şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 16, 2026

iSTİKLAL CADDESİNE DÜŞTÜ YOLUM

Bugün şeytanın bacağını tesadüfen başlayıp, taammüden kırdım.
Bugün ayaklarımın beni yıllarca en çok götürdüğü yerlere gittim. 
Bugün İstiklal Caddesinde müze ve sergi gezdim.

Evden çıkarken aklımda  minibüs caddesi üzerindeki bankadaki işimi halletmek ve bir süredir gitmediğim Kadıköy'e gitmek, biraz çarşıda dolaşmak vardı. 
Minibüs caddesinden metroya dönmeye üşendiğim için Marmaray Suadiye istasyonuna yürüdüm. Marmaray'da giderken yavaş yavaş zihnim açılmaya başladı, neden karşıya geçmiyorum ki?
Neden olmasın? Sirkeci'de insem mi, ne zamandır Sultanahmet'e gitmedim. Hayır, en iyisi devam edeyim, Yenikapı'da inerim, metroya binerim. 
Metroya bindikten sonraki soru Şişhane'de mi insem ve yukarı çıksam yoksa Taksim'de insem aşağıya doğru mu yürüsem? Tabii ki yılların alışkanlığıyla Taksim kazandı ve meydanda gün ışığına çıktım.

Böyle uzun aralarla gördüğüm için İstiklal Caddesi'ni her defasında yabancılıyorum, pek çok yer değişmiş oluyor, yeni dükkanlar açılmış oluyor, turist kalabalığı sıkça kimlik değiştiriyor ve daha pek çok farklılık...



Bütün bu değişim içinde, eskiden aşina olduğum bir yere, Pera Müzesi'ne gitmek, oradaki sakin sanat ortamında nefes almak iyi bir tercih oldu.
Müzede Halil Paşa'nın "Suyun Kıyısında / Yaşamı ve Sanatı" başlıklı bir sergisi vardı.

Halil Paşa Osmanlı'nın son zamanlarında eğitim alan, eserler veren "asker ressamlar" olarak tanımlanan bir grup sanatçı arasında bilinen, uzun ömürlü ve üretken olan bir sanatçı. 
Yukarıdaki eserleri 1902 -1903 tarihleri arasında yapmış, aynı yerin mevsim değişimlerindeki hallerini gösteriyor, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar.




Serginin ana başlığındaki suyun kıyısında ifadesi, sanatçının evinin olduğu Bostancı sahilinde, ailesinin yalısının olduğu Beykoz'da, bir süre yaşadığı Mısır'da Nil kıyısında yaptığı resimlerin öne çıkarılmış olmasıyla ilgili. 
Yukarıdaki resim Bostancı plajı adını taşıyor, tarihi 1897.
Yıllardır bu civarda yaşayan birisi olarak, isterdim ki o tarihe ışınlanayım ve sadece adaları tanımlayabildiğim bu yerin neresi olduğunu anlamak için  gözlerimle göreyim. 




Halil Paşa sergisini gezmem bitince, alt katlardaki daimi sergilere bu defa uğramadım. 
Girişte sergiden önce bir yorgunluk kahvesi içmeye niyet etmiştim aslında ama öğle yemeği saati nedeniyle dolu olan masaları görünce, kahve molasını sergi sonrasına bırakmıştım.
İyi yapmışım, zira gerçekten ortam sakinleşmişti ve kahvenin yanındaki lokum, su ve portakal likörü nefisti.



Kahvemi içmek, sızlayan dizimi dinlendirmek, Pera Müzesinden sonra tekrar İstiklal'e çıktığımda gördüğüm İş Bankası Resim Heykel Müzesindeki sergileri gezmek konusunda beni cesaretlendirdi.
Müzede kalıcı sergilerin yanısıra, Eşref ve Melahat Üren çifti ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin resimlerinin sergilendiği Yan Yana başlıklı bir süreli sergi vardı. 

Yukarıdaki eser, uzun süre yaşayan eşi Eşref Üren'in aksine 50 yaşında dünyamızı terk eden ve yaşamı sırasında kendine ait bir odası pek de olamayan, eşinin gölgesinde kalan ressam Melahat Üren'in bir natürmort tablosu.
Burada, sergi ve Üren çiftinin sanatı hakkında bir video var, izlemenizi öneririm.



Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu çiftinin üretimleri birbirini destekler nitelikte göründü bana.
Aynı ortamlarda bulunurken, Anadolu'da gezerken yaptıkları konuları aynı ama karakterleri farklı eserleri izlemek hoş duygular verdi.
Yukarıdaki eser, Eren Eyüpoğlu'na ait, adı Bursa Pekmezci Han.




