konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 20, 2023

HEYKEL

Dün karşıya geçtim, 15 Haziran'dan sonra ilk kez. 
Şimdi bu cümle, sırf onu böyle yazdığım için, gülümsetti beni. Birisi bana sekiz on yıl önce mesela, deseydi "bir zaman gelecek şu hafta sekiz gün dokuz mekik dokuduğun karşı kıyıya ayda yılda bir gideceksin" yüzüne sıkı bir kahkaha atmaktan çekinmezdim, doğrusu. Gel gelelim, o zamanın hayali şimdiki gerçek oluverdi.

Konumuza dönelim. 
Dünkü karşıya geçiş, yine artık nostaljik hale gelen bir eylem içindi, İstanbul Festivali'nde caz konseri dinlemeye gidiyorduk. 
Sevgili arkadaşım P.ciğimle Kadıköy'deki Karaköy vapur iskelesinde buluştuk. Ben metrodan çıkarken P.'den mesaj geldi, iskelenin önünde selfie çekmiş, doğru iskele değil mi, diyor. Güldüm ve "evet, bir dakikaya  kadar yanındayım" dedim. Kızcağız doğrulama istemekte haklı, sabah nasıl gidelimi konuşurken ikilemde kalmıştık; Harbiye'ye Cemal Reşit Rey'e gideceğiz, Taksim'den de gidilir, Beşiktaş'tan da. Sonunda "Beşiktaş'ta o saatte trafik olur, yukarı çıkacak dolmuş bulamazsak tadımız kaçar, Taksim'den en kötü yürürüz" kararına varmıştık. Ek bilgi, buluştuğumuz iskeleden hem Karaköy Eminönü vapurları hem Kabataş motorları kalkıyor, biz Taksim'e Kabataş üzerinden finükülerle çıkmayı düşünüyoruz. 

Motordan indik, aktarma için yürüyoruz, P.ciğim tee kaç sene önce açılan Kabataş - Taksim finükülerine ilk kez  bineceğini söylemez mi?  E, güzel!
Taksim meydanına çıktığımızda şöyle bir durup etrafa bakındık, AKM'nin önüne yürüdük, oradan Gezi parkına girdik ve ağaç altlarından serin serin yürümeye başladık. Konuşuyoruz; en son buraya ne vakit gelmiştik, ooo çok olmuş, ben daha sonra da epey sık geldim, yolumu özellikle düşürdüm, filan falan...
Gezi Parkı'nın Divan Oteli'ne yaklaşılan kısmında bir yaya köprüsü vardır, aşağıdan gelen araç yolunu Elmadağ'a bağlar. Meğer P.ciğim o köprüden karşı tarafa hiç geçmemiş ve devamındaki apartmanların arkasında bir vaha gibi uzanan küçük parkı bilmezmiş. 
Buyurun size bir ilk daha! İstanbul'da kimse "ben şehri adım adım bilirim" diyemez bence. Şehir böyle bin tane sürpriz barındırır.
Böylece, adım adım etrafı seyrederek ve bu parktan yıllar boyunca en az beşyüz kez geçmiş bendenizin anılar denizine dalıp çıkardığı incilerle eğlenerek  yola devam ettik ve Harbiye'de radyo evine gelmeden az önce, ünlü Kervansaray müzikholunun kıyıcığından ana caddeye bağlandık.

Şu sıralar bakım onarım nedeniyle kapalı olan güzelim İstanbul Radyosu  binasını bir lahza izledik ve bir kaç adım sonra Orduevi'nin köşesinden  kongre vadisine döndük. Buraya kongre vadisi adı takılalı çok olmadı. Aç parantez, eskiden Spor Sergi salonuna, Muhsin Ertuğrul tiyatrosuna, Cemal Reşit Rey konser salonuna, aradan yokuş aşağıya patikadan geçerek Açıkhava sahnesine gidilirdi, şimdi bunlara bir kongre merkezi de eklendi, kapa parantez. Haa, bu arada Spor Sergi artık yok, onun yerinde Lütfi Kırdar kongre merkezi var.




Ayy, İstanbul anlatmaya başlayınca  gene lafın ucunu kaçırdım, kusura bakmayın. 
Hemen toparlıyorum, hani Harbiye Orduevinin yanından saptık dedim ya, işte orada radyo evinin arka bahçesi gibi bir noktada, ikimiz birden şu heykeli görüverdik. Hemen ardından birbirimize "bu heykel neden burada, atıvermişler gibi duruyor, neden sanatçının adı yazmıyor, tanıdık geldi, kimin acaba" sorularını sormaya başladık.
Arkadaşıma tanıdık gelmesi gayet doğal, çünkü kendisi akademi mezunu, Mimar Sinan DGSA'den. Fakat, ben de biliyorum sanki, aşina bir hali var.
Bu tanıdık olma halini, bugün kardeşimin google canavarı araştırmacı kişiliği sayesinde, heykelle ilgili bilgiye ulaşınca anladık. Meğer bu heykel TC'nin 50. yılı nedeniyle çeşitli sanatçılara sipariş edilip yaptırılan heykellerden birisiymiş, Zerrin Bölükbaşı'nın eseri.
Ne yazık ki, şimdilerde bu eserlerin  pek çoğu  şehrin çeşitli yerlerinde kaderlerine terk edilmiş durumda imiş. 
Bu kadar sanatsevmez olmak  da, ne bileyim, zor doğrusu...


Salı, Mayıs 11, 2021

Bugün biraz nostaljiye buyurmaz mıydınız?

Dün Her Güne Üç Güzel Şey'de bir gün önce yayınlanan, benim o sabah dinlediğim Yeni Türkü konserinden söz etmiştim.
Aktarıyorum bir paragrafını:

" Dün akşam saatlerinde kaç zamandır konuşmadığım üç arkadaşımla arka arkaya telefon muhabbeti yapınca, İş Sanat'taki Yeni Türkü konserinin son parçasına yetişebildim. Tam da son şarkının son anında Derya Köroğlu belirgin şekilde detone olmasın mı !? 
Sabah, Şulemle mesajlaşıyorduk, ben yukardaki sözü söyleyince, kıyamadı yufka yürekli arkadaşım, "olsun ya güzeldi yine de, detone de olsa Derya Deryamızdır, bağrımıza basarız" yazdı. 
......
Konseri tekrar dinlerken fikrim değişmedi Şulem, sık sık detone oluyor Deryamız, öyle bir tarz mı geliştirmiş acaba? Belki bir adım daha ileri giderek, bence Yeni Türkü şarkılarının bazılarını başka sanatçılar daha güzel yorumluyor, diyeyim. 
Neyse, bu kadar müzik üstadı ifadesi yeter, şuraya dünkü konserin linkini bırakıyorum, anılarınızı tazelemek isterseniz."

Konu, galiba biraz benim itiştirmemle, yorumlarda Derya Köroğlu'nun söyleyişi çevresinde, oradan oynadığı bir film hakkındaki geyik üzerine yoğunlaştı. Yazıya bakmak isterseniz, burada. 

