yeşil dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeşil dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 13, 2026

GEÇMİŞE MEKTUPLAR 5 - Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz?

 Sorunun bu şekilde dile getirilmesi dil kurallarına göre yanlış bir ifade şekli. Doğru söyleniş "bir fotoğraf çektirebilir miyiz" veya "bir fotoğraf çekebilir miyiz" olmalı. 
İki gün önce Mirkelam'ın Bi Fotoğraf Çekinebilir miyiz" şarkısının  yeni yorumunu dinledim, Sevda Deniz Karali söylüyordu. Mirkelam'ın ritmik yorumundan farklıydı, usul usul, sakin bir rica gibiydi. Şuraya ekleyeyim, siz karar verin. Mirkelam'ın sesi kulağınızdadır muhtemelen ya da kolayca bulursunuz.

Derken aynı gün alt sokaktaki marketin önünde kocaman çiçekler açmış bir hatmi gördüm. Benim çocukluğumda bildiğim hatmi çiçeği daha kısa boylu olurdu ve çiçekleri daha ufaktı. 



Meğer gördüğüm, yukarıda fotoğrafı olan, ağaçhatmi / hibiscus syriacus imiş. 
Benim çocukluktan bildiğim ise sadece hatmi ( Sadece C. gibi <3 ) imiş.
Çocukken hatminin çiçeklerini koparır, dilim dilim duran patellerini yuvasından çıkarır, dibindeki beyaz kısmı zar gibi ikiye ayırır, sonra da yüzümüze yapıştırırdık. Bu çiçek parçaları öylece yapıştırılınca horoz ibiği gibi dururdu, biz çocuklar  bir birimize bakar gülerdik.

Bu çiçek yapıştırma eğlencesiyle ilgili komik bir anımız var. Malatya'ya gittiğimiz bir yaz tatilinde babaannemin bahçesindeki hatmilerden yüzümüze yapıştırmıştık, babam  fotoğrafımızı çekmişti. 
Tatil dönüşü maknedeki filmi çıkarmış ve tab edilmesi için fotoğrafçıya vermişti. Bir kaç gün sonra fotoğrafları almaya gittiğinde fotoğrafçı biraz mahcup bir tavırla  "filmin bazı yerlerinde leke olmuş, fotoğraflarda yüzlerde izi kalmış, ne yaptıysam çıkmadılar" demiş. Babam fotoğrafları görünce adamcağızı teselli etmiş, onların leke değil çocukların yüzlerine yapıştırdıkları çiçek olduğunu söylemiş. 

Hazır konu eski fotoğraflara gelmişken, geçmişe mektupları geçmişten bir blog yazısıyla tamamlayayım. Yazının tamamını  okumak isterseniz paragrafın üzerine tıklamanız yeterli olacak.



Perşembe, Mayıs 07, 2026

Mayıs, Gül Zamanı


Geçtiğimiz kış İstanbul'da güller Şubat'a Mart'a kadar, her kökde tek tük de olsa, azimle açmaya devam ettiler.
Bodrum'da bu kış sert geçmiş, yağmur fırtına  eksik olmamış. Bizim Kadıkalesi mahallesinde bunun pek çok izini gördüm; derin bulanmış ağaçlar kırılan dalların göstergesi.
Dün Bodrum'da yürürken de benzer gözlemlerim oldu, Ms. Melty de bunu doğruladı.
Bu sene bahar kendini ağırdan alarak geldi ya umarım yaz da sakin gelir ve öyle devam eder.


Mis kokulu  kırmızı güllerden bir buket, tomurcuk şenliği gibi ardarda açacaklar.

Salı, Nisan 28, 2026

NİSAN AYI KLASİKLERİ; Sakura, Erguvan, Mor Salkım

Dün F.cığım arayıp döndün mü, müsaitsen yarın buluşalım mı dediğinde, bugünün senenin "o" günü olacağını bilemezdim, meğer bu gün o günmüş.
Yani, mevsimin en sevdiğim güzellerini bir arada görmek, seyretmek, varlıklarına şükretmek günü...



Gün boyunca Kalamış, Fenerbahçe civarındaki neredeyse bütün yeşil alanlara girdik çıktık, ağaçlara baktık.
İşte, mevsimin ilk açanlarından kiraz çiçekleri, sakuralar.
Arka plandaki erguvanı da görmezden gelmeyelim.




Fenerbahçe parkının erguvanlarınn parlak dönemlerinde değiliz sanki, o tümü birden açıp parkı ışığa boğan ağaçların bazısı doğaya yenik düştü.
Önce gövdelerinin yarılarını sonra tamamını kaybettiler. Özellikle girişteki iki güzel erguvan ve benim aşık olduğum arka taraftaki büyük erguvan artık yoklar.
Olanların bazısı keyifsiz gibi, ama neyse ki keyfi yerinde olanlar da var, yukarıdakine bakınız, mesela.



Mor salkımlar bu sene coşa coşa açıyorlar ve her yerdeler.
Bu kadraja sığdıramadığım mor salkım Kalamış marinanın girişndeydi.
Sarılmış sarılmış, sonra yanındaki ağacı da kaplamış, güneşe karşı geriniyordu adeta.

Salı, Mart 10, 2026

RESET - 8 : Neresini Düzeltsek?

