Cuma, Ocak 02, 2009

INTO THE WILD



Birkaç sene önce National Georgaphic’de, Christopher McCandless (12 Şubat 1968 – 18 Ağustos 1992) adında bir gezginin, Alaska'yı yürüyerek geçmeye çalışırken doğaya nasıl yenik düştüğünü anlatan bir kitap yazan Jon Krakauer’in, bu kitabı nasıl yazdığına dair bir belgesel izlemiştim. Doğaya karşı tek başına bu savaşı verme cesareti, beni çok etkilemişti.

Geçtiğimiz İstanbul Film Festivalinde Krakaur’ın kitabına konu olan gerçek olaydan yola çıkarak yapılan bir filmin gösterileceğini öğrenince heyecanlanmıştım. Hem de filmin yönetmeni Sean Penn idi. Ancak, yine bir sürü şey çakışınca, filmi görememiştim.
Yılın ilk gününde bu delikanlının hayat öyküsünü izledim.

Ne acayip bir şey, şu hayat dedikleri.
Meğer o genç adam can çekişerek ölürken, ben, oğlumu beklenenden önceki bir zamanda doğurmuş, yaz sıcağında hastanede baygınlık geçirerek duruma uyum sağlamaya çalışıyormuşum.
Başka bir aile ise, haber alamadıkları oğullarının ölümle cebelleştiğinden habersiz bekliyormuş.

McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyulur. Yolda, bütün parasını yakar ve sahip olduğu tek haritayla birlikte ona medeniyeti hatırlatan her şeyi fırlatıp atar. Alaska'yı yürüyerek geçme konusunda başarısız olunca, bir zamanlar avcıların sığınak olarak kullandığı 1940'lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurar. Burada Nisan 1992'den, Ağustos 1992'de açlıktan ölene kadar bir başına yaşar.

Burada, yukarıdaki özetin geniş bir açılımı var.

Filmi seyrederken ve sonrasında uzun uzun düşündüm:
Amerika’da yaşanan hayatların çeşitliliği, aile içindeki yalnızlaşmanın çarpıcı sonuçları, birey olmanın eşit sayıldığı başına buyruk olma tutkusu, o coğrafyada yaşayan insanlardaki bizim pek de anlayamadığımız başını alıp gitme sevdası ve tüm bunların sonunda doğayı tanıyamamanın neden olduğu bir kaza sonucu sona eren bir hayat.

Ekşi'de bu kitap, film ve genel olarak başına buyrukluk üzerine 5 sayfa tartışması yapılmış. Konuyu hippiliğe bağlayıp karşı çıkanlar, yapılanı anlamsız bulanlar, Chris’in kafasına dik bireyciliğini savunanlar,...
Demek ki, insanları bir şekilde derinden etkilemiş.

Etkilenmeyecek gibi değil, Sean Penn de etkilenmiş; filmi sadece yönetmemiş, senaryosunu da o yazmış. Filmin süresi biraz uzun olmasına rağmen, gözümü ayırmadan seyrettim.
Belki de doğada uzun uzun gitmenin çekiciliği, bunu yapmak isteyen insanların duygularına kendimi yakın hissetmem, bu akıp gidişe kapılmama neden olmuştur.

Filmin tüm kadrosu, müthiş.
Yönetmen başta olmak üzere, yardımcı rol oyuncuları, müzik, görüntüler vs. hepsi kendi başına başarılılar.
Filmin müziklerini Eddie Veder yapmış ki, cehaletim bağışlansın, kendisi Pearl Jam grubunun üç gitaristinden biri ve şarkılarını yazan müzisyenmiş.


Into The Wild O.S.T

Yukarda filmden sahneler eşliğinde E. Veder'in şarkılarından birini dinleyebilirsiniz.

Tepedeki fotoğraf, bütün bu hikayeden kalan sahici bir şey. Chris, hayatını kaybettiği meşhur midibüsün önünde kendi makinesiyle kendini çekmiş.

.

9 yorum:

Basak dedi ki...

Çok ilginç;
Bu filmi biz de yaklaşık bir 10 gün önce izledik, benzer şeyleri tartıştık eşimle. Gerçek hikaye olduğunu bilmiyordum seyrederken. Zaten çok etkilenmiştim, filmin sonunda bunu öğrenince, etkisi hepten artmıştı. Yazdığın açılardan değerlendirdik biz de filmi. İnsanın doğal güdüsü bence tabiat içinde ve onunla uyum içinde yaşamak, ama bu artık ciddi şekilde bastırılmış bir güdü. İnsan, ne kadar evrinse de, milyonlarca yıl bu şartlara kodlanmış bir genetiği var.

