Perşembe, Nisan 30, 2015

DAYANIŞMANIN EN ÂLÂSI !


yağmurun yağdı yağacak niyetinde olduğu bir akşamüstü, iş çıkışı saatleri trafiği kontrolsüz dereler gibi
eve bir an önce gitme telaşı, taksi arama ve bulma telaşıyla birleşiyor
istasyon meydanı nisbeten sakin, öyle sakin ki taksi bile yok
derken köşeden bir taksi dönüyor, elimi kaldırıp işaret ediyorum
tam o esnada sol arkamda bir ses "taksilere buradan mı biniliyor?"
soruyu soran orta yaşın hayli üzerinde zayıf bir kadın
"evet" diyorum ve önümde duran taksiye binmek üzere hamle ediyorum
"ne tarafa gidiyorsunuz, ben de binsem?" diyor
gideceğim yeri söyleyince, "ben de o tarafa gidiyorum, yol üzerinde inerim" deyip ön koltuğa atıyor kendini
ön koltukta olunca komutanın kendisinde olduğu varsayımıyla şoföre güzergâhı söylüyor, tam o an yağmur indiriyor
ön koltuk yolcusu ve taksici, yağmur ve istanbul trafiği konulu muhabbete başlıyorlar
arka koltuk yolcusu  bu bayat muhabbete dahil olmak arzusu göstermeyince arkaya dönerek tastik istiyor
derken şoföre, bizim aslında iki ayrı taksiye binmemiz gerekirken taksi paylaştığımızı söyleyip kendi gideceği yere kadar olan parayı ödüyor
taksici bir gönül  adamı edasıyla "işte ben bu dayanışmayı seviyorum, işte olması gereken budur" diyor
hemen sonra bu "dayanışma" ruhunun her şeye değer olduğunu, asıl olanın işte bu olduğunu flan söylüyor
tam seçimlerle ilgili görüş alış verişi başlayacakken taksiortağım "şu köşede lütfen" iniyor
sonrası daha sakin, hem yolumuz az hem ben çene çalacak havada değilim
çantamı açıp para bakıyorum, içimden düşünüyorum "bakalım kadından aldığından kalan parayı mı alacak, yoksa tam parayı mı" bahse giriyorum kendimle
bir yanım "baksana adam 'dayanışma' falan dedi, tam para almaz, eksik kalanı alır" derken gerçekçi yanım "görürsün sen dayanışmayı şimdi, taksimetre ne yazdıysa onu alacak" diyor
"şurada sağda ineyim ben" diyorum, parayı uzatıyorum
veee....
haydi bilin bakalım ne oluyor?




Fotoğraflar için açıklama:
Erguvan fotolarının konuyla tek ilgisi yukarıdaki olayın geçtiği şehirde yaşamaları...
İlk fotodaki erguvan Altunizade civarında mukimdir,  A. arkadaşım tarafından seyir bakılıp bir sureti bana gönderilmiştir.
İkinci erguvan Yıldız Parkı sakinlerinden olup, Ş. arkadaşımın "sen de bak gör" armağanıdır.
Teşekkürlerimle.



Pazartesi, Nisan 27, 2015

Haftasonundan Kalanlar ve "LİMONATA" Filmi

Cuma gecesi zaplarken zaplarken Beyaz Show'a denk geldim. Şevval Sam'ı görünce biraz durdum, izledim. 
Derken Ali Atay'ı görünce biraz daha durdum ve böylece Ertan Saban'la tanışmış oldum. Ardından Serkan Keskin de konuklara katıldı. 
Meğer, Ali Atay ilk filmini yönetmiş, Ertan Saban ve Serkan Keskin başrollerde oynamışlar, filmin adı Limonata imiş. Onların filmle ilgili konuşmalarını, içtenlikli tavırlarını görünce, düşündüm, bu filme gidilir hatta gidilmeli.

