sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 16, 2026

iSTİKLAL CADDESİNE DÜŞTÜ YOLUM

Bugün şeytanın bacağını tesadüfen başlayıp, taammüden kırdım.
Bugün ayaklarımın beni yıllarca en çok götürdüğü yerlere gittim. 
Bugün İstiklal Caddesinde müze ve sergi gezdim.

Evden çıkarken aklımda  minibüs caddesi üzerindeki bankadaki işimi halletmek ve bir süredir gitmediğim Kadıköy'e gitmek, biraz çarşıda dolaşmak vardı. 
Minibüs caddesinden metroya dönmeye üşendiğim için Marmaray Suadiye istasyonuna yürüdüm. Marmaray'da giderken yavaş yavaş zihnim açılmaya başladı, neden karşıya geçmiyorum ki?
Neden olmasın? Sirkeci'de insem mi, ne zamandır Sultanahmet'e gitmedim. Hayır, en iyisi devam edeyim, Yenikapı'da inerim, metroya binerim. 
Metroya bindikten sonraki soru Şişhane'de mi insem ve yukarı çıksam yoksa Taksim'de insem aşağıya doğru mu yürüsem? Tabii ki yılların alışkanlığıyla Taksim kazandı ve meydanda gün ışığına çıktım.

Böyle uzun aralarla gördüğüm için İstiklal Caddesi'ni her defasında yabancılıyorum, pek çok yer değişmiş oluyor, yeni dükkanlar açılmış oluyor, turist kalabalığı sıkça kimlik değiştiriyor ve daha pek çok farklılık...



Bütün bu değişim içinde, eskiden aşina olduğum bir yere, Pera Müzesi'ne gitmek, oradaki sakin sanat ortamında nefes almak iyi bir tercih oldu.
Müzede Halil Paşa'nın "Suyun Kıyısında / Yaşamı ve Sanatı" başlıklı bir sergisi vardı.

Halil Paşa Osmanlı'nın son zamanlarında eğitim alan, eserler veren "asker ressamlar" olarak tanımlanan bir grup sanatçı arasında bilinen, uzun ömürlü ve üretken olan bir sanatçı. 
Yukarıdaki eserleri 1902 -1903 tarihleri arasında yapmış, aynı yerin mevsim değişimlerindeki hallerini gösteriyor, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar.




Serginin ana başlığındaki suyun kıyısında ifadesi, sanatçının evinin olduğu Bostancı sahilinde, ailesinin yalısının olduğu Beykoz'da, bir süre yaşadığı Mısır'da Nil kıyısında yaptığı resimlerin öne çıkarılmış olmasıyla ilgili. 
Yukarıdaki resim Bostancı plajı adını taşıyor, tarihi 1897.
Yıllardır bu civarda yaşayan birisi olarak, isterdim ki o tarihe ışınlanayım ve sadece adaları tanımlayabildiğim bu yerin neresi olduğunu anlamak için  gözlerimle göreyim. 




Halil Paşa sergisini gezmem bitince, alt katlardaki daimi sergilere bu defa uğramadım. 
Girişte sergiden önce bir yorgunluk kahvesi içmeye niyet etmiştim aslında ama öğle yemeği saati nedeniyle dolu olan masaları görünce, kahve molasını sergi sonrasına bırakmıştım.
İyi yapmışım, zira gerçekten ortam sakinleşmişti ve kahvenin yanındaki lokum, su ve portakal likörü nefisti.



Kahvemi içmek, sızlayan dizimi dinlendirmek, Pera Müzesinden sonra tekrar İstiklal'e çıktığımda gördüğüm İş Bankası Resim Heykel Müzesindeki sergileri gezmek konusunda beni cesaretlendirdi.
Müzede kalıcı sergilerin yanısıra, Eşref ve Melahat Üren çifti ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin resimlerinin sergilendiği Yan Yana başlıklı bir süreli sergi vardı. 

Yukarıdaki eser, uzun süre yaşayan eşi Eşref Üren'in aksine 50 yaşında dünyamızı terk eden ve yaşamı sırasında kendine ait bir odası pek de olamayan, eşinin gölgesinde kalan ressam Melahat Üren'in bir natürmort tablosu.
Burada, sergi ve Üren çiftinin sanatı hakkında bir video var, izlemenizi öneririm.



Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin üretimleri birbirini destekler nitelikte göründü bana.
Aynı ortamlarda bulunurken, Anadolu'da gezerken yaptıkları konuları aynı ama karakterleri farklı eserleri izlemek hoş duygular verdi.
Yukarıdaki eser, Eren Eyüpoğlu'na ait, adı Bursa Pekmezci Han.




Bursa'da Zaman başlıklı bölümde yer alan yukarıdaki resim ise Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na ait. Adı, Mor Han.
Sergiyi gezerken gülümseten anlardan biri de Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun "seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde" dizesinin resim altında adeta imza gibi yazılı olduğu resimdi. Fotoğrafını çekmemişim ama, söylemeden geçemeyeceğim.
Hatta şiiri buraya ekleyeyim, en iyisi. 

