Cumartesi, Ağustos 28, 2010

EVET, BİZ DE YERLİ TURİSTİZ BUGÜN, EMRE'CİĞİM!


2008 Temmuz'unda tanışmışız Funda'yla.
Sanal olanını söylüyorum, dünkü gerçek tanışmadan önce olanını.
İki yıl boyunca, günler, yazılar, olanlar birbirini kovaladı Sarhoş Balık Topal Martı'da; Funda sınava girdi, olmadı, bir daha girdi ve geçti, öğretmen olarak atandı, oğluyla birlikte adı İstanbul'da kendisi çook uzaklarda bir yerde, evinden uzakta yeni bir ev yaratmaya, okuluna alıştı, eşinden ayrı kalmaya dayanmaya çalıştı, sonra evine gitti, öbür evini özledi ve tatil biterken ikinci evine yeniden geldi.
Bu süre içinde yazıştık, telefonlaştık, ama kaç kez görüşmeye niyetlendiysek, olmadı düne kadar.
Sonunda Eminönü'ndeki Kadıköy iskelesinin önünde şeytanın bacağını kırdık, "merhaba!".


Sultanahmet Meydanı'nda bir sergi varmış, Emre'nin ilgisini çeker mi?
Şurdan alt geçitten karşıya geçelim, burası Yeni Camii. Mısır Çarşısı'ndan geçelim mi?
"Keçe almak istiyorum, sınıfa tablolar yapmak için" diyor Funda, "Marputçular Han'ında var dediler."
Soruyoruz, yakınlarda olmalı; "sola dönün, ilk sağda", ne kadar yakınmış hem de!
Burası bir han, içi tamamen ıncık boncuk, iplik, düğme, çıt çıt, vs. vs. dolu. Aranan keçeler bulundu, torbaya konuldu, yola devam edildi.


Fakat, heyhat! Konuşmaya dalıp, hanın başka bir kapısından çıkmışız, yukarıya doğru tırmanıyoruz, ama başka bir eksenden. Kaymış eksenimizi "sora sora Bağdat bulunur" sistemiyle düzelttik ve Çarşıkapı'ya çıktık.


"İşte, İstanbul Üniversitesi" dedim Emre'ye, anneciği ekledi, "belki de burada okursun büyüyünce". Beyazıt Kulesi bu da bak, dedim; eskiden şehirdeki yangınlar oradan gözlenirmiş.
Bütün bu alışveriş ve yokuş çıkma faaliyeti boyunca gıkı çıkmayan Emre, "anne yoruldum" dedi çok haklı olarak ve tam yerinde dedi, Beyazıt Çınaraltı iki adım ötemizdeydi.
Oturduk nefeslendik, biz çay içtik, Emre dondurma yedi ve çınarların kaç yaşında olabileceğini tahmine çalıştık.


Çok uzatmadık, yola revan olduk; Orhan Veli'nin  deyişiyle kapalı kutu'ya Çarşıkapı kapısından girdik, bakına bakına yürüyüp Nuruosmaniye kapısından çıktık! "Cağaloğlu'ndayız şimdi, burada eskiden gazetelerin binaları vardı" diyerek, rehberliği sürdürdüm.
Sultanahmet Meydanına doğru dönerken  "köfte köfte" sinyalleri midemden beynime ulaşmıştı bile. Teklifime Funda'nın cevabı "olur yeriz", harika! Köfte ve üstüne Emre'nin en çok sevdiği, Funda'nın en güzel yaptığı tatlı, irmik helvası. Hımmm!


Posted by Picasa

Artık, yeniden gezme ve Hipodrom Meydanı'ndaki dikilitaşların kaç yaşında olduğunu önce tahmin etme, sonra öğrenme zamanı: Emre soruyor, sonra okuyor, karar vermeye çalışyor "hangisi daha büyük?" 

Geldik dayandık, buraya gelişimizin ana nedeni olan "1001 İcat" başlıklı serginin meydana kurulmuş çadırının kapısına. Aa, o da ne? Sergiyi öyle elini kolunu sallayarak gezemiyormuşsun, önce film gösterisi seyredilecekmiş, sonra sergi gezilecekmiş. "Ee, ama çocuğumuz bu kapkara yerde sıkılıyor, oturacak yer de yok, hem bu nasıl icatlarmış öyle, icatın islamisi mi olur?"
Anlaşıldı, burası bize göre değil, biz Yerebatan Sarayı'na gidelim en iyisi.


Yerebatan Sarayı serin, derinden bir ney sesi geliyor, ne güzel. İçeriyi dönüp dolaşıyoruz gözyaşı sütunu, medusa başı görülüyor, fotoğraflanıyor. Rehberiniz(!) burada önceki senelerde yapılan bienallerdeki hoş anılarından söz ediyor.


Sonra Gülhane Parkı.
Funda çocukluğunda burada hayvanat bahçesi olduğunu hatırladı. Evet, haklı. Eskidendi ama o, çok eskiden. Şimdi sadece park var, sadece park; haşmetli ağaçları, yeşil çimenleri, bol çiçekleriyle kocaman bir park.
Oturduk, havuzdaki suları seyrettik, hayattan, gelecekte olması umut edilenlerden konuştuk.
Yine yürüdük ve Sarayburnu'na çıktık.
Sirkeci'den sonra vapur iskelelerinin önünden geçerken "tam bir tur yapmışız" dedi Funda.
Taksim'de ayrıldık birbirimizden, onlar evlerine gitmeden önce baba-eş ile buluşacaklardı, ben işe dönüyordum.
En kısa zamanda başka gezmelere, sohbetlere...
.

