Cumartesi, Ocak 19, 2008

İĞNEADA'DA BİR YILBAŞI

Bunu anlatmak, Neolitik Hanım yılbaşı hikayeleri anlattığında aklıma gelmişti.
Bugün sıra geldi.


Tam bir senedir evliydik.

1989 yılı bitiyor. Yeni bir on yıl başlayacak; 90lar.
Hayatımızın en hareketli ve verimli on yılı belki de.
Ancak biz henüz oralara gelememişiz.
Başımız buyrukluğumuz ve kendimizi ispat tasamız sürmekte.
Yılbaşında aile seremonilerinden uzak olmak istiyoruz.

O sıralarda henüz iki senelik evli olduğu karısından ayrılmış bir arkadaşımız var, bay M.
Keyfi kaçık, korunmaya muhtaç adeta.
Görünüşe göre, biz onu evlat edinmişiz. Heryere birlikte gidiyoruz.
Eh, yılbaşı için İstanbul'dan uzaklaşırken onu da yanımıza alıyoruz.

Hedefimiz Karadeniz'in en kuzeybatı ucunda, Bulgaristan'a en yakın noktadaki küçük bir sahil kasabası, İğneada.

İğneada'ya daha önce, iki-üç sene mi nedir, ben gitmişim. Kardeşim ve müstakbel eşiyle. Yanımızda başka bir arkadaşımız da var mıydı? Orman İşletmesinin bungalovunda mı kalmıştık bir gece, neydi? Yoksa ben bunu tamamıyla uyduruyor muyum?
O vakit bahardı, olsa olsa. Kışın soğuk ve en karanlık günleri değil.

30 Aralık günü, henüz yeni alınmış, daha taksitleri tamamlanmamış, eski ve onurlu arabamızla (bilmem kaç model bir Volvo idi, çok eğlenceli hikayeleri olan komik bir arabaydı, sonra anlatırım) haritamız elimizde, yiyecek sepetimiz hazırlanmış olarak yola çıktık.

Çerkezköy, Saray, Vize deyip, Istrancaları aşıp, Yıldız dağını geçip, Demirköy üzerinden İğneada'ya gidiyoruz.
Çok güzel bir çam, köknar, ladin ormanından geçiyoruz. Uçuşarak tül perde iner gibi, ince, sessiz bir kar başlıyor.
Hava kararmadan İğneada'ya ulaşıyoruz. İn cin top oynuyor. Yılbaşı mılbaşı kimsenin umrunda değil orada. Sokakta bir iki çocuk patlak bir topun peşinden koşuyor. Pansiyon ararken sorduğumuz sorulara nerden düştü bu uzaylılar acep, bakışlarıyla karşılık veriyorlar. Güç halle başımızı sokacağımız bir dam buluyoruz. Adı pansiyon da, yazın deniz hamamı için gelenler düşünülmüş yapılmış, eve ek bir oda. Üç tane tek kişilik yatak, bir de odun sobası var. Hela, evin dışında olmasa da girişe yakın, yani buz gibi.

Çantamızı odaya koyup, yol yorgunu şöyle bir oturuyoruz ki elektrik kesiliyor.
Eh, karnımız acıktı. Bari gidip karnmızı doyuralım diyoruz. Gelgelim karanlıkta meydanı ancak bulmuşken anlıyoruz ki, orada açık tek bir esnaf lokantası var. Menüde de öğlenden kalmış salçalı karnıbahar yemeğinden başka bir şey yok.

Kös kös odamıza dönüyoruz. Sobayı yakıyoruz. Yolda gelirken içindekileri pek tüketmediğimiz yiyecek sepeti ortaya çıkıyor. Haşlanmış tavuk ve patatesle karın doyuruluyor.