Akşam, Güzellikler Defteri'nde aynı konserden söz eden Şulem, gayet zarif  şekilde eski günlerin anılarını canlandırıyordu.
Şöyle ki:

"Aaa, unutuyordum az kalsın, bugün sabahtan Ekmekçim'le dün akşamki İş Sanat'ın Yeni Türkü konseri ve Derya Köroğlu'nun detone oluşu (ama benim yine de ona toz konduramayışım) ile ilgili  yazışmıştık. Az önce eski bloguma baktım. "30 yılın türküsü" konserine gitmişiz. Şöyle yazmışım: "Günebakan albümüyle tanıştım ilk onlarla. Vurulmuştum. Yasak kasetleri Buğdayın Türküsü'nü V.'mdan alıp çoğalttıktan sonra, gizli saklı dinlemek nasıl da keyif verirdi bana. Lise ve üniversite yıllarımın vazgeçilmez grubuydu onlar. Murat Buket'li, Cengiz Onural'lı, Fuat Oburoğlu'lu, Derya Köroğlu'lu, Selim Atakan'lı Yeni Türkü'nün her şarkısı ayrı güzel, ayrı özeldi benim için. Ama işte, grup metamorfoza uğradıktan sonra dinlemez olmuştum. Ta ki düne kadar..."30 Yılın Türküsü"nde kimler yoktu ki...Şenlik gibiydi. Şarkıların ve şarkılara eşlik eden anıların hepsi birbirinden güzeldi. İlk gençliğimin tanığı olan grubu dinlerken sarhoş oldum kelimenin tek anlamıyla...Daha ne yazsam, canım arkadaşım kadar güzel anlatamayacağım nasılsa. En iyisi ona kulak verelim: Evet efendim bu sefer de, sevgili Ekmekçikız Harbiye Açıkhava'dan bildiriyor..." Yazıyı okudum, yine mutluluk doldu içim. Eskiden Açık Hava'da konserler olurdu, değil mi? Eskidendi, çok eskiden :)"

Onun yazısında link verdiği 12 sene öncesinin ortak anısı olan konser hakkında yazdığım yazıyı, itiraf edeyim  önce tanıyamadım. 
Okuyunca, tekrar okuyunca, yeniden okuyunca her şey birer birer gözümde canlandı. Konser çıkışında söylediğim şarkıyı hangi tarafa doğru yürürken, hangi merdivenlerden hangi kapıya doğru çıkarken mırıldandığım dahil olmak üzere.
Sonra, o şarkının benim için neden o kadar önemli olduğuna dair yazdıklarım beni orada söz ettiğim 29 Mayıs 1988'deki başka Yeni Türkü konserine götürdü.

"Sonra, bir başka "Yeni Türkü" konserinde sahnenin kenarında durup, bütün Açıkhava seyircisine bakıp, beni bulmaya çalışırken görmüştüm onu. Hüzün bitivermişti.
Yeni Türkü sayesinde diyeceğim, nerdeyse."

Geçen zamana, zaman geçerken yaşananlara, anımsananlara ve unutulanlara hayat diyoruz. 
Elde kalan bunlar.




Yaprak Dökümü burada, yukarıdaki bağlantıyı göremeyenler için. 

Cumartesi, Aralık 12, 2020

UYKUSUZ GECENİN SABAHINDA

Uzun zamandır bu kadar uykusuz bir gece geçirmemiştim. 
Biraz uykum kaçtığında, bir süre sonra uykuya geçmemi sağlayacak çeşitli sihirli çözümlerimi denerim, nefes egzersizi, yağmur sesi dinlemek, müzik dinlemek, kitap okumak, belgesel seyretmek...
Bu defa hepsini denedim, hiç birisi işe yaramadı. Artık yorgun düştüm herhalde, 5'e doğru uyumuşum. Çok lazımmış gibi 9'a doğru uyandım sonra.

Şaşlak şuşlak halde kahvaltı hazırlıyordum ki, üst üste bir kaç mesaj geldi, "kızlar sabah günaydınlaşmasında olmalı" düşüncesiyle bakmayı ağırdan aldım. Meğer mesajların ikisi yüzümü güldürecekmiş, canım Şekerpembe ve Miss Melty'denmiş, ikisi de  bu sabah beni düşünmüşler. 
Melty bir şarkı göndermiş "ben bayıldım buna, senin de seveceğini düşündüm" notuyla. Tahmin ettiği gibi sevdim Hannah Gill'i, sesini, şarkısını. Burada işte!

Öğleye doğru Kitap Kulübümüzün grubunda birkaç gündür zihnimi kurcalayan, beni üzen bir konuda yazışmaya başlandı.
Arkadaşlarımızdan birisi "Heba" romanını büyük hayranlık duyarak okuduğumuz Hasan Ali Toptaş'a verilen bir ödülün geri alındığına dair bir haberi paylaşıp, buna dair düşüncesini yazdı; "önce inanamadım, magazin sandım, önceden yaşanmış ve gerçekmiş". 
Başka yazışmalar da oldu sonra. "Müthiş bir içe dönüklük vardı yazılarında, tahlile muhtaç bir konu."
"Yazarın ölümü bu olsa gerek, yine eldeki metin bizimdir."
Ben de yazdım: Doğrusu kaç gündür bu haberi ve benzeri kadına yönelik taciz haberlerini üzüntüyle izliyorum. Severek okuduğum bir kitabın yazarının bir kadın tacizcisi olduğunun ortaya çıkması, beni onun eserine yabancılaştırdı. Bir tür aldatılmışlık duygusu içindeyim. Kendisi özür gibi bir şey yayınladı, bazıları gibi külliyen inkar etmedi. Yine de yakın dönemde o eski okunurluk  ve beğenilirlik düzeyini yakalayabileceğini düşünmüyorum.
Yazışmaya katılan bir arkadaşım şunu ekledi  "Eser yazarından bağımsız olabilir mi? Günümüz yazınındaki beklenti bu yönde ve bu konu önemli bir estetiksel sorun." 
Doğru, sanat dünyasında bu konu hep tartışılır, sanatçı ve eseri arasındaki bağ bize neyi anlatır?
Kadın okurlar bu kadar kızgın olmasaydı, belki bir kaç tartışma ile konunun üstü örtülecekti, ancak, konu o noktayı geçeli epey zaman oluyor.

Gün ilerlerken ve sokağa çıkamıyorken, kendimi müzik dinleyerek avuttum biraz.
Oradan oraya zıplarken karşıma Bülent Ortaçgil & Teoman Konseri kaydı çıktı. Tarihine bakınca, "o kadar olmuş mu yahu!" şaşkınlığı yaşadım.  Ehh, olmuştur tabii ki, video kaydında 2007 tarihi var.
Biz o konsere oğlumla gitmiştik, kendisi yıllardır Teoman hayranıydı, ben de yıllardır Bülent Ortaçgil. Ayrıca ben de Teoman'ı çok severdim/severim. Böylece ikimiz de ortak paydada buluşup mutlu olmuştuk. 
Konserin ses kaydını buraya ekleyeyim, görüntü olmasa da olur bence. 

Şuraya kısa  bir atlıkarınca videosu bırakıyorum. Belki bakar neşelenirsiniz, belki çocukluğunuz aklınıza gelir.
Benim aklıma düşen geçen sene tam bugün ayak bastığım bir şehir ve orada geçirdiğim keyifli bir kaç gün.

Edinburgh 2019, Christmas Pazarı'nda gezerken

Cumartesi, Ekim 17, 2020

MOZART ve MAMBO

 



Dün sabah Bayan E. gruba bir video gönderdiğinde "biraz uzun bu, sonra izlerim" düşüncesi geçti aklımdan. Sonra yazışmalar üst üste gelince video altta kaldı. Neden sonra hatırlayıp izlemeye başladığımda, videonun 2. saniyesinde Küba burası dedim ve 10. saniyede kendime haklı çıktım. 

