gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 02, 2023

Kuğu Gölü Balesi Program Dergisi'nin sayfalarını açıyoruz...

Ankara'da anneannemlerin evindeyiz, mevsim kış olmalı fakat yılı hatırlamıyorum. Belki 65 yılı olabilir, henüz okula gitmiyorum. O senelerde babam Ankara'ya geldiğinde bir kaç kez beni de yanında götürmüştü, annanemlerde kalmıştım. 
Oldum olası misafirliğe gitmeyi severdim zaten, o senelerde teyzem ve küçük dayım evdeler üniversite öğrencisi olmuşlar ya da olmak üzereler. Belli ki orada olmak bana eğlenceli geliyor; dedemin masada oturup sebze ayıklaması, annanemin yemek yapması, okula gidip gelen genç insanlar, onların ayakları altında dolaşıp duran küçümen ben...
Evde telefon var, annemle konuşuyorum, henüz küçük bir bebek olan kardeşimi soruyorum, ı-ıhh henüz onu özlememişim, annemi özlemişim evet, bir de sütün kaymağını özlemişim...

O evdeki böyle misafirlik yapılan zamanlardan birinde, misafir odasındaki büfenin üzerinde resimli bir dergi mi acaba, karton kapaklı bir şey görüyorum. Sayfaları çeviriyorum, bakıyorum, tekrar tekrar bakıyorum. Çok güzel gözüküyor gözüme, böyle puf puf kabarık elbiseler giymiş güzel kızlar aynı biçimde yan yana durmuşlar. Başka bir sayfadaki resimde ellerini hoş bir şekilde tutmuş, başını hafifçe yana yatırmış, saçında taç gibi bir şey olan güzel bir kadın var. Sadece resimler yok dergide, yazılar da var, henüz okuyamıyorum. Belki o dergi bir kaç sene atılmadı ve ben okumayı öğrenince okudum, belki sordum teyzeme ya da dayıma onlar ne olduğunu söylediler, tam hatırlamıyorum.

Bu sabah kahvaltıda annemle konuşurken kurduğum muhtemel hikaye şöyle olmalı:
Operayı, baleyi, sinemayı çok seven ve kardeşlerine (sonraki yıllarda biz yeğenlerine de) bu sevgiyi aşılayan büyük dayım, Ankara'ya geldiği bir seferinde Kuğu Gölü balesi temsiline gitmiş, (artık yanında aileden kimleri götürmüş orası net değil) sonra program dergisi eve gelmiş ve atılmaya kıyalamayıp uzunca bir süre büfenin üzerinde durmuş.  



Aklımda kalan o güzel kadın, Devlet Balesi'nde uzun yıllar baş balerin olarak dans eden ve dünyanın çeşitli yerlerinde üç yüzden fazla kez Kuğu Gölü balesinde sahneye çıkan değerli balerin Meriç Sümen olsa gerek. 

Yukarıdaki fotoğrafı şuradan aldım

Gerçekten o program dergisinde kimler vardı, emin değilim. Ancak, Kuğu Gölü'nün sahneye konulması ve Meriç Sümen'in rol alması hakkındaki eski hikayelere bakılınca, tarihler tutuyor. 
Kendisiyle yapılmış bir söyleşide sanat hayatını, o yılları, balerinlikten baş koreograflığa giden yolları anlatıyor, okumak isterseniz burada tık!

Yıllar içinde Kuğu Gölü defalarca yeniden ve yeniden sergilendi, haliyle. 
Benim unutamadıklarımdan bir tanesi İstanbul'da AKM'nin büyük salonunda izlediğim, diğeri ise Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda muhtemelen 86'da bir İstanbul Festivali gösterisi olarak, hatırladığım kadarıyla Bükreş Balesi tarafından sergilenen idi.
Bu sonuncusunu izlerken bir grup arkadaştık ve içimizden biri,  parmak ucunda döne döne dans edilen ünlü sahnedeki 32 fouetté dönüşü sayısını takip edecek kadar bu sanatı yakından bilen birisiydi.

Kuğu Gölü'nün son olarak sergilenişiyle ilgili bir haberde, baleyle ilgili çok ayrıntılı bilgi ve bol fotoğrafı görünce linkini buraya eklemeden edemedim.


Salı, Mart 01, 2016

dört senede bir gelen gün, şubat'ın yirmidokuzu

bu sene, benim için 29 şubat pek anlı şanlı geçti, doğrusu.
bir kere uzun zamandır olmadığı kadar yoğun bir sis bütün gün deniz üstünden kalkmadı. öyle olunca kimi zaman gemilerin sis düdükleri, kimi zaman  siste yüzüyormuş gibi duran kızkulesi filan şiirsel duygular uyandırdı. gel gelelim, karşıya gidip gelmek hayli meşakkatli dahası korkutucu hale geldi. akşam iskelelere kepenk indirilmeden hemen önce bindiğim deniz otobüsü iskeleye yanaşana dek, körebe oynar gibi hissettim!