Çakıl 

Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde 
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar 
Bir gelincik açılır ansızın 
Bir gelincik sinsi sinsi kanar 
Seni düşünürken 
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır 
Deliler gibi dönmeğe başlar 
Döndükçe yumak yumak çözülür 
Çözüldükçe ufalır küçülür 
Çekirdeği henüz süt bağlamış 
Masmavi bir erik kesilir ağzımda 
Dokundukça yanar dudaklarım
 
Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde
 
Bedri Rahmi Eyüpoğlu



İş Sanat Resim Heykel Müzesi'nin üçüncü katında dijital art konusunda dünyanın önde gelen sanatçılarından olan Refik Anadol'a ait Büyük Doğa Modeli - Türkiye Flora başlıklı yapay zeka veri heykeli sergilenmeye başlamış.
Sürekli hareket eden ve değişen piksellerden oluşan ve on dakika kadar süren bir dijital sanat eserinden tek kare bir fotoğraf eklemek çok da anlamlı değil ama, görene dek fikir verir diye düşündüm. 




İki müzedeki sergilerden sonra, artık yürüme konusunu abartmayayım ve köyüme döneyim dedim. 
Tünelle Karaköy'e indim, o sırada çektiğim Tünel fotoğrafı Her Güne Üç Güzel Şey'de, görmek isterseniz.
Karaköy iskelesinde biraz oturdum, Eminönü Kadıköy vapuru on dakika sonra geldi, bindim, yan güvertede oturdum. Denizi, köpüklerini, martıları, karabatakları, bulutları seyrederek ve yanımda annesiyle oturan küçük kızın heyecanıyla mutlu olarak Kadıköy'e geçtim.
 

Salı, Aralık 30, 2025

ARA-LIK - 13. Yazı - Hasat / Bir Yıldan Kalanlar

Geldik bu senenin son ortak yazma serisinin son yazısına; beri yandan  ay bitiyor, yıl bitiyor.
Şimdi belki bir hesap alma verme zamanı, belki de  bu sene ne hasat ettim, geriye ne kaldı ona bir bakmak zamanı demek daha doğru olanı.

Geride bırakmak üzere olduğumuz, genelde zor bir seneydi, üzerimizde bıraktığı his böyle en azından. Ve çoğu sene bitişinde olduğu gibi hepimiz 2025'ten koşarak kaçma eğilimindeyiz. 
Derken yıllar geçince bir gün gelecek ve belki de şunu diyeceğiz "o sene ne güzel anılar bırakmıştı, zordu ama güzeldi!" Bilinmez! Belki dedim zaten.

Kişisel tarihime gelince, bu senenin ilginç bir yeri oldu. 
Kendime "hadi ya, yürü işte" dediğim de oldu, "yok artık, bu da ne saçmalık" dediğim de oldu, çok güldüğüm, sevindiğim, çok sinirlendiğim, yorulduğum, üzüldüğüm de...
Öyle ya da böyle yaşamanın değerini anladığım, insan hayatının aşamalarından yenilerini tanıdığım zamanlardı.

Bu sene hiç bıkmadan yaptığım iki şeyden biri günlük egzersizlerimi aksatmamak ve her gün  yürümekti,  bedenimi çalıştırmak  kendimi canlı hisetmemin önemli bir yolu.
Diğeri her gün bazen onbeş dakika bazen yarım saat İngilizce çalışmak oldu. Londra dönüşü annem demesin mi "yine İngilizce mi çalışıyorsun, gittin geldin işte!" Dedim anam, o beynim çalışsın diye yaptığım bir şey, bitmedi, devam ediyor. 
Tıpkı hayat gibi, tıpkı değişen yıllar gibi.

Kestirmeden gideyim ve 2025'i ardından el sallayarak uğurlayayım. Yolcunun arkasından kapıyı kapattıktan sonra yeni gelecek olan 2026 hoş gelsin, başımızın üstünde yeri olsun.



Natalia Goncharova  (1881 - 1962)
Rusya'da doğdu, İspanya, İsviçre ve Fransa'da çalıştı.
Eserin adı Gardening / Bahçecilik.
(Tate Modern, Londra'da görmüştüm.)

Salı, Ekim 14, 2025

Haliç Kıyısından

Çektiğim Haliç kıyısı fotoğraflarına kıyamadım, onları da buraya alıverdim.


Sol başta, Balat'tan Demir Kilise adıyla da bilinen Sveti Stefan Bulgar Kilisesi,
Yanında Hasköy'deki Rahmi Koç Müzesi ve önündeki Fenerbahçe vapuru,
Sol altta tepedeki bina kırmızı tuğlalarıyla tanınan Fener Rum Ortaokulu, 
Sağ yanında Kasımpaşa'daki Eski Osmanlı Bahriye Nezareti, Kuzey Deniz saha Komutanlığı binası.



Bu defa denizden Haliç kıyısına değil, kıyıda oturmuşken Haliç'e bakıyoruz,
Rahmi Koç Müzesi, Halat'ın bahçesinden Haliç'e doğru.

Çarşamba, Haziran 18, 2025

Bir Fotoğraf Üzerine Düşünceler / On İkinci Yazı

Doğru ifade ne olmalıydı?
Bir fotoğraf üzerine düşünceler mi yoksa ilk yazdığımda olduğu gibi fotoğraf üzerinde düşünceler mi?
Bakalım, yazı devam etsin, anlarız belki.
Önce, üzerinde kafa yorulacak ya da belki sadece bakılacak fotoğraf neymiş bir görelim.



Bu fotoğrafın fotoğrafını Hamburg Kunsthalle / Müzesi'de çektim. 
Müzenin contemporary art (modern sanat) bölümünde  beğendiğim az sayıdaki eserden birisiydi.
Sanatçı, Wolfgang Tillmans.