Küba, gördüğüm için en çok sevindiğim ülke;  doğası, insanı, politik geçmişi, bugünü, zorluklarla mücadeleleri, müzikle ve dansla içiçe oluşlarıyla bambaşka bir diyar. 
Müziği bu kadar seven ve onunla mutlu olan bir halk yeryüzünde var mı, bilmiyorum.

Videoyu izlerken bir kadın müzisyenin solo partileri ve çaldığı enstrüman -korno- dikkatimi çekti. Ekranda son saniyede "Mozart y Mambo" yazısını görünce, aradığım ipucunu bulmuş oldum. 
Sonrası, tam bir şenlik oldu.  Dinlediğim video, Fransız kornosu solisti Sarah Willis ve  şef Jose Antonio Mendez Patron yönetimindeki Havana Lyceum Orchestra'nın ortak projesi olan "Mozart y Mambo"da yer alan parçalardan birisi imiş. 

Sarah Willis, "korno yerine flüt veya obua öğrensen daha iyi olmaz mı" fikirlerine direnerek, sevdiği sazda eğitim alan ve şimdilerde Berlin Filarmoni Orkestrası kadrosunda solist olan bir sanatçı.
Küba'ya gittiğinde insanların müzikle ilişkilerinden ve müzikle ne kadar uyumlu yaşadıklarından çok hoşlanmış. Ayrıca Mozart'ın Havana'da bir heykelinin olması ve Kübalıların onun müziğini "Mozart Kübalı olmalı" diyecek kadar sevmelerinden etkilenmiş. Böylece, Mozart'ın korno konçertosunu kaydetmek düşüncesinden yola çıkıp, Avrupalı bir müzisyenin Kübalı müzisyenlerle klasik müzik eserini yorumlaması  fikrini geliştirmişler.

Pekala, mambo temelde bir dans müziği, klasik müzik olan Mozart'la bağdaşır mı?
Kübalı müzisyenler diyor ki, biz mamboyla dans ederiz, Mozart'la da dans edilir, çünkü müziği sade, neşeli ve ritmik. 
Klasik müzikteki mükemmeliyetçi arayışla, daha çok doğaçlama çalınan Küba müziğini birleştirmek nasıl mümkün olacak sorusuna Sarah Willis de Kübalı müzisyenler de aynı cevabı veriyor, "müzik insanları birbirine bağlar, her müzisyen aynı duyguları hisseder, ait olduğu yer önemli değildir." 

Günlük hayatta Küba'da yaşam koşulları zorlu, insanlar pek çok sıkıntı ile baş etmek zorunda. Oysa müzik başladığında her şey unutuluyor ve hiç sıkıntı kalmıyor. Aynı durum Havana orkestrasındaki müzisyenler için de geçerli, bazen konser verecekleri tarih bile tesadüflere bağlı oluyor. Yine de bu proje için herkes büyük bir keyif ve enerji ile çalışıyor ve sonuçta ortaya çıkan albüm harika. 
Üstelik, tam da pandemi öncesi kaydedilen bu albümün geliri Kübalı müzisyenlere destek olmak için kullanılacak. 

Yaşasın müzik!


Sarah Willis kimmiş neler yapıyormuş? Buraya bakınız!

Mozart y Mambo projesiyle ilgili geniş bir röportajı buradan izleyebilirsiniz. 

Keşfedilmeyi bekleyen sürprizlerle dolu albümün tümünü buradan dinleyebilirsiniz. 


Perşembe, Ekim 08, 2020

KİTAPLAR, KONSERLER, RESİMLER

Kitaplar

İhsan Oktay Anar'ın "Suskunlar"ını tatildeyken okumuştum. Dönüşte oğlumla konuşurken lisedeyken "Efrasiyab'ın Hikayeleri"ni okumuştuk, çok hoşuma gitmişti, dedi. Hazır  evde kitap varken, yazarı okumaya devam ettim ve oğlumun sevdiği kitabı da bitirdim. 
İki gün sonra oğlum "anne bir kaç kitap sipariş ettim, bugün geliyor" dedi. Meğer, İhsan Oktay Anar'ın diğer kitaplarını da ısmarlamış. "Sen beğendin madem, okumaya devam et, hem ben de okurum sonra" dedi. 
Aslında ben üçüncü bir İhsan Oktay Anar olarak "Puslu Kıtalar Atlası"nı okuyup, başka yazara geçmeyi düşünüyordum ki, yine öyle yapacağım. Üst üste aynı yazarı okumak, külliyat tamamlamak hiç bana göre değil. Kitapları okuma sırasına bakarsanız, yayınlanış tarihine göre tersten bir okuma ile oldukça değişik bir eylem yaptığımı yazarı tanıyanlar bilecektir. 

Kitapları sevdim, zevkle okudum. Sadece belirtmeliyim, tarih ve felsefe seviyorsanız İhsan Oktay Anar romanlarını daha zevkle okuyacaksınız. Bana gelince, şimdilik bu kadarı yetti diyebilirim.

Konserler

İKSV Online Müzik Festivali'ne bilet aldığımı yazmıştım, daha önce.
O zamandan beri neredeyse her gün bir, bazen iki konser dinliyorum. Keşke canlı dinleyebilseydik. Olsun varsın, koşullar böyleyken bu halde de zevk alıp, mutlu oluyorum.

Şimdiki hedefimde yakında başlayacak olan İKSV Online  Film Festivali var.




Geçen senenin  hatta pandemi öncesinin son yurtdışı yolculuğunu, yeğenimi ziyaret amacıyla Edinburg'a yapmış ve çok güzel gezmiş vakit geçirmiştim.
İskoç Ulusal Müzesinde gezdikten sonra müzedeki eserlerin sayfalarını süslediği bir ajandayı anı olarak almıştım. Yukarıdaki resim o ajandanın sayfalarındakilerden. 
Formlara ve renklere baktıkça içim aydınlanıyor.

Ressam George Leslie Hunter'la ilgili bilgi almak ve merak edilirse başka eserlerini görmek için buraya bakabilirsiniz. 


Cumartesi, Haziran 06, 2020

"93 YAZI"

Dün gece dolunay vardı, parçalı ay tutulması vardı, hava lodosa dönüyordu...
Üçü bir arada nefis karışım haline geldi ve uykuyla uyanıklık arasında acayip bir gece geçirdim. 
Son olarak hava aydınlanırken TV'de bir temizlik yarışması izliyor ve o kafayla neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki dayanamadım ve uyuyup kalmışım bir kaç saatliğine.
Sabah kahvaltıdan önce kısa bir yürüyüş yaptım kendime gelirim belki umuduyla, işe yaramadı.
Dün camları silmiş ve bugün evi temizlemeyi planlamıştım. Uykusuz ve lodos vurgunu olunca temizlik planını rafa kaldırdım.
Bekleyen bir işi halledeyim bari düşüncesiyle önce THY önce web sayfasında sonunda iptal edilen uçuşun bilet iadesi işlemi için  yarım saat uğraştım. Olmayınca zorunlu olarak  çağrı merkezi aradım, hat defalarca  meşgule düştü, makineye ulaştıktan sonra müşteri temsilcisine bağlanmak için onbeş dakika telefonda anons dinledim. En sonunda daha fazla dayanamayıp yarın sabaha erteledim, telefonu kapattım. 
Çamaşır makinesini çalıştırdım, çiçekleri suladım biraz Hauser & Friends Konseri'nden bir kaç bölüm izledim, özellikle   Ksenija Sidorova ile seslendirdikleri Libertango  - ki, en sevdiğim, enerjisine hayran olduğum eserlerden birisidir-  bölümüne bayıldım. 
Aklımda gezen "bugün bir film izlemeliyim" düşüncesiyle daha önce izlemek amacıyla not aldığım 93 Yazı filmini buldum ve nihayet bingo!  Çok iyi yapmışım, güne anlam katan bir hareket oldu.