öğlene dek büroda aysonu işleri, banka işleri, ödemeler ile meşguldüm. öğlenden itibaren ziyaretçi akını başladı; dilekçe imzalamak için gelen bir yakınımız, yakın zamana dek birlikte çalıştığımız genç arkadaşımız ve yıllar öncesinde kendisi çocukken tanıdığım şimdi 5 çocuk annesi olmuş genç kadın.
her biri değişik duygular uyandıran sohbetler...
özellikle saçı iki örgülü halde ilkokula gidişini bildiğim güzel kız çocuğunun, dertli boşanmalar yaşamış, tedavi edilmesi sürekli ilaç kullanmasına bağlı rahatsızlığı olan yorgun bir kadın haline gelmesi beni çok sarstı.
hayat herkese aynı şekilde davranmıyor. adil mi, hiç değil!
umarım başvurduğu ve beni referans gösterdiği işe onu alırlar ve bu defa umutsuzluk zincirini kırar, t.

akşam evde kızımın sinirine maruz kaldım. ygs yaklaştıkça bizimkinin heyheyleri tepesine çıkıyor ve sonsiniremicianne olarak ben o heyheyleri kışkışlanması için şamarannesi oluyorum.
neyse yaa, helal olsun yavruya. bu da geçecek elbet.

şubat'ın yirmidokuzuna kadar geçen yakın günlerde şöyle şeyler oldu:



nefis taze soğan, baharlık, yemyeşil, taptaze...

aşurelik buğday ve kuru börülceyi haşladım. bol yeşil soğan, ufaklanmış ceviz içi, ufaklanmış beyaz peynir, ince doğranmış marul, zeytinyağı ve nar ekşisi ile harmanladım.
nefis bir salata oldu.
deneyin.



canım şebi kaç zaman önce bahsetmişti, palyaçolar üstadı slava polunin'den. 
gel zaman git zaman, iki aydan fazla oldu, bir de baktım slava zorlu'ya geliyor. çocuklarla gideriz diye biletleri erken erken aldım, sonra bizimkiler niyeyse istemediler hatta burun kıvırdılar.
 iyi ya, ben de arkadaşlarımla giderim. netekim, öyle oldu.
çocukluğun en saf duygularıyla oynadığımız balonlar ve hakiki bir kar fırtınasıve de üzerimizden aşırdığımız örümcek ağları gösterinin en coşkulu anlarıydı.
baştaki blue canar/mavi kanarya şarkısı, ve istasyondaki palto sahnesi benim için unutulmazlarıydı.
burada  gösterideki nefis müzikleri bulacaksınız.
dinleyin bence, gösterinin videolarını izleyin bir de.




şubat ayının son armağanı, balkondaki sukulentlerin saksıda kuytu köşede kendi kendilerine coşup çiçeklenmeleriydi.
isteyene verecek bir dolu yavru sukulent oldu, bu çiçekler sayesinde.


Pazartesi, Kasım 23, 2015

9 sene geçmiş! ekmekcikız artık 10 yaşına girdi, olacak iş mi?


istediği kadar şaşkınlık verici olsun, istediği kadar inanılmaz sayılsın...
oldu işte!
ilk yazmaya başladığım gün bugünü görebilmiş miydim? hayır!
düşünmüş müydüm? hayır!

o sene doğan çocuklar yakında adam olacak.
o sene çocuk olanlar bugün genç insan. bknz. kendi çocuklarım, yeğenlerim, arkadaşlarımın çocukları...

dokuz senede neler oldu, neler.
memlekette değişenler, dünyada değişenler...
hayatıma kimler girdi, kimler kaldı, kimler çıktı.
iz bırakanlar, unutulup gidenler...

neyse, bakalım daha ne günler yaşanacak, neler göreceğiz.
iyilik olsun, sağlık olsun, sevgi olsun, dostluk olsun...

Perşembe, Şubat 05, 2015

Miro ile bir gün ve devamı...

Yarıyıl tatilinin ilk haftası göz açıp kapayana dek geçti. 
Çocuklar çoğunlukla arkadaşlarıyla bir yerlere gittiler, iki gün babaanne ziyaret edildi, derken bir baktık ikinci hafta da yarılanmak üzere.
Ricacı oldum, bir gün de bana ayırsanız... Hemen program yaptık, Sabacı Müzesi'ndeki "Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" başlıklı sergiye gidelim dedik.
Çarşamba sabahı oğlum kahvaltıya geldi, hafta içi yavaş bir güne başlamanın keyfini çıkardık. Kahvaltı sonrası yola revan olduk, gece arkadaşında misafirlikte olan kızımı aldık. 
Emirgan'da, yola çıkmadan ağzına bir lokma atıp sonra da acayip acıkan kızıma kahvaltı ısmarladım, o kol böreği ziyafeti çekerken biz de oğlumla kazandibi taam eyledik.



