digital etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
digital etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 06, 2024

"PERFECT DAYS" izlerken


Nina Simone - Feeling Good (Official Video)


Dün gece kızımla Perfect Days'i izledik, o ilk kez izliyordu, ben üçüncü kez. 
Çiçeğimin keyfi biraz eksik bugünlerde, iş arama bulma konusunda dertli. Morali düzelsin diye birlikte film seyretmeyi önerdim, Perfect Days deyince kıramadım, "sen burada olmadığın sırada ben o filmi bir kez daha izledim" demedim. 
İyi ki dememişim, filmi tekrar izlerken bir çok yeni ayrıntı yakaladım, yine filmin son sahnesinde kahramanımız Hirayama ile birlikte gülümsedim. 

 Asıl önemlisi jenerik sonunda gördüğüm not oldu: 
"Komorebi, rüzgarda salınan yaprakların yarattığı ışık oyunu anlamına gelen Japonca kelimedir. Sadece o anda bir kereliğine var olur.
İşte bu cümleler filmi sevmemin anahtarını göstermiş oldu bana. 
Tıpkı Hirayama'nın her sabah ağaçları hışırdatan rüzgar  ve kuş sesiyle uyanması, tapınak bahçesinde bulduğu ağaç filizlerini minik evinde saksılarda yetiştirmesi, her öğlen tatilinde yemeğini ağaçların altında yemesi, onların tepelerinde oluşan ışık gölge oyunlarını seyretmesi, fotoğraflarını çekmesi... gibi pek çok ayrıntıyı içselleştirerek izlemiş olmam gibi.

Perfect Days'i ilk seyrettiğimde şunu düşünmüştüm; bu filmi tekrar izlesem yine Hirayama ile birlikte gülümserim. Evet, öyle oldu; yine gülümsedim.

Üstteki şarkı Nina Simon'dan, filmin son sahnesinde çalınmakta.

Cumartesi, Aralık 02, 2023

Geçen Sene Dinlediğim Müzikler Hakkında Kesilen Ahkamlar, Gerçekler vs vs.

Bugünlerde çeşitli kanallarda platformlarda sene sonu dökümleri yapılıyor.
Ne dinleyeceğimize, ne okuyacağımıza, ne izleyeceğimize bizim adımıza karar vermek niyetinde olan yapay zeka bağlantıları önümüze listeler çıkarıp, bir çeşit "sen busun" demiş oluyor.

İki gün önce Y.u.t.b music listemi elime veriverdi. "Acaba ne buyurmuşlar" merakıyla baktım, o kanaldan dinlediğim müziklerin toplam süresi 3156 dakika imiş, 53 saat bile değil. Hadi toplamda senenin iki buçuk günü diyelim. 
Bu sürede dinlediğim müziklerden çıkardıkları sonuca göre,  her moda uygun şarkılar dinlemişim ve fakat en sevdiğim müzik tarzlarına uyumlu olanlar drama ve üzüntü içeren, adım adım gelişen tempolar imiş. 
Yukarıda son cümledeki ifade benim değil, "drama ve üzüntü içeren müzik" derken eksik ifade etmiş olup, dramatik yapılı ve hüzünlü mü demek istiyorlar, emin değilim. 

Müzik tarzlarını tanımlarken benzer bir ifade var yine; dramatik, hüzünlü, düşündürücü, sakin müzikler dinlemişim, yine de son aylarda her şey karmakarışık imiş. 
Sanırım şunu diyor yapay zeka, "kardeşim yıl boyunca hüzünlü şeyler dinliyordun, yılın sonuna doğru deli mi dürttü, ne oldu  her türü birbirine karıştırdın"
Ne denir? Sana ne kardeşim!
Yine de hakkını yemeyeyim, sakin müzik konusundaki tespite katılmamak mümkün değil.



Yılım bir albüm kapağı olsa kırmızılı mavili renkler ağırlıklı olurmuş, albüm kapağındaki resim dinlediğim drama ve üzüntü tarzlarına uygun olarak böyle olurmuş. 
Fotoğrafı sevdim, yalan yok, güzel bir manzara.
Tanımdaki drama ve üzüntü tarzı sözleri fazlaca çeviri kokuyor, pek hoşuma gitmedi. 

Tüm bu tasnifler yapılırken 320 farklı sanatçı, 601 farklı şarkı dinlemişim, bunlar 39 farklı türde imiş. Sırasıyla  klasik müzik, Türk pop müziği, Türk halk müziği, Türkçe rock, caz ağırlıkta imiş.
Bak şimdi, buradaki sıralamaya itirazım yok.  Gerçekten ağırlıklı olarak dinlediğim türler bunlar, eksikler var o ayrı. 

Bu kanalda en çok Ludovico Einadu ve Cem Adrian dinlemişim.
Size öyle denk gelmiş, demek Ahmet Kayaları filan başka yerlerde dinliyordum. 

Marielle Labeque dinleyenlerde ilk yüzde 3 içinde imişim. 
İlginç bir son dakika haberi gibi bu durum, iyi mi, ne demek istiyorlar pek bilemedim. Zira Marielle kardeşi Katia olmadan pek dinlenmez, onlar zamanında İstanbul'da da dinlediğim harika bir piyano ikilisidir.

Neyse, daha fazla polemik yapmayayım ve sizi müzikle başbaşa bırakayım.  Katia & Marielle Labèque bir  Bach konçertosu çalıyor, tık. 

Pazartesi, Temmuz 24, 2023

Bu Defa Olmamış

İran sinemasının hayatı sakince anlatan şiirsel dilini ve her biri birbirinden farklı  üslupları olan İranlı yönetmenlerin bakış açılarını severim. 
Bir filmin İran sinemasından olduğunu anlayınca, fazlaca araştırmadan neredeyse gözü kapalı bir güvenle seyretmek isterim. 
İsterdim, diyeceğim bundan böyle. Zira dün seyrettiğim bir film, konusu itibarıyla sarstı ancak anlatımıyla tepkime neden oldu ve hakkındaki düşüncemi yazmadan geçemedim. 

İzlediğim film  Holy Spider / Kutsal Örümcek 2022 tarihli, Cannes festivalinde gösterilmiş ve en iyi kadın oyuncu ödülü almış. 
Filmin konusu 2001 yılında İran'ın kutsal  şehirlerinden Meşhed'de yaşanan gerçek olaylara dayanıyor ve hayat kadınlarını öldüren, kendisine "örümcek katil" adı takılan bir seri katili anlatıyor.
İran - Irak savaşına katılmış savaş gazisi Saeed'in savaş sonrası hayatını inşaat ustası olarak kazanan bir aile babası iken,  16 kadını katleden seri katile dönüşmesi başlangıçta merak uyandırıyor. 