Şimdi gelelim düşünceler kısmına:
Gerçek boyutta olduğunu düşündüğüm fotoğraftaki pencereye bakarak  o pencerenin arkasındaki bahçe üzerine düşünebilirsiniz. 
Sonra isterseniz pencerenin yapısını inceleyebilirsiniz, pencerede buğu olduğuna göre mevsimini tahmin etmeye çalışabilirsiniz.
Peki, o pencereden kim bakıyor acaba? 
Kim o anı bir fotoğrafa aktarmak istemiş olabilir? 

İşte böyle sorular ve düşünceler...
İsterseniz yenilerini ekleyin ya da isterseniz cevaplarınızı yazın.

Perşembe, Ekim 17, 2024

Tophane Meydanında Yaparlar Sergi *

Bir gün öncesinden S.ciğimle mesajlaştık, Tophane'deki müzelerin sergilerine gidelim kararı aldık ve ertesi gün sözleştiğimiz saatte Tophane-i Amire önünde buluştuk.

Kısa bir not: 
Tophane-i Amire binası, 15. yüzyılda Bizans döneminde Ste. Claire ve Aya Photini kiliselerinin yer aldığı Metopon adlı bölgede kurulmuştur. 
Sultan II. Mehmet tarafından fetihten sonra kurulan top döküm merkezi, Osmanlı ordu ve donanmasının kullandığı askeri topların üretildiği yerdir. 
1992 yılına kadar çeşitli düzenlemeler geçiren Tophane-i Amire binası, bu tarihte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne devredilmiştir ve burada çeşitli güzel sergiler düzenlenmektedir.

Bu defa görmek istediğimiz sergi Kültür Yolu Festivali kapsamında açılan ve çalışmalarını bir süredir merakla izlediğim Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado'nun  Genesis başlıklı sergisiydi. 

Sergi Hakkında Not:
"Salgado, “Genesis” projesini “dünyamıza ithaf ettiği bir aşk mektubu” olarak tanımlıyor. Salgado’nun aktivist tavrıyla 2004-2011 yılları arasında üzerinde çalıştığı dev bir proje olan “Genesis”, 245 siyah-beyaz fotoğraftan oluşuyor. Salgado’nun iklim krizi ile yok olan coğrafyalar ve yok olmaya yüz tutmuş hayvan türlerine odaklandığı proje, Kuzeyde ve Güneyde, Amazonlarda, Galapagos adalarında, modern toplumun yıkıcı etkisine rağmen değişmeyen manzaraları ve insanları belgeliyor. İzleyicisini Galápagos’un hayvan türlerinden, Antartika ve Güney Atlantik'teki penguenlere, Amazonlardaki kabilelere kadar farklı coğrafya ve kültürleri keşfe çıkarıyor."
(Sergi notlarından alıntı, Artful Living web sitesinden)



Serginin ikinci bölümünde Salgado'nu  eşi Lélia ile birlikte, kurdukları Instituto Terra isimli enstitülerinin ve 1990’lardan bu yana ağaçlandırdıkları Brezilya’daki Atlantik Ormanı’nın görüntüleri yer alıyor. 
Karı koca çoraklaşıp ağaçsızlaşmış bir alanda harekete geçerler  ve  1998’den itibaren yaptıkları çalışmalarla 17,000 dönüm araziyi doğa rezervine dönüştürmeyi başarırlar. O tarihten bu yana kendilerini  ağaçlandırma, koruma ve çevre eğitimi misyonuna adamışlar.    

Bu ikincil serginin yer aldığı bölüm, yerdeki cam kaplı alan ve pencereden görülen Tophane meydanı manzarasıyla ayrıca çekiciydi.



Tophane-i Amire'den çıkıp  caddenin karşısına geçince Galataport'a giriyoruz  ve hemen İstanbul Modern'e geçiyoruz.
Burada amacımız  bir başka fotoğraf sergisine gitmek, Ozan Sağdıç'ın eserlerini görmeye gitmek.
Ancak Japon performans ve enstalasyon sanatçısı Chiharu Shiota'nın Between Worlds / Dünyalar Arasında   başlıklı çalışmasının sergilendiğini görünce önceliği ona veriyoruz. 
Ve çok etkileyici, kırmızı ipliklerden oluşan bir labirentte gezintiye çıkıyoruz.

Sanatçının çalışmalarına ve web sayfasında yer alan diğer işlerine bakmak isterseniz buraya tık lütfen. 


Şimdi sıra geldi  90 yaşındaki duayen fotoğraf sanatçımız Ozan Sağdıç'ın eserlerini görmeye.
Sergiye Fotoğrafçının Tanıklığı adının verilmesi boşuna değil. Muhtemelen binlerce çalışma arasından seçilen sergide yer alan fotoğraflar Cumhuriyetimizin güzel yıllarına öyle net bir şekilde tanıklık ediyor ki, fotoğrafın gücü burada işte.

Yukarıdaki fotoğraf'ta Yemiş İskelesi'nden Galata Kulesi görülüyor.