Bursa'da Zaman başlıklı bölümde yer alan yukarıdaki resim ise Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na ait. Adı, Mor Han.
Sergiyi gezerken gülümseten anlardan biri de Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun "seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde" dizesinin resim altında adeta imza gibi yazılı olduğu resimdi. Fotoğrafını çekmemişim ama, söylemeden geçemeyeceğim.
Hatta şiiri buraya ekleyeyim, en iyisi. 

Çakıl 

Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde 
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar 
Bir gelincik açılır ansızın 
Bir gelincik sinsi sinsi kanar 
Seni düşünürken 
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır 
Deliler gibi dönmeğe başlar 
Döndükçe yumak yumak çözülür 
Çözüldükçe ufalır küçülür 
Çekirdeği henüz süt bağlamış 
Masmavi bir erik kesilir ağzımda 
Dokundukça yanar dudaklarım
 
Seni düşünürken 
Bir çakıl taşı ısınır içimde
 
Bedri Rahmi Eyüpoğlu



İş Sanat Resim Heykel Müzesi'nin üçüncü katında dijital art konusunda dünyanın önde gelen sanatçılarından olan Refik Anadol'a ait Büyük Doğa Modeli - Türkiye Flora başlıklı yapay zeka veri heykeli sergilenmeye başlamış.
Sürekli hareket eden ve değişen piksellerden oluşan ve on dakika kadar süren bir dijital sanat eserinden tek kare bir fotoğraf eklemek çok da anlamlı değil ama, görene dek fikir verir diye düşündüm. 




İki müzedeki sergilerden sonra, artık yürüme konusunu abartmayayım ve köyüme döneyim dedim. 
Tünelle Karaköy'e indim, o sırada çektiğim Tünel fotoğrafı Her Güne Üç Güzel Şey'de, görmek isterseniz.
Karaköy iskelesinde biraz oturdum, Eminönü Kadıköy vapuru on dakika sonra geldi, bindim, yan güvertede oturdum. Denizi, köpüklerini, martıları, karabatakları, bulutları seyrederek ve yanımda annesiyle oturan küçük kızın heyecanıyla mutlu olarak Kadıköy'e geçtim.
 

Salı, Haziran 24, 2025

Son "İkide Bir" Yazısı / On Beşinci Yazı

Geçen ay canım Neslihan'ın önayak olmasıyla katıldığım "İkide Bir" yazılarının sonuncusuna geldim, sanıyorum. 
Yazamayacağım sanırım, dur bakalım diyerek başlamıştım, ancak durumdan vazife çıkaran yapım nedeniyle öyle ya da böyle, günün sonunda da olsa yazarak seriyi tamamladım.
Aferin bana, tabii ki katılan tüm arkadaşlara da aferin! Ve öncü olduğu için Mindmills'e teşekkürlerimle. 


İkide Bir serisinin adına  uygun olarak, son yazıya iki senede bir ancak gidebildiğim caanım İznik gölünün dün sabah çektiğim bir fotoğrafı ile nokta koyayım.

Vee, göl deyince aklıma gelen bir şiiri de -göl çevresinde yürürken  kokladığım gülleri de anarak - ekliyorum.



BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU 

Yorgun gözümün halkalarında 
Güller gibi fecr oldu nümâyân, 
Güller gibi... sonsuz, iri güller 
Güller ki kamıştan daha nâlân; 
Gün doğdu yazık arkalarında! 

Altın kulelerden yine kuşlar 
Tekrarını ömrün eder ilan. 
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam 
Alemlerimizden sefer eyler? 

Akşam, yine akşam, yine akşam 
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde semâ kavs-i mutalsam! 

Akşam, yine akşam, yine akşam 
Göllerde bu dem bir kamış olsam! 

