük beyaz martılar vardır, diğer kardeşlerinden daha ağır abi takılırlar.
Yelkovan kuşlarına rastlar ve balık sürüsü gördüklerinde denizin üzerinde fırdolayı gezmelerine tanık olduysanız, ne mutlu size.
Gelelim, karabataklara. Genellikle Kadıköy mendireğinde uslu uslu oturan, arada bir suya dalıp çıkan karabataklar bugün çok cevvaldiler. İkili üçlü, tekli yükseklerde uçuyorlar, adeta keşif kolu gibi çalışıyorlar ve dalıp dalıp çıkıyorlardı. Bu kadar çok karabatağı aynı anda bu kadar yüksekte uçarken görmemiştim, bugün hayranlıkla seyrettim onları.

Yukarıdaki fotoğrafları büyütmenizi öneririm,
İlkinde ön planda Dolmabahçe açıklarındaki işaret şamandrasını görüyorsunuz, denizin rengi ile kendi rengi hoş bir tezat oluşturuyordu. Arka planda MSÜGS Fakültesi ve  Dolmabahçe arasındaki sahil ve geride Taksim civarının  binaları var. 
İkinci fotoğrafta, az önce önümüzden geçen devasa tankerin dümen suyuna girmek için yavaşlayan motorumuzun arkasından Kızkulesi'ne ve Marmara açıklarına doğru bakıyoruz.