Filmdeki karakter tabii ki çok radikal ve marjinal, ama seçimlerini bilinçle yaptığı için takdiri hakkediyor. Yaşının küçüklüğü belki fazla dikbaşlı davranmasına neden olmuş olabilir (alaska ile ilgili hayali mesela, ne kadar gerçekçiydi??).

Yazık ki o harika tecrübenin normal dünyadaki geri dönüşünü yaşama/deneyimleme fırsatı olamadı. Ben bunu bekledim film boyunca, açıkçası ölümünü hiç beklemiyordum. İstediği hayatı yaşadı, yine de sırf bu sebeple mutlu öldü...

Köşenin Delisi dedi ki...

ekmekçikızcım, ne iyi olmuş videoyu koyman, pek severiz eddie vedder'cığımı, üniversite yıllarımın idollerinden kendisi :)

Bu arada, elektranın yazısına göre ben yaymışım! Bak sen de bana diyip duruyordun "gezmeye bu kadar meraklı oğlak mı olurmuş" diye :) bundanmış demek :)

elektra dedi ki...

bu filme elim gidiyor gidiyor bir türlü izlemiyordum. her zaman ki gibi yol gösterdin :)
benim macera noktasında korkak bir yapım var. tanışıklık, biliyor olmanın getirdiği rahatlık çok baskın benim yapımda. aslında bu denli korkuyor olmamın, içimde var olan , ama başımı belaya sokacağını düşündüğüm bir yanıma tepki olduğunu da kendimce çözümlemedim değil. hani tercihler ya, işte ben de sanırım bu yanımı bastırmayı tercih etmişim geçmişte bir yerlerde ve kimbilir hangi gerekçelerle. bir arkeolojik kazı da bunun için yapmak lazım:)))

Ekmekcikız dedi ki...

Başakcım,
Senin (sizin) gibi gezginlerin özellikle hassas noktalarına dokunan bir tarafı olmalı, bu kitabın, filmin, asıl yaşanan olayın.
Chris'in dikbaşlı oluşunu açıklayacak çok farklı ipucu var, aslında.
O doğa aşığının, doğayı yeterince tanımamaktan kaynaklanan bir bitki zehirlenmesi sonucu ölmesi, bütün hikayenin en çarpıcı kısmıydı, bence.

Dilerim, başka uzun yol aşıklarının maceraları daha emin sularda bitsin.
:))

Ekmekcikız dedi ki...

Elifciğim,
İşte böyle!
Gerçekler bir gün gün yüzüne çıkıveriyor.:)))
Sen oğlağım san dur, bi kere en gezgin burçtan bir oğluşun var, ikincisi evet, senin yükselenin filan bir kırklara karışmış olmalı. Umutluyum senden; okuyacağız gezi yazılarını...
:))

Ekmekcikız dedi ki...

Elektracım,
Anladığım, sen gerekli kazıyı yapmış ve gömyü çıkarmışsın bile... :))
Dediğin doğru, en korktuğumuz en çok istediğimizdir, aslında.
Yani, bazen!
:)))

Film iyi, sen seversin.:)

Basak dedi ki...

Ekmekçikız, güzel nokta parmak bastığın: Ne ironikti değil mi ölümünün de çok sevdiği doğadan gelmesi?? Doğa ile dans etmeyi bilmek ciddi iştir. Chris bir noktadan sonra bu önemli "temeli" kaçırdı (ben yine gençliğinin verdiği dikbaşlılıktan olduğuna inanıyorum), önemsememeye başladı. Nitekim ancak gıdası tükenmeye başladığında ve gıda temini için geçiş yollarının da kapandığını gördüğünde o da "aymaya" başladı, ne yazık ki artık çok geçti... Günlüğüne son yazdığı şeyler bu konuda yeterince ipucu veriyor: "anladım ki mutluluk paylaşılınca daha güzel, daha anlamlı" (bu tarz bir şey yazmıştı hatırlarsan). Doğa ile dans zevklidir, ama kurallarına uymadığında veya kafa tutmaya başladığında artık şaka yapmaz, gayet ciddidir, ölümcüldür. Yine de tercih meselesidir. Bu şekilde kafa tutmanın bedelini canıyla ödeyen nice doğa aşığı dağcı, dalgıç, maceraperest duyarız... En nihayetinde her seçimin bir bedeli vardır.

Ekmekcikız dedi ki...

Başakcığım,
Dağcılar için bazı kendini büyüksemek, önemli görmek ve bunun sonunda kendisinin ve başkalarının hayatlarını tehlikede bırakmak öyküleri duymuştum.
Ancak, sadece dağcılar için değil, saf doğanın içinde yaşayıp, bir süre için "doğayı yendim" duygusuna kapılan herhangi bir insanoğlu için de aynı tehlike var, anlaşılan.
Bedeli bazen çok acıtıcı oluyor. :(

Basak dedi ki...

Katılıyorum sana