Yakınımızdaki bir apartmanın bahçesindeki ağaçları yıllardır yanlış budayarak mahvediyorlar. 
Bu cümleyi kurduğumdan anlamışsınızdır, ben de bu duruma gıcık oluyorum.
Şöyle bir ağaç grubu var, bunlar bahçe duvarına yakınlar; ceviz, at kestanesi, çınar, palmiye.
Yıllar önce çınar ağacını budadıklarını gördüğümde -ki buna budamak denmez, argodaki en uygun tabirle hacamat etmek daha doğru olur- sormuştum, bu genç ağacı neden böyle kestiniz? 
Cevap dahice idi, yandaki palmiyeyi kapatıyor!
Behey gafil, önce bir palmiye ve bir çınar neden dip dibe aynı yere dikilir, sonra palmiyenin ömrü belli kısacık, çınar öyle mi, bizden çok yaşayacak , siz zalimler izin verirseniz. 
Bu kafa her sene o çınarı büyümesini engelleyecek şekilde budadı, yetmedi yanına bir asma diktiler, üzerine sardırdılar.
Palmiye ise hiç de hayret edilmeyecek şekilde kış fırtınasına dayanamadı ve adam yüksekliğinde bir noktadan gövdesi kırıldı, gitti.
Böylece, palmiye ömrünü tamamladı ve olan o büyüsün diye kadük bırakılan çınara oldu. 
At kestanesine gelince, onun da hakkından geldiler, geçtiğimiz sonbaharda tepesinde erişemedikleri bir noktayı şemsiye gibi bırakarak, budadılar.
Tabii ki ceviz de budama sevdasından nasibini aldı ve apartman bahçesine bakan kısmındaki dalları derin derin budandı. 
Sonuç?
Canına okunmuş güzelim kocaman ağaçlar ve ömrünü tamamlamış garip bir palmiye oldu.



Ağaçların çilesine benzerini bahçenin yan duvarındaki mor salkım da yaşıyor.
Şu kocamanlaşmış gövdeyi görüyorsunuz, üstteki dallar bütün çiti sarmış durumda.
Buradaki sorun ise, ağaçların tersine mor salkımın hiç budanmaması.
Budanmayan üst dallara alttan besin gelemiyor, mor salkım mevsimi başladığında sadece küçük yeşil yapraklar çıkıyor ve neden sonra bir kaç çiçek açıyor, o kadar.

Diyeceğim o ki bu işin neresini resetlemeli, nereden başlamalı?
Bu insanoğlunun dünyadaki diğer canlılara ettiği zulüm nedir arkadaşlar?

Pazar, Mart 08, 2026

RESET - 7 : Kutlu Olsun!

Gündemimizi ağırlıkla savaştaki olaylar oluşturuyor. Bugüne özel olarak 8 Mart düşünceleri konuşmaları kendine bir yer bulmaya çalışıyor, o da kırık dökük.
Bugünkü Her Güne Üç Güzel Şey'i yazdıktan sonra aklıma yıllar önce 8 Mart'ta yaşadığım bir anı geldi. Tam buraya yazıyordum ki düşündüm, bloga yazmıştım galiba. Evet, yazmışım ve iyi ki yazmışım. 
Burada o yazının linki var, aşağıda ise konuyla ilgili paragraf:


"Bugün "Dünya Kadınlar Günü". Yoksa "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" mü demeli ya da "Dünya Çalışan Kadınlar Günü" mü? 
Böyle önemli günler, anmalar, laf etmelerle ilgilenmem. Hatta, bir çeşit sinir olurum. 
Nedense, bugün sürekli bir hatırlatma vesilesi çıktı ortaya. Sabah taksi şöförü, "abla, bugün Kadıköy harap, onbuçukla üç arası meydan kapalı, miting varmış. Daha Pazar günü kutladılar, bu da neyse?" diye isyan bayrağını açtı. 
Sonra, gün içinde çeşitli yaş gruplarındaki farklı arkadaşlarımdan cep telefonuma veya e-postama düşen kutlama mesajları almaya başladım. 
Daha hoş olanı şu oldu: Arada uğradığım bir iş yerine yolum düştü. Etrafında hep erkek çalışanlar olan, oradaki tek kadın olan genç hanım, bir yandan işimi hallederken, bir yandan da elime üzerine "emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun" yazdığı bir pusula (=kağıt parçası) tutuşturdu! 
Ne diyeyim, gülümseyerek teşekkür ettim ve sizin de kutlu olsun, dedim. 
Bu arada Taksim meydanına doğru bir grup kadın çalıp oynayarak yürüyüp gidiyordu."




Bugünkü reset neredeyse 20 sene öncesinden gelen bir anıyla ilgili oluverdi.
O zamanlarda  kadınlar gününü kutlamak yeni yeni gündemimiz oluyordu.
Şimdiki halde köprüler ve akan sular konusuna girmesek daha iyi. 
Fotoğraf geçen seneden, Sabancı Müzesinin bahçesindeki mimoza ağacı.