Kısmen polisiye denebilecek ve olayı çözmek peşindeki gazeteci bakışıyla anlatılan konu, bir noktadan sonra seyri zor hale geliyor. Çünkü, yönetmenin bize gösterdiği klasik polisiyeden çok daha fazlası, katilin ağına düşürdüğü hayat kadınlarını boğmasının gösterildiği, sert tanımının ötesinde şiddet içeren bir anlatım bu. 
Bence, konunun dine dayalı politik duruşunun anlatılması için, kadınların boğazlanmasının tek tek gösterilmesi gerekli değil. Sevdiğim İran sineması yönetmelerinden biri olsa, bu konuyu öyle göstere göstere değil, olayı  içinizde hissettirerek anlatır.

Yönetmen Ali Abbasi, 1981 Tahran doğumlu olmakla birlikte 2000'li yıllardan itibaren ülke dışına çıkmış ve sonra mimarlık okurken İsveç vatandaşı olmuş. Sanırım, izlediğim filme itirazımın temel nedeni tam da bu noktada; belki artık Abbasi'yi İranlı yönetmen olarak tanımlamak kolay olmayacak, ülke dışında olmak ve filmleri İran'da gösterilmemek onun bakışını ve anlatımını etkilemiş denebilir.

Film bittikten sonra içimi kaplayan negatif duygulara anlam verebilmem için film hakkında bir kaç yazı okudum. Neyse ki okuduğum yazılar genelde benimle ortak noktada görüşler içermekteydi, bu durum içimi ferahlattı doğrusu.



Filmin afişlerinden birisi, İran halısı dokuması gibi...

Perşembe, Haziran 29, 2023

ÇALINAN DİKKAT

Uzunca süredir, böylesine ilgiyle sayfalarını çevirdiğim, her satırını çizmek istediğim bir kitap okumamıştım.
Buraya geldiğinde kızım bir kaç kitap almıştı, bu kitap da aralarındaydı. Giderken hepsini taşımayayım, sonra okurum diyerek bıraktığı oldu, bu kitap onlardan. 
Kızım gittikten sonra kütüphanesine bakarken, "Çalınan Dikkat" başlığı ilgimi çekince elime aldım ve bırakamadım. 

Son günlerde, cep telefonu elimden düşmüyordu. Önce araya seçim girdiğinden dolayı haberlere bakıyordum filan diyerek kendime bahane yaratmaya çalıştım ama, pekala haftalık bildirimlerde günlük ortalama ekran süreleri 4 saati geçkin çıkmaya başlamıştı. Bu bir tür bağımlılık hali beni rahatsız ediyordu. 
Kitabı okuyunca bu rahatsızlık duygusunda yalnız olmadığımı, bizden daha genç nesillerde bazen daha da aşırı bir süreleri bulan internetle geçirilen zamanların çağımızın bir tür salgın hastalığı olduğunu düşünmeye başladım.

Kitabın konu başlıklarından yola çıkarak şunları özetleyebilirim:
İnternet  hızının, sayfa geçişlerinin artışı ile insanlardaki fiziksel ve zihinsel bitkinliğin artışı paralel gitmekte. 
İnsanlar uzun süreli okumaktan uzaklaşmış durumdalar, hayal gücümüzün yaratıcı becerilerimizin kaynağı olan zihin gezinmeleri oldukça aksıyor. 
İnternet kullanıcılarını takip eden ve yönlendiren teknolojiler hızla artıyor. 
İlginç bir şekilde yukarıdaki gelişmeler nedeniyle insanlardaki stres ve teyakkuz hali çoğalıyor. 

Tespit edilen bu durumun sebepleri arasında sadece çok hızlı  teknolojik gelişmeler değil, insanların bu yüzyılda özellikle son yirmi yılda değişen beslenme alışkanlıkları da ayrı bir unsur olarak olumsuz etkide bulunuyor.

Yazarın ana fikri, "dikkatimizi bizden çalan kuvvetlerle kolektif olarak yüzleşip onları değişime zorlamak gerekliliği." 
Aksi halde, bize dayatılmaya çalışılan  bireysel sorumluluk ve her bireyin kendilerini düzeltmekle uğraşması gereği çıkmaz sokağında kalakalmak işten bile değil.

Farkındayım, oldukça kuru ve didaktik bir kitap yazısı yazmaktayım. Oysa, gerçek durum böyle dümdüz değil. Kitapta anlatılanlar ve çözüm önerileri beni gerçekten etkiledi, her sayfada altı çizilecek bir çok cümle bulduğum bir kitaptan söz ediyorum, hatırlatayım.

Kitabı oluşturan konuşmaların ses kayıtlarına da web sayfasında yer verilmiş.
Aşağıdaki yazarın fotoğrafı da oradan.


Okuyunuz! 
Pişman olmayacağınızı, benimkine benzer bir dolu aydınlanma yaşayacağınızı düşünüyorum.

Pazartesi, Mart 06, 2023

Sinemaya Gitmek Hakkında Blog Yazısı İstiyorum

Yeni eğlencem A I. 
Yani artificial intelligence, Türkçesi yapay zeka.
Şöyle ki, haberleri izlerken tozutmamak, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken yüksek siyaset karakterleri arasında boğulmamak için bir kaç gündür kendime meşguliyet yaratmaya çalışıyorum.

Dün NOTION'a bir girip bakmıştım, ne olduğunu anlamaya çalışmıştım. Bugün CHATGPT'e bir girip baktım, sağı solu kurcaladım, biraz soru sordum filan. 
Yapay zekayla tanışan insanlar "soru soruyorsun cevap veriyor, inanılır gibi değil, insan ürküyor" minvalinde sözler söylüyordu. 
Aklıma geldi, CHATGPT'den bir blog yazısı istedim, konuyu "sinemaya gitmek" olarak belirledim.





Ben " Sinemaya gitmek hakkında bir blog yazısı istiyorum"

Akıllı Bıdık:

Tabii, aşağıda sinemaya gitmek hakkında bir blog yazısı örneği sunuyorum:


"Sinemaya Gitmek: Eğlenceli ve Keyifli Bir Deneyim

Sinemaya gitmek, her yaştan insan için keyifli bir aktivitedir. Birçok insan, sinemada filmleri izlemeyi sevdiği için hafta sonlarında veya tatillerinde arkadaşlarıyla veya aileleriyle birlikte sinemaya gitmeyi tercih ediyor. Sinemaya gitmek, sadece film izlemekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşlarınız veya sevdiklerinizle vakit geçirmenin keyifli bir yoludur. 

İşte sinemaya gitmenin keyifli bir deneyim haline getirmek için bazı ipuçları:

Filmlerin Fragmanlarını İzleyin:
Bir filmi izlemeden önce fragmanını izlemek, filmin ne hakkında olduğunu anlamak için harika bir yoldur. Filmin konusunu anlamak, oyuncuları ve yönetmeni hakkında bilgi sahibi olmak size filmi izlemeden önce heyecanlanmanızı sağlar.

Biletleri Önceden Satın Alın:
Sinemaya gitmeden önce bileti önceden satın almak, sıra beklemeden sinemaya girmenize yardımcı olur. Ayrıca, son dakikada bileti satın almaktan daha ucuz olabilir.

Uygun Gün ve Saatleri Seçin:
Sinemaya gitmek için en uygun gün ve saatler hafta içi günler ve sabah seanslarıdır. Bu zamanlarda sinema salonları genellikle daha az kalabalık olur ve fiyatlar daha uygun olabilir.