93 Yazı / Estiu 93 genç bir yönetmenin ilk filmi. Altı yaşında, anne babasını henüz kaybetmiş bir kız çocuğunun yeni ailesiyle yeni hayatına başlamasını, yaşadıklarını izliyoruz.
Zaman  günümüzle bazı benzerlikler taşıyor; başka bir virüsün AİDS'in henüz tedavi edilemediği, çok can aldığı, korkutucu olduğu yıllardayız. Ancak filmde AİDS'in adı bile geçmiyor, sadece anne babanın ölüm sebebi olduğunu anlıyoruz.
Filmin künyesine buradan bakabilirsiniz, tık!

Aslında film yönetmenin özyaşam öyküsünden esinlenmiş, yönetmen aynı zamanda filmin senaryosunun yazarı.
Çocuk oyuncular o kadar gerçekler ki, kameranın bir video kameraya benzeyen çekimlerinin de etkisiyle, film neredeyse belgesel  gibi. Sakin akışlı bir film olmasına rağmen, ilgiyle, içten bir sevgiyle izledim.
Filmin yönetmeni Carla Simón ile yapılmış geniş kapsamlı söyleşi burada, okumanızı öneririm. 

Çarşamba, Şubat 20, 2019

VEEE, 1.CEMRE HAVAYA DÜŞER...

Ha bugün yazarım ha yarın yazacağım derken,  bir  ay geçmiş bile.
Hiç değilse, sırayla kısa notlar geçeyim ve arayı kapatmaya çalışayım. 
Böyle sıra sıra dizince sıkıcı bir yazı olacak, baştan uyarayım.

22 Ocak'ta Moda Sahnesi'nde "İncesaz" konserine bilet almıştım. Sömestr tatiline denk gelince, kardeşim ve yeğenimle gittik, dinledik. Kulağımızın pası gerçekten silindi, çok latif, zarif bir konserdi.

23 Ocak'ta, evde işleri bitirmiş oturup kitap okumak niyetindeyken, yakındaki sinemanın seanslarına şöyle bir bakıverince daha önce fragmanını gördüğüm Shoplifters / Arakçılar filminin başladığını farkettim.  Hazır zaman bulmuşken, hemen sinemaya kaçıverdim ve  sonuçtan memnun kaldım. Bir yandan zengin Japonya'nın fakir insanlarının hikayelerini izlerken, bir yandan da aile kavramı ve insan ilişkileri üzerine düşündüğüm, hoş bir film görmüş oldum.

Bu hafta sanat etkinlikleri haftası halini alıverdi. 24 Ocak'ta Borusan Filarmoni konserine abone bileti olan bir yakınım, şehir dışında olacağı için biletini bana verdi ve sayesinde hem S. arkadaşımla konser öncesi buluşup güzel bir akşamüstü geçirdim, hem de solist Micha Maisky'nin nefis  Dvorak performansını ve orkestranın güzelim Brahms'ın 1. Senfonisi yorumunu dinledim. Mutluluktan kanat taktım.

Bitmedi! Bu defa 26 Ocak günü Kadıköy Süreyya Operası'ndayız. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nden Don Quichot operası izliyoruz. İtiraf ediyorum, bazı arkadaşlarımız, aramızdan kimin opera bitmeden kaçacağı üzerine bahse girdi. Fakat kaybettiler, hepimiz keyifle izledik sonuna kadar. 

Sanat haftasından sonraki hafta ise  bir yandan aile ve arkadaş toplantıları ile diğer yandan kızımın vize evrakı toparlama işlerine destek koşuşturmasıyla dolu geçti.

Şubat ayı yine bir konser ile başladı. S. arkadaşımın korist olduğu Türk Sanat Müziği konserinin gelirinin, çocuklar için yapılacak sağlık harcamalarına gideceği haberi üzerine, CKM'deki konserden desteğimizi eksik etmedik, biletimizi aldık ve güzel bir konser dinledik.

Hafta içinde yağmurlu bir gün sinemada epeydir oynayan Şampiyon filmine gittim ve bir dönemin şampiyon atı Bold Pilot'ın, onu yetiştiren ailenin ve onunla koşan jokeyin güzel anlatılmış öyküsünü merak, heyecan, hüzün ve sevgiyle izledim. Film, bu senenin sessiz kahramanlarından, bence.

Dünkü yağmur ve soğuk havayı bahane edip karşıya geçmeye üşenmiştim. Bugün üşengeçlikten vazgeçtim ve öğleden sonra N. arkadaşım ile İstiklal Caddesinde buluştuk. Biraz kahve eşliğinde sohbet ettik ve sonra Pera Müzesi'ne gittik.
Üst kattaki Parajanov sergisi ilginç olmakla birlikte, belki sanatçının yaşadığı dönem ve çektiği eziyetler nedeniyle, üzerimizde depresif bir etki bıraktı.
Neyse ki, Zaman Değişmeli başlıklı ikinci sergi ilginç fikirlerle dolu ve dinamik etkiliydi. Üst katta yüklendiğimiz iç sıkıntımızı aldı götürdü.

Derken, haftayı Ses Tiyatrosu'nda Ferhan Şensoy'un da oynadığı Boom isimli oyunla kapatırken, eski Beyoğlu tiyatrolarını, Ferhan Şensoy'u heyecanla izleyişlerimizi hatırladık ve andık.

Şubat'ın ikinci haftası yine CKM'de yine bir sosyal destek projesi için gençler yararına düzenlenen Hakan Aysev konseri ile başladı. Hakan Aysev popüler müzik parçaları söylediği konserde izleyiciyi coşturup avucuna aldı ve sonunda hepimiz salondan şarkı söyleyerek çıktık.

Haftanın ikinci etkinliği bir sinema filmiydi. The Favorite / Sarayın Gözdesi filmi, oyuncuları, dili, anlatımı ile beni benden aldı, filmi hayranlıkla izledim. Bu sene başka ödüller alan oyuncularından, Oscarlar için de umutluyum.

Derken efendim, yine sahipsiz kalan bir bilet için bir son dakika çağrısı aldım ve yine CKM'nin yolunu tuttum. Bu defa -hem de 14 Şubat akşamında- Sefiller müzikali oynuyordu. Çalışılmış, emek harcanmış bir gösteriydi, alkışlamamak olmaz. Yine de o koca eserin sahnelenişinde diyelim eski AKM'nin büyük sahnesi ve imkanları olsaydı keşke, o vakit  çok daha iyi sonuç çıkardı diye düşünmeden edemedim.

16 Şubat Cumartesi günün en güzel olayı, Denizlerimizin Hukukçu Kaptanı Gündüz Aybay filminin İTÜ Tuzla Denizcilik Fakültesi'deki gösterimi idi. Yine duygu dolu anılara daldık, gittik.