Karnımız tok, keyfimiz yerinde müzeye girdik. resimleri seyrettik, videoları izledik, gözümüz şenlendi. Buradaki üçleme yıldız, ay ve güneş.

Sabancı Müzesi'ndeki sergi güzel hazırlanmış ve oldukça kapsamlı.  Burada, sergiyle ilgili kapsamlı bilgi yer alıyor, bir tık lütfen! 

Miro'dan sonra, müzenin sürekli kolleksiyonundaki Türk ressamlarının eserlerini de ihmal etmedik. Özellikle İstanbul manzaralı resimlere, manzaraların bugünkü yapılarla görünmez olmuş halini düşünerek, içimiz sızlayarak baktık.



Müzenin içi kadar, bahçesi de cazipti.
Bir yandan o güzelim boğaz manzarası, diğer yandan bahçedeki bitkiler içimizi açtı.
Mimozalar açmıştı, çok şaşırdım, biraz erken değil mi?
Yukardaki fotoğrafta bir çitlembik ağacı var. Ağacın yanından çıkıveren genç dal, nasıl büyümüş yeni bir ağaç haline dönüşmüş ve ana ağaçla nasıl kaynaşmış.
Görebildiniz değil mi?



Eh, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan o kadar uzun süre gezip yorulunca, karnımız zil çalmaya başladı yeniden.
Yeniköy'e doğru yola koyulup, iskelenin sokağındaki balıkçıda karnımızı bir güzel doyurduk. Ben hamsi yedim, çocuklar tekir. Pek lezzetliydi doğrusu.

Balık sefasından sonra bir alış veriş merkezine tıkadık kendimizi, gençler bir şeyler baktılar, bir iki parça alış veriş yaptılar.
Sonra onlarla bir süreliğine ayrıldım, onlar abinin öğrenci evine gitti, ben arkadaşımla baleye gittim.
Baleye gelmeleri için öneride bulunup ısrarcı olduysam da kandıramadım.
Oysa gelseler seveceklerdi, eminim. Zira İDOB güzel  bir üçleme yapmış, klasik, neoklasik ve modern balelerden oluşan üç perdeli bir gösteri düzenlemişti.
Trafiğin en boğucu olduğu saate rastlayınca nefes nefese girdim salondan içeri, ama koşturduğuma değdi doğrusu.
Burada, biraz bilgi var isterseniz. Tık, lütfen.



Sanat dolu keyifli bir günü  tez zamanda tekrarı dileğiyle ve yine müze bahçesinde çektiğim ve kokina olduğunu sandığım şu güzellikle noktalayayım.
Nefis değil mi?

Perşembe, Mayıs 29, 2014

SEYYAH OLDUM ŞU ALEMİ GEZERİM


Koreograf Beyhan Murphy 2001 yılında Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden ve Elif Şafak'ın metinlerinden esinlenerek SEYAHATNAME isimli bir modern dans eseri yapmış.
Bu eser o sene kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, dünyanın çeşitli yerlerinde büyük övgüler alarak defalarca sergilenmiş.
Devlet Opera ve Balesi'ndeki bir grup genç insan, 2012 yılında,  2Modern Dans Topluluğu İstanbul kısa adıyla MDTist'i kurmuş.
İşte bu grup on sene öncesinin beğenilen eserini SEYAHATNAME 2 adıyla yeniden sergilenmeye başlamış.
Ve acı itiraf,  bütün bu -mişli geçmiş zamandan  benim haberim olmamış!

İyi ki, canım arkadaşlarım var. İyi ki, onlar çeşitli sanat etkinliklerine bilet alırken beni de düşünüyorlar.
Aksi halde, bunca sene bu çok başarılı ve göz alıcı eseri duymamış olmanın utancı yanısıra, izleyememiş olmanın üzüntüsünü de tadacaktım.

Dün akşam,  gösteriyi izlerken ve sonrasında alkışlarken içimdeki en yoğun duygu, hayranlıktı.
Onların yuvası olan kocaman, capcanlı ve İstanbul'un en merkezi konumlu sanat binası olan AKM'nin yok edilmesine ve çalışmaları için  çok zor şartlar kalmasına rağmen varlığını sürdüren baleye, modern dansa ve on yaşatan sanatçılarımıza içten ve candan bir selam gönderiyorum.





Hiç değilse gelecek sezona ya da bir yerlerde yakalayana dek, buradan size Seyahatname 2'nin bazı bölümlerini göstereyim istedim.
 İzleyiniz!

Pazartesi, Kasım 25, 2013

bir hafta sonu daha böyle geçti...


