Perşembe, Mayıs 17, 2018

KÜBA GÜNLÜĞÜ - 6

Santiago'da havada bir egzos kokusu asılı sanki, genzimizi yakan. 
Çok fazla sayıda motor var, halk bireysel ulaşımı motorsikletlerle ve bisikletlerle sağlıyor. Eski ve biraz da yeni arabalar var, ancak onlar daha çok taksi olarak kullanılıyor, sanki.

Santiago, Fidel Castro'nun memleketi. Okula burada başlamış, üniversite okumaya Havana'ya hukuk fakültesine gitmiş. 
Daha sonra 1953'te Batista'ya karşı Santiago'da yapılan Moncada kışlasını baskını Fidel ve arkadaşları burada gerçekleştirmiş. Baskın başarısız olmuş, isyancıların çoğu öldürülmüş, Fidel ve birkaç kişi yakalanıp, mahkum edilmiş.



Vali Diego Velasquez'in evinin dıştan görünüşü, önünde tur boyunca bizi gezdiren otobüsümüz duruyor

Santiago 1511 yılında kurulmuş ve sömürge döneminin başkenti olmuş. 
Bu döneme ait Velasquez evi, daha sonra zaman içinde büyüyerek, zengin insanların yaşadığı yer olarak varlığını sürdürmüş, yangınlar atlatmış, otel olarak hizmet görmüş ve sonunda müze olmuş.



Cathedral de Asuncion, Parque Cespedes meydanının incisi gibi duruyor

Son dönemde UNESCO fonlarıyla onarılan yapılardan birisi de bu katedral. Başka pek çok yerde karşılaştığımız gibi, kapalı.




Cespedes meydanındaki Hotel Granda'nın terasındaki bar

Özellikle Valesquez evi gezisi bunaltıcı hava altında kapalı mekanda geçince, çıkışta kendimizi meydandaki şık otelin terasına atıyoruz. Burası havadar ve nefis Santiago manzaralı bir yer.
Kahvelerimizi içene dek keyif yapıp fotoğraf çekiyoruz.




Sabah kahvesini nasıl alırdınız?

Küba kendi kahvesini yetiştiriyor, bana göre lezzetli bir kahveleri var, acı ve sert değil.
Çok fazla çeşitte tüketmiyorlar; genellikle espresso içiliyor ya da americano. Cappucino isterseniz, americanonun üstüne biraz süt köpüğü, üstüne de tarçın. 
Kahvenin yanındaki şeker, tüm Küba'da her yerde gördüğümüz tek çeşit. Bazı yerlerde tatlandırıcı da vardı. Ah, unutmadan; şehirler arası yoldaki bir kaç mola yerinde kahvenin yanında şeker değil, şeker kamışı parçası vermişlerdi. Bizim kıtlama çay gibi, kahvenin yancısı. 




San Pedro de la Roca-Morro kalesi, Santiago körfezine tepeden bakıyor, çepeçevre gözlüyor

Kale eski bir yapı, İspanyollar zamanından savaşlardan kalmış. 
Bu fotoğrafta görülmeyen sağ tarafta deniz içerilere doğru uzanıyor. Sol taraf Karayip denizi ve başınızı alıp giderseniz bir süre sonra ileride üzerinde Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin yer aldığı Hispaniola adasına ulaşacaksınız.



Körfezin ortasında küçük bir ada var, insanın gözü bizim adaların etrafındaki gibi hareketli deniz trafiği arıyor

Öğle yemeğimizi Santiago körfezi manzaralı Palmares Restaurant'ta yiyoruz. 
Menü hep aynı; salata, yanında patates püresi ve muz kızartması olan (pirinç ve siyah fasulye de olabiliyor) tavuk ya da balık (nadiren dana ya da domuz eti seçeneği olabiliyor), üstüne dondurma ya da krem karamel gibi hafif bir tatlı ve kahve. 
Doymuyor muyuz? Gayet güzel hem de!




Santa İfigenia Mezarlığında, Fidel Castro'nun kabrini görünce şaşırdık

Santiago gezimizde bir de mezarlık ziyareti var.
Santa Ifigenia mezarlığında Küba için önemli olan kurucu ve kahramanlar olan Jose Marti ve Manuel de Cespedes'in anıt mezarları bulunuyor. 
Fidel Castro ölümünden sonra vasiyeti üzerine buraya onların yanına defnedilmiş. Yukarıdaki fotoğrafın sağındaki yuvarlak kaya parçası onun mezarı. Üzerinde sadece FIDEL yazıyor. Alçakgönüllü olmak ve halkın kalbinde yaşamak böyle birşey olmalı.
Sol tarafta bir parçası gözüken çok daha büyük anıt en çok sevdikleri milli kahramanlardan Jose Marti'nin mozolesi.
Ayrıca Bueno Vista Social Clup'ın ünlü şarkıcılarından Compay Segundo da burada yatıyor.



