Salı, Nisan 13, 2010

THE HURT LOCKER

Yumuşacık müziğin duyulduğu, kimseciklerin olmadığı kocaman bir süpermarket.
Genç kadın, savaş olan yerden henüz gelmiş erkeğe, "mısır gevreği al, kasada buluşalım" diyor. Genç adam, mısır gevrekleri duran yeri bulup, sonsuz koridorlarmış gibi uzanan raflara bakakalıyor: Hangisi alınacak?

Atlantik Okyanusunun ötesindeki büyük kıtanın orta kuzeyinde yer alan ülkenin dünyanın jandarması diye anılan devletinin sıradan vatandaşı, o km.ler uzunluğundaki süper-mega-ultra marketlerde istediğini seçme özgürlüğe sahip olsun. Dahası gerekir mi?
Evet, bu "özgürlük" için o devletin vatandaşı savaşa gidebilir, savaş bir çeşit uyuşturucu gibi adrenalin bağımlılığı yaratabilir, ne yapalım? Haklısınız ölen de olacaktır. Neyse canım, bu o kadar önemli mi?
O kadar önemli mi, savaşın yapıldığı yer?
O toprakların, o görevi yapan askerler için hiçbir bağ ve anlam taşımaması?
Nihayetinde sadece tehlikeli bir "iş" değil mi, bu görev?

Amerikan sineması yıllar sonra Vietnam'ı anlatabilmeye başladığında, daha çok savaşın acımasızlığı, insanlar üzerindeki etkisi anlatılıyor ve sorgulanıyordu.
Araya başka savaşlar girdi. Jandarmamız, bir kez bile, "ben orada ne arıyorum" sorusunu sormadan, nasıl kahramanlıklar yapıldığını anlattı durdu.
Şimdi artık, kahramanlık palavrasına kimseleri inandıramayacakları için, "orada bir iş yapılıyor, bu çetin bir iş, bu işi yapan insanlar da bağımlı gibiler" hikayesine geçilmiş.

Bu noktada, sinemanın sadece kendisine has görsel anlatımsal özellikler nedeniyle elde edilen başarı sonucunda anlattıklarının hazmedilir hale gelip gelmediği, bir çeşit ahlaki sorun olarak duruyor, orta yerde.

Böyle bakıldığında bizde gösterilen adıyla Ölümcül Tuzak/The Hurt Locker filmi, aldığı ödülleri hakediyor olmalı.
Üstünde bir de Oscar alan ilk kadın yönetmenin filmi yaftası var.
Peki ya anlattığı?
Savaştaki Amerikan askerlerinin kovboyculuk yapmaya devam ettiğini görmek, onlarla mı gönül bağı kurmamızı sağlıyor, yoksa canlı bomba haline getirilmiş o toprağın insanlarıyla mı?

Uzunca süredir, savaş filmi seyredemiyorum. Bu erkeklerin dünyası diye düşünüyorum; çeşit çeşit silah, bunların şöyle de böyle şahane oyuncak olması, hayran kalınacak teknik beceriler, şahane kahramanlıklar filan falan, benim dünyamın dışında. Bünyem bu yıkıcılığı kaldırmıyor.

Merakımın kışkırtmasına dayanamadım ve sonunda Hurt Locker'ı seyrettim.
Şimdi bir süre daha benden uzak dursunlar savaşları ve filmleri.

Kathryn Bigelow, becerikli bir yönetmen olmalı. Cambazlık yapmadan, heyecanı düşürmeden, koltuğa yapıştırarak anlatıyor filmini. İyi de anlatıyor. Ancak, ne anlatıyor, neyin yanında? İşte asıl sorun bu, bence.

Bakınız alttaki satırlarda ve üstüne tıkladığınızda yazının bütününde bu konu tartışılmış. Uğur Vardan diyor ki:
The Hurt Locker’ ve anlattıklarına gelince; film New York Times’ın eski savaş muhabiri Christopher Hedges’ten yapılan bir alıntıyla açılıyor. “Savaşı götüren güçtür ve çoğu zaman öldürme alışkanlığıdır, çünkü savaş uyuşturucudur.” Sonra perdede, bu cümlenin başı atılarak sonu, yani ‘War is a drug’ kısmı adeta altı çizilerek sunuluyor. Peşi sıra 131 dakika boyunca sanki bu ifadenin açılımını izliyoruz. Gerçekten de öykünün sürükleyici karakteri William James, işine adeta bir ‘uyuşturucu bağımlısı’ psikolojisiyle yaklaşıyor. Bir patlayıcının peşinde sürüklenmesi, hedefi etkisiz hale getirinceye kadar yaşadığı psikoloji, sık sık adrenalinin yükselmesi ve strese olan bağımlılığı, James’i adeta bir ‘junkie’ye dönüştürüyor.

Burayı tıklarsanız, film hakkında Slavoj Zizek'in çevirisi Radikal'de yayınlanmış bir yazısını okuyabilirsiniz.

Hayır, savaş sahnesi istemiyorum.  Yönetmen, yönetiyor burada.

.

4 yorum:

nalan dedi ki...

jandarmadan geçilmiyor yerküre üstünde !

Ebru dedi ki...

Canım vakit bulamıyorum uzun uzun kalmaya selam verip hatır sorayım dedim evde pc bana kalsa vaktim de olacak:) yakındır.

Ekmekcikız dedi ki...

Nalancığım,
Her birinin marifeti de, kendinden menkul!

Ekmekcikız dedi ki...

Ebrucuğum,
Sağol ziyaretin için, özledim seni. Hadi, bekliyoruz.
:)