üsküdar'a gideriken aldı da bir yağmur...
eh, biraz öyle oldu, ama zaten cuma hava yağmurluydu. akşamüstü mutaden arttı ve trafiğin canına okudu.
annemi  görmeye kardeşime gidiyordum, motorla geçiş dert değil de sonra taksi bulmak için bir süre kuyrukta beklemek gerekti.
kapıyı annem açtı, onu ayakta gördüğüme çok sevindim. ev ahalisi dışardaymış, sırayla geldiler yemek vaktine dek. sohbet, muhabbet...
gece eve döneceğim sabah işim var dedim, her biri ayrı ayrı ısrar etti, kalmıyorum diye gücendi. ne yapayım, ben de sabah yarım saat daha evde tembellik etmek kârdır diye dönmek istedim.
cumartesi sabahı, önce pilates, azıcık kaslarım esnesin, ohh! 
sonra büyük market alışverişi, evde alınanları yerleştirmece, yarın gelecek ağır misafirler için yemek yapmak faaliyeti.
yemek yaparken, reklam oldukça kanal değiştirerek, son büyük keşfim eski radyomun sefasını sürdüm. komşulara fenalık getirmemişimdir, umarım.
akşamüstü bir duş alıp hazırlanıp, metroya koşturdum. sonra metrobüsle zincirlikuyu.
n. dedi ki, "tünel yapmışlar, doğrudan zorlu psm'ne ulaşıyormuş". öyleymiş hakkaten!
n. "jersey boys" müzikaline bilet almıştı, öncesinde şöyle hafif ve lezzetli birşeyler yedik. sonra müzikal...
jersey boys, son derece hoş düzenlenmiş bir gösteri. eskilerin ünlü topluluklarından "the 4 seasons"ın oluşunu, gelişimini vs anlatıyor, bir yandan da onların şarkıları çalınıyor, söyleniyor. eğlenceliydi.
unutulmaz şarkılardan benim için başı çeken "ı can't take my eyes off you" idi.
sahnenin teknolojk olanakları müthiş, bu arada!
sonra yine metrobüs, metro ve trafiğe maruz kalmadan, kolaycacık evdeyim.
bütün hafta ve gün boyu koşturmaktan evde şöyle ayaklarımı uzatıp vakit geçiremiyorum, diye kendi kendime söyleniyordum ki, "aramızda kalsın"ın kaçırdığım bölümlerine takıldım bir süre. öyle böyle derken,  iki bölüm seyretmişim.
akşamki geç vakit seyir bakmanın bedelini, ertesi sabah 10'daki derse gitmek için yola çıkmış olmam gereken saatte uyanarak ödedim. sonrası, koştur allah koştur! neyse, derse on dakika geciktim sadece...
öğleden sonra, ders çıkışı bir vapur sefası yaptım. günün yegâne sefası da bu oldu!
eve ulaştığımda oğlum haftalık ziyareti için gelmişti, bile. ondan az sonra kızım da babasından döndü.
yemek yedik, sofrayı topladım.
dün aldıklarım çocukların isteklerinden eksik kaldığı için tekrar alışveriş yaptım.
kek yaptım, browni yaptım.
çamaşır yıkadım, astım.
meyve soydum, ikram ettim.
akşam yemeği için sofrayı hazırladım, salata yaptım.
yemek yedik, biraz sohbet ettik çocuklarla.
nar ayıkladım, süt ısıttım, tarçın karanfil çayı yaptım.
oğlumun evine götürmesi için kek, börek paketledim.
sonra o evine gitti, kızım ve ben uyuduk.
yorulmuşum.


browni müthiş oldu. tarif cafe fernando'dan.
muffinin tarifi yok, uydurdum diyelim. 
içinde portakal kabuğu rendesi, kuru üzüm ve ceviz var.

Çarşamba, Temmuz 10, 2013

CAZ GECESİ

Evet, yaptım.
Önce gittim kendime bilet aldım.
Sonra iki gün önce doğum günü olan arkadaşımın bütün kış boyunca "birlikte bir konsere gitsek" demesi aklıma geldi.
 Aynı anda yıllarca birlikte İstanbul Festivali konserleri dinlediğimiz başka bir arkadaşım da "bunu sever" diye düşündüm.
Düşünceyi eyleme dönüştürmek kolay oldu, iki bilet daha aldım.

Dün gece Haliç Kongre Merkezi'nde şu konseri dinledik. Tık!
Konser başladıktan az sonra, caz tanrıları bizi havalandırmıştı bile.
Mesela, tık! 

Son parçada iyice kanımız kaynadı, çalınan parça klasik cazın üstadlarında Dave Brubeck'ın bizim aksak ritmlerimizden etkilenip yaptığı Blue Ronda Ala Turk üzerine bir çeşitlemeydi.

Aşağıda, o parçanın aslı var. Dinleyin, kanınız kaynasın!

 

Çarşamba, Aralık 19, 2012

DİLEK FENERİ

Arkadaşımdan bir davet aldım.
Diyor ki:

2012'ye,  31 Aralık saat 22.30'da Caddebostan Sahili ( Marmara Yelken karşısı ) binlerce dilek fenerini gökyüzüne göndererek veda ediyoruz. 
Katılın , arkadaşlarınızla paylaşın. Gökyüzünü aydınlatalım. 2013'e dileklerimizi sunalım.