Yiyecek ve İçecekleri Kendiniz Getirin:
Sinemada yiyecek ve içecekler oldukça pahalıdır. Bu nedenle, evde hazırlayacağınız yiyecek ve içecekleri sinemaya getirerek tasarruf edebilirsiniz. Tabii, sinema kurallarına uygun olacak şekilde, örneğin gürültülü yiyeceklerden kaçınmak gibi.

Konforlu Koltuklar Seçin:
Sinemada rahat koltuklar seçmek, filmin keyfini çıkarmak için önemlidir. Bazı sinemalar, daha geniş koltuklar veya ayak dayama özellikleri sunarlar. Bu nedenle, sinemaya gitmeden önce, hangi sinemanın daha rahat koltukları olduğunu araştırın.

Sonuç olarak, sinemaya gitmek eğlenceli ve keyifli bir deneyim olabilir. Yukarıdaki ipuçlarına uyarak, daha az maliyetle ve daha konforlu bir şekilde film izleyebilirsiniz. Ayrıca, arkadaşlarınızla veya sevdiklerinizle birlikte güzel bir zaman geçirebilirsiniz."

Nasıl?
Yeni blog yazarımız ve kompozisyonu hakkında siz ne dersiniz?

Salı, Ağustos 16, 2022

TREN HİKAYELERİ

 


Yol filmlerini severim.
Trenle yapılan yolculukları anlatan belgeselleri ve filmleri severim.
Trenli rüyalar görmeyi severim, onlar bana sorunun çözümünü göremediğim zamanlarda gidilecek yolu anlatır.
Bu kadar "severim" tanımlamasından sonra  olanlara bir bakalım öyleyse.

"6 Numaralı Kompartman / Hytti nro 6" filmi Leylak'cığımdan hediye olarak geldiğinde, filmin  fragmanını önceden görmüş ve "ilginç bir film sanırım" demiş vaziyetteydim.
Filmi izlemeye başladığımda hemen içine giremedim doğrusu, ne zaman yolculuk başladı, ardı ardına umulmayan gelişmeler izlemeye başladık, ekrandan gözümü ayırmaz oldum.
Filmin yarısından çoğunda, Moskova'dan Murmansk'a giden bir trende aynı kompartmanı paylaşmak zorunda kalan bir kadın ve bir erkek, arada binip inen diğer yolcular, kondüktör, vagon restorandaki görevli ve arktik kutup dairesine doğru yol alan tren var.
Kadın, Murmansk'taki petroglifleri görmek için yola çıkmış arkeoloji öğrencisi, erkek oradaki bir madende zor koşullarda çalışıp para biriktirmek amacında bir genç adam, boş vakitlerinde içki içmekten başka bir merakı yok gibi duruyor.
Tamam. Filmi anlatmayı kesiyorum, aksi halde susamayıp tüm filmi yazacağım.

Hani demiştim ya, tren filmi, bir kadın bir erkek filan, onların içinde en sevdiklerimden biri Before Sunrise'dır. O filmdeki romantizm ve insana heyecanlı bir merakla izlediği konuşmalar yerine 6 Numaralı Kompartman'da terslikler, neredeyse anti-romantizm, çekişme, çaresizlik var.
Oysa, belki tüm bunlar hayatın kendisi,  akışta karşılaşılan gerçekler. Karşımızdakini ilk bakışta sevmediğimizde onunla ilişki kurmaktan kaçmak yerine, ondan neden hoşlanmadığımızı anlamak, onu ve kendimizi tanımaya çalışmak, en doğrusu belki de. Bunu becermek zor olsa da, çaba istese de...

Bir filmi izledikten sonra aklıma düşen soruların cevaplarını aramak, bu  sırada yeni şeyler öğrenmek, ayrıca hoş oluyor. Ekranın karşısında geçirilen iki saat bitince her şeyin silinip gitmesi yerine dağarcığımıza eklenenler başka kapılar açıyor.
6 Numaralı Kompartman, bana Sibirya'daki petroglifleri (kaya yazıtları) tanıttı. O uzayıp giden devasa toprakların sadece buzlarla kaplı bir alan, bir sürgün yeri olmadığını, bundan çok daha fazlası olduğunu hatırlattı, öğretti. Orada paleolitik zamanlardan beri insanlar yaşamış, bu insanlar avcılıkla geçinmiş, kayalara yaşadıkları olayları resmetmiş, bu topraklarda çok değerli madenler varmış, insanlar her türlü zorluğa rağmen buralarda yaşamaya çalışmış ve bunu halen sürdürüyorlarmış.

Unutmadan ekleyeyim, filmimiz 90'ların başında geçiyor; cep telefonu yok, ankesörlü telefonla kuyruk bekleyerek yapılan konuşmalar bir de el kamerasıyla yapılan kayıtlar var, digital müzik yok, dolanan kasetler ve kasetçalar var. Şu yoklar/ varlar tamını bile hayatın akışındaki değişikliklerin ilişkileri nasıl etkileyebileceğine dair çok ayrıntı barındırmıyor mu sizce de?

Şimdi, filmin bir yerlerinde çalan ve dinlediğinizde mutlaka hatırlayacağınız 1987 tarihli bir parça ile sonlandırıyorum, Voyage Voyage!


Salı, Ekim 12, 2021

Hayatım Bir Bilgisayar Oyunu Sanki... *

 Sevgili Okul Arkadaşım,

Sanıyorum ki, geçen iki sene hepimizin üzerinde çeşitli travmalar yarattı ve biz henüz oyunun "acımadı ki, acımadı ki" denilen kısmındayız. Henüz!

Şimdilerde yavaş yavaş bu sıkışmışlık duygularıyla baş etmek zor gelmeye başladı. (Bunu ben söylemiyorum, bilim adamları söylüyor, geçende -BBC'de muhtemelen- bütün dünyada bundan sonraki süreçte psikolojik destek gereken insan sayısının ve psikiyatrik destek isteyenlerin misliyle artacağını okudum.)

Çok tuhaf bir tesadüfle, -belki de benzer sıkışmışlık duyguları nedeniyle-  bugün bir ara kendimi sizin yazdığınıza benzer şekilde bir oyunun içinde, sanal bir dünyada hissettim. Oysa, o anda sadece yağmur yağıyordu ve ben arka sokaktaki eczaneden eve doğru yürüyordum. 

Sanki telefonda filan oynanan basit bir bilgisayar oyunundayım, o bilgisayar oyununun bir parçası oyuncusu filan gibiyim. Hatta, oyun öyle basit ki, hoplayıp zıplayarak bir yerden bir yere balonlar içinde giden bir oyuncak gibiyim ve belki de o baloncuklar patlamadan bir yerlere ulaşabildiğim için şanslıyım, oyuna devam edebiliyorum.

Benim gibi hayal dünyası son derecede gerçekçilik sınırlarıyla belirlenmiş birisi için, aşırı fantastik bir düşünce bu. Çok tuhaf geldim kendi kendime, bunu düşünmüş olduğum için.