Perşembe, Mart 05, 2026

RESET - 6 : Marteniçka

Dün bugünden daha güneşli ve ılıktı.
Sokağımızın karşı köşesindeki apartmanın arka bahçesindeki erik çiçeklenmeye başlamış; park tarafından gelirken köşeyi dönünce gördüm.
Genç bir ağaç, bekleyememiş, çiçeklerini çabucak gözler önüne sermiş.
Çiçeklere gülümseyerek bakarken, yüzüm biraz daha gevşedi, dallardan birinde marteniçka asılıydı, hem de usulüne uygun şekilde yapılmıştı.
Marteniçka takmak bir Balkan geleneği. Mart ayı başlayınca, kırmızı ve beyaz iplik bükülerek elde yapılan marteniçkalar bileğe takılıyor, ayrıca hediye edilmesi makbul sayılıyor. Leylek veya kırlangıç görünce bir ağaç dalına asılıyor ve bunun o sene baharın bolluk bereket getireceğinin işareti olduğu düşünülüyor.
Doğanın resetine insanın ruhunun bedeninin resetlenmesiyle uyum sağlaması; bahar bu.

 

Hafif esintiyle çiçeklerin arasında salınan marteniçka, 
Baharımız, yazımız, senemiz bollukla bereketle iyilikle geçsin!

Pazar, Mart 01, 2026

RESET - 5 : Mart'ın 1'i

Senenin üçüncü ayına bugün başladık.
Çok yakınımızda savaş var, bombalara maruz kalan insanları derinden sarsıyor olmalı, biz biraz uzaktakiler de  etkileniyoruz, kimi zaman ruh sıkılması olarak, kimi zaman genel ekonomik gidişle ilgili nedenlerle.
İnsanlar ölmeden iyi çözümler bulunması için dua etmekten fazlası elimizden gelmiyor.

Doğa bu ay hızla uyanmaya başlayacak, ilkbahar kuzey yarıküreyi canlandıracak umudundayız, çünkü Mart resmi olarak ilkbaharın başlangıç ayı..
Kesin konuşamıyorum, eskiden daha emin olurdum bu söylediklerimden, şimdi iklimin yeni normalleri farklılaştı.
Zaten  Mart'ın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırma adeti vardır, belki eski normaller devam eder, kim bilir?



Mart'ın ilk günü bulutlu ve soğuk başladı.
Maltepe Parkındaki ağaçlar henüz uykudalar.
Belki bu hafta bahara uyanmaya başlarlar.

Cuma, Şubat 27, 2026

RESET - 4 : Yaren Geldi, Yaşasın!

Doğa fotoğrafçısı Alper Tüydeş'in sayfasında 3 gün önce fotoğrafı ve haberi gördüm, bu defa Yaren'de önce eşi Nazlı geldi, diyordu.
A bak sen, leylekler erkenci bu sene diye düşündüm.
Bugün öğrendik, meğer o gelen Nazlı değil, bizzat Yaren imiş. 
Bir kaç gündür hava soğuk olduğu için balıkçı Adem amca göle açılmamış, bugün açıldığında kayığına gelip konunca, gelenin Yaren olduğundan emin olmuşlar.
Sayfadaki yorumları okurken gözlerim doldu ve okudukça anladım ki bu haberle benzer şekilde mutlu olan, gözleri dolan azımsanmayacak sayıda insanoğlu yaşıyor bu memlekette.
İster bahar geliyor sevinci deyin, ister bir kuş ile bir leyleğin dostluğunun iyi duyguları deyin, ister insana  ve doğaya dair başka anlamlar yükleyin size kalmış.
Hayat, böyle zamanlarda güzel...



Fotoğraf Alper Tüydeş'in sayfasından,
Bugün çektiği Yaren'in Adem Amca ile 15.  buluşması,

Şimdi sorayım size;
Bu bir reset, reunion, restart değildir de nedir?

Perşembe, Haziran 12, 2025

Teşekkür etmesini bilmek üzerine / Dokuzuncu Yazı


Dün annemin işlemini yapan doktorun hastanedeki sekreterinin babasının vefat ettiğini öğrenmiştik.
Tam kendisinden bir bilgi alacağımız ve tıbbi işlem planlaması yapacağımız bir güne rastlanmıştı olay ve ben kendisine ulaşamamıştım.
Ertesi gün konuştuğumuzda haberi öğrenmiş ve baş sağlığı dilemiştim.
Dün tekrar görüştüğümüzde "size çok teşekkür ederim" dedi.
Birden şaşırdım, ne yapmış olabilirdim?
Rica ederim, ama ne için dedim.
"Babamın vefatı sırasında çok anlayışlı davrandınız, çok naziktiniz" cevabını alınca içimden düşündüm ki insanlar bir ölüm haberi karşısında bile nasıl anlayışsız davranıyor diğer insanlara!
Söyleyecek söz bulamadım, tekrar başınız sağ olsun dedim.
Sonra düşündüm, genç kadının davranışı ve teşekkürü öyle özel ve önemli ki, çoğu insanın aklına gelmeyen bir ayrıntı bu.

Çarşamba, Haziran 04, 2025

Çarkıfelek / Beşinci Yazı

Son senelerde iklimdeki genel değişimlerden payımızı almaya başladığımızı düşünüyorum.
İstanbul'un zaten daha yeşil ve çiçekli olan Anadolu yakasındaki bitki örtüsündeki değişimleri örnek verebilirim size. 

Mesela eskiden bu kadar çok yasemin olduğunu hatırlamıyorum. Tek tük bazı bahçelerde yasemin görülürdü ve duyunca ah yasemin koktu denirdi. Şimdilerde bizim mahallede yürürken caddeye dek hemen her bahçede kesintisiz olarak öbek öbek yasemin var.
Haspam bir de tutunuyor ve yayılıyor ki bir kaç sene içinde kapı üstlerini kaplıyor, bahçe demirine sardırıldıysa bahçe boyunca yürümeye başlıyor, istilacı birlik gibiler.
Ha, derseniz sana bir zararı var mı? Yok tabii, buyursun yayılsın. 