Ahmet HAŞİM

Salı, Haziran 10, 2025

Kötümserleştiremediklerimizden misiniz? / Sekizinci Yazı

Şu okunması zor başlığa bakarak, bu defa neler yumurtlayacak acaba, dediniz muhtemelen. 
Gerçekten abartılı bir niyetim yok, sadece günümüzde iyimser olmanın artık ne kadar zor bir duygu durumu olduğundan dem vuracağım.
İyimserlik neredeyse saflıkla eşdeğer tutuluyor, haklı olarak. 
Dünyanın çivisi çıkmışken, tüm deliler bir arada zıvanadan çıkmaya niyet etmişken kimin haddine düşmüş ki iyimser olsun?
Belki sadece tüm dünyayı kapkara  görmek yerine, şafak vakti sızmaya başlayan ışığı umut etmek benzeri bir kötümser olmama halinden söz edilebilir.
Bu bile fazlaca iyiniyetli bir değerlendirme mi yoksa?
Olmasın lütfen, demeyin öyle...
Aksi halde;
Her sene Mayıs ayına kadar uykuda bekleyen ve sonra bir sabah ansızın güneşi hissederek saklandığı duvar dibinden çıkıveren al gelinciklere ayıp olmaz mı? 
Edip Cansever'e ayıp olmaz mı?



Gelincikler

Gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
İşi iş kasabanın 
Su yüzlü çocuğun işi iş 
Bir de poyraza döndü mü hava 
Başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından 
Faytonların turuncu tekerlekleri 
Yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde 
Asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider 
Gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda. 
Saat onikilerde 
Postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi 
Durmadan bakar 
Ki o mektuplar nereye giderse gitsin 
 Öylesine uzundur ki kasaba 
Gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi 
Gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak 
İçlerinde kar serpintisi 
İçlerinde bozkır 
İçlerinde herkesin bir güneyi olan 
Ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için 
Kesersiz, çivisiz, elsiz 
Sadece ruhlarından 
O kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler 
Canlanır suya değince hemen 
Bordalarındaki nakışlar 
Bir derya gülü alıp başını gider. 
 Yeter ki görünsün gelincikler 
Önce tek tek görünsün sonra topluca 
Usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba 
Gelincikler indi mi çayırlardan 
Su bardaklarına, berber dükkanlarına girdi mi 
Duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere 
Girdi mi bir kere -Aynaları boğacak neredeyse -
Taşlıkları basacak sel gibi 
O zaman… 
Tam o zaman 
Marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında 
Konuştukça binlerce kayık 
Konuştukça binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar 
Ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız birbirimize 
Unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de 
Yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler 
İpince bir ıslığa yerleştirilsin 
Türküler süzsün tüveyçlerinden 
Kahveler eski renklerine boyanır yeniden 
Biralar ciğ ışıkta bile parlak 
Yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak. 
Gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir 
Yüreklerimizde 
Sevgiler umutlar yok değildir 
Öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize 
Çabuk öfkeleniriz 
Durup durup böyle hüzünlenmemiz neden 
Anlamıyoruz da ondan mı yoksa 
Bir bütün olduğunu mutluluğun 
 Umudun bir bütün olduğunu 
Seziyor muyuz yalnızca 
Baktıkça gelincik tarlalarına uzaktan 
Öyle bir arada güzel 
Yaşamanın lezzetini 
Kanımızı tutuşturdukça gün günden 
Buğusunu saldıkça 
Bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi. 

Edip Cansever

Sonrası Kalır

Pazar, Haziran 08, 2025

İzdüşümleri / Yedinci Yazı

Hayatımızdaki izdüşümleri üzerine yazmak fikri gelmişti aklıma.
Sonra tutuldum kaldım, fikir uçtu gitti, ben bir beyaz sayfaya bakıp oturdum.
Eh bugün yazı günü, boş geçmek içime sinmedi. Sonra dün çektiğim karanfil fotoğrafına bakarken aklıma Edip Cansever'in güzelim şiiri geldi.
Öyleyse...


Yerçekimli Karanfil

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.

Yerçekimli Karanfil,1957

Edip Cansever

Çarşamba, Şubat 24, 2021

TERSİNE DÜNYA

Dündü, içindeki yemek çabucak soğusun diye düdüklü tencereyi balkonun zeminine bırakmıştım.
Sonra tencereyi almak için eğildiğimde, güneşten ötürü kendimin düdüklü tencereye kıstırılmış suretini gördüm.
Nazım Hikmet güzelim şiirinde der ya, "su başında durmuşuz, çınarla ben"...
Bana düşen "düdüklü tencerenin başında durmuşum, avokado saksım ve ben" oldu işte.

Arkadaşlarıma yazdım, İstanbul Bienali'ne başvursam  ve desem ki adını "Mutfak Mahkumu Kadın" koyduğum enstalasyonumla önümüzdeki seneki sergide yer almak istiyorum, ne derler sizce?

Şaka tabi hepsi.
Bugünlerde şakadan başka sığınacak ada pek yok ya...