O dışarı çıkış, parasını ödeyip almayı unutup tezgah üzerinde bıraktığım ilaçları almak için ikinci kez eczaneye gidişimdi, bugün toplamda dördüncü kez evden dışarı çıkmıştım. 
Neredeyse her gün böyle, adeta karıncanın ha babam sırtında kocaman yüklerle oradan oraya seyirtmesi gibi bir hal içindeyim.  Sonuçta ortaya çıkan anlamlı bir şey yok ve fakat ben sürekli hareket halindeyim, çabalıyorum.

Aslında hiç telefonda oyun filan oynamam, bildiğim bilgisayar oyunu bir ikidir, böyle bir alışkanlığım da yok. Galiba, bu nedenle olacak, karınca benzetmesini bilgisayar oyunu figürü gibi hissetmekten daha çok sevdim. O durumda, hiç değilse canlı bir hayat var.  
Değil mi?

* Bu yazı, Sevgili Okul Arkadaşımın bir yazısına yorum olarak başladı. Sonra yorum olarak biraz  uzayınca onu buraya taşıdım. 



En iyisi ağaca bakmak, toprağa basmak olmalı, gerçek olanla bir olmak...


Cuma, Mayıs 07, 2021

İKİ FİLM BİRDEN

Bu günlerde kitap okumak konusunda kaplumbağa gibiyim.
Kendimle yarışıyor olmasam da  teselli sayılacak bir gerekçem var, İKSV Film Festivali Online sayesinde çok güzel filmler izledim.

Dün gece bu senenin en iyi yabancı film Oscar'ını alan Danimarka filmi Another Round / Drunk / Körkötük filmini izledim. 

Yönetmen  Thomas Vinterberg senaryosuna da katkısı olan filmde,  dört lise öğretmeni arkadaşın belki biraz varoluş bunalımıyla çakışan orta yaş bunalımlarını ve onunla baş etme yöntemlerini anlatıyor.
Baş etme  yöntemi olarak bir Norveçli filozofun "insanoğlu  kanında dolaşan alkol eksik olarak doğduğundan, düzgün davranabilmesi için o eksiği kapatması gerekir" argümanını test etmeyi deniyorlar. Testin sonuçlarını anlatmayayım, filmi izleyin derim. 
Bu arada şunu eklemeliyim, geçtiğimiz kış izlediğim yine Danimarka yapımı TV dizisi "Rita" sayesinde ülkenin eğitim düzenine, öğretmenlerin tavırlarına, gençlerle olan ilişkilerine hemen adapte oldum, yabancılık çekmedim.
Dört arkadaşın tümünü oynayan oyuncular harika performanslar çıkarıyor, Mads Mikkelsen bir tık daha önde.
 




Film demişken, bir önceki gün izlediğim  ve çok etkilendiğim, yönetmen Andrey Konchalovskiy'nin Dorogie Tovarischchi! / Dear Comrades! / Sevgili Yoldaşlar !  filminden söz etmeden geçemeyeceğim.
Filmi izlemeye başladığımda konusuna bakmamış, sadece yönetmenin adını görmekle tamam bunu izleyeceğim, demiştim. Meğerse, bakmalıymışım ki, "bu gerçek bir olay mı" şaşkınlığıyla kalakalmayayım.

"Sovyetler Birliği tarihinin kanlı sayfalarından birini aralıyor ve 1962’de Rusya’nın Novoçerkassk şehrinde gerçekleşen işçi katliamını ele alıyor. 2 Haziran 1962’de Kızıl Ordu askerleri hükümeti protesto eden göstericilerin üzerine ateş açmış, 30 işçi hayatını kaybetmişti. Bu katliam 30 yıl saklandıktan sonra ancak 1992’de SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkmış ve sorumlular hakkında bir soruşturma açılabilmişti."
Usta yönetmen Konchalovskiy, bu hassas konuyu, iktidarda olmak ve yönetmek açmazlarını, halkın ve bireylerin siyasi düşünceye olan güveninin sarsılmasını ve nedenlerini gayet soğukkanlı ve aynı zamanda etkileyici bir bakışla anlatıyor.
Mutlaka görülmeli, diyeceğim bir film.





Pazar, Mayıs 02, 2021

MOTOSİKLET GÜNLÜKLERİ

Yine girdim bir filmin içine, ardından şunu oku, buna bak deyip, konuyu katman katman açıyorum derken az kaldı içinde kaybolmaya...
Bir film, ondan hatırladıklarım...
Yönetmeni, başka hangi filmlerini seyretmiştim?
Oyuncuları, nereden gelmişler, neler yapıyorlar?
Müzği ne kadar güzel, kim yapmış acaba?
Şu çaldıkları küçük müzik aleti ne ola ki?
Şarkıdaki Santa Clara, hani şu ünlü çatışmanın olduğu, vagonların şimdi müze yapıldığı şehirdi...
En iyisi sırayla anlatayım, değil mi?

Dün gece TRT 2'de  Diarios de Motocicleta /  Motorcycle Diaries / Motosiklet Günlüğü filminin oynayacağını, başlama saatinden onbeş dakika öncesinde  tesadüfen öğrendim. Akşam için yaptığım başka bir film izleme programını erteleyip, televizyonun karşısına oturdum.
Film 2004 yılında yapılmış,  yıllar önce gösterildiğinde sinemada izlemiş ve çok beğenmiştim. Aradan geçen zamanda, yönetmen Walter Salles'in filmden aklımda kalan unutamadığım, Güney Amerikalı insan yüzleriydi. 
Filmin  Ernesto Guevara de la Serna ve arkadaşı Alberto Granado'nun 1952 yılında yaptıkları gerçek bir yolculuğu hikayesi olduğunu sonradan öğrenmiştim.

Başka şeyleri de sonradan öğrenmiştim;  Ernesto Guevara de la Serna'nın tüm dünyanın en ikonik insan yüzü fotoğrafındaki "Che"  olduğunu, Comandante Che Guevara'nın belki ülkesi Arjantin'den çok tüm Güney Amerika'nın idol kahramanı olduğunu, mesela. 
Devrimin liderlerinden biri olduğu Küba'da ise gerçekten pek çok sevildiğini, ülkedeki tek devasa heykelin ve anıt mezarın onun için yapılmış olduğunu bizzat görmüştüm.

Kocaman Güney Amerika kıtasının neredeyse bir ucundan diğerine yapılan yapılan yolculuğu anlatan ve zaman içinde değer kazanan filmin müziklerini Babel ve Brockback Mountain 'la Oscar alan Arjantinli müzisyen Gustavo Santaolalla yapmış.
Filmin kapanış jeneriği sırasında çalan müzik eşliğinde yıllarca aklımdan çıkmayan o yüzleri burada bir arada göreceksiniz.
Şurayı tıklarsanız, sözünü ettiğim insanın içini titreten melodiyi dinleyebilirsiniz.

Bir ufak ekleme daha yapmalıyım, burada ana melodiyi çalan müzik aleti tamamen Güney Amerika'ya özgü. Charango adlı saz, kurutulmuş armadillo kabuğundan yapılıyormuş. Gerçekten! Söyleyenin yalancısıyım. 