Duyduk duymadık demeyin!


Efendim, dilek feneri uçurmak bir Uzakdoğu geleneğiymiş. 
Yüzyıllardır festivallerde binlerce kişi dilek dileyerek bu fenerleri gökyüzüne gönderirmiş. Gökyüzüne dilek feneri göndermenin şans ve bereket getirdiğine, problemlerden, endişelerden arındırdığına inanlırmış.
Yeni yılda, doğumgünlerinde, düğünlerde ve dileklerinizin gerçekleşmesini arzu ettiğiniz herhangi bir anda bu fenerleri uçururlarmış.



Geçtiğimiz yaz, sahilde fener uçuran insanları sık sık gördüm.
Bazen tek tük, ya da bir kaç tanesi arka arkaya, bazen bir çok fener bir aradaydı.

Bu defaki proje daha çok ışıklı dileği bir arada görmeyi vaadediyor.
Gerçekleşsin dilekler!


Çarşamba, Haziran 06, 2012

SÜRPRİZLİ BİR AKŞAM

Dün akşam Aya İrini'de Zürih Balesi'nin "Boşlukta Rüzgârlar" başlıklı gösterisine gidecektim.
Akşamüstü arkadaşım aradı, yemeğe davet etti. Programımı söyledim "sen gelsen, baleye?"
"Bilet bulunur mu?" Evet, var dediler.
Gösteri saatinden epey önce oradayız, tesadüf bu ya gişe önünde fazla bileti olan birisi var. Bilet işi tamam!
Topkapı Sarayı avlusunda kısa bir yürüyüş, "Karakol"  cafede bir salata, bir kadeh şarap ve işte Aya İrini'deyiz.
Daha önce de yazmış olduğumu biliyorum, tekrarlıyorum: Bence  Topkapı Sarayı Avlusu, Aya İrini, eski Darphane büyülü mekanlar. İnsan orada zamanı başka bir boyutta algılıyor. Üstüne bir de sanat eklenince, duygular iyice yükseliyor.

 

Gösterinin program dergisinde okudum:
Hofmannstal "Derinliği gömek gerek. Nereye? Yüzeye." yazıyor ve sanatsal düsturunda "gelip geçici olandan, farklı adlar altında hiçlikten başka birşey yok etrafımızda ve bunun ötesinde yatan da varoluşun dipsiz boşluğu" diyor(muş).
Zürih balesinin koreografı Heinz Spoerli, balelerinde bu boşluğu yüzen, hareketli formlarla betimliyor(muş).
İzlediğimiz gösteri Bach'ın viyolonsel süitleri üzerine tasarlananmış bir bale ve "Boşlukta Rüzgarlar" adını taşıyor.
Dansları izlerken Paul Auster'in son kitabı "Kış Günlüğü"nde yazdığı olay aklıma geldi. Nicedir tutulduğu yazamama derdine derman olan, bir bale gösterisini izlemek oluyordu. Vücutların müzikle yarattığı uyum, bir hikayeyi anlatmaya çalışmayan saf dans ona iyi geliyordu.
Yazarın anlatmak istediğinin ne olduğunu dün gece anladım.



Bale bitti, dışarıda bizi şurup gibi bir hava karşıladı.
Gülhane'nin yanındaki yokuştan indik, tramvayla Karaköy'e gittik.
İskeleye doğru yürüyorduk ki, arkada şimşekler çakmaya başladı. Bu da ne demeye kalmadı, iskelenin tentesine patır patır yağmur damlaları inmeye başladı. Onbeş dakika hızla yağdı yağmur.

Ve o sırada, ay,  Kadıköy tarafından yükseliyordu gökte. Önünden geçen bulutlara  kızmış da ondan mı kızarmıştı, bilemedim.

Temsili fotoğraf buradan...

Pazar, Ekim 30, 2011

MELEKLERİN EĞLENCESİ




Martha Graham Dans Topluluğu İstanbul'daydı.
Yine bir piyango bileti çıktı bana -malum bu konuda şanslıyım, arkadaşlarım sayesinde- ve kendimi İşSanat'taki gösteride buldum.

Modern dansın öncülerinden Martha Graham'ın kurduğu dans topluluğu tüm dünyada artık klasikleşmiş modern dans repertuvarıyla ve yeni eserleriyle izleniyor, saygıyla kabul görüyor.

Yukarıda bir bölümü olan ve İstanbul gösterisinde bizim de izlediğimiz Diversion of Angels/Meleklerin Eğlencesi, Martha Graham'ın 1948'de yaptığı bir koreografi.

Modern dans izlemek zaman zaman insanı zorlar, klasik dansın ve balenin süslü halleri onda yoktur. Sadece insan bedeni ve çarpıcı olmayan bir müzik eşliğinde sözünü anlatır.

Nasıl buldunuz meleklerin eğlencesini, ilginizi çekti mi?
.