Artık, gelelim bu haftaya.
Dün Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında / At Eternity's Gate filmini izledim ve bir kez daha  Van Gogh'a hayran kaldım. Yanısıra, filmin yönetmeni Julian Schnabel'e yine hayran kaldım. Daha önce  izlediğim "Kelebek ve Dalgıç" ve "Karanlıktan Önce" filmlerinden sonra, bu filmde de gerek kamerayı kullanma şekli, gerek anlatımı ile beni çok etkiledi.

Bugünün sanat keyfi, Sabancı Müzesi'ndeki Rus Avangardı sergisiydi.
Çok geniş kapsamlı, iyi düşünülmüş ve hazırlanmış bu sergiyle hem Rusya'nın devrim öncesi ve sonrası sanat dönemlerini izledik, hem de bütünsel bir bakışla toplumun gelişimiyle ilgili olarak, adeta ansiklopedik değerde bilgiler edindik.



Bugün 1. cemre havaya düştü.
Ne güzel tesadüf ki, cemre günü mimoza ışığı günü oldu benim için.
Diğer yandan iki gündür İstanbul trafiğini esir alan sisin oluşturduğu gizemli manzaralar da cabası...

Cuma, Şubat 02, 2018

SÖMESTR TATİLİ

Son defa yazdığımdan  bu yana geçen zamanda, sömestr tatilindeydim. Tabii ki ben değilim tatilde olan, kızım Ankara'dan geldi. Biz de uzun aranın tadını çıkarıp kendimizi gezmelere vurduk.
Gezmelerin bazısı, mesela Kadıköy'de Baba Sahne'deki "Two Turkish Tenors" gösterisini  arkadaşlarımla izledik. Çok eğlenceli, müzik dolu bir akşam oldu.
Zorlu P. S. M.'deki "Taj Express" müzikalinde kızımla başbaşa bir akşam geçirdik. Danslar ve müzik enerji dolu ve keyifliydi. Hindistan benim için bir çekim merkezi olmaya başladı, hayırdır bakalım. 



Müzikal dışında "The Post" ve "Loving Vincent" filmlerini gördük, birlikte.
İkisi de güzel filmlerdi; The Post'da oyuncular başarılıydı ve anlatılan tarihi olay filmi  merakla izletiyordu. Vincent ise, sanatın ve tekniğin mükemmel bir birlikteliği olmuştu, hayranlıkla izledik.



Sabancı Müzesi'ndeki Ai Weiwei sergisinin uzatılması kızımın şansına oldu.
Havanın şurup gibi olduğu 31 Ocak günü Emirgan'a uzun metro, vapur, dolmuş yolculuğuyla ulaşmak bile bizi yormadı. Boğaziçi'nde olmak her zaman keyif veriyor. 
Dönüş yolculuğunu denizden yapınca bu keyif daha arttı, güzel bir günbatımı izledik, bu sayede.

Bir üstteki fotoğraftaki Kızkulesi, bakmaya doyulamayan bir manzara değil mi?
Keşke, fotoğraftaki görüntü deniz, kule, bulut ve martılardan ibaret olsa, arkadaki kalabalık şehir yerine...


Akşam dönüş vapurundaki piyango, o sıradaki ay tutulmasına ve dolunayın doğuşuna tanık olmaktı.
Ne yazık ki, arka güvertede oturan insanların arasından şöyle uzanıp fotoğrafı çekmeye çalışırken elim titremiş. Neyse, artık! Bu da böyle bir anımız.



Ertesi gün güzel hava ve güneş ışıklı bir öğleden sonra Suadiye sahilinde kardeşim, yeğenlerim ve annemle oturduğumuz keyifli saatlere eşlik etti.
İki hafta önce "erken henüz açmasınlar" diye dua ettiğim mimozaların mis kokusunu doya doya içime çektim, güzel havada.
Kuraklık devam ediyor, bu kış kışlığını bilemedi, ama ne yapalım. Bu defa da böyle...

Pazartesi, Kasım 23, 2015

9 sene geçmiş! ekmekcikız artık 10 yaşına girdi, olacak iş mi?


istediği kadar şaşkınlık verici olsun, istediği kadar inanılmaz sayılsın...
oldu işte!
ilk yazmaya başladığım gün bugünü görebilmiş miydim? hayır!
düşünmüş müydüm? hayır!

o sene doğan çocuklar yakında adam olacak.
o sene çocuk olanlar bugün genç insan. bknz. kendi çocuklarım, yeğenlerim, arkadaşlarımın çocukları...

dokuz senede neler oldu, neler.
memlekette değişenler, dünyada değişenler...
hayatıma kimler girdi, kimler kaldı, kimler çıktı.
iz bırakanlar, unutulup gidenler...

neyse, bakalım daha ne günler yaşanacak, neler göreceğiz.
iyilik olsun, sağlık olsun, sevgi olsun, dostluk olsun...

Pazar, Mayıs 31, 2015

noktasız virgülsüz soluksuz durmasız


bu fotoğrafı çok seviyorum neden bilmiyorum hoşap kalesini gezmiş sonra durmuş hoşâbın yanında tahta sandalyelere oturup çay içmiştik çay bir türlü gelmemişti gecikmişti hatta kahveler hiç gelmemişti kahve isteyenler kahve gelmeyince çaya razı olmuştu zaten ne farkederdi öyle de böyle de hoş bi âb vardı işte akıp duran ve bakıp durduğumuz biz bu dünyada yokmuşken de akan biz gidince de akacak o suyun yanından kalkıp otobüse doğru yürürken bu semaveri gördüm aa dedim çayı bu kadar büyük semaverde yapıyorlar madem neden bir türlü getiremediler acaba çaycı tek başınaymış da yetişememiş dediler ben de semaverin fotoğrafını çektim ona dikkat etmeden giden bir iki kişiye de gösterdim ne kadar büyük dediler ne çok çay içiyorlar dediler
üç gün bile olsa o uzak diyarları gördüm ya çok şeyi az da olsa anladım insanlar ne der ne ister kimsenin onları dinlemediğini anladım cılız sesle itiraz edenlere bile kulak asan olmadığını da bir de insanın en büyük belasının korku olduğunu anladım kafasında uydurduğundan korkmasının pek fena olduğunu o insanı kilitlediğini anladım geldim geleli insanları korkutmaya çalışanlara korkudan korkmamayı anlatmaya çalışıyorum dün kitaptaki son masalda okudum bir yerlere saplanıp kalmamızın nedeni bize fırsatlar verilmemiş olması değildir bazen etrafımızdaki fırsatları görme yeteneğimizi yitiririz çünkü hayatımızla ilgili kendimize anlattığımız hikayelerle uyuşmadığını düşünürüz
yıllar önce şiirler yazanın sesindeki öyküyü okudum sonra düşündüm ki inanıyormuş anlattıklarına içtenmiş sonra aradan yıllar geçmiş hiç aklından çıkmayan öyküsünün izinden giderken kendi inandığını unutmuş bir yerlerde işte hepimizin böyle kayıp öyküleri var bir yerlerde
bir arkadaşımın fotoğrafını gördüm yüzkitabında yıllar yazılar yazmış yüzüne dudakları incelmiş sımsıkı kapalı tutmuş onları hiç açmamış sanki insanların yüzüne bakarak geçen yıllarının hikayelerini ne kadar anlayabiliriz ki
ağladım okuduklarıma ağladım düşündüklerime ağladım aklıma gelene başına gelene ne kadar genç dedim bunu düşünmüş müyüm ta o yaşta aferin bana dedim güldüm yazdıklarıma sevdim o genç kızı kucaklayasım geldi sarılıp kızım dedi ki sonra ben bu düşüncelerimi ona anlatınca genç olmak zekasız olmak değil ki aklı olan düşünür elbet kendimden utandım biraz çocuklarıma daha çok güvenmem gerektiğini düşündüm daha çok güven daha çok özgürlük demek hem
konser bileti alır mısın dedi kardeşim şimdi başım kalabalık sonra alayım dedim sonra olana kadar çok saat geçti biletler de bir pahalıymış üff eskiden bu kadar pahalı değildi sanki nedir böyle bir de üstüne hizmet bedeli eklemeler filan falan öbür konserin bileti daha makul bakalım alabilmiş miyim bilet adrese teslim edilebilecek mi meraktayım şimdi 
bir de haftaya bugün seçim sonuçları ne olacak meraktayım hayın merakta zalım merakta of off