Sıcak soba nedeniyle rehavet çöküyor. Uyumak için erken. Deniz kenarına inip bir bakalım diyoruz. Zifiri karanlık. Rüzgar şiddetle esiyor. Deniz uğulduyor ve sulu kar yağıyor. Üstümüzdeki anorak, bere, kaşkol, eldiven ancak onbeş dakika dayanmamıza yetiyor. Bu arada elektrik geliyor. Odamıza dönüp, ısınırken uyuyakalıyoruz.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra yine deniz kenarındayız. Yürüyoruz.
Deniz kabuğu ve taş topluyoruz. O kabuklar, yedi denizden topladığımız diğer kabuklarla birlikte, evimizde büyük bir cam kabın içinde durur.

Hatırladığım; tarassuthane (gözlemevi) gibi bir yere kadar -kumsalın en kuzeybatı ucuydu, sanırım- gittiğimiz, orada eski bir Rus kuzinesiyle ısınmaya çalışan bekçi amcayla sohbet ettiğimiz, kıyıya yakın bir yerde kuş avlayan birkaç adamı -tüfekli avcıları yani- kuşları niye vuruyorsunuz, ayıp değil mi bu yaptığınız diye azarladığım. Bu son sahne üzerine kocam ve bay M., kadın delirdi, ya bu adamların tepesi atar da tüfeklerini üstümüze çevirirlerse diye beni apartopar oradan uzaklaştırdılar.

Sonra pansiyonda birşeyler yedik. Sepettekiler bitmemişti henüz, börek, ekmek peynir çukulata vardı, yenilip karın doyurulacak. Hem canım o zaman azıcık yer, doyardık. Dedim ya, 90'lara henüz giriyorduk, daha refah zamanında değildik.

Çay yapıp termosa koyduk. Evet, termosumuz da vardı. Yine deniz kenarına indik.

Ateş yaktık. Karşısına geçip, pansiyondan aşırdığımız battaniyelere oturduk.
Dün geceki kadar deli rüzgar yoktu. Kar da.

Geceyarısı şampanya patlattık.
Sonra da koşup odaya uyuduk, kaldık.

Ertesi gün toparlanıp, dönüş yoluna koyulduk.
Bir dere kenarında, ateş yakıp sucuk kızarttık, yedik.

Dönüş yolunda bir ara zincir taktık, kar buz fazlaydı.
Sonra düze çıktık, kar mar kalmadı, çamur başladı ve de şehirlerarası yol trafiği.

Dünkü avcılara fırça atma sahnesi yetmemiş olacak ki, yolda bay M.'yi fıçaladım. Arabada müzik dinlerken sesi çok fazla açmıştı. Tahammülümün üzerindeydi doğrusu.
Bay M. küsmedi bana. İyi bir adamdı(r).

İstanbul.
M.'yi evine bıraktık, evimize döndük.


O deniz kenarında yeni yıla girilen sene A.'ya da bana da çok iyi geldi.
Aşkımız, arkadaşlarımız, işimiz, yolculuklarımızla unutulmaz bir sene geçirdik.




İğneadaya gitmek için bir çok nedeniniz var. Burada anlatılıyor.


Biz kendi nedenlerimizi yaratmıştık.
Siz de kendinizinkileri arayın bakalım.



10 yorum:

elektra dedi ki...

bu dünyaya burun diken ve de kafa atan ekmekçikız'la ilk kez bu anında karşılaştım gibi geldi bana okurken::) pek hoşmuş, bu hali de pek hoş canım, gaf maf yok yani:) sevgiler...

müzi dedi ki...

kuslari vuranlari haslamissin ya, icim rahatladi. ben azarlamis kadar rahatladim hem de:)
boyle guzel daha nice senelerinizin olmasi dilegiyle.. sevgiler

Simon Templar dedi ki...

çok hoşmuş. onu çok hoş yapan da bence sizin, illa yalnız kalalım demeyen ve dostlarını düşünen bir çift olmanız. bu, çok zor bulunan birşey.

ve kuzine nedir? tasarruthaneyi de daha önce duymamıştım. gugıl da duymamış. rasathane olmasın:)

EKMEKCİKIZ dedi ki...