 


Nazım Hikmet demişken, onu anmak amacıyla Masalların Masalı adlı şiirin metnini aradım buraya eklemek için.
Sesini çok sevdiğim Esin Afşar'ın 2010 yılında söylediği,  bu sözlerden bestelenmiş bir şarkının kaydını buldum. 


Pazar, Şubat 07, 2021

"beni bu güzel havalar mahvetti"...

... der Orhan Veli, o güzel şiirinde. Yeri gelmişken bir kez daha analım:

"Beni bu güzel havalar mahvetti, 
 Böyle havada istifa ettim 
 Evkaftaki memuriyetimden. 
 Tütüne böyle havada alıştım, 
 Böyle havada aşık oldum; 
 Eve ekmekle tuz götürmeyi 
 Böyle havalarda unuttum; 
 Şiir yazma hastalığım 
 Hep böyle havalarda nüksetti; 
 Beni bu güzel havalar mahvetti. "    

Bir can arkadaşım demişti ki bir tarihte - gençlikten, ilk aşklardan, hayal kırıklıklarından filan konuşuyorduk- "bizi bu Fransız filmleri mahvetti,  onlarda gördüğümüz aşkları gerçek sandık, karşımıza çıkan erkekleri o hayal dünyasına adapte etmeye çalıştık. Ne oldu bak? Sonumuz hep hüsran hep duvar!"   

Dün gece bir Fransız filmi seyredip, ekranı kapatırken, bu konuşma geldi aklıma. Bir Fransız filmi az kalsın beni yine mahvediyordu!
Ne imiş, ne anlatırmış diye hiç araştırmadan başoyuncu olarak çok sevdiğim Juliette Binoche'nin adını görünce hemen seyredeyim diye açtım filmi. Yönetmen Claire Denis, ona da aşinayım sanki.
Film Parisli bir sanatçıyı anlatıyor, ressam, eşinden boşanmış, bir kızı var.  
Hayatının bu noktasında her şeyin elinden kayıp gidiyor olduğu duygusuna kapılmış ve bunun çaresi olarak  gerçek aşkı bulmanın peşine düşmüş. 
Buluyor mu? 
......
Cevabı ben vermeyeyim, merak ediyorsanız belki izlemek istersiniz. İçimdeki Güneş / Let the Sunshine in isimli filmin künyesini buraya bırakıyorum. 

Filmin son on dakikasında yıllardır bir filmde izlemediğim ve eski filmlerini hayranlıkla hatırladığım oyuncu Gérard Depardieu ile Juliette Binoche'un karşılıklı döktürdükleri bir sahne var. Eğer bu sahne olmasaydı, bütün film için zaman kaybı diyecektim. 
Neyse ki, filmdeki o takıntılı arayışın özeti ya da açıklaması her ne ise bu sahnede bir nebze beliriyordu. Böylelikle "romantik komedi" gibi sınıflanmış ancak iç daralması olarak sınıflansa daha iyi olacak filmi, sonunda kahkaha atarak bitirebildim.



Mahallede gezerken  kırmızı ışıltılarla karşıma çıkıverdi.
Latince adı Ruscus aculeatus, biz yılbaşında satılan adıyla kokina diye biliyoruz, bazı yerlerde tavşan memesi deniyormuş.

Perşembe, Şubat 21, 2019

DOLUNAY, SİS, RÜYA DERKEN GEÇMİŞE YOLCULUK HALLERİ

Bu hafta dolunaylı gecelerin sabahında sise uyandık.
Uyandık demem lafın gelişi, dolunay olunca uyku gezmeye gidiyor, haliyle.
Biraz uyuyup,  bol rüya görmek de bir seçenek, arzu edene.
Bu defaki dolunay uykusuzluğunda eski şiir defterleri aklıma düştü.
Çok zamandır elime alamadığım, parşömen kağıdına özenli elyazısıyla yazılmış, her sayfasına kuru çiçeklerle süsler yapılmış, üzerinde Bir Avuç Gökyüzü yazan tek nüsha  kitapdefteri çekmedeki yerine kaldırmadan önce şiirlerin bir kaçını buraya almak geldi içimden...