Cumartesi hareketli bir gündü; önce iki numaralı yeğenimin doğum gününü aile arası kahvaltı üstü pasta ile kutladık. Sonra, akşam gideceğim bir düğün için kuaför, manikür faaliyetine giriştim.
Düğün karşı kıyıda şık bir otelin balo salonundaydı. Akşam trafiğinde karşıya köprüden gitmeye kalkacak kadar delirmediğim için, şık giyime filan aldırmadan metro, vapur yolunu tercih ettim. Çok iyi bir karar vermiş olduğumu düğüne karşıdan gelenlerin trafikten fenalık geçirmiş hallerini görünce anladım. 
Gelin ve damat çok hoş bir çift olmuştu, birbirlerine çok yakışıyorlar. Tören, eğlence, yemek herşey iyi, güzel, şık... Tek eleştirim, salonda değil yanındakiyle konuşmayı, kendi sesini bile duymayı engelleyen yüksek sesli müzik için. Memleketimizdeki bu yüksek sesle müzik dinleme konusu benim için çok ciddi bir sorun! Gerçekten her seferinde hasta oluyorum ve kafam bi dünya halde kendimi dışarı atıyorum.

Pazar sabahı dün geceden beri zongurdayan kafamı sakinleştirmeye çalışarak geçti. Annem ve kızımla kahvaltı yaptık, sonra annemle dışarı çıkıp biraz yürüdük ve iki gündür aklımda olan filme "Limonata"ya gittik.

Film, İstanbul Festivali'nde "Seyfi Teoman En iyi İlk Film" ödülü için yarışmıştı. Festival, sansür nedeniyle ödülsüz ve törensiz bitince, bence "Limonata" muhtemelen alacağı ödülü kaçırmış oldu. 
Derim ki, bu filmi görün ve insani coğrafi her türlü kardeşlik üzerinde biraz düşünün.

Aşağıdaki fotoğraftan sonraki satırlarda, Festival'in sitesindeki filmle ilgili özet var. Özete tıkladığınızda daha çok fotoğraf ve bilgi de bulacaksınız.




Başka kültürlerden gelen, birbirini tanımayan iki kardeşin benzerliklerini, farklılıklarını ve kavgalarını eğlenceli bir yol hikâyesiyle anlatan bir film Limonata. 
Suat, Makedonya’da yaşayan eski bir tır şoförüdür, hasta yatağında ölmeyi beklemektedir. Ölmeden önce oğlu Sakip’ten son bir isteği vardır; yıllar önce İstanbul’da imam nikâhıyla evlendiği bir kadından olan oğlunu bulup, yanına getirmesi. Sakip, varlığını yeni öğrendiği kardeşi Selim’i bulmak için Makedonya’dan İstanbul’a doğru babasının emektar arabasıyla yola çıkar. 
Ne var ki iki kardeş ilk andan itibaren asla tam olarak anlaşamaz. Selim durumu reddeder ve Makedonya’ya gitmeyi düşünmez bile. Sakip ikna edemeyeceğini anladığı kardeşini, bir gece ayakta duramayacak kadar sarhoş olmasından faydalanıp arabaya atarak kaçırır.

Pazartesi, Nisan 20, 2015

"zaten bi kötü ağaç" dedi saygıdeğer beyefendi...

içimden haykırdım, nerden belli? 
o ağaç "kötü" sen iyi?



işte size bir kötü ağaç daha!
benim saymayı bilmediğim kadar çok zamandır fenerinbahçesi'nde buruna yakın durup durmakta olan zeytin. 
kötü olan o ise, ben de kötü olmayı tercih ediyorum.

Cuma, Nisan 17, 2015

GÜLE GÜLE SARMİŞ

O yaşlı bir beyefendiydi, görmüş geçirmiş cinsinden...
Sadece evdeki iki kız kardeşin canı "Sarma"sı  değil, o evin tüm dostlarının da sevgilisiydi.
Kuzenlerinin evinde kedi olunca, bizim çocukların da kedili ev istemesinin sebebiydi. 
Evin babasıyla erkek erkeğe atlamalı zıplamalı oyunlar oynardı, hem de her akşam bıkmadan.
Evin kızlarına   yanlışlıkla olsa biraz yüksek sesle çıkışan olursa, kaplan genlerini hatırlar hemen tıslamayla karışık bir kükreme tuttururdu.
Evin annesinin kedi korkusunu yenmesinin, sonunda onun bi tanesi olmasının sebebiydi.
Benim yazlık yatılı misafirimdi, ev halkı tatile gidince bizim evde pansiyoner kalırdı.
Yılbaşı gecesinden beri hastaydı; ilaçlar, serumlar, tahliller, ağızdan şırıngayla mamayla beslemeler...
15 senelik hayatının vadesi dün geceyarısı dolmuş Sarmacığın.
Artık kendi cennetinde o.