Yazıyı tamamlamadan önce, bir başka Güney Amerikalıdan, Şilili ünlü grup İnti İllimani'den  Hasta Siempre şarkısını eklemeden yapamayacağım. Şarkının sonuna doğru bir de bonusu var. 

Cuma, Nisan 02, 2021

SÖYLEMEDİ, DEMEYİN!

Söylüyorum işte, yazıyorum hem...

Bu akşamdan itibaren İstanbul Film Festivali başlıyor.

Çevrimiçi (online) izleyebileceğimiz, üstelik üç ay devam edecek bir program var, henüz hepsini incelemeye fırsat bulamadım.

Ayrıca, yarışmaları belirli kurallar çerçevesinde sinemada izlemek mümkün olacakmış, ancak ben hiç o ihtimallere bakmıyorum. Meslekten olanlar için heyecan verici bir fikir sayılabilir, belki.

Çevrimiçi gösterimler için buradan seçim yapabilirsiniz. 




Bu sene festivalin 40. sı yapılıyor. 
1. sini İstanbul Festivali içinde bir bölüm olarak izlemiştim. Eski film festivallerini, nasıl kuyruklarda beklediğimiz, ne harika filmler izlediğimizi anlatmaya başlamayayım, diyorum. Bundan önceki yazıda esen nostalji rüzgârı bir fırtına halini almasın, şimdilik konuyu burada keseyim.

Seneye 41. si yapılırken, umarım, tüm filmleri olması gerektiği gibi sinemada ve keyifle izleyeceğiz.

* Festival afişi İKSV'nin sitesinden.

Salı, Mart 30, 2021

bindokuzyüzseksensekiz yazında...

 ... olağanüstü güzel konserler dinlemiştik, gösteri sanatı damarlarımızda akmıştı.

o zaman istanbul festivali "müzik" başlığı altında tüm gösterileri toplardı, klasik, caz, opera, tiyatro, bale.. ( burada o senenin programı var, aşağıda yazdığım liste gerçek ötesi değil, gerçek program daha da ötesi)

20 haziran'da ilk konser  açıkhava tiyatrosunda, festival benim için, olağanüstü gitarcı paco de lucia ile başlamış  (aslında 19 haziran'da olacakmış konser, ertelenmiş)

21 haziran'da aya irini'de gürcü oda orkestrası konseri, sscb oda korosu (bu da ne değil mi? henüz sovyetler dağılmamış, birlik sürüyor)

23 haziran'da açıkhava'da kuzeyden gelen çarpıcı ses, saksafon ustası jan garbarek

26 haziran açıkhava tiyatrosu, bu defa sydney dans tiyatrosu gösterisi 

1 temmuz yine aya irini ve unutulmaz bir konser viyana oda orkestrası

3 temmuz bu defa aya irini'de viyana oda orkestrası solistleri 

5 temmuz akm büyük salon, bugün bile gözümün önünde  astor piazzola bandaneonunu çalarken, yaşasın tango

7 temmuz tekrar açıkhava'dayız, al di meola'yı dinliyoruz, unutulmaz bir konser

9 temmuz akm, larry coryell, philip catherine, serranito gitar üçlüsü, (konser notum, ağzım kulaklarımda dinledim)

13 temmuz açıkhava'da muhteşem joan baez konseri (defterimdeki not: muhteşem, demek neyi ifade eder ki? yaşanmalıydı!)

15 temmuz aya irini'de venedik virtüözleri çalıyor

17 temmuz açıkhava'dayız yeniden ve bu defa ünlü cazcı dizzy gillespie'yi dinliyoruz

20 temmuz son konser, açıkhava tıklım tıklım ve miles davis sahnede, unutamadığım miles'ın soloları ve bir davul solo

aradan 33 sene geçti.
bir joan baez belgeseli izledim. bazı hayatların adanmışlık demek olduğunu, bazı insanların yaşlanmadığını, ruhlarının her daim genç olduklarını bir kez daha anladım.

burada sanatçının hayat hikayesi var, hatırlamak için. 

bu kadar konser sözü etmişken, şuraya da bir joan baez konseri eklemeden olmaz, değil mi?


Cuma, Mart 19, 2021

"Sevmenin Yolu Bilmekten Geçiyor"

Bir konuya merak duyunca, genellikle önüme o konuyla ilgili bir şeyler çıkıveriyor. Bazen kitapçıda bir kitap gözüme takılıyor, bazen internette bir resim görüyorum, bazen kulağıma çalınan bir melodinin kaynağını buluyorum.

Dün yazmıştım Her Güne Üç Güzel Şey'de, digital art diye tanımlanan bir alan var artık. Ben bu konunun varlığından yenilerde haberdar oldum. Hatta, bu alanda üretilen eserlerin  yine internet üzerinden alınıp satıldığını ve NFT kısaltmasıyla tanımlanan non-fungible token adı  verilen bir şekilde sertifikalandırıldığını yeni öğrendim. Bu sertifikalar sayesinde, eserin varlığı ve mülkiyeti bir çeşit tescil edilmiş oluyor.
Gelişen, değişen dünyada internet üzerinden daha neler neler olabileceğini tahayyül bile edemeyen biz eski kuşaklar için, anlaması algılaması hayli güç ve karmaşık konular. El mahkum, öğreneceğiz elbet.

Neyse işte, lafı uzattım. Bugün bu konuda bir şeyler okuyup anlamaya çalışırken, önüme bir röportaj çıktı. 
Röportajın başlığı çok ilginç geldi öncelikle, "Yaşayan İstanbul Haritası".  Nedir bu yaşayan harita diye bakarken, videoyu izlemeye başladım ve ağzım kulaklarımda izlemeyi tamamladım.

21 Ekim 2020 tarihinde yayınlanmış videonun açıklamasında şu yazıyor: 
"2010 yılından bu yana 'Fractal İstanbul' adını verdiği illüstratif İstanbul haritaları üzerine çalışan çizer Tarık Tolunay, karantina sürecinde tamamladığı, Eminönü, Tarihi Galata Köprüsü ve Karaköy'ü resmeden 'Pandemi' eserini geçtiğimiz haftalarda yayımladı. Tolunay, İstanbul'daki tarihi detayları ve şehrin günlük yaşamına dair ayrıntıları hikayelerle birleştirerek kendi yorumu ve figürleriyle haritalarına aktarıyor."

Rica etsem, birazcık uzunmuş filan demeden 12 dakika 44 saniyelik videoyu izleseniz? Hayran kalacağınıza garanti verebilirim.
Videoyu bloga yerleştirdim, ancak göremeyen olursa diye şuraya da link vereyim, tıklayınız.




