Pazartesi, Şubat 22, 2021

KENDİNİ YAZDIRAN ŞARKI

Bu sabah aklıma düştü, buldum ve dinledim. Sonra bir anda zihnimde yolculuğa çıktım.
Artık olmayan mekanlar, elimizdeyken tutamadığımız güzellikler, belki de artık zamanı dolmuş olduğu için uzak düştüklerimiz...

Anlatıyorum:
Hayatımın 4 senesinde hem yaşadığım hem çalıştığım, toplam 33 sene çalıştığım, gezmeye gittiğim, konseri, sineması, tiyatrosu, lokantası derken haftanın neredeyse her günü içinde olduğum İstiklal Caddesindeyiz.
Caddeye adımını attığınızda, isterseniz Taksim tarafından isterseniz Galatasaray tarafından, bir hengamenin içine düşersiniz. Yıllar içinde caddede milyon tane değişiklik oldu, değişmeyen tek şey Cadde-i Kebir'in cazibesi, çekim gücü olageldi. Zaman içinde bu insan kalabalığı Tünel tarafını da içine alacak şekilde yayıldı.

İlk zamanlarda evim Galatasaray'da bürom Sıraselviler Caddesinde. İlçe adliyeleri henüz tek merkezde toplanmamış, Beyoğlu Adliyesi de orada. Her Allah'ın günü, günün her saatinde caddede işim olabiliyor. 
Sabah büroya gidiyorum, hoop çıkıyorum adliyeye gidiyorum, hoop çıkıyorum bankaya, notere gidiyorum. Akşam eve dönüyorum, Balık Pazarına uğrayıp alış veriş yapıyorum. Gece dışarı çıkıyoruz, arkadaş buluşması, sinema, tiyatro, hep İstiklal'deyiz.
Karşı kıyıya taşınınca, haftanın beş günü yine işe gidiş geliş ve gün içinde benzer koşturmalar devam ediyor. Sanat faaliyetlerini izlemek, yeni açılan müzelere gitmek için bazen hafta sonu yine caddedeyiz.

Bunları anlattım, neden mi?
Bütün o caddeye çıkışlarda orada hep müzik var. 
Yeni bir melodi mi duydunuz? Biliniz ki,  Karakedi Plakçısı o yazın listeleri sarsacak parçasını çalıyor. O minnacık dükkan, caddeden geçen bütün insanların ve İstanbul'un müzik zevkini belirliyor, parlatıyor.

Sonraları caddede kitapçılar çoğalıyor, onlar da müzik çalmaya başlıyor. Öyle bir zaman geliyor ki, caddenin bir başından diğer ucuna giderken, aynı şarkıyı üç dört defa dinleyebiliyorsunuz.
Bazen bu şarkılar mevsimlik oluyor, kimi zaman ise senelerce aynı şarkı durup durup tekrar tekrar çalınıyor çalınıyor...
O günlerde kimi kez sıkıldığımı hatırlıyorum, "üff, marş oldu bu şarkı, yeni Beyoğlu marşı!" dediğimi çok iyi biliyorum. Şimdi sorarsanız, bunu söylediğime pişmanım galiba. Bilemiyorum...


 

İşte bu sabah dinlediğimde beni bir zaman tünelinden geçmişcesine  yolculuğa çıkaran şarkı yukarıda.
To Vals Tou Gamou / Düğün Valsi - Eleni Karaindrou'nun O Melissokomos albümünden.
Albüm, yönetmen Theo Angelopoulos'un O Melissokomos / The Beekeeper / Arıcı filmi için yapılmış müziklerden oluşuyor. 

Dedim ya, bazı melodiler marş olurdu diye, üstteki parça 2000'lerin unutulmazıydı. Ondan on sene öncesinin marşı ise önce İngilizcesi sonra Türkçesiyle  Loreena Mckennitt'in Tango to Evora'sıydı.

21 yorum:

DoDe dedi ki...