Plaza de la Revolucion'da General Antonio Maceo'nun heykeli ve etrafındaki kahramanlık anıtı

Burada heykellerle ilgili öğrendiğim şeylerden biri ilginç; heykelde at varsa, kahraman savaşa katılmış oluyor. At, şaha kalkmışsa, üstündeki kişi kahramanca ölmüş demek, atın ayakları basıyorsa savaşta ölmemiş, eceliyle gitmiş demekmiş. 




Santiago'da son gece; bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor ve orkestra Guantanamera'yı çalıyor

Onca sıcak ve boğucu havadan sonra olan oldu ve gecenin bir vakti, gümbür gümbür yağmur başladı. Kimsenin umrunda değil yağan yağmur ve içeriye suların basması. Herkes ayağını kaldırıp dayayacak bir yer buluyor ve orkestranın ısrarı sonucu bizim grup çalarak söyleyerek şarkıya eşlik ediyor.
Tabii ki yine mojitolar içiliyor. 
Ve sanırım tüm yolculukta içtiğimiz en güzel mojitolar burada bu turistik olmayan, mahalle arasındaki lokalde içtiklerimizdi.



*

Bundan sonrasında fotoğraf yok.
Sabah erkenden otelden havaalanına gittik, dün gece bir süre kesilen gökgürültülü yağmur yine başlamış.
Havaalanı girişinde, "neden geldiniz, sefer iptal edildi" demesinler mi? Derler! Denirmiş yani burada böyle.
Ne olduğunu ve bundan sonra ne yapacağımızı anlayabilmek için üç saat kadar alanda bekledikten sonra otele dönüyoruz. Birşeyler yiyip sonra da sakin kalmaya ve dinlenmeye çalışarak geçiyor zaman.
Havana'dan 970 km uzağız, uçakla gidemeyeceksek, otobüsle 13 - 14 saat sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Üstelik, bir haftadır bizi gezdiren otobüs, başka yolcuları almak üzere başka bir şehre gidecek ve bize tahsis edecek otobüs bulunamıyor.
Şakası yok, akşam uçağına binemezsek, ya da uçuş olmazsa yarın sabahki İstanbul uçağı da kaçacak!
Oysa sabah uçacak ve bugünü Havana'da müze gezerek, kaleden top atışı izleyerek geçirecektik, güya. Heyhat!
Sonunda akşam uçağa bineceğimiz haberi geliyor. Havaalanına gidiyoruz, işlemler çok uzun sürüyor, yorgunuz. Neyse ki sonunda uçağa biniyor ve Havana'ya ulaşıyoruz.
Bugün çektiğimiz eziyetin telafisi olması amacıyla acenta jest yapıyor;  gece ünlü National Hotel'de kalacağız. Yazık oluyor bence, otelin keyfini sürmek ne mümkün, hepi topu 6 saat oradayız. Yatıp, kalkıyoruz ve yeniden alana doğru yol alıyoruz.

Dönüş yolumuz, gelişimizden epey uzun sürüyor. Önce Havana'dan Caracas'a uçuyoruz, orada biz İstanbul yolcuları uçakta beklerken diğer yolcular iniyor, yenileri biniyor, uçak temizleniyor, yakıt ikmali yapılıyor ve tekrar yola çıkıyoruz.
Olsun, sonunda İstanbul'dayız işte!
Sevgili ülkemize kürkçü dükkanına döndük, salimen.


4 yorum:

Nil dedi ki...

Yaşanılası bir ülke bence.

Adsız dedi ki...

Kahvemi de içtim :) Ne güzel Ekmekçim ya, ne güzel. Gittiğini öğrendiğimden beri aynı şeyi söylüyorum sana ama valla mutlu oldum kendim gitmiş kadar. Muck, sarılırım.
Ayşegül

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Nil,
Pek çok bakımdan güzel ve yaşanılası bir ülke, ancak mesela bazı iklim zorluklarına; fırtına mevsimi gibi, biz adapte olabilir miyiz pek bilemedim. :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Ayşegülcüğüm,
Biliyorum sevindiğini ama yine de sana da kısmet olsun gezmesi diyorum. Özledim seninle muhabbeti. :)