Gerçi böyle dedim ama, botanikçi değilim ne de olsa, belki de türlerden birinin bu kadar baskın olması çevredeki diğerleri için hoş değildir. 
Aklıma hanımeli geldi, acaba yaseminin bu kadar çok yayılabiliyor olması, eskiden daha çok aşina olduğumuz hanımelinin azalmasına yol açmış olabilir mi?
Ne dersiniz?



Çarkıfelek namı diğer passiflora çiçeği,
Onun da ana bitkisinin bir sarmaşık olduğunu biliyordunuz değil mi?
Sarmaşık hali epey yayılıcı, ama meyvesini üretmek için bitkiyi nasıl idare ediyorlar hiç fikrim yok.
Bu fotoğrafı mahalledeki bir bahçe duvarından çekmiştim, 
Daha sonrasında üzerinde olmuş meyvesini gördüğümü hatırlamıyorum, nedense.

Cumartesi, Nisan 19, 2025

NİSAN AYI GELENEĞİMİN PEŞİNDE BİR CUMARTESİ SABAHI

Dün akşamdan niyetlendim, sabah kalkıp Fenerbahçe Parkı'na gideyim, erguvanlar açmıştır. 
Evet ama, bir kaç senedir parkın o hayranı olduğum erguvan ağaçları teker teker bizi terk etmeye başladılar, kötü sürprize de hazır mıyım acaba?

Sabah uyandığımda hava kapalıydı, ilerleyen saatlerde güneş çıkabileceğini gösteren sis uyarısı vardı. Toparlandım dışarı çıktım, Suadiye'ye yürüdüm, Marmaray'a bindim Feneryolu'na gittim, istasyondan Fenerbahçe'ye doğru yürüdüm.



Tahmin ettiğim gibi parkın cümle kapısının az ilerisindeki birbirine sarılan iki ana gövdesiyle göz kamaştıran güzellikle açan erguvan ve onun az ilerisi köşesindeki tekli güzel erguvan artık yoklar.
İkili gövde yarı beline kadar kesilmiş ve kurumuş olarak duruyor, diğeri yerinden çıkarılmış ve yan tarafına genç bir erguvan dikilmiş.

Yukarıdaki ağaç, benim güzel erguvanımın bulunduğu bölgedeki serpilen güzellik.
Karşısına oturdum, bir süre sesliğin tadını çıkararak seyrettim.


Parka girmeden hemen önceki yol ayrımındaki mini köprünün üzerinden Kalamış yat limanına doğru bakış,
Henüz hava sisli, dere kıpırtısız, çevredeki kafeler ilk müşterilerini bekliyor.



Parkın girişinden denize doğru ilerlerken sol taraftaki iki buçuk asırlık sakız (pistacia atlantica) ağaçları.
Henüz yapraklarını açma hazırlığındalar, öyle görkemli ki duruşları hayran olmadan geçmenin imkanı yok.

Parktan kaybolanlar sadece erguvanlar değil ne yazık ki. Yıllar boyunca Romantika adıyla bildiğimiz Çelik Gülersoy'un eseri zarif kafe artık yok, Onun yerinde açılan ve yıllarca kendi adının yanısıra eski ismi de koruyan muhallebici de yok artık. Onların yerine New York'un ünlü semtlerinden birinin adını taşıyan bir bistro kafe karışımı yer zuhur etmiş. Bir çay içebilir miyim acaba diye göz attım ve hemen vazgeçtim, rezervasyon filan bi şeyler gerekiyor gibiydi.



Denize yaklaşıyorum, sis pus henüz kalkmadı, adaları görmeye imkan yok, ancak yakındaki fener ve mendirek görünüyor.
Bir de dikkatle bakınca göze çarpan uçup konan martılar. 


Eskiye ait güzelliklerin bu kadar keskin şekilde değişmesi, ne değişmesi yok olması bana en hafif deyişle saygısız ve sevimsiz geliyor. 

Parktaki tüm ağaçlara ve henüz yaşayabilen erguvanlara varlıkları için şükran duyarak yavaş yavaş oradan uzaklaşıyorum.

Pazartesi, Kasım 18, 2024

Sonbaharın Renkleri

Yıllar yıllar önce, henüz fakültenin 2. sınıfında öğrenciyim.
Soğuk geçmiş bir kış sonrası geç gelmiş bir baharda Bebek sırtlarındaki korularda açan erguvanları görmüş ve şaşakalmıştım.
Şaşkındım, çünkü ilk defa bu kadar güzel renkli çiçek açan bir ağaç görüyordum.
Tüm merak duygularım ayaklanmış olarak aradım taradım ve o ağacın erguvan olduğunu öğrendim.
O günden sonra her bahar başka çiçekler, ağaçlar, renkler ruhumu sarmaya başladılar.



Yaklaşık 45 sene önceki ilk bahara beni alıp götüren renklerin yarattığı duyguların benzerini bu seneki son baharda yaşıyorum.
Sonbaharın renkleri, yapraklardaki renk geçişleri bu kadar mı güzel olurdu, bunca senedir?
Yoksa yaş kemale erdi de güz renkleri o nedenle mi gözüme daha tanıdık gelmeye başladı?