İstanbul Modern koleksiyonundan oluşan sürekli sergiyi daha önce eski yerinde ve yeni yerinde de defalarca gezdiğimiz için pas geçiyoruz.
Son süreli serginin sanatçısı Olafur Eliasson'un sergisinin başlığı, Senin beklenmedik karşılaşman olarak belirlenmiş.
Doğrusu buradaki eserler pek çoğu S.ciğime ve bana fazla bir şey ifade etmedi ya da sanatsal ifadeyle söylersem bizimle pek konuşmadı.   
Yukarıdaki gibi geometrik görselliği olan bir kaç eser hoşumuza gitti yine de. 
 


Ve sergi gezme eyleminin son noktası,
İstanbul Modern'in terasından "al gözüm seyreyle İstanbul'u" anları,
Çepeçevre terası dolaşıp gözün görüp yakalayabileceği her anın tadını çıkarmak,
İçlerinden hangisine daha çok meyledeceğine güç bela karar vermek,
Sergilenen sanat eserlerinin üzerine göz alıcı bir cila çekmek,
Ve güneşli günün sonu...


* Tophane rıhtımından Tophane meydanına.
"Tophane rıhtımında" adıyla bilinen ve yazı başlığına ilham veren şarkının aslı, 1965 tarihli Şaka ile Karışık filminde Ofsayt Osman rolündeki Sadri Alışık tarafından seslendirilmişti.
Yıllar sonra Barabar'ın Her Yer Memleket albümünde şarkının yeni bir yorumu yer aldı. Geçen kış gittiğimiz Barabar konserinin şen şarkılarından birisiydi.

Cuma, Ağustos 16, 2024

"... ben neye sebep oldum..."

Dün sabah bizim taraftan minibüs caddesine doğru yürüyordum, Marmara caddesine çıktığım noktada, belli ki çok ağır bir yük taşıyan upuzun bir TIR (hanı tepesinde Long Vehicle yazanlardan) 
gördüm. Şoförü aşağıdaki bir başka adama, "patlak lastik değiştirilecek yeri bilmiyorsan oyalama beni" diye yüksek sesle hallendi. 
Duyduğum söz üzerinde kısaca düşündüm, aracın plakası 06 idi, şehrin yabancısı ise, nasıl uygun yer bulacak acaba? 

Yürümeye devam ettim, minibüs caddesindeki ışıklarda karşıya geçecekken olağandan fazla duran bir kalabalık gördüm. Meğer, az önce gördüğüm TIR / Long Vehicle minibüs caddesine dönmek üzere manevra yapıyormuş. Haliyle o upuzun haliyle dönememiş, geri gelip dönüşü tamamlamaya çalışmış olmalı, o sırada ışık renk değiştirmiş, kavşak karışmış, millet kornasına asılmış.

O karmaşayı geride bırakıp, her yönde mecburen durmuş trafik arasından karşıya geçtim, o sırada gördüm.
Meğer bizim TIR /Long Vehicle'ın arkasında uzun bir yazı varmış.
Şöyle:
"Sana Sen Değiştin Deyip Kızacaklar, Kimse Ben Neye Sebep Oldum Demeyecek."

06 plakalı TIR'ın şoförünün sitemi kimeydi, derdi dünyayla mıydı? 
Bilemedim...



Onca kargaşa arasında kamyon arkası yazısını çekmeye yetişemedim, ancak caddenin karşısına geçince not alabildim.
Resim geçen haftaki sergiden, Rugül Serbest imzalı, adı İkna / Persuasion.

Çarşamba, Nisan 03, 2024

"BULGUR PALAS" mı? Neden bulgur demişler?

İBB Kültür Sanat tarafından onarılıp, düzenlenen Bulgur Palas açıldı, haberini ilk okuduğumda yanlış okuyorum sandım, doğru okuduğumu anlayınca  neden bulgur ki dedim ve bugün sorumun cevabını aldım.
Meğer, konağın sahibi Bolulu Habip Bey bulgur ticareti yaparak zengin olmuşmuş, konağın adı bu bağlantıdan ötürü halk arasında bulgur palas olarak anılırmış.
Habip Bey kimmiş, nasıl zengin olmuş, konağı nasıl yaptırmış, o esnada başına neler gelmiş konulu hikayede ayrıntı isterseniz, buraya tık lütfen. 



Gelelim bugünkü Bulgur Palas gezimize:
Geçende Şulemle konuşurken sözü geçmişti, ikimiz birde "yahu orayı çok merak ediyorum, gitmek istiyorum" deyince, e hadi madem gidelim ilk fırsatta kararına varmıştık.
İlk fırsat bugün çıktı, Şuleciğim üniversitede işlerini halledip vakitlice çıktı Marmaraya bindi, ben bizim taraftan metro aktarmasıyla geldim ve Marmaray Yenikapı istasyonunda buluştuk.
Ardından haritadan bulduğumuz yürüme yolu önerisine uyarak, Langa Bostanı Sokaktan yürümeye başladık. Bir sol, bir sağ bir daha sol derken yolumuzu Bulgur Palas'a kavuşturduk. 

Yukarıdaki fotoğrafı,  avluya girdikten sonra binaya giriş kapısının önünde çektim. 



Binanın etrafında şöyle bir dolaştık, bahçede gezindik, en altta göreceğiniz manzaraya baktık ki o manzarayı binanın içinde yukarıdan aşağıya inerken başta en üstteki kubbeli alandan ve sonra onun alt katından ve sonra bir alt kattan... defalarca hayranlıkla izleyecektik.

Sırtımı deniz tarafına verdiğimde, yukarıdaki fotoğrafın tam çapraz köşesinden binayı bu şekilde gördüm.