Tabii ki, videoyu izleyince devamının peşine düştüm. 
Oradaki sanatçı Tarık Tolunay kimmiş, videoda sözü edilen haritaları görebileceğim bir yer var mı başta olmak üzere bir çok soru aklımda. 
Tarık Tolunay  eski bir GIRGIR dergisi çizeriymiş, aslında, sonrasında reklam sektöründe çalışmış. 
2010 yılından beri Fractal İstanbul adını verdiği illüstratif kent haritalarını yapmaya başlamış. Çalışmalarını kentçizer olarak sürdürüyor ve videonun sonunda da söylediği üzere, "insanları kent okur-yazarı olmaya davet ediyor". Çünkü, yazının başlığına aldığım cümlesiyle İstanbul'u "sevmenin yolu bilmekten geçiyor".

Tarık Tolunay'ın eserlerini görüp, hakkında başka bilgiler de bulabileceğiniz web sayfasının linkini buraya ekliyorum.
Lütfen o ince düşünülmüş, çizilmiş, gerçekten emek harcanmış, güzelim İstanbul haritalarına bir bakınız. Emin olun, şu pandemi bitse de kendimizi sokağa atıp, o İstanbul'u seyre dalsak diyeceksiniz.


Çarşamba, Mart 10, 2021

POLLOCK

Bir süredir -altı hafta oldu- Klio'nun Şarkısı blogunda "Bir Ressam, Bir Resim" başlığıyla yazılar yazan sevgili Sezer'i ilgiyle izliyorum. O hafta seçtiği ressamla ilgili bilgileri ve seçtiği bir eserini bize sanat tarihçisi gözüyle tatlı tatlı anlatıyor, keyifle okuyorum.

Bu haftanın  ressamı Jackson Pollack'ın adını duymuş ve bazı resimlerini yurt dışındaki müzelerde görmüştüm. Ancak, benim resim merakım empresyonistlerden pek öteye geçmediğinden, olsa gerek, resimlerini çok da kendimi vererek izlemediğimi düşünüyorum.

Sevgili Sezer'in yazısında ressamın hayat hikayesini okurken J. Pollock'ın 2. Dünya Savaşı sonrasında sanat merkezi haline gelen New-York'taki modern resmin, dolayısıyla Amerika'nın ilk çok ünlü ve para kazanan ressamı olduğunu öğrendim. 
Bir diğer bilgi, ressamı anlatan ve Ed Harris'in oynadığı bir film olduğu idi. 
Ed Harris sevdiğim bir oyuncu. Saatler / Hours filmindeki  rolünde çok başarılıydı. Asıl takdir ettiğim oyunu Beethoven'ı Anlamak / Copying Beethoven filmindeki Beethoven rolüydü.

Pollock filmini internette bulunca, vakit geçirmeden  ilgiyle izledim ve beğendim.
Ed Harris'in aynı zamanda filmin yönetmeni de  olduğunu öğrenmek, onun bu filmi yapmak için ressama özel bir ilgi duyduğunu düşünmeme neden oldu.
Filmin bir romandan uyarlanan öyküsü, J. Pollock'ın  tam İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayan ressam olma, resimlerini satma çabasıyla başlıyor. Sonrasında, savaş sonrasının gelişen ekonomisinde savaşı unutmak isteyen insanların değişen dünya görüşleriyle paralel şekilde ilerliyor ve hazin bir kazayla yaşamını kaybettiği zamanda sonlanıyor. 
Bu süreçte, resimlerini nasıl yaptığını, sanatına bakışının nasıl olduğunu, o dönemim ünlü olmaya başlayan diğer sanatçılarını ve onların finansal destekçilerini de izliyoruz.

Psikolojik sorunları ve muhtemelen buna bağlı alkol bağımlılığı olan Pollack'ın en büyük desteği, kendisi de ressam olan karısı Lee Krasner. Filmde Marcia Gay Harden'ın çok iyi bir oyunla canlandırdığı bu kadın, ressamın hayatta zirveyi görmesindeki en önemli destek olmalı.

Krasner, belki de herşeyden önce, bir ressam olarak çok beğendiği kocası Pollack'ın ölümünün ardından yaşarken ona verdiği desteği sürdürüp, onun eserlerini toparlamış, bir vakıf kurarak ona sahip çıkmaya devam etmiş.

Sevgili Sezer, sana teşekkür ederim. Hem ressam Jackson Pollock'ı tanımama aracı oldun, hem filmi keşfetmeme. Bu arada bonus olarak başka bir ressamı, Le Krasner'i de tanımış oldum.




Yukarıdaki fotoğrafı aldığım, ressam'ın adına düzenlenmiş bir web sayfasında, çeşitli bilgilerin yanısıra, en bilinen 40 eserinin yer aldığı bir video da var. İlginizi çekerse, link burada. 


Cumartesi, Mart 06, 2021

Hiç Söylemiyorsunuz, "Altın Küre" Ödülleri Verilmiş!

Yeni normal mi, yeni abnormal* mı henüz tam bilemediğim günlerimiz geçerken, bazı alışkanlıklarımızı ıskalıyoruz. 
Misal ben, eskiden olsa -bugün rastladığımda "hadi yaa, kaçırmışım!" tepkisini verdiğim Altın Küre Ödüllerini mutlaka izlerdim. Günler öncesinden tarihini bilirdim, filmleri, oyuncuları mimlerdim, yayınlandığında TV'den izlerdim, şifreli kanal vermişse izleyememişsem internetten bulurdum, magazin kısmını da kaçırmaz dedikoduları bile takip ederim.
Eminim, bu yazıyı okuyan bir çok blog arkadaşım aynı durum ve hisler içindedir.

Sanırım, dünyalarımız  ufaldı, içimize döndük fazlasıyla. Dışarı çıkıp insanlarla ilişki kuramaz olunca, alışkanlıklarımızı da dar bir çerçeveyle sınırladık. Bu günler geçince yeniden sınırlarımızı genişletmek, canlı ilişkiler kurmak isteyecek miyiz, merak ediyorum doğrusu.
Göreceğiz...

Şimdi, ucundan yakalamışken, kısaca, adaylardan ve ödüllerden söz edeyim.
Aslında bunun için en doğrusu Golden Globe'un kendi sitesine atıfta bulunmak olacak. 
Burada, adaylar ve ödül alanları görebilirsiniz. Tık, lütfen! 

Tüm aday filmler içinde, sadece bir tanesini görmüş olduğumu üzülerek not etmek isterim. Neyse ki, gördüğüm film, gerçekten çok sevdiğim bir animasyondu ve ödüllerin birini uçurtmanın ucundan yakalarcasına tutmuş olduğum için memnunum.
En iyi animasyon ve en iyi film müziği ödüllerini almış olan Soul hakkında yazdığım yazı burada, okumak isterseniz tık, lütfen. 

Ödül almış tüm filmler arasında en çok ilgimi çeken Frances McDormand'ın oynadığı ve en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığı  Nomadland oldu. 
Uzun zamandır ilk kez, adını okuduğum, afişini gördüğüm bir film beni heyecanlandırdı. Bakalım bakalım, sonucu yazacağım.

İki gün sonrasından ekleme yapayım, filmi seyrettim. Yazısı burada, tık lütfen!



Altın Küre Ödülleriyle ilgili haberi okuduğum ve içeriğini ilginç ve okunası bulduğum  sitedeki yazının linkini buraya bırakıyorum.
Bir bakın isterseniz.