Bir yanda tüm yaprakları sapsarı bir ağaçla karşılaşmanın verdiği gülümseme,
Diğer yanda "sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar" demek doğru mu acaba düşünceleri,
Yoksa aslında dökülmeden önce kızarıp, sonra sararan yapraklar mıdır?
Peki, tüm mevsimleri aynı asil haki rengi yeşille karşılayan ölmez ağaçlarına ne demeli?

Çarşamba, Temmuz 03, 2024

TANIDIKÇA DAHA ÇOK SEVİLEN ŞEHİR, PRAG

Dönüyoruz, oysa yapacak ne çok şey kaldı geride.
.......
Bakalım, belki yine geliriz.
Ben Prag'ı çok sevdim; keyfim yerinde, huzurlu bir keşif olduğu için, belki de.
.......

Prag görülmeli. Bazısı biraz tiyatro dekoru hissi aldığını söylüyor, bence değil. Tüm tarihi yaşanmışlığı bu kadar iç içe ve katmanlar halinde barındıran ve "şehir" olmayı başarmış bir kent az bulunur."

yazmışım Mayıs 2007'de, Eylül 2005'teki Prag gezisini anlatırken. 
Ardından köprülerin altından sular akmış, ben o geziye giderken küçük okul çocuğu olan yavrular koca insanlar olmuş, üniversite bitmiş, çalışma hayatı başlamış, evlilikle yeni bir hayat dönemeci alınmış ve o genç insanlar Prag'da iş bulmuş, çalışmaya başlamış. 

Geçen senenin baharında, yeni şehirlerine alışma çabasındaki genç çifti kızımla birlikte ziyarete gittiğimizde, mevsim bahardan çok kışa yakındı. Hep birlikte olmanın keyfini çıkararak şehri gezmeye başladık. Bir süre sonra onca sene önce gördüğüm, çoğunu unuttuğumu sandığım yerler yavaş yavaş hafızamda netlik kazanmaya başladı.

Bu defa araya giren zaman nedeniyle evlat hasreti ağır basınca, bir bilet ayarlayıp yola revan olmak şart oldu. Böylece Haziran'ın son üç gününü oğlum ve gelinciğimle birlikte geçirdik.  



Yolculuğun ilk günü daha bizim buradayken "Avrupa hava sahası üzerindeki ağır trafiğin neden olduğu operasyonel nedenlerle" olduğu söylenen iki saatlik rötarla başladı. İnişe yaklaşmışken kocaman buzdağlarına benzeyen bulutların etrafında tur atmaya başladık ve yarım saat gecikmeyle inince anladık, meğer o sırada Prag'da şiddetli bir fırtına ve yağmur seansı varmış.

Çocuklara kavuşmanın sevinci, havadaki endişeli zamanı çabucak unutturdu neyse ki. Biraz dinlendikten sonra mahalledeki Vietnam lokantasına yemek yemeğe gittik. 
Çek Cumhuriyetinde Avrupa'daki en kalabalık Vietnamlı grup yaşamaktaymış. Bu nüfus, komünist dönemde Kuzey Vietnam'dan Çekoslavakya'ya gelen Vietnamlılar ve sonraki nesillerden oluşuyormuş. Mesela bakkalların ya da mini marketlerin çoğunu onlar işletiyorlarmış.

Yukarıdaki yemek, Uzakdoğu mutfağına aşina olanların bileceği ramen tarzı, sebzeli, etli ve pirinç noodlelı bir tabak.



Yemekten sonra hava henüz aydınlıkken mahallede yürüyüş yapalım dedik. Yakınlarda açılmış yeni köprüden geçtik, biraz nehir manzarası izledik, biraz kocaman bir alandaki tarihi yapıda yer alan kapalı halk pazarının etrafında dolandık. 

Caddelerdeki binalar genellikle, yukarıdaki fotoğrafta görülen art nouveau tarzındalar. Eskiler ve modern görünüşlüler bir arada birbirine ters düşmeden sıralanıyor. Modern Sanat Müzesinin kafesine kadar yürüdük ve soluklanmak amacıyla meyvalı bira içtik, benimki elmalıydı. Adını duyunca, ilk anda tuhaf bir tat mı olur duygusunu verse de yanıldığımı ilk yudumda anladım, içtiklerimiz gayet lezzetliydi.



Yukarıdaki fotoğrafta, aynı zamanda bir kaplıca şehri olan Karlovy Vary'deki tarihi büyük hamamların ana yapısındaki galeriyi görmektesiniz.

Cuma günü için çocuklar  çok seveceğimi tahmin ettikleri bir faaliyet için işlerinden bir günlük  izin almışlar.  Sabah, karga kahvaltısını etmeden kalktık ve çok yakındaki Florenc'te bulunan otogara onbeş dakikada yürüdük. 
Hedefimiz ilk kez Prag'a gittiğimde de günübirlik ziyaret ettiğimiz ve "buradaki film festivaline katılmak, film izlemek ne hoş olur" diye düşündüğüm Karlovy Vary. 

Yolculuğumuz 2 saat 15 dakika sürdü, öyle erkenden şehre ulaştık ki henüz kırmızı halı hazırlıkları tam hızıyla sürüyordu.  Fakat o da ne? Gitmek istediğimiz hedef film Levan Akın'nın son filmi Crossing / Geçiş'e bilet kalmamış! 
Dediler ki, filmden bir saat önce gelin, davetli olup gelmeyenlerin ya da biletini satanların biletleri olur, alırsınız.

