Cuma, Mayıs 23, 2014

Bu ülkede yaşananlar insanın sırtına deve yükü gibi çöküyor, nefes almasını engelliyor.

Bir uzman "toplum olarak Frankeştayn'a benzedik" düşüncesinde.
Bir arkadaşım "insan bugünlerde sadece kitap okumaktan suçluluk duymuyor" yazıyor.
Ben ondan bile emin değilim, iki tane film gördüm insana umut veren, yazacağım paylaşacağım. Geri duruyorum, "onca dert varken ne umudu?"

Olmalı ama, umut olmalı! Aksi halde, herşeyimizi kaybederiz. Öyleyse yazıyorum, inadına.

Murtahan Mungan'dan İskambil Destesi'ni okudum.
Geçen hafta kitapçıda amaçsızca gezinirken okuduğum arka sayfasıyla çekti beni, kendine.
Diyor ki, Mungan;
"İskambil Destesi'nde, okur karşısına çıktıkları tarih sıralamasıyla Son IstanbulKaf Dağının ÖnüÜç Aynalı Kırk Oda ve Yedi Kapılı Kırk Oda'daki uzun öykülerin arasından seçilmiş parçalar yer alıyor. Bu biçimde desteyi yeniden kardığımızda, kısa öyküye gücünü veren özellik ortaya çıkıyor sanki: tamamlanmamışlığın, yarım kalmışlığın verdiği bir çeşit hayat sızısı…
Bu seçki aynı zamanda bir tür oyun kitabı: edebiyatın girdi-çıktıları üzerine yeniden düşünmeye kışkırtmak isteyen edebiyat-içi bir oyun… Oyun masasında yolları kesişen kişiler, hayatları, kaderleri, tesadüfleri birbirine karışsın diye desteyi yeniden karıyorum.
Herkesin hayatta birden fazla şansı olmalı." 

Bazı öyküleri daha yakın buldum kendime. Kiminde bir söz, belki bir şiir. İşte, "Bere" öyküsündeki şiir. Murathan Mungan!ın mı acaba?

"ne kadar sonra karşılaşırlar ilk karşılaştıklarından birbirine karşı yönde ilerleyen iki tren saatte şu kadar hızla...
...ve ne kadar sonra karşılaşırlar hiçbir zaman... 
hiçbir zaman..."
Şimdi "Pi'nin Yaşamı"nı okuyorum. Hem de büyük bir merak ve heyecanla.
Kitabı tam 10 sene önce ilk yayınlandığında almışım, bir kaç sayfa okuyup bırakmışım. Demek ki zamanı değilmiş.
Filminin çekildiğini, ödüllere aday olduğunu duymuştum, ancak onu da izlemedim. Demek ki zamanı değilmiş.
Şimdi zamanı gelmiş olmalı.
Şu cümleler kitaptan:
"Iyiliğin başlıca savaş alanı, halka açık bir meydan değil, herbirimizin yüreğindeki ufacık bir açıklıktır. Çünkü dışardaki kötülük içimizdeki kötülüğün özgür bırakılmış halidir."





Gelelim filmlere...
Bu ara sinemaya gidebilirsem, Başka Sinema filmlerini tercih ediyorum. Hem, sinema zevki verecek film izleme garantisi var, hem de az seyredilen filmlere, onlara salonlarını açan sinemalara destek olma mutluluğu var.

Filmlerde ilki Lunchbox / Sefertası'nda bildiğimiz sefertaslarının nerdeyse başrolde olduğu bir öykü anlatılıyor. Biliyor musunuz? Yeryüzünün en kalabalık şehirlerinden  -bizim bildiğimiz adıyla- Bombay'da ya da Mumbai'de ev kadınları  her gün  hazırladıkları yemekleri, sefertasına koyup,  bir kurye sistemi aracılığıyla işe giden kocalarına ulaştırıyorlarmış. Bu sistem, hiç aksamadan sürüp gidermiş.
Bir gün 4 milyonda 1 olan ihtimal gerçek oluyor ve bir sefertası yanlış adrese teslim ediliyor.
Ve buradan yola çıkarak, umutları ve hayalleri yok eden o koca şehirde, bu yanlışlığın nasıl da herşeyin değişimine yol açabileceğinin öyküsünü ya da belki ihtimalini izliyoruz.

Diğer film Philomena / Umudun Peşinde'nda ise, hamile kaldığı için sığındığı Katolik kilisesi tarafından çocuğu evlatlık verilen bir kadının, yıllar sonra çocuğunu arama hikayesi anlatılıyor.
Hikayenin bir yerine işsiz kalmış bir gazeteci dahil oluyor. Birbirlerinden çok uzak hal ve tavır içindeki anne ve gazetecinin çocuğu arama yolculuğunu birlikte izliyoruz.
Annenin çocuğu ile ilgili bilgileri öğrenmesi, bunları kabullenişi, kilisenin insan karşısındaki yok edici tavrı hepsi çok ilginç ve öğreticiydi.

Her iki filmde de oyunculuklar çok başarılı ve anlatım tam tadındaydı.

Okuyunuz, izleyiniz, hayatınızdan umudu  asla eksik etmeyiniz.




2 yorum:

şule dedi ki...

umutsuz yaşanmıyor...öte taraftan bu ülkede umutlu olmak o kadar zor ki...kaçıp gidesim var uzaklara. neyi ne kadar ardımda bırakabilirim bilmiyorum tabi :(

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şulem,
Hep öyleyiz ya...
İnsanın doğup büyüdüğü aşkla bağla olduğu toprakta kendini öksüz hissetmesi en fenası. :(