Elektra, ben o yaşlarda isyankarlığı sürdürebiliyordum. Çünkü, kendimi yanlız hissetmiyordum; arkadaşlarım öyleydi, kocam öyleydi...
Sonraları, ana olunca mı başladı ilk nedir, isyan durumları azaldı. Belki, şimdi de sürüyor da "siz adam olmazsınız zaten" kıvamına mı geldi, acaba?
Teşekkür ederim.
:)

EKMEKCİKIZ dedi ki...

Müzi,
Bu "siz kim oluyorsunuz da kuş öldürüyorsunuz" hali, biraz da cehalettendi.
Onlar avcı. Avın ritüeli var.
Fakat şimdi hatırladığım, kızdığım adam duran kuşa ateş etmeye kalkmıştı da, ondan tepem atmıştı. Ne bileyim, avcılıkta uçan vurulur, duran değil diye öğrenmişim, biryerden.

Güzel zamanlar, o zamanlardı.
Şimdi çok sular aktı köprü altlarından.
Şimdinin güzellkileri daha farklı.
:)

EKMEKCİKIZ dedi ki...

Simon, o zamanki arkadaşlıklarımız candandı, hesapsızdı. Diyorum ya, evlat edinmiştik arkadaşımızı. Ancak, sadece o yolculuk değil, başka yolculuklarda başka çift veya teklerle de güzel anılarımız olmuştu.

Gelelim "tasarruthane"ye...
Gugıl amca duymuş olamaz, çünkü fena halde yalnış yazmışım. Şimdi düzelttim. Aslında parantez içinde doğru anlamı var, kendisi yalnış.
Tarassut etmek eski söyleyişle, gözetlemek. Daha çok karadan denizi gözetlemek için yüksek yerlere yapılmış taş binalara tarassuthane deniyor.

Kuzine ise bir tür soba.
Daha çok Balkanlarda, Rusya'da, Karadeniz'de kullanılıyor.
Hem ısıtma işine yarıyor, hem de üstünde yemek pişiriliyor, yan kısmı fırın olarak kullanılıyor.
Soğuk iklim nesneleri.
Fotoğrafını görmek istersen, şu alt satırı kopyala.
http://www.balkansoba.com/kuzine.html

metin dedi ki...

Ekmekçikız Hanım,

Yazınızdaki iki sözcük beni anılara götürüp bıraktı. Biri kuzine, biri de İğneada. Askerdim oralarda ben. Kuzine ise çocukluk anılarımın başköşesindedir. İçindeki köze soğan atardık, nefis olurdu.

Sizin böyle yazılarınız beni kendimden geçiriyor...

EKMEKCİKIZ dedi ki...

Metin Bey,

Yakında kendimi nostalji kraliçesi ilan edeceğim.
Baksanıza, Simon, gugıl amcaya benim sözettiğim anlaşılmaz şeyleri soruyor.
Neyse ki, en azından sizin için bildik nesnelerden söz etmişim.
:)
Demek, askerlik oralardaydı. Iyy, pek soğuk kışın o diyar, zor olmuştur.

sumuklubocek dedi ki...

beni de yillar oncesine goturdun ekmekcikizcigim. igneadayi nereden animsiyorum derken teyzem, anneannem, ve benden 10 yas kucuk kuzenimle cidden guzel bir haftasonu gecirmistik orada, kesfedilmemis, guzel insanlarin bulundugu sahili genis ve bos bir yerdi diye animsiyorum. biz bir ev pansiyonda kalmistik -pansiyon da denemez tam, evin odalarini kiraliyorlardi galiba-...

EKMEKCİKIZ dedi ki...

S.böcekcim,

İğneada'da, benim sevdiğim türde bir sahil var. Uzun uzun yürenebilecek, kumlu... Denizi de, sahili de biraz Şile'ye benziyor.
Sakin tatil yapmak için iyi.
web sayfasına bakarsan, şimdilerde imkanlar çok daha artmış gibi duruyor. Bir fırsat yaratıp gitmeli.
:))