Salı, Temmuz 15, 2014

AŞKIN BAHARDI

Kendisini ateş ve ağrı içinde bırakan virüsle uğraşmaya başlamadan önce bilet almıştık, yeğenlerim ve kızkardeşimle Pink Martini'nin İstanbul'daki konserine gidecektik.
Dün akşam onları hastanede ziyaret ettim, önceki güne göre biraz daha iyice olan kuzuyu gördüm. Sonra diğer kuzu ile Açıkhava Sahnesi'ne doğru yola çıktık.
Teyze yeğen muhallebicide birşeyler yedik, Osmanbey'den Açıkhava Sahnesi'ne kadar, benim ona anlattığım eskiden buralar şöyleydi böyleydi anıları eşliğinde yürüdük. Konser başlayana dek çevremizi ve sahne yanındaki ekranlarda dönüp duran reklamları izleyip, gelip geçen eğlenceli tipleri kestik.


Önümüzde oturan ikisi kadın üç kişiden erkek olanı, konsere mi gelmişti yoksa mecburi hizmete mi anlayamadım doğrusu. O kadar eğlenceli, neş'eli konserde ciddi bir klasik müzik konseri dinleyicisi tavrı sergiledi. Birlikte oturduğu genç hanımlar da konsere neden gelmiş belli değil; konser boyunca ellerinden bir an düşürmedikleri cep telefonunda çeşitli sosyal medya mecralarında gezinip durdular. 
Hayır canım, durmadan onları gözlemedim, telefonlarının ışığı gözümü aldıkça zorunlu olarak gördüm.

Arka sırada oturan oduncu gömlek giyinmiş genç adam, konser boyunca çevresindeki insanları burasının açıkhava olduğu ve birasının yanında sigara içebileceği konusunda ikna etmeye çalıştı. Oysa, sahne önündeki yanındaki panolarda kocaman kocaman "sigara içilmez" yazıları vardı. Üstelik, konser öncesi bekleme anlarında tam da yeğenime "eskiden millet püfür püfür sigara pipo puro içip konserde duman altı ederdi çevresini" diye artık anılara gömüldü sandığım hikayeler anlatmıştım. 
Meğer, arada sırada böyle eskide yaşayan inatçılar çıkıyormuş halen. 

Tam konser başlamadan önce yanımıza yerleşen çift, bir başka ilginçti. Adam sanırım bizim nesilden, saçı kazınmış, hafif göbekli, orta boylu, spor giyimli, üstünde şık bir ceket var. Kadın kendisinden en az on yaş genç. Adamcağız bütün konser boyunca, sadece şarkı aralarımda değil fırsat bulduğu her an çeşitli çevrelerde ne kadar tanınmış olduğunu kanıtlamaya çalıştığı hikayeler anlattı. Böylece kadını etkilemek ve kendisiyle flört etmek niyetindeydi, sanırım.
Bu arada da fırsat buldukça, genç kadının elini tutmaya çalışıyordu, ancak günün sonunda sanırım bunu da başaramadı.




Şimdi diyeceksiniz ki, sen nasıl konser dinledin, etrafı gözlemekten başka iş yapmamışsın!
İnanın, bunlar göz ucuyla tanık olduklarım. Konser sahiden çok eğlenceliydi. 
Son albümlerindeki Üsküdar'a Giderken dışında bir de Aşkın Bahardı şarkısını söylediler, hem de şarkıyı meşhur eden Belkıs Özener'i sahneye çıkartıp, onunla birlikte...
Sahnede orkestranın kurucusu ve piyanisti  Thomas Lauderdale'in doğum günü kutlandı, mum bile üflendi.
Nerdeyse bütün sevdiğim Pink Martini şarkılarını söylediler, biz de eşlik ettik. Konserin sonunda Brasil söylenirken havada patlayan konfetiler ve onların tüm Açıkhava'da tepemizden aşağı yağışı unutulmazdı.
Tek eksiğimiz, bu konsere gitmeyi çok isteyen yeğenimdi. 

Söz, gelecek defa  Pink Martini konserine sağlıkla, keyifle yine hep birlikte gideceğiz.

Burada, o güzel şarkıların videolarından bir şeçme var, dinlemek isteyene tık!


Çarşamba, Ekim 02, 2013

EKİM

Ekim, ilk gün yağmur, ikinci gün soğukla geldi. 
Hafta sonu sonbaharın geleceğini sezmiş gibi, klasik "soğuk havalı gün" düzenine geçtim ve kendimi mutfağa adadım.
Oğlum, bizi ziyarete gelmişti. Fırsat bilip, yaptıklarımdan bir iki  parça yolluk verdim. 


Kabakları rendeledim, iki yumurtayla bir bardak yoğurdu çırptım. Bir bardak karışık rende peynir ve iki bardak yulaf kepeği ile bol dereotu ve kabakları karıştırdım. Yallah fırına.
Yarım saat sonra leziz mi leziz bir fırında kabak mücveri hazır olmuştu.



Pazı saplarını,  sebze çorbasına ekleyivermiştim.
Kendisi ise, en çok sevdiğim yemek oldu. Soğan salata soğanı gibi doğrandı, kırmızı biber doğrandı, bir kaç diş sarmısak eklendi, çok az zeytinyağında çevrildiler. Bir tutam pirinç ve yeteri kadar su eklenip, pirinçler hafif yumuşayana dek tıkırdadılar. En son doğranmış pazıları ekledim, fazla değil şöyle bir rengi dönene dek pişirdim. Ve tamam işte! 



Geçen haftanın en şenlikli etkinliği Pink Martini konseriydi.
Müthiş enerjik bir sahne performansı izledik, şarkıları bayıla bayıla dinledik.

Bu akşam sırada başka bir konser var; Hüsnü Arkan'ı dinleyeceğiz.
Yaşasın!

Cuma, Eylül 28, 2012

FİLARMONİK

Filarmoni orkestraları, müzikseverlerin  bir araya gelerek kurdukları derneklerin ya da toplulukların destekledikleri klasik müzik orkestraları.
İstanbul'daki Flarmoni Derneği, İDSO konserlerini destek için bağış toplardı. Toplanan bağışların daha ünlü
solistlerin orkestrayla çalmasına  desteği olurdu, muhtemelen.

