Cuma, Eylül 21, 2007

KAVUŞAMAYINCA "AŞK" OLUR!

EN GÜZEL AŞK HİKAYESİ KAVUŞULAMAYAN AŞKI ANLATANDIR.

Yukardaki sözleri ve benzerlerini çoğumuz biliriz. Bize böyle sözleri söyleten bazen yaşadıklarımızdır, ancak, çoğu kere okuduklarımızdan, seyrettiklerimizden etkileniriz.


Kitaplar sözkonusu olduğunda, bazen okul yıllarında verilen ödevler gereği, bazen tadını alıp kendiliğimizden okuduğumuz Jane Austin'leri kim unutabilir?

Becoming Jane (Aşkın Kitabı), Jane Austen'in tanınan bir yazar olmadan çok önce, ilk gençliğinde yaşadığı, adeta gizli bir aşkı anlatıyor.

Jane'nin anne ve babası, o devir İngiltere'sinde adet olduğu üzere, gelir getirecek bir evlenme yapmasını arzular. Tam bu sırada da bölgenin zengin leydisi Gresham'ın biricik yeğeni, Jane'e evlenme teklif eder. O sırada, bir çeşit sürgün edilerek o bölgeye gelmiş olan genç İrlandalı Tom Lefroy zekası ve cüretkarlığı genç kızı etkiler. Başlangıçta çekişme halinde iken, sonra birbirlerine çekilirler. Her ikisi de para sıkıntısı çeken ve bu nedenle başkalarına bağlı olan aşıklar, neye karar verecekleri konusunda gel-gitler yaşarlar. Üstelik bir de toplum kuralları, o zamanki adıyla "adab-ı muaşeret kaideleri" tarafından çevrelenmişlerdir.

Biyografik özellikler taşıyan, yine de kuru belgesel havasında kalmayan konu, filmde akıcı şekilde anlatılıyor.
Jullian Jarrold'un filmografisine bakılırsa, TV'den gelmiş bir yönetmen. Dönem filmlerinin gösterişli ve gösterişçi anlatımını tercih etmeden kurduğu, sade ve akıcı anlatımı hoşuma gitti.

Fiziksel olarak benzememekle beraber, Jane Austin'i canlandıran Anne Hathaway, gayet başarılı. Üstelik, Tom Lefroy'u canlandıran James Mcavoy'la hoş bir uyum sağlamışlar. Gerçi, benim bu görüşümün aksine fikirler okudum, ama, doğrusu ben ikisini de ayrı ayrı ve çift olarak beğendim.

Filmi gördükten sonra, Jane Austin'in kısacık süren gerçek hayatında bulamadığı mutlu sonu, kitaplarında yaratmasının sebebini öğrenmiş olacaksınız.


4 yorum:

gülçin dedi ki...

orhan pamuk, dün new york halk kütüphanesinden canlı sohbetler programının konuğu olmuş ve demiş ki:

“Dünyayı mutluyken yansıtmak istiyorum. Üzgün olduğum zamanlardaysa mutlu olduğum anları düşünerek yazıyorum. Politik, sosyal, ahlaki bir misyonum yok, mutlu olmak için yazıyorum”

ne güzel değil mi? austen de böyle düşünmüş olmalı.

pelin dedi ki...

hep bu donem filmlerini izlesem hic sikayet etmem herhalde. bence de oyuncular oldukca iyiydi. ve boyle yarim kalan asklar tasidiklari mutlu olma umudu bir turlu yasanip tuketilmedigi icin herhalde nasil da icinde kaliyor insanin, izlerken bile.
yakinda elizabeth II geliyor, ingilterenin en parlak donemi. sabirsizlikla bekliyorum.

ekmekcikiz dedi ki...

Sevgili Gülçin,
Evet, çok güzel.:)

Doğrusu, ben de kendi adıma aynı şeyi yapmaya çalışıyorum.
:))

ekmekcikiz dedi ki...

Pelinciğim,

Geçen sene Helen Mirren'in oynadığı televizyon dizisinde Elizabeth'i seyretmiştim.

Bakalım, Cate Blanchet birincisini devamı gibi olan bu filmde nasıl yorumlayacak, kraliçeyi?