Cuma, Nisan 13, 2007

"PAN'IN LABİRENTİ" ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Pazartesi günü akşamüstü, iş çıkışı eve dönerken ayağımı burktum.
Yokuş aşağı yürüyordum, kafamda iş ve işle ilgili sorular vardı; dalgındım.

Sonra, karşıdan gelen bebekli bir kadına bakarken, tıkalı trafiği bize özgü özel yöntemlerle açacağını sanan sinirli bir sürücü, kornaya asıldı: İrkildim ve kendimi önümdeki bir arabaya doğru uçarken buldum.
Nasılsa, düşmedim. Sağ ayağımın üzerine yüklenmişim ki, acısını hissettim. Neyse, toparlandım, yürüdüm.
Eve ulaştığımda ayağım şişmişti.
Buz koy, ayağını uzat, bandaj yap derken ertesi gün seke seke işe gittim.
O gün ayağımı çöp tenekesinin üstüne uzatarak iş yaptımsa da, ertesi gün biraz fazla ortada dönünce ayağım şişti.
Eh, artık bir gün de uzat ayağını evde otur, dedim kendime; iş kırdım, ama bütün gün oturmadım tabi ki.


Oğlum, ara tatili nedeniyle evdeydi. Öğleden sonra onunla "Pan'ın Labirenti"ne gittik.
Film bittiğinde ikimizde dehşete kapılmış ve adeta paralize olmuştuk. Oğlum "şimdiye kadar, hiç böyle bir film görmemiştim, çok farklı" dedi. O haklı. Henüz onbeş yaşında, çünkü.

Gittiğimiz seansda, salonda küçük çocuklar vardı, hepsi çok korktular. Filmin yaş sınırı 7+ olduğu için ve masal filmi olduğu zannıyla gelmişlerdi herhalde. Gerçi, "korku" filmi olduğu biline biline çocuğun seyretmesine izin verilen bir memlekette bu yadırganacak bir durum değil ya... Ki, Labirent bir korku filmi değil.

Ben de içinde olduğum duygu durumunu daha önce

Apocalypse Now (Francis Ford Coppola) ve

Full Metal Jacket (Stanley Kubrick)

filmlerinde yaşadığımı hatırlıyorum.

Bilenler bilir; iki film de savaşı ve onun dehşetini, insanın iliklerinde hissettirerek anlatan filmlerdir. Şunu söyleyebilirim: "Pan'ın Labirenti" bir korku filmi değil. Savaşın dehşetini, insanın insana yaptığı eziyetin her türlü hayal gücünün ötesinde olabileceğini anlatan, üstelik bunu politik tavır ve göndermelerle yaparken, kör parmağım gözüne yapmayan bir film.

Çok başka bir film. Okuduğum sinema yazılarında gördüm ki, ortak görüş bu filmin antolojilere geçecek, aşılması hedeflenecek bir film olduğu.

Ancak, yüreğinizin dayanacağından eminseniz görün, diye uyarmalıyım.

3 yorum:

Mademoiselle dedi ki...

Ben ve esim bu filmi cok sevdik.
Evet, filmden sonra biz de uzun bir sure bu filmin cocuklar icin ne kadar uygun oldugunu dusunduk. Salonun ucte birini cocuklar olusturuyordu. Bence cocuklar icin uygun olmayan sahneler vardi. Buyukler icin de biraz fazla masalsiydi. Herseye ragmen ben bastan sona soluksuz izledim filmi...

SekerPembe dedi ki...

Peki benim blogumda bahsettigim semboller konusunda ne dusunuyorsunuz? Sizce var mi bir sembolizm? Ben pek yok diye dusundum. Ve evet ben de filmi pek begendim.

ekmekcikiz dedi ki...

Sevgili Mademoiselle,
Haklısınız, film hiç de küçük çocuklara göre değil. Masallardan bahsedilmesi veya masalsı anlatım sadece "o" fantastik dünyayı desteklemek için. Bence biraz büyüyünce mutlaka seyretsin küçükler, fakat şimdi değil.

Şekerpembeciğim,
Şu semboller konusunda epey kafa yordum: Acaba, kurbağanın kalbine gömülen "üç taş" ne anlam geliyor? Acaba, Yüzbaşı'nın ağzının yırtılması ne demekti? Acaba, saatin durdurulması neyi anlatıyordu?
Sonra, bunlar sembol olsa da olmasa da, bir dünya yaratılmış olduğunu ve bunun hem çok gerçek hem de olağanüstü fantastik olduğunu düşündüm ve bu araştırmadan vazgeçtim.