İşte, Berlin Filarmoni Orkestrası da müzikseverlerin desteğini almış bir kuruluş.
Bu destek, sadece parasal yönden değil. Zaman içinde orkestrayla çalışan  büyük şefler, meastrolar sayesinde ünü, kaydettikleri plakların kalitesi, konserlerinin başarısı dünyayı tutmuş bir büyük orkestra.
Dün gece İstanbu'da İKSV'nin 40. yılını kutlamak için çaldılar.
Şef Sir Simon Rattle yönetti, Efe ve Fora Baltacıgil kardeşler çaldı. Bir de üstüne Beethoven'ın 7. senfonisini dinledik. Ehh, daha ne istenir ki?


Yukarıdaki kayıtta orkestra Berlin Filarmoni, çalınan eser Beethoven 7., sadece, şef Simon Rattle değil, bir önceki şef  Claudio Abbado .
Seveceksiniz, dinleyiniz!

Salı, Haziran 05, 2012

BULDUM BULDUM !

Geçende gittiğim konserde çalınan son bis parçasını hatırlayamadım diye dertlenmiştim ya, sonra işin erbabı not düştü:
"Bisde Bach, Mozart, Brahms calinmaz. Buyuk ihtimalle o yuzden bulamamissindir. :o) 
Beeeelki Bach calmistir ama sanmam."
Ben de biraz teselli bulmuştum, hüthüt kuşu Huysuz Soprano'mun bu yorumu sayesinde.

Aslında hem teselli, hem de ipucu buldum.
Bach mı?
Evet ya, Bach'tı o. Hatta kesin Bach'tı. Acaba hangisi?
Buldum! Hem de ilk denemede...
Diyordum ya, dilimin ucunda çok iyi bildiğim bir şey, ama neydi, hay aksi...
Bach'ın Aria'sıydı o!
Orkestra yorumunu duymaya alışkın kulağım, solo kemanın önde olduğu yorumu adlandıramamıştı bir türlü.



Bir sır vereyim size.
Buradaki yorum da Anne Sophie Mutter'in, ama, bizim konserde çok daha derin ve duygulu çaldı sanki.
Ohh, dünya varmış!

Cumartesi, Haziran 02, 2012

MÜZİK KULAĞIM YOKMUŞ. BU KADAR!...

Ne kadar çabaladıysam nafile!
İki saattir konserdeki son bisteki melodiyi bulmaya çalışıyorum. Adını hatırlasan youtube yazacağım, tekrar dinleyeceğim.

Adını hatırlayamadım, tahmin ederek bulmayım bari teşebbüslerim de boş çıktı.
Bu olsa olsa adagiodur diye, bildiğim bütün adagioları denedim, olmadı.
Bari besteciden gideyim dedim, o da fos çıktı; önce Mozartları, sonra Brahmsları, sonra Bachları denedim, denedim, ı ıh.
Çıldırıciim müsadenizle! Ayyt!
Çok bildiği sınav sorusunu heyecandan karıştıran ve sınavda çakan öğrenci hissiyatı içindeyim.

Oysa, o melodi başladığı an, içimden bir hhiiihh koptu! Öyle çok sevdiğim bir melodi, hem de o şahane konserin sonundaki  biste, hem de Anne Sophie Mutter çalıyor ve ben dinliyorum.
O dakikalar süresince, kanatlarım çıkmış ve gökyüzüne yükselmiş gibi hissettim.
Şimdi o melodiyi arıyorum ve bulamıyorum.

Of ya bana, off! Bunca sene klasik müzik dinle, bir melodinin adını hatırlama. olur iş mi?
Kulağım yokmuş kardeşim, gerisi hikaye...




Konserin ikinci yarısında bu konçertoyu dinledik, ayıptır söylemesi.
Kısançlık çıkarmayın lütfen, buradan dinleyin hiç yoktan...

Cumartesi, Şubat 25, 2012

KONSERDE

Konsere gitmek, orada o anda o müziği dinlemekten farklı bir şeydir, fazla bir şeydir.
Konsere gitmenin öncesi vardır bi kere. Arkadaşlarla buluşulur, belki yemek yenir, belki içki içilir.
Konsere gitmeden önce buluşmanın öncesi vardır bir de. Yollarda geçen zaman farklıdır, her gün gittiğiniz yoldan gidiyor olsanız bile, algınız farklıdır. Yol aynıdır, telaş farklıdır. Çevrede gördüğünüz insanlar işe giderken gördüklerinize benzer insanlardır, oysa bakar farklı görürsünüz.
Güzeldir konserde olmak, kendisi de, öncesi de, sonrası da...

Duyarsınız, belki de arkadaşınız haber verir, "Jan Garbarek konseri var, gitsek!?"
Bilet bakılır, var evet, alınır.
Konserden bir gün önce konuşulur, "şöyle iki saat önceden buluşalım, bir şeyler yiyelim telaş etmeden, biraz sohbet edelim."
Cumartesi, insanlar sokaklarda... Şimdi dolmuş kuyruğunda bekleyip trafiğe takılmaktansa, yürümeli.
Taksim Gezisi'nden sonra devam, Divan'ın arkasındaki parktan en son ne zaman yürümüştüm? Bu parkı çok severdim, severim;  küçük, gizli, sakin, biraz bakımsız...  Bir hayli zaman öncesinde ne çok yolum düşerdi buraya, ne çok.
Nişantaşı caddeleri ışıl ışıl, marka mağazalar, pahalı, gösterişli mallar.
Mim Kemal Öke'den önceki parka domestik parkı derlermiş eskiden. Civardaki zengin apartmanlarında yaşayan insanların hizmetçileri buraya hava almaya çıkarmış. Kim anlatmıştı bu hikayeyi?
Abdi İpekçi'ye yolum düşmeyeli çok oldu. Bir turlayıp, vitrin yalamalı. Burada buluşulurdu arkadaşlarla. Eskidendi o. Şimdi Taksim in! Belki de bana göre öyle.
"Nerdesin?"
"Şu önümdeki sokaktan fişek gibi fırlayan sen misin? Arkandayım ben!"
Uzun zaman olmuş birbirimizi görmeyeli. Yemek, sohbet, çay, kahve...
CRRKS çok yakın, beş dakikada yürürüz.
Yerimiz biraz geride. Olsun, salon çok büyük değil, rahat görülür sahnedekiler.
Işıklar kararır, sanatçılar sahneye çıkar, alkışlar...
Müzik başlar!


Konser nasıl mıydı? Şahane!
Dinlediklerimizle neredeyse aynı başlangıç. Burada!
Dinlediklerimize benzer başka müzik. Şurada!

Salı, Mart 29, 2011

SON GÜNLERDE...

Sansürdür, sınav telaşıdır derken yazmayı aksatır oldum.
Oysa arada tiyatroya gittim, konsere gittim, sinemaya gittim.
Şimdi bunları yazmasam, blog tutmanın ne anlamı kalacak, öyle di mi?


Filmle başlayayım; "Kaybedenler Kulübü"nü gördüm, size de öneririm görün.
Filme konu radyo programını bilmiyordum. Zamanında Kent FM'i dinledim mi, onu da bilmiyorum.
Filmdeki Kaan ve Mete gerçek birer kaybeden midir, yoksa kendi iradeleriyle kaybetmiş gibi mi yapmaktadırlar, hayatta aşkı bulursan kaybetme lüksüne sahip olmalı mısın?... Bir dolu soru işte!
Sadece bu soruları sormak ve tartışmak için bile filmi seyretmeye değer.
Şuradaki linkte filmin fragmanını ve başka bilgileri bulabilirsiniz.