Öğleden sonraki filme kadar olan zamanda önce şehirde turladık,  kahve içtik ve festivaldeki bölümlerden birinde olan Senegal filmi Mandabi'yi izledik. 
Mandabi'yi seçmiş olduğumuz için hepimiz çok memnun kaldık. Filmi, 1968 tarihli olmasına rağmen, bir yandan her zaman son derece geçerli bir konuyu anlattığı için diğer yandan da Afrika sinemasının ilk önemli örneklerinden birisi olduğundan ötürü ilgiyle izledik, sonrasında üzerinde bol bol konuştuk. 

Öğleden sonra tam da kırmızı halı geçişleri başlamışken yeniden gittiğimiz gişede Crossing'e bilet bulunca keyfimiz iyice yerine geldi. Geçiş'de anlatılanın çoğunun İstanbul'da geçtiğini ve filmin yeğenini arayan teyze konulu ana temasının yanı sıra,  yabancı ülkede yaşamak, tutunmak bağlamında da etkileyici olduğunu söylemeliyim. 



Festivalin simgesinin festival binası girişindeki heykeli

Biz sinemadan çıktığımızda dışarıda kırmızı halı geçişleri tüm hızıyla sürüyordu. Çek ve dünya sinemasından pek çok ünlü sanatçı sırayla anons ediliyordu. 
Festival merkezini karşıdan ve biraz da yukarıdan -bir çeşit beleştepe!- bir yere konuşlanıp biraz seyrettik, ancak sıcak havada güneş altında daha fazla kalmamak için ağaç altı bir yer bulup birer soğuk dondurma yemeği tercih ettik. 

Dönüş otobüsüne dek vaktimiz var, acaba bir film daha mı izlesek yoksa çocukların daha önce denedikleri Gürcü lokantasına mı gitsek oylaması sonucunda karar oybirliğiyle Gürcü filmi sonrasına Gürcü lokantası yakışır olunca, gidip haçapuri ve hinkal yedik, film seyretmiş gözlerimizin bayramının yanında midemize de bayram ettirdik. 



Karlovy Vary'deki Beş Numaralı Kaplıca / Banyo Binası ve önündeki park

Karlovy Vary'den Prag'a dönüş otobüsünde zaman sabahtan daha çabuk geçti sanki. Hava bize göre çok daha geç karardığı için, otobüs penceresinden bakıp uzun süre akşamüstü güneşindeki kırları, ormanları, köyleri seyrettim. 

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan ve yeni gün için enerji topladıktan sonra, tramvaya bindik ve Mala Strana / Küçük Mahalle'ye doğru yola çıktık. 
Hedefimiz, haritaya bakarken gördüğüm "burada gül bahçeleri varmış" diyerek merakımı belirttiğim yere Petrin tepesine ulaşmaktı. 
Meğer, benim nokta koyduğum bölgenin hemen yanında çocukların görmek isteyip henüz fırsat bulamadıkları Strahov Manastırı varmış. Böylece bir taşla çok kuş peşinde düşmüş olduk.




Strahovsky Klaster / Strahov Manastırı'nın geçmişi 1100 yıllarına dayanan ünlü kütüphanesinin tavan işlemelerinin görünüşü,

Pek çok manastırda olduğu gibi, burada da manastıra destek için üretim yapılıyor ve burada üretilen, satılan  biraların içilebildiği, yemek de yenebilen bir bira bahçesi var.
Manastır binası, bahçesi ve kütüphanedeki geziden sonra, Pivovar Strahov'da gölge bir masa bulunca oturup biraları tatmak ve bir şeyler yemek şart oldu.



Gül bahçesinin hemen yanındaki Stefanik Gözlemevi, 

Bira bahçesinden sonra, yüksek duvarlı bahçelerin yanından geçerek, böğürtlenleri ve çeşitli çiçekleri seyrederek Petrin tepesine ulaştık. 
Gül bahçesi -mevsimin kısmen geçmiş olması ve havanın sıcaklığından belki de- gözüme biraz zayıf göründü. 
Petrin tepesinin cazibe alanlarından birisi de Paris'teki Eiffel kulesinin bir çeşit replikası olan Eiffelovka. 63,5 metre yüksekliğindeki kulenin tepesine 299 basamakla çıkılıyor. Hava öyle sıcaktı ki, bizim çıkış parası ödememiz bir yana, her birimize kaç para verseler çıkardık konulu bir eğlenceden sonra, en akla yakın hareketin yakındaki Lanova finikülerine atlayıp aşağıya nehir kıyısına inmek olduğuna karar verdik.



Bizim bildiğimiz adıyla Aslan Asker Şvayk'ın bir duvar resmi,

Çek yazar Jaroslav Hasek'in yergi edebiyatının ünlü karakteri Şvayk'ı çocukluğumda okumuştum. Bundan 19 sene önce Prag'a ve Karlovy Vary'ye ilk gidişlerimde kamusal alanlarda daha çok Şvayk heykeli, hediyelik eşya dükkanlarında oyuncağı vb. gördüğümü hatırlıyorum. Anlaşılan yıllar içinde Çeklerin Şvayk'a olan ilgisi kaybolmuş.
Nehir kenarına inerken önce bol su içtik ve nefis dondurmalar yedik, nefeslendik.