İnsan eski zamanları da özlüyor ara ara bazen bir şarkı nerelere götürüyor işte insanı...

parıldayan çiçek dedi ki...

Selam EKMEKÇİKIZ ne güzel bir müzik çok sevdiğim parça. Bazı akşamlar izleyecek bir şey televizyonda yoksa sadece müzik dinlerim.
Ruhum dinlenir. Oğlumun evi Cihangir'deydi. İstanbul'a gelince İstiklalde dolaşırdım. Bu parça ve senin yazınla bir an geçmişe döndüm. Sevgiler.

şule dedi ki...

Ah hepimiz ne çok özlüyoruz istiklal’i, o yılları...mephistoda oturup kahve içmeyi, kitap karıştırmayı, ara sokaklara dalmayı, henüz taşınmamış olan kitap fuarına aylarca biriktirdiğim harçlığımı yatırıp son kalan paramla AKM’nin yanındaki taksi dolmuşla eve dönmeyi ne çok özledim Ah, ah...
Bir de bu müzik hatırla sevgili’de de çalardı sıklıkla. O da ne güzel diziydi...

buraneros dedi ki...

Ahhh Sevgili Okul Arkadaşım,


Aynı şeyi tekrar ediyor, dün okuduğum yazıyla bu sabahı yaşıyorum; Loreena eşliğinde... Günün en bayıldığım "aydınlanma saati". Ve bugün kesinlikle Loreena dinlenecek!

Ve İstiklal; geniş anlamıyla Beyoğlu! Öyle bir denklik hali ki şu an'ım anlatamam. Yazınızı yaşarken imrendim ve gittim kumbaramda biriktirdiğim İstanbul'dan birkaç cümle aşırdım; biraz da sizi kıskanarak.:) Bir taşralı için İstiklal ya da Beyoğlu nedir manasında! Bu soruma bir cevap vermem gerekirse de derim ki: Özlemdir. Ve fırsat buldukça çiziktirerek, çiziktirilenler bir sohbette ya da bir mektupta paylaşılarak giderilir.:)

.....

"Kimileri için Füniküler bizim için Tramvayla İstiklal'e varıyoruz. Sanki hâlâ sağ çamurluğunun yolcu tarafından görünebilir yerindeki mekanik taksimetreleri ile Amerikan menşeli taksiler... ya da taksi dolmuşlar geçiyor caddeden."

.......

"Plak ve Kaset satıcılarından gelenlerle, sokak çalgıcılarının müziklerinin oluşturduğu kakofoniye kulak kesilmişken yanımızdan geçen damalı Chevrolet'lerin -ama 64 modellerinin- içindeki Yeşilçam yıldızlarımızı işaret eden genç erkek ve kızların heyecanlı bakışlarına, arabalar durduğu anda bir imza için koşuşturmalarına, onlarla birlikte aynı noktalara odaklanan insanlarımıza, siyah beyaz gülümseyen gözlerimizle bakıyoruz. İçimizi şefkatli bir özlem, sıcacık yapıyor."

......


"Gözlerimiz binaların yukarılarına bakarken; mimarilerinin güzelliği üzerine konuşurken; ufak ufak caddeyi adımlarken ve bütün bu güzel hissiyatları ruhumuza çizdiren anlatılarımızın ardından gözlerimizi yere indirdiğimizde; bir bakıyoruz ki Çiçek Pasajı'ndayız! Ne garip değil mi? Hay bizim haylaz ayaklarımız!"