Bulgur Palas'a "İstanbul Senin" uygulamasından okutacağınız karekod ile giriliyor.
Binanın giriş katında ve ikinci katında kocaman bir kütüphane var. Ayrıca çalışma ve toplantı  salonları da yer alıyor. Üçüncü kat ve sonrasında Magnum sanatçılarının fotoğraflarından oluşan bir sergi var.
Kulenin altındaki bölümde yine bir Magnum sanatçısı Emin Özmen'in İstanbul fotoğrafları sergileniyor. 
Fotoğraflarını hayranlıkla izlediğimiz sanatçının İstanbul'la ilgili şu cümlelerine bayıldık:
"İstanbul tüm çelişkileri ve ironileriyle tüm renklerin şehri. Kaygısız, arsız, gizemli; İstanbul her şeyin mümkün olduğu, lakin kavraması imkansız bir şehir.
İstanbul sizi göz açıp kapayıncaya kadar başka bir atmosfere başka bir aleme götürür."

Merdivenlerin güzelliğine bakar mısınız?  Üst kata doğru yükselirken oturup soluk almalık genişlikte.



Hayran hayran gezip, manzaraya mı sergiye mi bakacağımızı bilemeden dolaşıp, on dakika bir birbirimize "bayıldım, bayıldım!" "insan burada gelip otursa derdi tasası kalmaz" dediğimiz sergi  katlardan ve nefis kütüphaneden sonra, girişteki bahçede bulunan İstanbul Kitapçısında da bir tur attık ve bahçedeki Beltur'da hafif bir şeyler yedik, çay kahve içtik.

Bahçede otururken, minik havuzun yanıbaşındaki ağacın arkasından binayı duvar arkasından görüyorduk.



Bulgur Palas'tan istemeye istemeye ayrıldıktan sonra, bu def navigasyona bakmadık. 
Ben buraları bilirdim yahu şöyle gidelim dedim ve Cerrahpaşa Camii'nin bulunduğu Cerrahpaşa Caddesinden bir süre yürüdükten sonra, Haseki Hastanesinin yanından kıvrılıp Dr. Adnan Adıvar Caddesi üzerinden doğru Millet Caddesine çıkarak Aksaray üzerinden Yenikapı Marmaray istasyonuna ulaştık.

Yukarıdaki manzara, başta tarif etmeye çalıştığım deniz tarafı.
Büyütüp daha ayrıntılı görebilirsiniz belki, solda arkada Kadıköy kıyıları uzanıyor, sağda adaların ucu görünüyor, hemen önde deniz kenarında Yenikapı deniz otobüsü iskelesi ve sol tarafta kadraj dışında kalmış olan Yenikapı miting alanı yer alıyor.

Cuma, Şubat 09, 2024

Peki bu sergilenenler normal zamanda nerde duruyorlar acep?

diye düşündük ve bir süre sonra bu soruyu birbirimize yüksek sesle sorduk. Hatta, bir aşamada sergiyi gezen bizim gibi iki arkadaşla kafa kafaya verip bu konuda fikir yürütür gibi olduk.

Lafa ortasından başladım, şimdi başa alıyorum.
Her Güne Üç Güzel Şey'de yazmıştım, Çarşamba günü sevgili Sezer ile buluştuk ve ARTER'de Ocak ayında açılmış olan ve Ömer Koç'un kişisel koleksiyonundan oluşan Farz Et Ki Sen Yoksun başlıklı sergiye gittik.
Öylesine  her sanatseverin ilgisini çekecek, merakını uyandıracak yapıtlarla dolu bir sergi gezdik ki, bir noktada, başlıkta ve ilk cümlede yazan düşüncelere gark olduk. Belki aklınıza "zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış" özdeyişimiz gelmiştir. Derim ki, çenemizi yoran alınıp biriktirilmiş, korunmuş sanat eseri olsun, ne gam!

Aşağıdaki fotoğraflarda sergideki yüzlerce yapıttan, yerleştirmeden sadece çok azını göreceksiniz, Bilemiyorum, acaba sergi hakkında doğru izlenim edinmenize yardımcı olacaklar mı, yoksa tersi mi olacak?

Diyeceğim, İstanbul'da iseniz bu sergiyi görmek için zaman ayırabilirseniz, yukarıdaki özdeyişten ayrı olarak, mali açıdan değilse  de zihinsel ve estetik zenginleşme yaşayacaksınız. 

Özürlü not:
Eserlerin sanatçılarını kaydetmemiş olmaktan dolayı eksik bilgi vermiş oluyorum, kusuruma bakmayınız.



Albrecht Dürer'in 1515 tarihini taşıyan klasik eseri, Gergedan



Kesilmiş kağıttan yapılmış, üç boyutlu görünen objeler



Meltem Işık, Aynı Nehirde Bir Daha serisinden



Camille Pisaro'nun Bulvar resminden esinlenilerek üretilmiş köşe resmi



Sergideki "yeniden üretilmiş" eserlerden en çok sevdiğim, " Bu da mı geçer yahu! " el yazması



Gerçeklik algısı üzerinde oynamak, zıplayan adam fotoğrafı




Çarşamba, Ekim 04, 2023

"YAŞAYAN PİRAMİT" ve "MODERNİZMİN İZİNDE TÜRK RESMİ"