Karlov Most / Karel Köprüsü / Charles Bridge tarihi 1300'lü yıllara dayanan süslü gotik köprüden bir ayrıntı

Prag'a gidenlerin mutlaka gördüğü tarihi yapılardan kale, kule, köprü üçlemesinden kaleyi bu defa uzaktan görmekle yetindim. 
Nehir kıyısındaki Kampa adasının bulunduğu parkta bir süre oturup dinlendikten ve Kampa müzesi bahçesindeki konser provalarına kulak verdikten  sonra, Karel köprüsünden yürüdük ve Stare Mesto / Eski Şehir tarafına geçtik.
Astronomik saat kulesinin ve Aziz Niclaus Kilisesinin de bulunduğu Eski Belediye  Meydanına ulaştık.


Günün dinlenme ve keyif anları, Meksika lokantasında akşam yemeği,

Akşam yemeğini çocukların Temmuz ve Ağustos aylarındaki doğum günlerinin ön kutlaması olarak Eski Şehir'in labirent benzeri sokaklarında döne dolaşa ulaştığımız bir Meksik lokantasında yedik.
Sonrasında artık eve ulaşıp dinlenmek üzere büyük tiyatro binasının yanından geçerek tramvaya bineceğimiz durağa ulaştık.



Mevsimin güzellerinden, Prag hayvanat bahçesi girişindeki ortancalar,

Pazar sabahına mahalledeki organik ürünlerle şık menüler yapan bir kafede kahvaltı yaparak başladık.
Sonra eve döndük, yanımıza sıcağa karşı tedbirlerimizi şapka, su dolu matara vb. alarak tekrar yola çıktık, bu defa hedefimiz Prag Hayvanat Bahçesi.
Tam da gelmeden önce gördüğüm bir haberde, Prag'da bir hayvanat bahçesi olduğunu ve nesli tükenmek tehlikesi olan hayvanları korumak için güzel işler yaptıklarını okumuştum. Meğer, bizimkilerin bu bilgiden haberleri yokmuş. 

Gerçekten gördüğüm hayvanat bahçeleri içinde unutamayacağım bir tanesi oldu, burası. Hayvanlar için en geniş alanları olan ve orada yaşayan hayvanlar için üretilen meyve sebze bahçeleriyle birlikte kocaman bir alana yayılan, düşünülerek  tasarlanmış güzel ve kocaman alanda günün dört saatini hiç durmadan yürüyerek geçirdik.

Akşamüstüne doğru pilimiz bittiğinde ve çok acıkmış olarak gittiğimiz Çek yemekleri yapan Lisku'da karnımızı doyururken, içimden tamam artık bu kadar gezmek dediğimi hatırlıyorum. Dolayısıyla hemen yakındaki Botanik Bahçesi gezmesini de bir sonraki sefere kısmetse diyerek bıraktık. 



Hayvanat bahçesindeki heykellerden birisi, doğa tanrısı Radegest'e aitti, ne kadar sert bakıyor değil mi?


Evet, bir yolculuğun daha sonuna ulaştık ve Prag şehrine, Křižíkova mahallesine veda zamanı geldi.
Dilerim sağlıkla geçen vakitlerde ve güzel günlerde tekrar gitmek, orada yaşayan canlarımla hasret gidermek imkanı yeniden olur.

Not:
Yine biraz uzun oldu bu yazı, sıkılırsanız fotoğraflara bakın geçin en iyisi.

Çarşamba, Mayıs 08, 2024

Uyku, biraz uyku, bütün isteğim buydu...

Bütün isteğim şarkıdaki gibi uyku değildi, esasen. 
Denize bakmak, yeşilin canlanmasına,  çiçeklerin coşkusuna tanık olmak, bir kaç dost yüzü görmek, sohbet muhabbet etmekti.


Bu akşamüstü mesela, Bodrum kalesini denizin kenarında oturarak izlerken, M.ciğim ve D.ciğimle tatlı tatlı sohbet ettik, tatil planları (yaptik, diyemiyorum) hayal ettik. 



Bu sene jakarandalar öyle bol öyle canlı açmışlar ki  sanki onları bu mevsim ilk kez görüyor gibiyim.


Gelincik göremedim diye üzülüyordum, önüme çıkıverdiler. Hem de kaldırımda bile varlar.

Bodrum'da dağ taş  yine inşaat, bakalım ne zaman tüm topraklar binayla kaplanacak demek istemiyorum.
Keşke bu yarımada bu kadar cazip olmasa ve keşke elbirliğiyle canına okumasak...

Pazar, Nisan 21, 2024

Erguvanlar, yağmur ve ben...

... bahtiyarım!

Parkın içinde gezindikçe, erguvanları seyrettikçe, hızla yağan yağmurun sesini dinledikçe aklımdan bu cümle geçti, Nazım'ın şiirindeki gibi... 