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili DoDe,
İnsanın yaşı ilerledikçe, hatırladığında özlem duyacağı anılar artıyor.
Bu da büyümenin (!) hoş tarafı. :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Parıldaya Çiçek,
Oğlunuzla komşu sayılırız demek ki. :)
İstanbul'un en güzel yerleri -en azından büyük kısmı- Beyoğlu ilçesinin sınırları içinde bence. Tekrar oralarda gezebileceğimiz günleri hasretle bekliyorum.
Bu parça o yılları yaşayan çoğu insana anılarını hatırlatmıştır, eminim.:)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Şulem,
Tabii ya! Kitap Fuarı da orada başlamıştı. Sonra caddenin başına ilk kez açılan kitap evinin adı da İstiklal'di hatırlarsın. Sonraları çoğaldı kitapevleri; Mephisto, Pandora, Robinson Crusoe, Ada, sonra sahaflar...
AKM'nin yanındaki Bostancı dolmuşları deyince, bir yazı da buna yazılır aslında. Sahilden mi, Ziverbey'den mi ana sorusuyla başlayıp, sürat meraklısı şoförlerle devam eder, gecenin bir vakti konserden, tiyatrodan dönerken o keyifli anları köprüden geçerken Boğaz'a bakarak tekrar yaşayarak ilerler....
Güzel zamanlardı. :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Okul Arkadaşım,

İstanbul'un ve özelinde İstiklal Caddesi'nin dışarıdan bakıp çook özlenecek -tam olarak bu yazıyla benim de yaptığım gibi- ve içinde yaşarken öfflenilip pöfflenilecek yerler olması ne kadar ilginç değil mi?
Bence, taşradan bakıp imrenmek hatta kıskanmak en iyisi. Özlem ağır basınca gelip bir dolanıp tadını çıkarmak, sonra kalın sağlıcakla diyerek eve dönmek, gezmekle alınan keyfi de artırıyor. Gerçi, Kadıköy tarafına geçtikten sonra İstiklal'e çıkmak bizim için de böyle olmaya başlamıştı. Şimdi hiç kimse gidemiyor, oldu bitti...

Siz de iyi ki yukarıya eklediğiniz içten satırları yazarken orada olanın keyfine varmayı bilmişsiniz. Ne güzel. :)

Geçmiş Bahar Mimozası dedi ki...

Sevgili ekmekçikız siz yazdınız, ben de gözümde canlandırdım, arkada Düğün Valsi çalıyor ben sizinle Balıkpazarı'nda öteberi alıyorum.. Ne güzel zamanlarmış...

serpil dedi ki...

Beyoğlu'nda hem yaşamak hem çalışmak ne kadar güzel bir hayatmış, ben orada doğduğum için çok çok severim. Eski Çiçekçi Sokağı'nı okumuş muydun Gürol Sözen'in, bana hep Beyoğlu'ndaki çocukluğumu hatırlatır. Gidemedim epeydir, çok özledim.

MINDMILLS dedi ki...

Ah...

Emekli Hayat dedi ki...

Sevgili komşum, "To Vals Tou Gamou, Düğün Valsi" beni de geçmiş yıllara götürdü.30 yıl çalıştığım Karaköy'deki iş yerimden öğlen tatillerimde ya Beyoğlu'na ya da Eminönü'ne giderdim. Beyoğlu'na Tünel ile çıkar, yoldaki plakçılardan ya da kitapevlerinden biteviye çalan bu müziği dinleyerek Taksime kadar yürürdüm. Sanatgalerilerine,kitapevlerine,bazen İnci pastanesi'ne uğrayarak geri döner, Kuledibinden Karaköy'e yokuş aşağı Lale Plak vitrinine bakarak bazen içeri girip LP alarak çıkardım. Pul satan filatelistlerin uğrak yeri dükkanlara da bakmadan geçemezdim. Bazen de sıcak havalarda Galata Mevlevihane'sinin huzurlu güzel bahçesinde otururdum. Bazı günler Tomtom Kaptan sokaktan çok sevdiğim İtalyan mahallesine girer, oradan Tophaneye inerek iş yerime giderdim. Ne güzel günlermiş..Şu günlerde sadece tenha Kozyatağı sokaklarında nefes almak için dolaşabiliyorum. Anılarımı hatırlattığın güzel yazın ve müzikler için teşekkürler. Sevgiler.

pelinpembesi dedi ki...