Yaz başından beri "gidilecek sergiler" listemde duran Sabancı Müzesi'ne bugün hoş bir denk düşme sonucu gidebildim, nihayet.
Sabah bir toplantıya katılmak üzere karşıya geçmem gerekiyordu. Karşı dediğim yer Ulus; hafta içi, sabah saatinde, işyerleri ve tüm okullar açıkken nasıl ulaşırım konusunda ön çalışma yapmadan yola çıkmamak gerekiyor.
En mantıklı güzergâhın marmarayla Üsküdar'a gitmek, oradan motorla Beşiktaş'a geçmek, sonra da artık kısmet... olduğuna karar verdim. Bir süredir sabahları serin oluyor, nitekim sabah istasyona yürürken ve treni beklerken ince ince işleyen serin havayı hissedince, yanıma şal almış olmak nedeniyle kendimi kutladım. Kot ceket ve sweatshirt giyenler oldukça fazla sayıdaydı. 

Beşiktaş'a kadar işler yolunda gitti, tren kalabalıktı maskemi taktım, Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçtiğimiz kocaman motorda açıkta oturdum. Meğer, Beşiktaş meydanını düzenleme çalışması varmış. Taksiler iskele önüne giremediği gibi, Bahçeşehir Üniversitesi tarafında da duramıyorlardı ve geçen tüm taksiler doluydu. Haydi bakalım! 
Yavaş yavaş Ortaköy yönüne yürümeye başladım, belki bu hengameden uzaklaşırsam boş taksi bulurum umuduyla. Şansıma karşı yönde bir taksi durdu, o gürültü içinde duyamadığım bir şeyler söyledi, karşıya geçtim, Ulus dedim, atladım, biraz ileriden döndük ve Portakal yokuşuna doğru yol almaya başladık, zira Ulus'a çıkmanın en kestirme yolu odur. 

Toplantıdan sonra bölgenin ana caddesi konumundaki Ahmet Adnan Saygun Caddesine yürüdüm. Aklımda iki fikir dolanıyor, ilki Beşiktaş'a inmek, karşıya geçmek ve Kadıköy'de Kuru Otlar Üstüne filmini izlemek, ikincisi Ortaköy'e inmek ve Emirgan'a doğru devam edip Sabancı Müzesi'ne gitmek.
Caddedeki durakta, ne yöne gitmek daha mantıklı olur düşüncesiyle haritaya bakarken boş bir otobüs geldi ve ben kendimi tıngır mıngır yeniden Portakal yokuşundan aşağıya Ortaköy'e doğru inerken buldum. 



Epey zamandır Ortaköy meydanına gitmemişim, iskeleye doğru yürürken bildiğim Ortaköy meydanından çok farklı bir yerle karşılaşınca anladım bunu. 
O güzelim küçük meydan, Boğaz ve Ortaköy camii manzaralı fotoğraf çekenlerle doluydu. Bu fon ve fotoğraf sevdalıları sadece turistler değildi, bol miktarda evlilik ve nişan fotoğrafı çektirenler vardı ve nasıl bir popülarite ise, bunların çoğu yabancıydı. 
İskeledeki panodan onbeş dakika sonra Emirgan Sarıyer yönüne gidecek bir motor geleceğini öğrenince, meydanın diğer tarafına doğru kısa bir tur atıp motorla Emirgan'a ulaşmanın en akıllıca iş olacağını anladım. 
İşin komik tarafı, meydanın ve camiinin diğer tarafında da çekim işleri vardı, bu defa film (muhtemelen reklam filmi) çekiyorlardı.


Bu arada, İstanbul'daki eski iskelelerin yeniden canlandığını görmek, sadece gezenlerin, turistlerin değil, diğer yolcuların da deniz yolunu tercih ettiklerini görmek hoşuma gitti.
Yukarıdaki fotoğrafın tanımı için, motor Arnavutköy iskelesine yanaşmışken, boğaz yönüne doğru bakış diyebiliriz.


Artık Emirgan iskelesine yanaşıyoruz.
İskeleden çıkıp Sabancı Müzesi'ne doğru yürürken, midemin gurultusunu duyuyorum. Alışkın olduğumdan çok daha erken ve az yediğim, toplantıda sadece kahve içtiğim için bu durum gayet normal.
O zaman ne yapıyoruz? Hemen Emirgan Sütiş'te bir tavuklu pilav ve ayran molası veriyoruz ki, resim tarihimizin modernist eserlerini akıl başka yerde olmadan görebilelim.




Agnes Denes / Yaşayan Piramit

Müzenin bahçesinde kuş seslerini, arap bülbüllerini dinleyerek binaya doğru çıkarken, ikinci serginin eserini görüyorum.
Dört ton toprakla doldurulmuş ahşap basamaklı teraslardan oluşan piramit gökyüzüne doğru uzanıyor.
Eminim geçen sene kurulduğundan beri, geçen her mevsimde başka güzellikler sergiledi.




Serginin girişinde bizi Hoca Ali Rıza'nın Manzara tablosunun büyütülmüş örneği karşılıyor.
Onun karşısında Türk resminin başlangıcından bu yana bir tür aile ağacı yer alıyor. Duvarlar boyunca uzanan sergideki eserlerin ressamları hakkında ayrıntılı açıklamalar resimlerin yanında bulunuyor.
Henüz görmediyseniz, yılbaşına kadar süreceğini not edeyim, belki yolunuz düşer.



Günümüze en yakın ressamlardan Zeki Faik İzer'in daha önce görmediğim ve sergide görünce beğendiğim bir eseriyle gezimizi tamamlayalım.