Cuma, Ağustos 12, 2011

BALONCUK!

Çocukluğumda elini yıkarken, bazen bir oyun oynardım:
Önce sabunu iyice köpürtürdüm.
Sonra baş ve işaret parmaklarımı uçlarından birleştirip, halka biçimine getirir ve yavaşça halkayı açmaya başlardım.
Halka arasındaki bir sabun zarı belirirdi.
Üzerinde gökkuşağı renkleri olan bu zarı yavaşça üfleyerek baloncuk yapardım.
Olabildiğinde büyük bir baloncuk olduğunda parmaklarımı kapatır, elimi aşağı doğru oynatır ve baloncuğu serbest bırakırdım.
Biraz daha üfleyerek, yere düşmeden uçurabilirsem çok sevinirdim.


Beni sevinçle zıplatan kocaman baloncuklar yapmışlığım çoktur.
Yine de bu baloncuk kadar büyüğünü hiç yapamadım!
.

Pazartesi, Temmuz 18, 2011

KÜLTÜR ŞOKU

Kültür şoku yaşamıyorum tabii ki, içinde doğup büyüdüğüm kültür bu. Yaşadığım kültür şoku etkisi yapan hava sıcaklığı.
İlk olarak havaalanında kapalı alanda dışarı çıkınca çarpıldım, geceyarısını geçmiş saat ve hava ılık!
Oysa, son iki gündür hırka üstü yağmurlukla geçmişti günlerimiz. Gerçi Parisliler de yaşadıkları bu serin ve yağışlı Temmuz'dan hiç memnun değiller ama bence birkaç gün İstanbul'a gelsinler sonra güzel şehirlerinin tadını çıkarsınlar.

Ben bugünü atlatıp, işe ve şehre adapte olana dek, siz lütfen büyük aktör Slava'nın biletleri günler değil aylar önce tükenen showunun son dakikalarını izleyin, belki biraz serinlik verir.


.

Pazar, Temmuz 10, 2011

VERSAILLES SARAYINDA BIR AKSAM

Versailles, Fransizlarin unlu sarayi. Gunes kral 14. Loius'nin, Marie Antoinet'in yasadigi...


Kocaman kocaman labirentli bahceleri, bahcelerinde binbir cesit cicekleri, olaganustu heykellerle dolu yollari, havuzlari ile muhtesem kelimesinin hakkini veren...



Hatta hatta karsidan karsiya trafik isigi kullanarak gecen asilzadeleri bile eksik olmayan...

Asilzadeler mi, nerdeydi onlar derseniz yilda sadece birkac kez yapilan Les Grandes Eaux Nocturnes'i izlemek sansina sahip oldugumuzu soylemem gerekir.
Onlari ve cok daha fazlasini gorduk, asagida bir benzeri var isterseniz buyrun bir bakin.





********
Yediginiz ictiginiz nedir derseniz, onu da gostereyim  asagida ve siz de tahmin edin bakalim, neymis?
.

Çarşamba, Mayıs 18, 2011

Hişt heyy, n'oluyor orada?!

Elektra'm dedi ki, "sesin çıkmıyor, yeni bir gezi yazısı gelecek diye düşündüm".
"İnsanın adı çıkacağına canı çıksın" dedim, ne gezmesi yahu? Buradaydım, koşturdum durdum, çocukların sınavları ve mezuniyetleri yaklaşıyor ya...
Elekra'm "adın çıksın adın çıksın, canın çıkmasın aman!" dedi.
Haklı aslında son zamanlarda video ekle, fotoğraf ekle blogu oldu burası, günlüktü hani, hiç bir şey anlatılmıyor, di mi?

Sahiden neler yaptım ki ben kaç gündür? Raporlayayım bir...

Önce, bloggerın bir kaç gün erişilememesi heves kaçırıcı ve sinir bozucu oldu, hafiften küstüm bloga. Yedek dursun diye wordpress'e kopyaladığım "ekmekçikiz"ı canladırayım diye düşündüm, şablonuyla biraz oynadım, sonra ayrıntıyla uğraşmaya fırsat bulamadım.


Çocukların okuldaki son sınavları, dersanedeki ek dersler, mezuniyet törenleri hazırlıkları sarmalında dolaşıp durmaktayız.
Oğlumun mezuniyet hazırlığı bişey değil, elbisesi hazır da, kızımın işi üstüste katmerli bir süreç: Elbise defalarca mağaza mağaza gezildikten sonra alındı nihayet. Şimdi ayakkabı alınacak, daha kısa sürede hallolmasını umuyorum.
Bu arada oğlum dersaneye giderken ehliyet kursunu da çıkardı aradan, yazılıya ve direksiyon sınavına girdi. Arabayı stop ettirir gibi olmuş, kalırım herhalde diyordu, geçmiş! Kızım bu haberi sevinçle karşıladı; "yaşasın, artık gezdirirsin beni!"