14 yorum:

funda dedi ki...

emre de seni çok sevdi ben gibi, onun ekmekçikız teyzesi oldun :) öperiz yanaklarından bolca

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Taksim'e gelişten sonra, gidiş de öğrenildiyse, artık sorun kalmadı demektir.
O zaman savul İstanbul, Funda geliyor!!
:))

Leylak Dalı dedi ki...

Leylak kıskandı:(((
Ayrıca Gülhane Parkı'ndaki hoyvanat bahçesini ben de hatırlıyorum. Demek ki Funda ile yaşıtım he heey:)))

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Leylakların En Güzeli!
Günaydın sana, sıcak bir İstanbul sabahından...
:))
Aslına bakarsan ben şu Hayvanat Bahçesini anlatılanlardan biliyorum, demek ki ben senden ve Funda'dan küçükmüşüm! ;)

Son söz:
İstanbul'a buyurunuz bir rehberli tur da size!
:)

fatma sancak dedi ki...

içimi serin bir kıskançlık sardı :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Fatmacım,
Bu kıskançlık edebiyatına bir katkı, bence; serin kıskançlık. ;)
Dikkat et, bir şair senden habersiz kullanabilir.
Kaldı ki, sen Leylak gibi Ankara'da bile değilsin, bu anlatılanlar senin sık yolunun düştüğü yerler.
Hadi bu defa da sen rehber ol!
:)

fatma sancak dedi ki...

kuzum Ekmekçikız,
kevgire çevirmişsiniz İstanbul'u. ve gerçekten de hep aynı yerlerde geziniyoruz aynı zamanlar. yan yana geçmişizdir belki. epey oldu, bir gün tramvay durağında mavi gözlü bir kadın bana bakıyordu, dikkatli bakıyordu. aklıma nedense ilk siz geldiniz. bu küçük şeyler bende durup dururken büyür. siz edebiyat diyorsunuz ona :) ben isim koymayayım, sıkışıyorum sonra.

şairler birbirinden beslenir zaten, cimrilik edemem :)

rehberlik edebileceğim biri var mı? zevkle ederim :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Ben değildim, o!
Bi kere gözleri mavi değil, kahverengi. İkinci olarak da, sorardım ben olsam: "Fatma?"
:))

Yazılarımdan mı acaba, benim böyle kızıl saçlıymışım, mavi gözlüymüşüm gibi bir görüntüsel imajım mı var nedir? İkisi de değil...

Şehri kevgire çevirmeye gelince; evet, en sevdiğim işlerdendir, bu şehir bize bunca imkanı sunmuşken öyle durup durmak yazık değil mi?

İlk uygun fırsatta bir rehberli tur daha düzenleyelim derim.
:)

fatma sancak dedi ki...

aslına bakarsanız kuzum, düşüncelerimde fiziksel bir görüntü oluşmadı hiç sizinle ilgili. sadece ellerinizin beyaz ve uzun parmaklı olduğunu düşünmüşümdür, yaptığının enfes ekmeklerle ilgili :) ama şimdi mavi gözlü ve kızıl saçlı olmadığınızı biliyorum.

bir de şunu düşünmüşümdür, birini size benzeterek "Ekmekçikız?" diye hitap etsem ne tepki alırdım :))

"ilk uygun fırsatta" turlara zevkle katılırım efendim :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Hımm evet, parmaklarım uzundur. :))

Tamam o zaman, bir tur planı yapalım! :)

gülçin dedi ki...

keşke filmi seyretseymişsiniz ekmekçikız, çok güzel bir kısa filmdi. hem festivallerde çeşitli ödüller almış. sergi de inanılmaz etkileyiciydi. bu kadar interaktif sergi görmemiştim daha önce. çocuklara göre de bir sürü şey vardı "oynayacak". bence gene bir fırsat yarat da bitmeden gör derim ben. ayrıca serginin sitesinde de sözkonusu filmi izleyebilirsin.

sevgiler.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Gülçinciğim,
Benim oğlumda da küçükken kapalı ve karanlık yerlerden hoşlanmama hali vardı, aynısı Emre'de de varmış, karanlıkta ciddi olarak rahatsız oldu. Durabilseydi, bakardık sanırım.
İçerisi aydınlık olduğu için, filme bakmadan sergiyi gezelim dedik, ona da görevliler izin vermedi. Doğrusu, bu hal hoşumuza gitmedi. Yolum düşerse denerim, tekrar. Sağol!
:))

funda dedi ki...

kıskanmakta haklı olduklarını belirtmek isterim :) hava atmak gibi olmasın ama çok kıskanılacak bir gündü bence

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Kes-sin!:))
Hava atmıyoruz ki, gerçekti. Hatta ben kıskançlık katsayısını artırmamak için, oldukça indirimli yazdım diye düşünüyorum.
;)