Çarşamba, Nisan 15, 2015

"15 Nisan 1997 Salı"dan bu yana 18 sene geçti.






Bu sabah 08:46’da Çiçekkızım doğdu.
Öncesinde  07:30’da babasıyla birlikte  Nişantaşı'ndaki A. Hastanesi’ndeydik. Odaya yerleştik, hazırlık yapıldı, sezaryene aldılar. 
Bütün gün yatağa ve seruma bağlıydım, kızımı ilk görüşüm öğleden sonrayı buldu.
Bebeğimin  henüz uykuda gibi gözleri kapalı ilk memesini emmeye çalışması resim gibi aklımda. 
İlk gece refakatçi olarak babası yanımda kaldı, ikinci gece babaannesi.
Doğumun ertesi gününde aslanoğlum kardeş çiçeği görmeye geldi. Bir yandan sakin, bir yandan heyecanlı ve meraklıydı. O günkü tanışma süregiden bir cankardeşlik oldu.

İki gün sonra hastaneden çıktık, bayram arifesiydi, trafik vardı.
İstanbul'un erguvanları açmıştı, ışıldıyordu.
Eve dönerken Boğaz yolundan geçtik, kucağımda bebeğim uyuyordu, yanımda oğlum.
Yol boyu erguvan seyrettim.

Erguvan günleri armağanı güzel yavrum, bugün 18 yaşında.

Hayatının en unutulmaz günleri önünde duruyor, kollarını açmış seni bekliyor, yavrum.
Ben her zaman arkandayım, yanındayım.
Yolun açık olsun çiçeğim.

Perşembe, Nisan 09, 2015

MISIR UNLU BAHARATLI KEK / EKMEK

Dün akşam, bugün için hiç değilse parçalı bulutlu bir hava umut ediyordum.
Sabah  yine soğuk ve kapalı bir havayla güne başlayınca, yine moralim bozulayazdı.
Bu moralsizliğe set çeksin  ve hem evin içine hem ruhuma biraz enerji versin diye mutfağa seyirttim ve mısır unu kavanozunu elime aldım.
Sonra gidip tarif defterimi karıştırdım ve aradığımı buldum.

İşte sonuç:


Tarif isteyen olabilir, belki.

Önce malzemeler:
1 su bardağı mısır unu
2 su bardağı beyaz un
2 yumurta
1 su bardağı yoğurt
1/2 su bardağı süt
50 gr. tereyağı (küçük kesilmiş ya da rendelenmiş)
1 su bardağı sert tuzlu peynir (rendelenmiş)
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı karabiber
1 çay kaşığı toz kırmızı biber
1 çay kaşığı zerdeçal
1 yemek kaşığı toz şeker

Şöyle yaptım:
Bir kapta süt, yoğurt, yumurtayı çırptım.
Bir başka kapta unları, baharatları, karbonatı, peyniri ve tereyağını karıştırdım.
Bu karışım, irice taneli galeta tozu benzeri bir hal alınca sıvıların karışımını ekleyip birbirleri içinde hallettim.
Kek hamurundan daha koyu kıvamlı bir hamur oldu.
Yağlı kağıt serdiğim kek kalıbına hamuru döktüm.
180 derecede turbo ayarlı fırında yarım saat pişirdim. (Her fırının ayarı denk olmuyor, pişme süresi 40 dakikaya çıkabilir, dikkat ediniz.)
Telin üstüne çıkardım, soğudu, dilimledim.

Çarşamba, Nisan 08, 2015

MASAL DİNLEMEK Mİ MASAL OKUMAK MI ?