bir inansan

soğuk fırtınalı bir gece
yağmur yağıyorsa
iliklerime kadar ıslatıyorsa beni
ıslanmalı üşümeliyim
bir tren düdüğü gibi çalıp
çınlıyorsa yalnızlığında peronları
arayışlarım
aramalıyım
düşüncelerimde boşluksa sevi
düşünmek isteyip de düşünemiyorsam
düşünmeyeceğim
ve birden sen çıktığımda
öylece karşıma
karşımda gülüp durduğunda
düşüneceğim
seveceğim
arayacak
özleyeceğim
karşılık bulunca sevgimde sevgin
inan ki seni hep seveceğim
inandığın için
inan ki seni hep
inandığına sevindireceğim


ve bahar böyle geldi

dört haziran bin dokuz yüz seksen dört
dokuz onbeş vapurundan
ilkyazı gördüm
deniz çiçekler açmış
lale ya da menekşe
benim martılarım var ya
işte en beyazı dalgıç kuşunu
bir papatya kır çiçeğini
sevgiyle sevgiyle öptü
sultanahmet'de ya da selimiye'de
sen dua ettin ikimiz için
ben kırçiçeğimi düşünürken
ve bahar böyle geldi


arayış ıslıkları

ağırlığı altındayız ayrılığın
kış geceleri gibi aniden
iniyor tepeme
karanlık ve buruk
gelip çatıyor özlemli düşünceler
eziliyor benliğim dehşetiyle yalnızlığın
bir çıtırtı bir ses bir umut
gelen kim
gece bastıkça basar
karanlık dört bir yandan kenetler beni
neredesin
arayış ıslıkları sorarsa
kalbimdesin




Bu fotoğraf için birazcık çaba göstermenizi, hayal gücünüzü kullanmanızı rica ediyorum.
Deniz kıyısında çektim bu fotoğrafı. 
Önde sakince uzanan deniz üstünde, çok yakındaki kayalara çarpan dalgalar kırılıyor.
İleride çok ileride, ufuk çizgisiymiş gibi görünen yerde, küçük beyaz bir grup yelkenli var.

Uzaklarda anısı kalmış geçmişe yolculuk etmişken, başka fotoğraf olmazdı ki...

Pazartesi, Kasım 23, 2015

9 sene geçmiş! ekmekcikız artık 10 yaşına girdi, olacak iş mi?


istediği kadar şaşkınlık verici olsun, istediği kadar inanılmaz sayılsın...
oldu işte!
ilk yazmaya başladığım gün bugünü görebilmiş miydim? hayır!
düşünmüş müydüm? hayır!

o sene doğan çocuklar yakında adam olacak.
o sene çocuk olanlar bugün genç insan. bknz. kendi çocuklarım, yeğenlerim, arkadaşlarımın çocukları...

dokuz senede neler oldu, neler.
memlekette değişenler, dünyada değişenler...
hayatıma kimler girdi, kimler kaldı, kimler çıktı.
iz bırakanlar, unutulup gidenler...

neyse, bakalım daha ne günler yaşanacak, neler göreceğiz.
iyilik olsun, sağlık olsun, sevgi olsun, dostluk olsun...

Salı, Kasım 25, 2014

elli kusür senedir evli bir çiftin evliliklerinin ilk senelerinde birbirlerine okudukları şiirlerden biri...

GİTME

Sana şiirler okuyacağım, gitme 
Güneşler doğacak yalnızlığımdan 
Sana bir ışık getireceğim 
Büyük aydınlığımdan 

Sana bir dolu umut getireceğim 
Küçük ellerine sığmayacak 
Sana Afrika gecelerini getireceğim 
Sımsıcak 

Sana çiçekler getireceğim 
Bozulmuş güz bahçelerinden 
Sana bir serinlik getireceğim 
Yağmur tanelerinden 

Sana avuç avuç yıldız getireceğim 
Güneşimden başka 
Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim 
Köpük köpük dalga dalga 

Sana bir rüzgar getireceğim 
Dağlardan, tepelerden 
Gitme, sana zamanı getireceğim 
Zamanın bittiği yerden


Ümit Yaşar Oğuzcan



Pazartesi, Haziran 16, 2014

Şairin gözüne dünya kaçmıştı, bizim rakımıza İstanbul kaçtı !




Şarkım

Hey benim koca kafam. 
Tadlar ağzımın içindedir, 
Duramaz. 
Sesler kulaklarımın derinliğindedir, 
Uçamaz. 
Kelimeler dilimin ucundadır, 
Kalamaz. 

Hey benim koca kafam. 
Altmış iki santimlik başım.. 
Saçlar sakallar içinde, 
Erkek omuzlar üstündedir. 
Bir bedenim var ki, 
Merd sevgiler peşindedir. 
Aşklar içimde, 
İnsanlar yanımdadır. 
Hiç biri uzaklaşamaz. 
Demir gibiyim onlarla. 
Yok etmek isteyen yıkamaz. 