Müzeden sonra, eve dönüş yolunda şansım yaver gitti diyebilirim. İskelye geldikten 5 dakika sonra motor geldi, bu defa Bebek iskelesine uğrayarak Beşiktaş'a doğru gittik.
Beşiktaş iskelesinde indikten sonra, koşarak Kadıköy vapuruna yetiştim ve İstanbul'un en güzel klasik vapurlarından biri olan  Kızıltoprak'a binerek bizim kıyıya geçtim.

Sonrası, iyilik sağlık, şükür...

Perşembe, Ağustos 10, 2023

Yağmurlu bir İstanbul gününde macera tadında...

Bugün tam olarak "neye niyet neye kısmet" denilecek bir gün oldu.  Dün kendimce niyet ettim, "yarın Sabancı müzesine gideyim, hazır hava serinlemişken püfür püfür bir Boğaz da görürüm".

Sabah kalkıp dışarıya baktım, hava öylesine kapalı ve sert suratlı ki kış olsa evde oturursun pek güzel. "Vazgeçmek yok" dedim, bu gün senin günün, "çık dışarı!"
Tam evden çıkarken şemsiyemi çantama atıverdim, bu hareket için meleklerime teşekkür ederim, aksi halde kısa yoldan eve dönecekmişim, daha  metro istasyonuna gelmemiştim, yağmur inceden ıslatmaya başladı. 

Ne yapılır bu havada?  Boğaz'a gidilir mi, tadı olur mu? Yoksa Y.ciğimi arasam Pera müzesindeki fotoğraf sergisini istiyordu, oraya mı gitsek? Acaba, Kadıköy'de kalıp sinemaya mı gitsem?
Sonunda metrodan meydana çıktığım anda iskelede Beşiktaş vapurunu gördüm, koştum yetiştim, arka güverteye yerleştim.
O sırada yağmur ahmak ıslatandan hallice yağmaya devam ediyor, Y.'ciğim telefona cevap vermedi ve ben kararsızım; inince ne yapacağım? 

Seçenekler şöyle:
- Aynı vapura bin geri dön, mis gibi vapur yolculuğu işte, sonra Kadıköy'de dal çarşıya, git sinemaya,
- Beşiktaş meydanında etrafına bak, Boğaz yönüne giden otobüs bulursa, atla, Emirgan'a git,
- Beşiktaş meydanında dolmuş bulursan Taksim'e çık, İstiklal'de  şansını dene.
Vapurdan indim, ayaklarım beni sağa değil sola götürdü, karşımda Taksim dolmuşu duruyordu, bindim.
İlginç şekilde, her zaman anında dolan Taksim dolmuşunda bu defa yolcu gelsin diye beş dakika bekledik, yine ilginç şekilde mevcudun yarısından çoğunu Taksim'e çıkan İran vatandaşları turistler oluşturdu ve yola çıktık.
Yolda Y.ciğim aradı, toplantıdaymış, bugün bana katılamazmış, tüh neyse, gelecek defa artık...

Taksim'de dolmuştan indiğimde şemsiye aldığım için yeniden mutlu oldum, yağmur siğil siğil devam ediyordu zira. İstiklal Caddesinde kendimi ve var oluşumu tekrar tekrar sorgulayarak, adeta bir bilinmezlikler nehrinde, etrafıma anlamsız bakışlar atarak yürüdüm; bu cadde benim 40 sene her anını yaşadığım yer değil artık. Bu net ve ben bunu kabul etmeliyim.
Galatasaray'da bir küçük dirsek yaptım, tanıdık yerler görmek arzusuyla Balık Pazarı'na girdim, çıktığımda yine pöff dedim, burası da değişiyor her seferinde.

Pera Müzesi  beni yine mutlu etti. Önce gişedeki genç hanım 60 yaş üstü bileti isteyince inanmaz gözlerle baktı, sonra sergi müthişti, başka dünyalara gittim. Gerçekten!
Müzede görmek istediğim sergi İsabel Munoz'un Yeni Bir Hikaye başlıklı Göbeklitepe ve çevresinde çektiği fotoğraflardı. 
Munoz fotoğrafları siyah beyaz olarak ve gece çekmiş. Dolayısıyla binlerce yıllık geçmişi olan o eserler, buluntular son derecede parlak şekilde öne çıkmış ve akıl çelici olmuş, etkilenmemek, üzerinde düşünmemek mümkün değil.



Göbeklitepe buluntularından,



İsabel Munoz'un fotoğraflar arasındaki notlarından,



Sergi 17 Eylül'e kadar açık, imkanınız varsa görün derim.

Pazar, Temmuz 30, 2023

Yeni Yerinde İlk Ziyaret, İstanbul Modern Sergileri

 İstanbul Modern Sanatlar Müzesi  yeniden eski yerine taşındı. Düzeltiyorum; 4 numaralı antrepo binasındaki eski coğrafi konumuna çok yakın yeni yerine taşındı. 
İstanbul Modern'i ilk açıldığı 2004 yılından itibaren, işyerime yakınlığı avantajını değerlendirerek, hemen hemen hiç bir sergisini kaçırmamacasına, defalarca ziyaret ettim. 
Ara dönemde Beyoğlu'na taşındığında da sergileri ve sanat seminerlerini üye olarak izlemiştim, ta ki şu sevimsiz pandemi günleri gelinceye dek...