Haa, bir de Cuma akşamı kardeşim, yeğenlerim ve kızımla Cem Yılmaz'a gittik. Misafirliğe değil canım, Maslak TİM'deki son gösterisine...Oğlum önceki hafta gitmiş ve pek eğlendiğini söylemişti. Baktık ki, bu haftadan sonra Ankara'da, sonra da ne zaman gideriz kimbilir? "Hadi" dedik! İyi ki gitmişiz, pek eğlenceliydi.

Büroda badan boyaya kalkıştık. En zor tarafı karar vermesiydi, şimdi gözümde o kadar büyümüyor.
Aa! Tabii az daha unutuyordum; evde de tamirat vardı bu aralar. Apartmanın su boruları değişti, daire içlerinde bağlantılar yapıldı Banyodaki klozetin kapağı ve tesisatı bozuldu, yenisi alındı, takıldı. Şimdi küçük tuvaletin lavabosu değişecek; eskisi kırılmak üzere, yerinden çıktı dingildiyor.
Bir de banyo, tuvalet, balkon boyanacak. Çocukların odası da boya istiyor ya, şimdilik bir dursun onlar, sınavlardan sonra artık.

Kendim için ne mi yapıyorum? Fırsat buldukça erguvanları gözlüyorum, fotoğraflardan biliyorsunuz, zaten. Barış Bıçakçı'nın "Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra"sı ve "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i bitirdim. Çok zevk alarak okudum, şimdi lafı geçtiğinde soranlara "okuyun okuyun" diyorum.
Sinema'da "Pina 3D"yi kaçırmış görünüyorum, halen bir-iki salonda oynuyor ama, yer ve saat ters bana. O görsel etkiyi yapmaz ne yazık, yine de DVD'yi bekleyeceğiz artık.

Asıl önemli şeyi unuttum; elmayı dilimleyip, üstüne bol tarçın döküp yiyorum ara öğünde. Nasıl şahane bir tatlı oluyor, anlatamam. "Yoklukta olur tabiy" demeyin, deneyin. Pasta masta yiyip, vücudunuzu boşuna yağ ve şeker bombardımanına maruz bırakacağınıza, diyorum...

Bizde durumlar böyle işte! Bu satıra kadar sıkılmadan geldinizse, bravvo size.
Sizde ne var ne yok?

*Yukardaki elmalı temsili resim şu blogdan.
.

Çarşamba, Eylül 29, 2010

KOREOGRAFİ

İnsanın kendisini ifade etmesi ya da etmek için yollar araması, insanın varoluşu kadar eski olmalı.
Mağara duvarına çizilen ilk resimlerden başlayıp, müziğe, dansa, yazı yazmaya, bina yapmaya dek türlü çeşitli yollar aramış, denemiş insanoğlu.

Pina Bausch bu denemenin yüzyılımızdaki yansımalarından birinin adı. Bir koreograf. İleri yaşına dek sahnedeydi, tasarladı ve dans etti.
İstanbul'a bir kaç defa geldi. Canlı performansını izlemek için kapıda, kuyrukta bekledim, bilet bulamadım, izleyemedim.
Artık istesem de izleyemem. Geçen sene öldü.

Stravinsky'nin Bahar Ayini ona ne anlatmış, bize nasıl anlatıyor izlemek isterseniz, burada:



PINA BAUSCH - LE SACRE



Çağdaş klasikten olmayan başka bir dans izlemek isterseniz, aşağıdaki Pedro Almadovar'ın "Konuş Onunla/Hable Con Ella" filminin başındaki sahneyi buyrunuz.


Pina Bausch - Hable Con Ella

.

Cuma, Eylül 19, 2008

DANS TİYATROSU

"Night Creature"/"Gece Yaratığı"


Siyaseten doğru bir söz olmayacak muhtemelen, yine de söylemeliyim; dün gece muhteşem bir siyah dans gösterisi izledim.
Alvin Ailey American Dance Theater'ın gösterisini tanımlayacak en doğru söz bu bence: Siyah.
Müziğiyle, ritmiyle, kareografisinin etkilendiği kaynakla, danscılarıyla tam bir Afro-Amerikan yansıma vardı, karşımızda. Özellikle, seyrettiğimiz gösterinin son bölümündeki "Revelations"/Aydınlanmalar başlıklı bölüm.
Program dergisinde, 1960 tarihli ve Alvin Ailey'in dans dünyasında kabulünü sağlayayan bu kareografi için, "Teksas'daki Protestan kilisesindeki çocukluk anılarının etkisi,.... koroların, cemaatin bazen inanç, umut, neşe ile, bazen tutku ile söylediği spirituallerin, gospellerin.... müziğini gözleriyle gördüğü hali olduğu" yazılı.
Ki, tamamen doğru, bunları biz de gördük.