Son günlerde kitap okuyamaz olmuştum. 
Bazen böyle oluyor, kafama birşeyler takılıyor ya da içim içime sığmıyor. Sakince oturup bir kitaba başlayamıyorum, başladığıma devam edemiyorum, okuduğumu anlamıyorum...
O vakit, elimdeki kitabı onu ve beni daha fazla yormadan bırakıyorum, bir kitapçıya gidiyorum, aval aval dolanıp raflara bakıyorum. Birden bir kitap bana göz kırpıyor gibi oluyor. İşte o göz kırpan kitabı almak, karışmış kafamı aydınlığa kavuşturacak bir ışık veriyor

Bu yaptığımı daha önce bir kaç kez denemiştim, çok başarılı sonuçlar almış, unutamadığım kitaplar okumuştum.
Bu defa, bu usulle karşıma çıkan kitap bir masal kitabı oldu.
Dün akşam ilk masalı okudum, yazarın kitabın önsözünde anlattığı ritüelleri yerine getirdim. Ve çok mutlu oldum, üstümdeki ağırlık azalmaya başladı.

Kiatpta 54 tane masal var, önümüzdeki günler masal okuma günlerim;  her gün bir masal* okuyacağım.



*Neden hergün 1 masal derseniz, kitabın önsözüne bir gözatın ve yazar Judith Malika Liberman'la yapılmış röportajı okuyun derim.

Önsöz için tık!

Röportaj için tık!


Salı, Nisan 07, 2015

nisan ayında kış gibi hava, gri ve soğuk, iç daraltıcı...

endülüs konusuna dün nokta koymuştum, güya
haftasonuna kadar hava bööle gidecekmiş, meğer
gidip gelip yolculuktan bir anıya takılacağım, öyleyse
yağsa yağmur yağsa ve açsa sonra, güneş
bulutların arasından da olsa göz kırpsa, ılık ılık



seramik tabak sevilla'dan bir sanat atölyesinden, ışıklı

Pazartesi, Nisan 06, 2015

ALYSSUM MONTANUM

Her ülkenin kokusu ve rengi var.
Yaptığım yolculuklarda beni etkileyen ayrıntılardan biri oraya ait böylesi algılarımdır.
Bazen, gördüğüm filmlerden okuduğum kitaplardan bir ön algı yaratmış olurum. Sonra bu hayal bazen gerçek olur, bazen tamamen zıt bir görüntüyle yer değişir.

Zihnimde hep sıcak ve bol güneşli canlanan Endülüs'ün, oraya yaptığım gezi sonrasında bol yağmur ve soğukla özdeşleşmesi, bu algı sapması nedeniyle ayrıca unutulmaz oldu.

Oraya ait bir başka ayrıntı daha...
Şehirlerarası yollarda bol bol zeytin ağacı manzarası gördüğümüzü anlatmıştım. Dağlık ve kırlık bölgelerde de bol bol sarı çiçekler gördük. 
Önce sarı papatya olduklarını sandım. Sonra, başka bir bitki olabileceğini anladım. Dönüşte yaptığım  kitap internet araştıması sonucu, sarı çiçeklerin bizde Antalya Mersin arasında yetiştiğini anladığım ve kuduz otu denen bitki olduğuna kanaat getirdim.
Burada, alyssum montanum hakkında bilgi var. 



Fotoğrafı Endülüs bölgesi bitkilerinin fotoğraflarını gösteren bir siteden almıştım, sonra linkini bulamadım maalesef.

Çarşamba, Nisan 01, 2015

ÖLMEZ AĞACI *

Eskiden 1 Nisan'larda kendi kendimize eğlenceler yaratırdık.
Sıradan, anlamsız da olsa  gülümseten yine de...
Son iki senedir bir buruklukla geçiyor gün, değil şaka yapacak şaka kaldıracak hal olmadan.

Böyle zamanlarda yola devam edecek gücü bulabilmek için doğaya bakmaya çalışıyorum.
Nice ölümlerden sonra yaşamayı başaran nice kavgalardan sonra ayakta kalan ölmez ağaçları bana yol gösterir umudundayım.

Bugün umutsuz uyandım, ağladım.
Şimdi başımı doğrultup devam etmek için önüme bakıyorum.



*Ölmez ağacı,  herşeye rağman yaşamayı başaran zeytin ağacının diğer adı.
Bu ağaç Cordoba Mezquita'sının avlusunda, içini dışına çıkararak taze sürgünler vererek hayatta, ayakta.