Geçen sene Galataport açıldığında, Tophane'de tasarlanan müze meydanının bir parçası olan İstanbul Modern'in açılışı en sona kaldı. Mesela, MSÜDGS Resim Heykel Müzesi geçen yaz açılmıştı ve gezmiştik. Mayıs'ta İstanbul Modern'in açılışı duyurulduğundan beri ha bugün ha yarın giderim niyetlerim bir türlü vuslat bulamadı. Haydi Mayıs'ı bırakalım, tatildi, seçimdi bahanesi vardı diyelim, Haziran Temmuz'a ne oldu? Yaptığım planlar hayal oldu o ayrı da kalan süre nasıl geçti? Hiç anlamadım!

İki gündür İstanbul Modern'e gitme düşleri kuruyordum yine. Dün karşıya geçmek yerine N.ciğimle buluşmayı ve Üsküdar, Salacak, Harem hattını tercih edince, artık hafta içi giderim demiştim. Sonra annemin yardımcısı haftalık iznini pazartesine aktarmak isteyince, pazar günü bana kaldı. Kahvaltıdan sonra anneme uğradım baktım asayiş berkemal, toparlandım metroyla Kadıköy'e oradan vapurla Karaköy'e geçtim. Geçen hafta konser sonrası gece yürüyüşünde kısaca gördüğüm yeni açılan yerlere ve çevreye bakına bakına Tophane'ye yürüdüm, müze meydanına girdim.
Saat kulesinin arkasına Galataport tarafına bir enerji içeceğinin sponsorluğunda gençler için panayır eğlencesi gibi bir şeyler kurmuşlardı. Gürültüleri geride bırakıp, İstanbul Modern'in yeni binasına adım attım.



Binanın mimarı İtalyan Renzo Piano imiş. 
Doğrusu, eski müzeden esintiler taşıyan ve aynı zamanda yeni kurguları olan bu yapıyı sevdim.
Eski binanın her noktasını elimle koymuş gibi bilir ve bulurken bu yeni haline alışmak bir kaç ziyaretten sonra olacak muhtemelen. 
Bilet gişesinin ve müze mağazasının bulunduğu giriş katından sonra ilk kat güncel sergilere, ikinci kat koleksiyon sergilerine ayrılmış. 



Sanatçı Jennifer Steinkamp'ın ilk kez 2003'deki İstanbul Bienali'nde  Yerebatan Sarnıcı'nda gördüğümde çok etkilendiğim ve  kıpır kıpır dallarını seyretmeyi sevdiğim ağaç yerleştirmesi, sonradan İstanbul Modern'e taşındı ve her gittiğimde onu görmeden geçmedim.
Eski dostla bu defa yeni binada selamlaştım, mutlu oldum.

İlk kattaki süreli sergilerden ilki dış koridorlarda yer alan "Mimarinin İnşası" başlıklı yeni müze binasının yapımını fotoğraf ve videoyla anlatan sergiydi.

Benim asıl merakım, Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğraflarından oluşan "Başka Bir Yerde" başlıklı portreler sergisiydi. Çoğu yurtdışı gezilerde çekilmiş ve nerdeyse gerçek boyuttaki insan fotoğraflarından oluşan sergiye bayıldım. 
Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğraflarını severim, sanatçının fotoğraflarını daha önce de iki kez sergide izlemiştim. Sinemadaki anlatıcılığından farklı, ancak yine etkileyici fotoğraflarını görmenizi öneririm.

Aynı kattaki diğer süreli sergi "Hep Buradayız" başlığını taşıyordu ve tümüyle kadın sanatçıların eserlerine ayrılmıştı. Neden hiç büyük kadın sanatçı yok, söylemine cevap niteliğindeki bu sergide genç sanatçıların etkileyici işleri vardı.



İstanbul Modern'in dokuzuncu koleksiyon sergisine "Yüzen Adalar" başlığı verilmişti.
Serginin bulunduğu ikinci kattan Tophane'ye yeni düzenlenmiş müze meydanına bakmak çok keyifli olmuş. 
Ayrıca, eski binada olduğu gibi, deniz tarafına baktığınızda ya limana demirlemiş yolcu gemilerini, onlar yoksa tarihi yarımadaya doğru boğaz girişini görüyorsunuz.

Müzenin koleksiyonlarındaki eserleri onlarca kez görmüştüm. Son senelerde, araya giren taşınma nedeniyle koleksiyonun az bir kısmı sergilenebiliyordu. Bu defa özlediğim, bilinen tüm eserlerle tek tek yeniden selamlaştım, koleksiyona eklenen yeni eserlerle tanıştım ve mutlu oldum. 



Sergileri izleyip ruhunuzu doyurduktan sonra, bir de gözünüz gönlünüz bayram etsin isterseniz, yeni binanın en büyük farkını yaratan yere, terasa çıkmanızı öneririm.
Binanın çepeçevre üstünden bakacağınız nefis İstanbul manzarası sizi bekliyor, hiç sergi gezemem diyorsanız bile, eminim bu manzaraya tav olacaksınız. Bu güzellik başka yerde yok, çünkü.
Terasta martıların su içeceği, denize adeta bir kademe oluşturan sığ bir havuz var. Havuza yansıyan gökyüzünü mü istersiniz, denizden akıp giden vapurları mı, İstanbul Modern'e gidin ve siz karar verin ona.