Olağanüstü yetenekli bir sanatçının ve birlikte çalıştığı sanatçılar topluluğunun, içinde klasik bale etkileri de olan, köklerinden gelen etkileri modern dansla birleştirerek anlattığını, benim burda sözle tanımlamam, çok zor. Bu gece, son gösteri var, imkan bulursanız gidin.

Bu sene 50. kuruluş yılını kutlayan, aynı zamanda gerçek bir okul da olan, dünyanın her yerinde saygı ile anılan bu topluluğu Lütfi Kırdar'ın koca salonu dolusu insanla zevk içinde izlemek, unutulmaz bir görsel şölendi.

İşte bazıları:

Birinci bölümdeki "Night Creature"/Gece Yaratığı'ndan bir an. (1974)
Böyle, yürüdüklerine bakmayın, iki saniye sonra tepede gördüğünüz gibi, uçuşa geçecekler.
Müzik: Duke Ellington


İkinci bölüm: Solo (1997)
Bu fotoğraf dünden değil, ancak adını bilmediğim ve seyrettiğim bölüme benzetip buraya yakıştığını düşündüğüm başka bir eserden.
Müzik: J.S. Bach



Love Stories 2006

Üçüncü Bölüm: Aşk Hikayeleri (2004)
Müzik: Darrin Ross
Hep, durgun görsel olmaz, bu da canlısı.


Son Bölüm: Revelations
Müzik: Geleneksel
Bakmayın böyle tablo gibi durduklarına, bir an sonra müzğin hareketleşmiş halini yansıtacaklar.

Bu ise, son söz. Yukardaki estetiği gerçekleştirenlere alkışlar, benden.

Çocukluğumda, "dans, yatay duyguların düşey yansımasıdır" sözünü duyduğumda ne dediklerini anlayamazdım.
Akıllı bir kelam gibi bilgiç bilgiç söylenen bu lafın ne kadar yalınkat olduğunu, bale, dans seyrettikten sonra anlamıştım; tüm sanatlar gibi, bale de dans da, insanın kendisini anlamasının ve anlatmasının yollarıydı.
Şimdi, hâlâ bu lafı eden mercimek akıllılara, dünyadaki zamanlarını boşa geçirdikleri için acıyorum.

.

Cuma, Eylül 12, 2008

BALE GİBİ

Okul grubuma gelen bir mailde, Chinese Ballet Circus'den jimnastiğin estetik ve gösteri yanını baleye ekleyen bir gösteri izledim.
Kuğu Gölü'nün bu ilginç yorumunu görmek için,
bu satırı tıklayabilirsiniz.

Yolu Avrupa'ya düşecek olan varsa, grubun programlarına
şuradan gözatabilir.

Aşağıda son derece estetik başka bir jimnasbale gösterisi var.


.

Cumartesi, Şubat 02, 2008

İNSAN VÜCUDUNUN SINIRLARI

Soru şu; insan vücudunun sınırı var mı?

Dün gece izlediğim Çin Ulusal Akrobasi Topluluğu gösterisinden sonra, buna cevabım, "sınır yok" olacak.

"1950’de kurulan Çin Ulusal Akrobasi Topluluğu, halen Çin’deki en büyük devlet akrobasi grubu. Kurulduğundan bugüne dek, 80’in üzerinde ülkede binlerce gösteri yapan grup çeşitli uluslararası akrobasi yarışmalarında 18 altın madalya kazanmış.
1990’da, geleneksel akrobasi kültürünü farklı dans, opera ve Çin Kungfu sanatı fikirleriyle kaynaştıran 8 ayrı gösteri hazırlanmış ve “CHINA SOUL” bunlardan en popüler olanı
." diyor, gösterinin tanıtımında.

Gösteriyi izlerken, pek çok kere, nefesimi tuttuğumu ve alkışlamayı bile unuttuğumu farkettim.
Hiçbir şekilde gösteriş olsun diye yapılmamış, belli ki çok çalışılarak hazırlanmış, üzerine emek verilmiş, ışık, ses, hepsi bir bütün olarak düşünülmüş bir gösteri izledik.
Neler vardı neler...
Vücutlarını üçe katlayanlar mı, beş kişi üst üste kule olanlar mı, ellerindeki şapkaları havaya fırlatıp tutarken iki takla atanlar mı, havadan sarkan haltlara kendini bağlayıp çözenler mi, tabak çevirirken bir yandan neşeli neşeli amuda kalkanlar mı, denge budur diye şaşırtanlar mı...

Sanırım, insanın bu hareketleri yaparken kaslarını olağanüstü geliştirmiş olması yeterli değil. Beynini, nefesini her şekilde kontrol edebilmesi veya belki de bütün kontrolü hareketin kendisine bırakması gerekiyor.

Hayran kaldım, özellikle çocuklarınızla gitmenizi öneririm.
Yeri biraz uzakta, tee Maslak'ta. Yine de izlemeyi düşünüyorsanız, yola değer.
Hem de, bayan D. ve benim yaptığım gibi, çocuklara şahane bir karne hediyesi vermiş olursunuz.