Bak yüzüme, bak sözüme, 
Dünya kaçtı gözüme; 
Çıkamaz.
Özdemir Asaf




 "İstanbul kaçtı rakımıza"
---Ben de çok sevdim sözü :))
Bir de bunu buldum,benim değil ama!---
 "Rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de.."

----Uydu bence o geceye :)))







Biz, altı kadın (bir eksiğimiz vardı, yedi olacaktık) bir Cumartesi akşamı buluşmak üzere kaç hafta öncesinden sözleşmiştik. Aklımızda Karaköy civarını kurmuştuk. 
İlk hedeflediğimiz mekanın, "rezervasyon kotamız doldu, gelirseniz arkadaşlar yardımcı olur" gibi gizemli bir cevap vermesine aldırmayıp, göç yolda düzülür ana fikriyle iskelede buluştuk.
Sonra yerine gidip mırın kırınla karşılaşınca, anladık ki, o çok meşhur balıkçı ancak para harcar bunlar  kılığı giymiş insanlara yardımcı olmak eğiliminde.
Gerisin geri, iskeleye gidip Olimpiyat Restaurant'a yerleştik. 
İyi yapmışız, iyi ki de gitmişiz. 
Yoksa, ne yukarıdaki fotoğraflar çekilecekti, ne yukarda anılan muhabbette olduğu gibi rakımıza İstanbul kaçacaktı.

Gerçi, biz her halukârda muhabbeti koyulturduk ya, bu defa tadı öylece damağımızda kaldı, işte! 


*Ortadaki paragraf ve altındaki fotoğraf, Şefo'dan alınma. Not düşeyim. 


Salı, Haziran 03, 2014

... ve bugün şiir günü olsun ve birhan keskin günü olsun ve bu sabahın şiiri burada dursun ...



kışın bana yaptıkları 


1 

seni bir boşluğa attım 
gövdemi başka gövdeler bilmeyecek artık 
boşluk sesi ol.. 
hoşluk sesi ol.. 

sonra dönüp üz beni. 

yüzüm yüzünü terk edeli kıştı. 
yeni yeni kıştı. kollarım kendi 
bacaklarımı sarmıştı. fotoğrafta görünmeyen 
ışıklar vardı. sandalyenin ucuna oturmuştum. 
gözlerim bacaklarıma dolanan kollarıma, 
sonra bacaklarıma, sonra daha uzağa, salondan 
da uzağa, 
o yok yere bakıyordun. 

seni boşluğa attım 
gitmek üzereydim kalktım 
boşluk sesi ol.. 
hoşluk sesi ol.. 

gözlerimdeki ay ışığı 
gözlerinin körlüğü içindi. 

2 

hadi benim umarsızım 
ben ölmek üzereyim 
yorgunluğum da öyle 
sabrımın son parçasını da yedim 
az önce. 

hadi benim suskunum 
geçtiğim yılları yaktım ardımda 
çocukluğumdan gelirken düştüğüm 
o keskin virajdan 
sürüklendiğim bu vakte dek 
sıkıca tuttuğum 
kırık dökük inançlarım bile 
ölmek üzere. 

hadi benim kırgınım 
kışın bana yaptıklarından, 
yazın beni öldüren yıldızlarından sonra 
yitirdiğim mevsimler değil, 
vaktim yok, 
baktığım yerleri yaktım 
içime ağladığım suları da içtim 
az önce. 

3 

seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp 
sanki senden bahsetmiyormuşum gibi yapıp 
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi 
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi 
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana 

yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı 
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini 
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü, 
artık sonsuza dek yitirdiğimizi 
büyünün bitişini, 

hiç gerekmeyen yıllarda huzur, 
çok gereken yıllarda da fırtına 
nasıl yaşanır onu anlatacağım. 

seni bir yabancı gibi karşıma alıp 
bunun dayanıklı bir şey olmadığını 
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın 
yapılan bir şey olmadığını, 
başlangıçta bir melek konduğunu 
sonunda bir kelebek öldüğünü, 
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın 
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü 
olduğunu, 
bütün bunları sana 
nasıl anlatacağım? 

4 

kalbim 
ölü mevsimler gibisin 
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi 
ama bitti mevsim, 
bir başka yolcu yok sana 
fark etmez gibisin. 

kalbim 
demir masanın küfü,örtünün yırtığı 
camın kırığı, patlayan freni hayatımın 
kalbim, anla, bitti mevsim 
bir başka yolcu yok sana.


birhan keskin 

kim bağışlayacak beni 

sf. 125