Çarşamba, Ocak 15, 2014

hatırlamanın ipi bir çözülmeye başlamasın, gör bak neler geliyor arkasından

daktilo kursuna gitmiştim bir zamanlar, neye lazımsa?  o sıralar "zamanımı değerlendireyim", düşüncesinin cazibesine kapılmış olmalıyım. 
on parmakla daktilo yazma kursu için, bir kitap almıştım. kitaptan hatırladığım tek şey, bloknot gibi açılıyor oluşu. sanırım içinde her bir parmak ve basacakları tuşlar için defalarca tekrarlanması gereken egzersizler vardı. evde, babamın emektar daktilosuyla çalışırdım.
madem esas olan "zamanı değerlendirmek" bir kurs yeter mi? haftada iki defa daktilo tıkırdatmak yetmez tabii ki.
eh, o zaman ne yapalım? ingilizce kursu ne güne duruyor? haftada üç kez de -iki miydi yoksa?- ingilizce. 
nasıl yetişirsin onca kursa, bir yandan staj sürüyor, her gün adliye, büro...
çok kolay. çünkü, zamanın şimdiki gibi akıp koşup gitmediği günlerdeyiz henüz. şehrin bir ucundan bir ucuna bir saatte gidilebiliyor. 
sabah sultanahmet'e adliyeye git, öğleden sonra taksim'de bürodasın, akşamüstü birazcık erken çıkıp nişantaşı'na bir dolmuş, ingilizce kursuna yetişmek işten değil. daktilo kursu zaten iki adım mesafede, istiklal caddesinde.
bütün bunlardan sonra bakırköy'e dönülecek, eve. hem de doğrudan değil, araya bir arkadaş buluşması sıkıştırılacak. gününe göre güzel film varsa sinema, mevsimine göre festival'de bilet bulunmuşsa bir konser...
en çok da, kurs çıkışı kapıda bekleyenle nişantaşı'ndan mecidiyeköy'e dek gölge sokaklardan yürünecek. anlatacak, dinleyeceksin. anlatacaksın, dinleyecek. 
bazen şimdi yerinde yeller esen kafeteryada oturulacak, yanyana, sokağa karşı. 
sanki sokak mı seyredilecek? yine anlatacak dinleyeceksin, anlatacaksın dinleyecek.
otobüse yetişmek için koştururken, elele tutuşulacak, veda öpüşü sırasında küçük kaçamaklar...
unutmaya da hatırlamaya da değen zamanlar.



fotoğraf, ege'de bir adanın deniz kıyısından. 
kim bilir kaç yıl önce bir deniz kazası olmuş. 
ölenlerin anısına üstüste konulan taşlara gemi biçimi veriliyor.

12 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

O bloknot gibi açılan daktilografi kitabının yazarı Muzaffer Okutkan benim fakültede Daktilografi hocamdı Allah rahmet eylesin :)

serpil dedi ki...

Evet ya, biz daktilo bilen bir kuşağız, hatta Facit hesap makinesi :))

Baronvonplastik dedi ki...

Çok güzel. Elinize sağlık.

bilge ve annesi dedi ki...

Ne güzel bir yazı ekmekçim, bu arada ben okulda ilk sene daktilo dersi almıştım, sınıfa otuz kırk kişi girerdik takıdık, tukuduk:)) Sonra ilk işimde elektronik daktilo görmüştüm ağzım bir karış açık kalmıştı:))

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Leylakcığım,
Hocanın adını verince, internette kitabı buldum. Ta kendisi! :)
Nereden nereye değil mi? Allah rahmet eylesin.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Serpilciğim,
Evet evet! Bir de "facit"ler vardı. Tam adına layık hesap "makinesi". :))

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Değerli Baron,
Sağolunuz e'fenim. :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevdacığım,
Benim daktilo kursu maceramdan kısa bir süre sonra, bizim büroya da elektrikli daktilo alınmıştı.
Bir kaç yıl sonra bilgisayar çağı geldiğinde, onları önce arşive kaldırdık, sonra eski büro eşyası toplayan birilerine verdik. Güya tarihi değeri vardı, ama, nerede saklayacaksın?

Elektra dedi ki...

Bu yazı nasıl da demlenmiş zamanın ipinin yumağında.
Bir kavuniçi daktilo almıştım ben de yüksek lisans yaparken. olivetti. G tuşu diğerlerinden daha silik basan. otururum gecenin bir yarısı ödeve ilişkin rapor yazayım diye, yarısına gelince tırrrrt kağıt çıkar kağıt tak yaz o zamanlar bana anlatana duygularını. Gönderilmemiş mektuplar işte. önemsiz :)) bak ya, nereye gittim. Mesele senin yumak, çöz gitsin :))

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Ben şu son cümleciğe bayıldım! :))
Bir gün şu senin daktilo maceranı da konuşmalıyız. ;)

Adsız dedi ki...

öte yüzyılın meçhulu,kim ki bahsedilen

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Öte yüzyıldan gelmiş ve sonra tekrar oraya dönmüş biri olmalı.