***
"Bugün pazar. 
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. 
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün 
bu kadar benden uzak 
bu kadar mavi 
bu kadar geniş olduğuna şaşarak 
kımıldamadan durdum. 
Sonra saygıyla toprağa oturdum, 
dayadım sırtımı duvara. 
Bu anda ne düşmek dalgalara, 
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. 
Toprak, güneş ve ben... 
Bahtiyarım... "
***

"Bu anda ne kaygı, ne endişe, 
Erguvanlar, yağmur ve ben... 
Bahtiyarım"  
düşüncesi aklımdan geçerken içime dolan his şiirdekinin aynıydı. 
Dün ortalığı birbirine katan sitte-i sevr fırtınasının etkisi geçmiş, yağmur durmuş, güneş açmışken dünü hatırlamak ve anlatmak uzak geçmişe yolculuk gibi geliyor. Ne tuhaf!



Parkın girişindeki iki gövdeli erguvan, 
Fotoğrafı 2018 yılında 23 Nisan günü çekmiştim. 


Oradan devam edeyim şimdi. 

Marinayı geride bırakırken Kalkedon'un önünden kıvrılıp, yol çatallanmadan önceki küçük köprüyü geçtim, parka girdim. O sırada yağmur azalmış gibiydi.
Parkın girişinde sağda bir kaç genç erguvan erken çiçeklendikleri için, yağmurun da etkisiyle çiçeklerinin çoğunu dökmüştü. İki gövdeli erguvanın parka ilk girişte verdiği ışığın  yokluğunu bir kez daha derinden hissettim. 

Yukarıdaki erguvan iki senedir böyle, ne yazık ki...

Yanlış hatırlamıyorsam 2020 - 2021 kışı fırtınalı ve karlı geçmiş, parktaki pek çok ağaç zarar görmüştü.
Sevgili erguvanım ve girişteki bu ağaç o zaman kar ağırlığıyla ya da rüzgar etkisiyle kırılmış olmalı.
Şimdilerde gövdeleri duruyor, sanıyorum gövdenin yanlarından üreyen erguvanlar oluyor. Belki de o yavruları parkın başka yerlerine dikiyorlar ya da ben böyle düşünmek istiyorum.



Romantika'nın hemen karşısına düşen koca gövde ve üzerine sarılıp yeni bir çeşit ağaç üreten mor salkım.

Biraz evvel azalmış gibi yapan yağmur yeniden arttı. Telefonu pardesümün cebinden çıkarıp, şemsiyem yana kaykılmış halde fotoğraf  çekmeye çalışıyorum, telefon saniyesinde ıslanıyor. 
Şimdi yine yol çatallanıyor, seçenekler soldan denize doğru devam etmek veya sağdan sakız ağaçlı küçük sete çıkmak ve çocuk bahçesi tarafına geçmek. İkinciyi seçiyorum.



Sakız ağaçlı setten parka ve önündeki erguvana bakış,

Annanemin ve annemin oturmayı en çok sevdiği küçük kafe kaç senedir kapalı. Parka her gidişimde mutlaka yine o sete çıkıp, eskiden  bazen saatlerce oturduğumuz o ağaç altından parka bakıyorum. 
Setin taş zemini yağmur ve rüzgar etkisiyle yerlere dökülmüş polenlerle halı gibi kaplanmıştı. 
Her zaman ortalıkta dolaşan, arkadaki sarnıcın etrafına yerleşmiş kediler hangi kuytuya saklandılarsa görünmüyorlardı. Eh, kedilerin yağmursever olduğunu pek söyleyemeyiz, değil mi?



Gözlerden uzakta, adeta saklanmış, yerini sevmiş, sere serpe açılmış...

Setin arkasına doğru yürüyorum, artık sadece gövdesi kalan eski kocaman erguvanımı selamlıyorum ve işte!...
Bu senenin birincisi bu, genç bir erguvan, yine iki gövdeli, yine canlı, güzel mi güzel...




Biraz daha yakından bakalım, dallarının altında duralım, başımızın üstünde erguvani bir dünya olsun...

Ağacın etrafında dolaşıyorum, gövdelerine dokunuyorum, çiçeklerini seyrediyorum, etraftaki ladinle, sakızla dallarının dokunmadan birlikte oluşlarına hayran oluyorum.
O andan itibaren yüzüme yerleşmiş gülücükle, dünya umrumda olmadan, yağmurun sesini dinliyor, ağaçların güzelliğini içime sindiriyorum.



Parkın orta bölgesindeki büyük erguvan,

Artık deniz tarafına yürüyebilirim, rüzgar ve yağmur yeniden çoğalıyor. İki hanım şemsiyeleriyle karşıdan geliyor, selamlaşıyoruz. 
Az ileride deniz kenarında ılgınların altındaki  bankta oturmuş, yağmura aldırmadan denizi seyreden bir bey var. İki dakika sonra kalkıyor, yürümeye devam ediyor.
O sırada denizdeki kürek takımlarını görüyorum, havaya aldırmadan çalışıyorlar. Biraz açıkta bir tekne yelkenlerini fora etmiş, seyirde.
Deniz, hava, adalar, gri, gri, gri...

Sırtımı denize verip, tekrar parkın içine doğru yürüyorum, ağaçları seyrediyorum, bu anın unutulmazlığını iliklerimde hissediyorum, içimde adını bilemediğim bir şarkı duyuyorum, melodisi dilimin ucunda... 

Prag'da kalenin bahçesindeki bir erguvan, oğlum aracılığıyla selam gönderdi.

Parktan ayrılıyorum, geldiğim yolu tersten aşıyorum, Feneryolu'na yürüyorum, trenle Suadiye'ye gidiyorum, eve yürüyorum.

Aklımda, ruhumda parkta geçirdiğim anlar...