Merhaba,
İstiklalin en güzel yanı sokak müzisyenleri, kitap - müzik dükkanları ve sokaklarında eksilmeyen müziğini ne güzel anlattınız. Uzun yıllar burada yaşayıp sonra İstanbul dışına mı çıktınız?
Ben okulu Ankara da okudum. Kocaelinde oturunca İstanbula gezmeye gelmek iyi oluyor. ama her gelişimde o kalabalık ve kaos öyle yetiyor ki koşaraqk kaçıyorum desem yeridir. Sergilere, müzelere, camilere gitmeyi, birbirinden güzel kahveler içmeyi, kitapları incelemeyi, vapurla dolaşmayı çok seviyorum ama o kadar kalabalık ki bu geziyi en fazla 3 gün tutup geri dönüyorum.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Mimoza,
Gerçekten güzel zamanlardı.:)
Şimdilerde Balık Pazarındaki eski manavların, balıkçıların, fırınların çoğu kapandı, turistik eşya dükkanı oldular. Her gidişimde bir tanesi daha değişmiş oluyor. Turistik eşya satılması iyi de, bazı yerlerin özelliği var, onlar bozulmadan korununca daha değerli.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Serpilciğim,
Demek sen de karşı kıyıdansın, ne güzel. :)
Gürol Sözen'in bu kitabını alıp okuyacağım. Bizim ev Yeni Çarşı Caddesindeydi. Eski Çiçekçi Sokağına çok yakın, ben de bilirim oraları.
Ahh ilk fırsatta gitsek, sokak sokak gezsek...

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Mindmills,
Çok defa "ah!" aslında...
Sevgiler.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Komşum,
Sizin yürüyüşleri genellikle tersinde yapardım ben. Caddenin başından Parmakkapı'dan başlayıp Tünel'e doğru uzanırdım. Çoğunlukla, "amann, bu ne kalabalık" der, caddeye paralel yan sokaklara kaçardım.
Muhtemelen, aynı yıllarda çalıştığımızdan dolayı diyorum, oralarda rast gelmiş geçişmiş olabiliriz.
Ne çok anı var oralarda, iyi ki zamanında tadını çıkarmışız. :)

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili PelinPembesi,
Yazıda anlatmış olmalıyım, İstanbul'dayım halen. Uzun süre Avrupa yakasında yaşadıktan sonra, -artık yine uzun süre oldu- Anadolu yakasına taşındım, Avrupa'da çalışmaya devam ettim. :)
Haklısınız, İstanbul'un kalabalık yerlerinde üç gün geçirmek insana yetiyor, kalabalık yoruyor sonrasında.

Arif Kerim Çalışkan dedi ki...

Bu müziği Amelie filmimden biliyorum sıklıkla da dinlediğim bir melodidir. Kaleminize sağlık.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sevgili Arif Kerim,
Önce teşekkür ederim.:)
Bir benzerlik hissi film konusunda sizi yanılttı belki de.
Yazıda bestenin olduğu albümün adını yazmış, ancak parçanın olduğu filmden söz etmemiştim. Şimdi ekledim.
Amelie filminin de müzikleri çok tatlıdır. Haklısınız aslında, orada da çok sevilen bir melodi vals ritmindedir.

Sadece C. dedi ki...

Offff benim İstanbulum o. Hakikaten o şarkıdan bıkkınlık duyduğum, burnumu kıvırıp kulağımı kaşkolüme gömdüğüm çok olurdu ama şimdi bunca sene sonra birden özlem tüttü....
Üniversite yılları, okuldan çıkıp gönüllü çalıştığım sivil toplum kuruluşuna giderdim Taksim’deki. Bazen gece geç saate dek kalırdım, dünyayı kurtaracağımıza inanarak. Ah o naiflik o yıllardaki....
Caddenin ağaçları BİLE vardı, düşünebiliyır musunuz ağaçları bile....