Cumartesi, Aralık 20, 2008

UĞULTULU TEPELER

Kitap klübümüzün bu ayki kitabı "Uğultulu Tepeler".
Diğer söyleyişle, Bronte Kardeşlerden Emily'nin tek kitabı olan "Wuthering Heigts".

Fatma hanım, kulüp kuralım dediğinde, kitap kulübü ne işe yarar diye sormuştum kendime. Sonra İngiltere'den Mektuplar yazan Fatma'nın kulüplerini anlattığı yazıları hatırlamıştım. Ona sordum, nasıl toplanıyorlar, kitapları neye göre seçiyorlar, kuralları neler, diye.

Şimdi bir kulübümüz var. Dediğim gibi, bu ay Uğultulu Tepeler'i okuduk, daha doğrusu okuyoruz, bitiremedik. Acemi davranıp iki kitap seçtiğimiz için, kimse iki kitabı birden tamamlayamamış. Kimi yarım yarım okumuş, kimi sadece birini.

Diğer kitap Nobelli yazar Jean-Marie Gustave Le Clézio'nun Ourania'sıydı. Ben onu bitirdim. Anlatılanlara yabancı kalmayayım diye, açıkgözlük edip, Wuthering Heights'in de filmini izlemiştim.
Herkes okumalarını tamamlasın diye, gelecek toplantıya kadar süreyi uzattık. Seyrettiğim film ve kitapla ilgili anlatılanlardan sonra, tembellik etmeyip, kitabı okumaya karar verdim.
Kitabı okuyan arkadaşlarımızdan birisi bize, kitap, yazıldığı dönem, Bronte Kardeşler, edebiyat tarihindeki yerleri konusunda kapsamlı bilgi verdi. Diğerleri, kitapla ilgili düşüncelerini paylaştılar, etkilendikleri bölümleri anlattılar. Bu sayede birarada, zevkle geçirilen bir zamanı paylaştık ve kitap kulübünün keyfini tattık.

Kitap, okuyanı derinden etkiliyor. Aşağıdaki satırlar ekşi sözlük yazarlarından birine ait:

"bu kitabın üzerine bir şey yazmamak için kendimi çok tuttum, çok yazmak istedim, bu kadar güçlü istedikçe yazmamam ve beklemem gerektiğini anladım.
ağırlığını, etkisini, hüznünü oldukça uzun bir sürede atabildim. bir kitabın son satırını okuduktan sonra yapmak istenen ilk ve tek şey, ilk satıra dönüp tekrar okumak oluyorsa... bu cümlenin sonu ne olmalı bilmiyorum. çünkü başucu romanı değil edebi bir eser olarak wuthering heights'ı okumak, tartmak, kafa yormak bir anlamda ona adanan süre boyunca kitabı yaşamak oluyor ve bu da psikolojik olarak kişiyi oldukça fazla yoruyor.

öncelikle yeryüzünde varolan en yabani, en vahşi aşk hikayesi anlatılıyor bu kitapta. çoğu insan buna sadece sıradan güçlü bir tutku diyebilir, derse gururun insanı ne kadar yabanileştirdiğini gözardı ederek kitabın çoğunu farketmemiştir diyebilirim. ama varolan o inanılmaz tutkunun, aşkın her zaman kendini gosteremeyen vahşi doğasının arkasında kalabilmesi, ve eser boyunca bu tutkunun bir tane bile cinsel çekim yada şehvet anlamında ima bulunmadan anlatılabilmesi ve böylesine okuyucuyu etkileyebilmesi emily bronte'nin dahiliğinin ürünüdür sanırım. daha önceden okuduğum hiçbir kitap için kendimi neredeyse okumaya geç kalmış hissetmemiştim. bence lisede insan biraz da hayal dünyasında yaşıyorken okutulmasının boyle güzel bir yanı olabilir, ki çoluğa çocuğa karıştıktan sonra bu kitabı okumak bazı bünyeler için büyük bir hata olabilir diyebilirim. insanın, ne kadar mantıklı, medeni canlılar sayılsa da, aşkın bu yabani tarafına ne kadar aç olduğunu hissettiriyor. gerçek hayatta korunabilmesi, körüklenmesi, sonsuzca varolabilmesi imkansız şeylere olan (şarkısal, şiirsel sürreal bir sevgi kavramı diyebiliriz sanırım buna) zaafını öyle bir gözüne gözüne sokuyor ki adamın... hayatında hiç aşık olmamış insanların bile sessiz sedasız göçüp gidebildiği bir koca ömürden taşan cins maneviyat görünce; belki de burda dünyanın en büyük lüksünden bahsediyoruz
."

Pek çok klasik eser gibi, Uğultulu Tepeler de bir çok kez sinemaya uyarlanmış. En çok etkileyeni, William Wyler'ın 1939'de yaptığı.

Son çekilen 1992 yapımı. Oyuncuları harika; Juliette Binoche, Ralph Fiennes. Ancak, bu versiyonun kitabın ruhunu veremediği söyleniyor. Benim açıkgözlük yapıp seyrettiğim buydu.

Kitaptan yapılan ilginç bir diğer uyarlama -ya da esinlenme diyelim- bir şarkı: İngilizlerin ünlü şarkı yazarı ve söyleyeni Kate Bush'un aynı adlı şarkısı, olağanüstü çekici.
Bir tanıma göre, onun "tedirgin" sesinden başka bir ses bu şarkıyı söyleyemez. Sahiden öyle. İlk dinlediğimde irkilten ses, ikincisinde ilgiye, sonra hayranlığa dönüştü. Şarkıyı tekrar tekrar dinlemekten ve klibi seyretmekten kendimi alıkoyamadım.

Ben buraya ekleyeyim, göremeyen dolaşıp bir yerlerden baksın.



Burada, 1992 tarihli filmden sahneler var. Asıl, bir kırmızı elbiseli performans var ki, herkesin dilindeki o, ya da sahnedeki canlı performansı tercih edebilirsiniz.

Biliyorum, yazı bu kadar uzun olunca kimseler okuyamayacak, yine de bu kadar atıf yaptıktan sonra diğer Bronte Kardeşler Charlotte ve Anne'dan, onların hayranlarından, adlarına kurulan müzeden söz etmemek olmaz.
Onun için buraya bakabilirsiniz.

Evet, buraya kadar!
Süremiz doldu, ders bitti, dağılabilirsiniz.

Not:
Koyu renkli satırlarda ilgili kaynaklar var, tıklayıp altını görebilirsiniz.

.

4 yorum:

metin dedi ki...

Ah ne yazsam ne yazsam şimdi... Yazılacak binlerce şey var. İyisi mi yine ekşi sözlük'e gidip oradakilerden birinin bir sözüyle konunun etrafından dolaşıp sıramı savmak:

"sadece kitap olarak kalması gereken kitaplardanmıs demek ki."

Ekmekcikız dedi ki...

Metin Bey,
Doğrusu dediğinize katılıyorum da, "...sadece kitap olarak kalması gereken kitaplardan..." olarak kalamıyor anlaşılan. Kimlerin nelerdeki yaralarına dokunuyorsa artık...
Baksanıza, şarkıya bile esin kaynağı olmuş.
:)

şule dedi ki...

filmini seyretmedim ama ne muhtesem bir romandir. lisede okumustum ben de. yeniden mi okumali? filmini mi seyretmeli? himmm ikisi birden hic fena olmaz :)

Ekmekcikız dedi ki...

Şulecim,
Filmi yutuptan bulabilirsin.:) Edindiğim izlenime göre derim ki, kitabını okumak daha kayda değer bir macera olacak.
Ben öyle yapacağım.
:))