Tiyatro oyununa geçelim.
İstanbul Devlet Tiyatrosu Üsküdar Tekel Sahnesinde, dışarda çok güzel bir bahar insanı kanatlandırırken, acı mı acı gerçeklerin insanı tokatladığı bir oyun gördüm: Bedensiz Kadın.
Hırvat yazar Mate Matisic yazmış oyunu. Yugoslavya'nın parçalanması sırasında yaşananların günümüze dek uzayan etkilerini anlatıyor. İç hesaplaşmalar, vicdan yaraları, unutmaya çalışanlar, iyi insanlar, kötü insanlar ve...
Görmek isterseniz, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun linki burada.

Son olarak konseri anlatayım.
Kendilerini "eşliksiz koro,  eşlikli solistler topluluğu" olarak tanımlayan Nazım Kumpanya'nın konserine gittik, Şule'nin önayak olmasıyla.
Tamamen amatör ruhla, profesyonelce söyleyen bu koronun konserinin tadı damağımda kaldı.
Emin İgüs, Ufuk Karakoç, Burhan Şeşen, Gökhan Şeşen de konserin amatör olmayan korist ve solistleri olarak sahnedeydi.
Daha ne istenir ki?

Koroyla ilgili haberler ve bundan sonraki konserler için, tık tık.

.

Cumartesi, Şubat 12, 2011

GEÇMİŞİMİZİ OLUŞTURAN NEDİR Kİ?

Önceki sene Hatay gezisi sırasında, Vakıflı köyünde bir akşamüstü, uzaklardan bir şarkı söylendiğini duymuştum.
Zülfü Livaneli'nin Karlı Kayın Ormanı'ydı söylenen. O zaman da aniden geçmişe ışınlanmıştım.
Dün gece konserde bir salon dolu ahaliyle avaz avaz Nazım'ın memleket hasretiyle dolu dizelerini Livaneli'ye eşlik ederek haykırırken ve aslında tüm konser süresince benzer duygularla doluydum.



Bazı şarkılar var; ilk melodisini duyduğumuz an mırıldanmaya başladığımız, eşlik etme isteği duyduğumuz, birlikte söylediğimiz şarkılar...
Bizi oluşturan şarkılar, tek tek bireyleri ve onların birlikte yaşadığı toplumu da biçimlendiren şarkılar...
Sonrasında, üzerinden geçen zamanla, söyleyen hakkındaki düşüncelerimiz hayranlıktan alışkanlığa da dönüşse, o eski duygularımız hiç değişmiyor.



Dün gece Şulem'in harika jesti sonucu gelen bir biletle, Livaneli'nin konserine gittim. Şefo ve Ozi de bizimleydi. Hepimiz, bağır bağır şarkılar söyledik. Güldük, hüzünlendik.

Konserde, Zülfü Livaneli  zaman zaman sanatçı olmanın yanısıra politikacılık da yapmış olduğunu hatırladı ve konser izleyicisini, mitingteki vatandaş sayıp, bir zamanlar seçimlerde verdikleri destek için teşekkür etti.
Bu parti taraftarı siyesetçilik bile, o şarkıların anlamını incitmedi, ne güzel.
O şarkılar  oldukları yerde durdular ve geçmişi bu güne taşıdılar.

Konserin coşkusu sanatçıyı da sarmış olmalı, bana öyle geldi ki, konserin sonunda sesi, başından daha gür çıkıyordu!



Bir de, "uygar" saydığımız halkımızın bütün konser süresince yerine yerleşememe, tuvalete gitme, sigara içmeye çıkma, henüz konser bitmeden dışarı çıkma teleşında olma gibi, kapalı mekanda konser dinleme adabına uymayan çiğlikleri olmasaydı ya!...

Neyse, halkımız bizim bildiğimiz insanlarımız işte! Dahası yok; malzeme bu.

.

Pazar, Aralık 26, 2010

WHISTLER, GERSHWIN, İZLENİM, RAPSODİ, VİRTÜÖZ YORUMU NE DEMEKTİR VE...


Nocturne in Blue and Green; Chelsea 1870



Nocturne in Black and Gold: The Falling Rocket. 1874-77


Amerikalı izlenimci ressam James Abbott McNeill Whistler, bir seri resmine müzik eseri türlerinin adını vermiş, noktürnler, senfoniler, vs.
Amerikalı besteci piyanist George Gershwin, "Rhapsody in Blue" adlı eserini bestelerken, Whistlerin yukarıdaki iki eserinden etkilenmiş. Bu eserin ilk çalındığı gece Gershwin muazzam bir üne kavuşmuş.

Rapsody in Blue'yu bir-iki kez konserde dinlemişliğim vardır. Onun dışında banttan dinlediğimde aşina olduğum yorum L. Bernstein'in çaldığıdır. Bakın burada bestecisinin yorumu var.

Derken efendim, bu çarpıcı müziği,  Borusan Filarmoni konserinde Fazıl Say'ın yorumuyla dinledim. Off, müthişti!
Fazıl Say, bis olarak, yine Gershwin'in "Porgy and Bess" operasından muhteşem balad Summertime'ı yorumladı. Belki bin defa Summertime dinlemişimdir; sözsüz olmasına rağmen bu kadar etkileyici olan başka bir yorumu  bir  kez daha denk düşüp dinleyebileceğimi sanmıyorum.

Virtüöz kime denir, bir sanat eserinin yorumu onun etkisini nasıl artırır, sanırım anladım.
.

Pazartesi, Şubat 08, 2010

THIS IS IT!

Michael Jackson adını biliyordum, şarkılarını dinlemiştim, danslarını izlemiştim.
Ama, o kadar!
Öldüğü zaman, dramatik yaşamında "perde kapandı" diye düşünmüştüm.
Evet, yaşamındaki bazı olaylarla ilgili kendimce yorumlar yapmıştım. Pop ikonu bir ilah haline getirilişi, çocukları, tacize uğramış ve taciz eden insan halleri de bildiğim şeylerdi.
Anladım ki, onunla yakından ilgilenmemişim, müziği ve yaşamı öylesine akıp gitmiş benim dünyamın dışından.

Yeğenime doğum günü armağanı alıyordum, birlikteydik. İki klasik filmin -Dr. Jivago'nun ve Uğultulu Tepeler'in- DVDsini seçti.
Bir de yenilerden alalım dedim. This Is It'i istedi.
İyi ya!
Sonra akşam birlikte seyretmek istedi. İyi ki almış, iyi ki seyretmişiz!
Ben şimdi Michael Jackson'a hayranım.
Trajik yaşam öyküsü bir tarafa, nasıl da şarkı söylemeyi seven, işini sadece iyi değil, mükemmel yapma heyecanıyla yaşayan bir insan...
Birlikte çalıştığı insanlara saygılı, onlar tarafından çok sevilen bir sahne adamı...
Dans etmeye sevdalı, içindeki enerjiyi hareketlerine yansıtma becerisinde bir sanatçı...
O adeta kendini çirkinleştirdiği, itici şekle soktuğu görünür halinin tam aksine sade bir adam...

Ne denir?
Tüm çağcıl efsaneler gibi, efsaneyi sağlam ve unutulmaz kılan bir vedası, son selamı oldu.
Şu olamayan "This Is It" konserlerinin hazırlığının videosunu seyredin hiç değilse. Perdenin etkileyici kapanışına tanık olun.


Michael Jackson - This Is It Movie Trailer (Official Music Video)
.