* abnormal için olağandışı diyebiliriz, doğrudan anormal demek yerine.


Salı, Mart 02, 2021

Fuşya rengi kaşkolu hatırlayarak uyandım...

 ... bu sabah. Belki şöyle söylemek daha doğru, sabah uyandığımda aklımda fuşya renkli kaşkol vardı. Nerden aklıma düştü kim bilir? Hatırlayamadığım bir rüya görmüşümdür, muhtemelen. Rüyadan kalan yadigâr o fuşya rengi, hayatımda yeri olan bir insanın bana doğum günümde verdiği armağan o. İlk hediyesi.

Bir film izledim, onu anlatacaktım. Filmle ilgisi olmayan bir kapıdan geçerek girdim konuya. Şöyle bir bağ kurabiliriz, olay İstanbul'da geçiyordu, film İstanbul'u anlatıyordu. 

Geçen Cuma'ydı, tam pazara giderken telefonuma mesaj geldi, ancak dönüşte bakabildim. Leylakcığım, MUBİ'de bir film izlediğini, beğendiğini, istersem bana  hediye olarak gönderebileceğini yazmış, meğerse. Çok teşekkür ettim, kızımda var, ondan izliyorum dedim ve filmi ilk fırsatta izlemek üzere bir kenara yazdım.

İki gün sonra filmi izledim çok beğendim ve canım Leylak Dalı'ndan kopya çekerek filmi kız kardeşime ve iki arkadaşıma gönderdim.

"Ah Gözel İstanbul" 2020 İstanbul Film Festivali'nde mansiyon alan bir belgesel. Belki sadece belgesel değil, kurmaca ve belgesel karışımı. 

"İstanbul doğumlu Ermeni entelektüel Eremya Çelebi Kömürciyan’ın 17. yüzyılda yazdığı seyahatnameden esinlenen Ah Gözel İstanbul, Kömürciyan’ın üç yüz yıllık rotasının izini bugünün İstanbul’unda sürüyor. Yazarın seyretme, izleme ve bakma zevkleriyle geliştirdiği zamanının ötesindeki ilişki üzerine düşünen bu yaratıcı belgesel, izleyiciye görsel bir seyahatname sunuyor. İstanbul Tarihi: 17. Yüzyılda İstanbul kitabında Kömürciyan, okuyucuya adeta elinde bir kamera varmış gibi seslenir. Kömürciyan’ın “kamera gözünü” bugünün İstanbul’una çevirdiğimizde, bu kadim şehrin çok yönlü görsel tarihini keşfetmek için önümüze sayısız imkân serilir."

Yönetmen Zeynep Dadak, besbelli bir İstanbul aşığı. İstanbul'a sadece güzelliklerini görmek için bakmakla yetinmiyor. Şehrin tarihi, kültür mirası, gündelik hayatı yanında, zorbalara karşı direnişi de dahil olmak üzere her yönüyle ilgileniyor, üzerinde düşünüyor.

Ah Gözel İstanbul filmini izlerken, yönetmenin anlatım yöntemi olarak kullandığı, eski bir metnin sözleri o günü anlatırken üzerine günümüzün görüntülerinin kurgulanması fikri beni çok etkiledi. Etkilendiğim diğer konu, alışageldiğimiz filmlerde yapılan karadan denize çekimler yerine, denizden karaya bakarak yapılan çekimlerin şehre bambaşka bir perspektif getirmesiydi. 
İçinden koca bir  (pardon, Haliç'le birlikte iki) deniz yolu geçen başka şehir biliyor muyuz? İstanbul'un bütün kıyılarından, Marmara'dan, Haliç'ten, Adalar'dan şehre bakmak her zaman öylesine heyecan verici bir eylemdir ki, başka hiç bir karşılığı yoktur. Ve filmde bunu tam olarak yaşıyoruz.

İtiraf edeyim, İstanbul sevgim son senelerde bir miktar azalmıştı, bir süre ayrı kaldığımda şehre dönüşlerde yuvama döner gibi hissedemez olmuştum. Oysa Münir Nurettin ne der şarkıda? "İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?"
Tanıdığım, sevdiğim, anılarımla dolu olan olan tarafları hoyrat eller tarafından hırpalandıkça, sanki bu durum onun suçuymuş, bu saçmalıkta onun da katkısı varmış düşüncesi, bir savunma mekanizması olmuş benliğimi şaşırtmıştı.
Daha dün, Tarlabaşı Bulvarı'ndan geçerken bambaşka tarzda yapılmış bir yığın yeni yapı görünce nevrim döndü. Oysa ben Tarlabaşı Bulvarı'nın bundan önceki tırpanlanışına, şehrin belleğinin acımasızca yok edilişlerinden birine daha vaktiyle şahit olmuştum. Yaşadığım şaşkınlığa bakılırsa, o eski yıkım bile daha az acıtıcıydı sanki. 

Filmi seyrettikten sonra yeniden hatırladım, ben İstanbul'u çok severdim. Şehrin kadim varlığından gelen ölümsüz ruhunun onca zorla değiştirilmeye nasıl hâlâ alttan alta direndiğini gördüm ve sevgimden vazgeçmemeye karar verdim. 
Bize düşen onu sevmek ve varlığının değerli göstergelerini korumayı başaramadığımızda ise onda olanı anlatmaya, böylelikle zamanın içinde onu yaşatmaya devam etmek.
Filmi izlemenizi önererek noktayı koyayım.



Pazartesi, Şubat 08, 2021

Life in a Day / Hayattan Bir Gün - 2020


Yukarıdaki satırları, bu filmi seyrettikten sonra, 1 Kasım 2020'de yazmıştım. 

Aradan 10 sene geçtikten sonra 25 Temmuz 2020 günü çekilen yeni Hayattan Bir Gün belgeseli bugün yayınlandı. 
Tam da pandeminin ortasında çekilen bu filmi izlemeyi merakla bekliyordum. Beklediğime değdi. 
İzlemek isterseniz aşağıya filmi ekledim. Bir de link ekleyeyim buraya, garantili olsun.





Cumartesi, Ocak 09, 2021

... bitti gitti...

 ... yazı yazayım istiyorum, kafamı bir toplayamadım gitti...

... sabah uyandığımdan beri içimde mi aklımda mı  neredeyse işte, ebru gündeş'in "fırtınalar" şarkısı çalıp duruyor. hani hayranıyım, dün gece yatmadan dinledim, anısı var filan falan desem, değil, bunların hiç biri olmaksızın durmadan " fırtınalar koparsa kopsun..." diyen bir plak çalıyor kafamın içinde, hayırdır, susturamadım gitti...

... nihan eren'in hayal otel'ini bitirdim, yeni değil, eski yılda bitirmiştim. bugün kitap kulübünde konuşacaktık. zoom toplantısının ev sahibesinin (teknik söyleyişle host anlamında) işi varmış katılamayacakmış, toplantıyı düzenledi, mailleri gönderdi. güzel de bir türlü bağlanamadık, sonunda iki kişi ile toplantı niyetine sohbet yaptık, bitti gitti...

