Salı, Şubat 02, 2016

İZNİK'E GİTTİK

Sömestr tatili, bu sene tatil değil kızım için. Büyük sınav yaklaştığı için ders çalışmaya devam ediyor. Hiç değilse bir güncük nefes alabilmek için abi kardeş İznik'e gideceklerdi, kaç zamandır babannelerinden aldığım davete uyup ben de onlarla yola çıktım.
Yıllar önce her mevsim sıkça gittiğimiz bir yere doğru uzunca bir aradan sonra yolculuğa çıkmak heyecan vericiydi.



Eskihisar'dan Topçular'a feribotla geçtik. Alışılmış manzaranın dışında bir görüntüyle karşılaştık.
Uzakta Körfez köprüsünün direkleri ve bağlama kabloları gözüküyor. Yakında tabyalar atılır ve yolları döşenmeye başlar. 
Eski yıllarda söylenirdi, "köprü yapılacak, iki saatte İznik'e ulaşılacak". Köprü yapılıyor pek güzel de, bence iki saatlik ulaşım hayal; şehir kalabalıklaştıkça giriş çıkış yoldan daha uzun sürmeye başladı, ne yazık ki.



İznik'e yaklaşmanın göstergesi Orhangazi'deki trafik işareti.
Ama Orhangazi'nin kendisinin ayrı bir önemi var, çünkü her seferinde çarşıdaki küçük dükkanda durup mis gibi İnegöl  köftesi yenecek, mecbur. Köftenin yanında şıra ya da yoğurt ve de üstüne Kemalpaşa tatlısı.
Kışın günler kısa, nerdeyse güneş batarken misafir menzile ulaşır.
Üstüne bir de yağmur başladı mı? İşte sana kış yolculuğunun cilveleri...
Gece yağmur sesi dinleyerek uykuya dalmadan önce kısa bir gece yürüyüşü yapıldı neyse ki! 
Yoksa keyifli sohbet eşliğinde yenen nefis yemekleri sindirmek zor olacaktı.



Sabah ilk iş, herkes uykudayken dün akşamki yağmura inat parlayan gün ışığının keyfini sürmek.
Yürüyüş yapmak, göl kenarında o sakin suya dalıp gitmek, su kuşlarını izlemek, gün ışığının bitkilerin üstündeki su damlacıklarını buharlaştırmasını seyre dalmak...




Ağaçlar öyle çok büyümüş ki! 
Buraya en son beş sene önce geldim galiba. O zaman  gün boyu kardeşimle birlikte eşya toplamakla uğraşmıştık,  çevreyi görecek halde ve ruh halinde değildik.
Yuvarlak hesap, on senedir izlememişim o ağaçları, demek ki.
Çamlar, palmiyeler, söğütler en çok gözüme çarpanlar.




Sabah güneşinin keyfini çıkaran sadece ben değilim, bu iki sarı da keyifteler.
Fotoğraflarını çekerken de hiç istiflerini bozmadılar, hatta poz bile verdiler.
Şöyle sırtına güneş vurmuş esnerken hangi canlı diğerini umursar ki?




Uzun yürüyüş, uzun kahvaltı, uzun bisiklet turu...
E bitti işte! Bu kadarcık.
Dönüş yoluna koyuluyoruz, bu defa Boyalıca'dan Karamürsel yoluna sapıyoruz, feribota gitmek için Altınova'dan karayoluna ineceğiz. 
Dağ yolu köyler arasından kıvrıla kıvrıla gidiyor, manzara nefis.
Gölden buğular yükseliyor, göl durgun mu durgun, karşı kıyı suya yansıyor, bulutlar gökyüzüne özenle serpiştirilmiş, zeytin ağaçları göle kadar uzanıyor...
Dağdaki köyler kış uykusunda gibi, bir kaç koyun keçi sürüsü çobanıyla yayılıyor, bir şahin gökyüzünde daireler çizerek av arıyor, geceki yağmur yolda su dolu oyuklar oluşturmuş.
Feribota geliyoruz, sıra beklemeden biniyoruz, karşı kıyıya geçiyoruz, Pendik'e kadar geliyoruz ve trafik başlıyor. kaçıp sahil yoluna giriyoruz, biraz sonra yine trafiğe saplanıyoruz.



Yapacak şey yok!
Hiç değilse güzel bir günbatımı var dışarıda.
Gökyüzünün renklerini seyrederek kendimizi avutuyoruz.

4 yorum:

serpil dedi ki...

Ne güzel bir gezi olmuş, kışın sakin yerlerde olmanın huzuru bambaşka, iyi ki gittiniz.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Evet Serpilciğim,iyi ki gitmişiz. Kısa ve yoğun bir yolculuk oldu. :)

şule dedi ki...

yolda olmak hep güzeldir zaten :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şuleciğim,
Sen bu işin üstadı oldun artık, bize söz düşmez: :)