... john williams'ın stoner'ını bitirdim. yeni yılın ilk kitabı. nefis bir roman, bayıldım. sade anlatımına, onunla gelen vurucu tespitlerine, 20. yüzyılın başında geçen bir hikayesi olmasına rağmen, her devrin anlatısı olabilmek yeteneğine, altı çizilesi pek çok derin tesbitine hayran kaldım. gel gör ki, uzun bir kitap yazısı kaleme alma arzuma rağmen yazamadım gitti...

... dün akşamüstü hafif bir şey seyredeyim dedim. "aşk tesadüfleri sever"i -2'sini-  buldum, izledim. tam arzuladığım gibi öylece seyrederek geçirdim zamanı. filmde iki hikaye paralel anlatılıyor. geçmiş zaman hikayesinin oyuncularından ziyade günümüz hikayesinin oyuncularını beğendim. bir konudan fazla memnun değilim, senaryo biraz sallanıyordu, tarihi bağlantılar tam oturmamış bir miktar zaman kayması var bence, orası beni huzursuz etti gitti...

... dört sene önce bugün istanbul'a güzelce kar yağmış, hem de ne kar. her yer bembeyazmış, pencereden seyir bakmışım, fotoğrafları görünce hatırladım. bu sene kar bir yana yağmura bile hasret kaldık. bugün biraz yağmur var şükür, kar yağamadı gitti...

... bu yazı böyle ipsiz izansız gidiyor. sonunu bir toparlayamadım gitti...

... bitti!


Çarşamba, Ocak 06, 2021

Her Güne Üç Güzel Şey Defteri



Bir defter tutmaya başladım.
"Defter" yerine "blog tutmaya başladım" desem, daha doğru olacak.
Biraz günlük gibi, her gün yazmak gerekiyor.
Keyfimin kim ki kâhyası bana mecburiyet getirmiş?
Kural yazıcı da benim, mecburcu da...
Kendime bir konu belirledim ve hedef koydum.
Nasıl mı?







Yazının yer aldığı blog, benim yeni blogum. Henüz çok bebek, tasarımını oturtamadım, kaç gündür düzenlemek için savaşıp duruyorum. Baştan blog yapmak ne zormuş, unutmuşum gerçekten. 

Her gün için üç güzel şey yazmayı hedefledim buraya.
Blogun bir tanesine ancak yetişiyorken, ikincisine ne gerek vardı, değil mi?
Küçükken oğlumun aklına cin bir fikir geldiğinde söylediği gibi vereyim cevabı, aklımdan başımdan geldi!

Belki, dedim, rastlayan, okuyan, ilham alan birisi olur, belki bir faydası olur kimilerine, belki bir gülümseme, belki bir nefes olur.
Umarım...

Pazar, Ocak 03, 2021

SOUL

Yeni yılın ilk günü akşamüstüne doğru bizim aile grubuna bir mesaj geldi.
Oğlum, "Heyy çocuklar, Disney'in yeni animasyonu "SOUL" izleyin" diyordu.
Teyzesi ardından yazdı  "büyükler de izleyebilir mi?" 
Yeğenden el cevap hemen, "elbette, hepimiz çocuğuz".
O çocuklardan biri dün akşam internetten bir film sitesinden filmi buldu ve ağzı kulaklarında izledi.


Çocuklar küçükken sinemaya onlarla birlikte gitmeye bayılırdım. Çocuk filmi diye kategorize edilen filmlerde de eğlenirdim, ama en çok teknoloji geliştikçe çizgi filmden animasyona doğru gelişen filmleri, özellikle Pixar Stüdyosunun işlerini severdim. 

Toy Story, Wall-e, Finding Nemo, Ratatouille, Cars, Incredibles aklıma yer etmiş olanlar. Kimini kızımla, kimini oğlumla, bazısını hep birlikte izlemiştik.
En son Toy Story'nin 3.sü mü 4.sü mü neydi çıktığında, bizimkiler artık anneyle sinemada animasyon izleme yaşını geçmişlerdi. "ne olur birlikte gidelim" diye yalvardım, kulak asmadı keratalar.
Birlikte izlediğimiz son Pixar animasyonu Up / Yukarı Bak olmuştu. Galiba bir bayram tatiliydi, evde videosunu izlemiştik. Yine büyük keyif ve mutlulukla...

Uzun aradan sonra izlediğim ilk Pixar işi oldu Soul. 
Bu arada Pixar, Disney tarafından alınalı epey zaman olmuş, neyse ki Pixar ruhu yerinde duruyor, o satılmamış galiba.
Filmde bir caz müzisyeninin öyküsü anlatılıyor;  bir okulda müzik öğretmenliği yapan Joe'nun yaşamının dengesini bulma, ruhunu keşfetme hikayesi. 
Konuyu böyle özetleyince pek de çocuk filmi gibi gelmedi sanırım, doğrusu bence de çocuk filmi değil. Belki de yalnızca çocuk filmi değil, herkesin kendine pay çıkarabileceği, seyir zevki bulabileceği bir film.

Oğlum gibi kestirmeden ifade edeyim, izleyin!



Cumartesi, Kasım 21, 2020

...bu sabah, uyandığımda incecikten yağan yağmurun sesini duydum, gülümsedim sanırım

...sokağa çıkmama kurallarının sadece erken saatte yürüyüşe çıkanların azalmasına neden olacağını düşünerek biraz daha uyusam iyi olur dedim.
tekrar uyandığımda, bu hafta pek hissetmediğim şekilde "uykumu almışım" diye düşündüm. 

sonra anneme çıkıp kahvaltıyı hazırladım.
kahvaltıdan sonra yürüyüşe çıktım. ara vermiş yağmur çiselemeye başladı yeniden, şemsiyemi açtım.
yürürken "şakacı sokak"ı düşündüm, mahallemizin en şakacı sokağını. kıvrım kıvrım giden, tam bitti sanırken yeniden başlayan, tam adı gibi neşeli bir sokak. 
yazmalıyım bu sokağı, açayım haritayı önüme anlatayım, bir gün.

tam o sırada yolumu kaybetmeyeyim mi?
tabii ki, şehrin içinde, bildiğim yerlere en fazla yüz  ikiyüz metre uzaktayken, kayboldum demek biraz abartmak olur. yine de bir an için verdiği his oydu. neredeyim yahu? nereden gideceğim? bu sokağa bu yönden hiç girmemişim galiba...
bir iki dakika sonra anladım yönümü, eve doğru dönen yola saptım. on obeş metre sonra köşedeki küçük dükkanda kooperatif tabelası gördüm. karşıya geçtim, önce vitrinden baktım, sonra içeriyi kolaçan ettim. kibar genç bir adam sorularımı sabırla cevapladı. hiç aklımda yokken tarhanadır, pirinçtir, peynirdir, yumurtadır yüklendim eve dönerken. iyi oldu.

akşamüstüne doğru film izlemek amacıyla bilgisayarın başına geçmiştim ki, ane brun'un yeni şarkısını dinlemeye başladım. sanırım onuncu defadır dinliyorum şu satırları yazarken.
işte burada, buyurunuz: