Filarmoni orkestraları, müzikseverlerin bir araya gelerek kurdukları derneklerin ya da toplulukların destekledikleri klasik müzik orkestraları.
İstanbul'daki Flarmoni Derneği, İDSO konserlerini destek için bağış toplardı. Toplanan bağışların daha ünlü
solistlerin orkestrayla çalmasına desteği olurdu, muhtemelen.
İşte, Berlin Filarmoni Orkestrası da müzikseverlerin desteğini almış bir kuruluş.
Bu destek, sadece parasal yönden değil. Zaman içinde orkestrayla çalışan büyük şefler, meastrolar sayesinde ünü, kaydettikleri plakların kalitesi, konserlerinin başarısı dünyayı tutmuş bir büyük orkestra.
Dün gece İstanbu'da İKSV'nin 40. yılını kutlamak için çaldılar.
Şef Sir Simon Rattle yönetti, Efe ve Fora Baltacıgil kardeşler çaldı. Bir de üstüne Beethoven'ın 7. senfonisini dinledik. Ehh, daha ne istenir ki?
Yukarıdaki kayıtta orkestra Berlin Filarmoni, çalınan eser Beethoven 7., sadece, şef Simon Rattle değil, bir önceki şef Claudio Abbado .
Seveceksiniz, dinleyiniz!
Cuma, Eylül 28, 2012
Perşembe, Eylül 27, 2012
AŞKİTOSU !
Böyle anlamsız bir söz var "aşkitosu".
Sözcüğün gelişimi -ne gelişimi yahu, icadı- şöyle oldu, sanırım.
Önce "aşkım" vardı.
Aşık olduğum kişi sensin, bunu da herkes bilsin, der gibi.
Neden ihtiyaç duyuldu bilmiyorum, "aşkısı" denmeye başlandı.
"Aşkım sensin", demek yerine miydi bu?
Derken "aşkito" belirdi ufukta.
Hadi iyiniyetle düşünelim "aşkım sensin tatlım" demenin çok kısaltılmış şekli olabilir mi?
Ee! Doğal olarak ardından "aşkitosu" geldi.
Valla, dilbilgisi ile ilgili kurallara uyumsuzluğu falan bir tarafa bırakırsak, sadece bu haliyle bile tanımladığı "şey"in ne olduğunu anlamak bakımından çok dolambaçlı bir ifade bence.
Bir de, çocuğuna ve kendinden küçüklerine, onların kendisine söyleyeceği hitapla "annecim", "halacım" filan demeler var ki, bence artık bu nokta biraz da psikolojik analiz gerektiriyor.
Kendisini karşısındakinin yerine koyarak eksik kaldığı bir noktadan kendini tanımlamak diye uzun bir açıklama buldum bu eyleme.
Çocuğuma "yavrucum", "kuzum" demek yerine "annecim" demiyorum ben, biline.
Sözcüğün gelişimi -ne gelişimi yahu, icadı- şöyle oldu, sanırım.
Önce "aşkım" vardı.
Aşık olduğum kişi sensin, bunu da herkes bilsin, der gibi.
Neden ihtiyaç duyuldu bilmiyorum, "aşkısı" denmeye başlandı.
"Aşkım sensin", demek yerine miydi bu?
Derken "aşkito" belirdi ufukta.
Hadi iyiniyetle düşünelim "aşkım sensin tatlım" demenin çok kısaltılmış şekli olabilir mi?
Ee! Doğal olarak ardından "aşkitosu" geldi.
Valla, dilbilgisi ile ilgili kurallara uyumsuzluğu falan bir tarafa bırakırsak, sadece bu haliyle bile tanımladığı "şey"in ne olduğunu anlamak bakımından çok dolambaçlı bir ifade bence.
Bir de, çocuğuna ve kendinden küçüklerine, onların kendisine söyleyeceği hitapla "annecim", "halacım" filan demeler var ki, bence artık bu nokta biraz da psikolojik analiz gerektiriyor.
Kendisini karşısındakinin yerine koyarak eksik kaldığı bir noktadan kendini tanımlamak diye uzun bir açıklama buldum bu eyleme.
Çocuğuma "yavrucum", "kuzum" demek yerine "annecim" demiyorum ben, biline.
Salı, Eylül 25, 2012
...el ele, kol kola, çifte sandık, kırmızı fındık, çıttt!...*
çocuklarımın boyları bacak kadardı, yürürken ellerinden tutardım.
çocuklarla yürürken insan varacağı yere ne kadar sürede ulaşacağını bilemez, genellikle uzun sürerdi yürüyüşlerimiz.
kaldırımın kenarlarından, adım adım bordür taşlarının üstünden yürürler, adımlarına uyum sağlamalısınız.
bir kedi görürler, sevmek için dururlar. bir çiçek görürler, koklamak için dururlar.
hasılı belirli bir hedefiniz ve sınırlı zamanınız varsa, küçük çocukla yürümek sabır ister.
şimdilerde anlıyorum ki, aynı mesafeleri yaşlı insanla yürümek de uzun sürüyor.
tamamen çocuklarla aynı şeyleri yapıyor onlar da; çiçeğe böceğe bakıyorlar, bordürün üstünde zıplamıyorlar, ama yavaş yürüyorlar, ilgileri dağınık herşeye durup bakmak arzusundalar.
çocuğunuz gibi elinden tutmazsanız bile, aman ayakları takılmasın diye kollarına girmelisiniz.
bizim elimizden kim tutacak dersiniz?
*tekerleme, annemden öğrendiklerimden, çocukluğumdan.
çocuklarla yürürken insan varacağı yere ne kadar sürede ulaşacağını bilemez, genellikle uzun sürerdi yürüyüşlerimiz.
kaldırımın kenarlarından, adım adım bordür taşlarının üstünden yürürler, adımlarına uyum sağlamalısınız.
bir kedi görürler, sevmek için dururlar. bir çiçek görürler, koklamak için dururlar.
hasılı belirli bir hedefiniz ve sınırlı zamanınız varsa, küçük çocukla yürümek sabır ister.
şimdilerde anlıyorum ki, aynı mesafeleri yaşlı insanla yürümek de uzun sürüyor.
tamamen çocuklarla aynı şeyleri yapıyor onlar da; çiçeğe böceğe bakıyorlar, bordürün üstünde zıplamıyorlar, ama yavaş yürüyorlar, ilgileri dağınık herşeye durup bakmak arzusundalar.
çocuğunuz gibi elinden tutmazsanız bile, aman ayakları takılmasın diye kollarına girmelisiniz.
bizim elimizden kim tutacak dersiniz?
*tekerleme, annemden öğrendiklerimden, çocukluğumdan.
Cumartesi, Eylül 22, 2012
ARADA BİR YERDE KALANLARA DAİR
Hayli zamandır sinemaya gitmiyordum, nerdeyse üç ay olmuş.
Bugün ARAF'a gittim.
Araf, Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi.
Yönetmenin bundan önceki filmleri Pandora'nın Kutusu ve Bulutları Beklerken'i sevmiştim.
Filmi anlatmak niyetiyle oturdum. Yazmaya başladğımda, bazı notları alt alta diziyorum hissine kapıldım. Bari gerçekten öyle yapayım.
*Yukardakiler filmin üç ana karakterini oynayanlar ve yönetmeni. Filmden bir sahne değil bu, geçen ay katıldıkları Venedik Film Festivali'nin kırmızı halısında poz vermişler.
*Yönetmen filmini sakin bir dille anlatıyor. Böylece anlatılanın sertliği, acımasızlığı bir miktar perdeliyor.
*Taşrayı anlatan filmlerin hep durağan bir havası var. Belki de biz şehirde fazla hızlı yaşıyoruz. Taşrayı durgun saymak, biz büyük şehir insanlarının yüksek tempolu harekete alışmış bünyelerinin bir yalnış algısı olmasın?
*Neslihan Atagül ne güzel bir kız ve ne kadar genç! Erkek oyuncuyu da ilk kez görüyorum.
*Araf'ı eleştirmek için "çok küfürlü" demişler. Hadi bakalım! Siz nerede yaşıyorsunuz? Küfür günlük hayatın kalbinde...
*Filmin sonu, TV prgramlarının hayatımızın tam ortasına bir güzel demir attıklarını gayet güzel gösteriyor.
*Gittiğimiz salonda filmi "3" kişi izledik. Yazık değil mi? Neden bu ilgisizlik?
Gidin ve seyredin, yahu!
Araf, Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi.
Yönetmenin bundan önceki filmleri Pandora'nın Kutusu ve Bulutları Beklerken'i sevmiştim.
Filmi anlatmak niyetiyle oturdum. Yazmaya başladğımda, bazı notları alt alta diziyorum hissine kapıldım. Bari gerçekten öyle yapayım.
*Yukardakiler filmin üç ana karakterini oynayanlar ve yönetmeni. Filmden bir sahne değil bu, geçen ay katıldıkları Venedik Film Festivali'nin kırmızı halısında poz vermişler.
*Yönetmen filmini sakin bir dille anlatıyor. Böylece anlatılanın sertliği, acımasızlığı bir miktar perdeliyor.
*Taşrayı anlatan filmlerin hep durağan bir havası var. Belki de biz şehirde fazla hızlı yaşıyoruz. Taşrayı durgun saymak, biz büyük şehir insanlarının yüksek tempolu harekete alışmış bünyelerinin bir yalnış algısı olmasın?
*Neslihan Atagül ne güzel bir kız ve ne kadar genç! Erkek oyuncuyu da ilk kez görüyorum.
*Araf'ı eleştirmek için "çok küfürlü" demişler. Hadi bakalım! Siz nerede yaşıyorsunuz? Küfür günlük hayatın kalbinde...
*Filmin sonu, TV prgramlarının hayatımızın tam ortasına bir güzel demir attıklarını gayet güzel gösteriyor.
*Gittiğimiz salonda filmi "3" kişi izledik. Yazık değil mi? Neden bu ilgisizlik?
Gidin ve seyredin, yahu!
Çarşamba, Eylül 19, 2012
BİÇARE
Yazın ortasında bir gece, ılık havada bir bahçede yemek yiyoruz. Yakın kız arkadaşlarımdan birisinin doğum günü, bir elli yaş kutlaması. Hepimiz neş'eliyiz.
Doğum günü çocuğu için iyi dileklerimizi söylüyoruz sırayla. İçimizden biri "hepimiz birbirimiz hakkında birkaç kelimelik tanımlamalar yapalım" diyor. Başlıyoruz aklımıza geleni, içimizden geçeni söylemeye. Komik, dost canlısı, zarif, güvenilir...
Benim için sıkça "örnek anne, iyi anne" deniyor. Koltuklarım kabarıyor, marifetmiş gibi.
Oysa bugünlerde omuzlarım düşük. Bırakın tamlamaları, sade "anne" olarak bile ne yapacağımı bilemiyorum. Kızım, bin emekle, sınavlar geçerek girdiği ve başarılı bir sene geçirdiği lisede mutlu değil, "bu okulda okumak istemiyorum" diyor.
Belki de aslında sadece mutlu olmadığını sanıyor, düşünüyor, belki gerçek sebep ergenlikte ya da başka bir hassasiyetinde...
Şimdiki durumda onun algısına göre ben ona doğru yolu gösteremiyorum. Benim algıma bakarsanız benim gösterdiğim yolları o beğenmiyor.
Peki doğru yol ne?
Şöyle diyebilse miydim?
Okuma kızım, lise de neymiş!
Doğum günü çocuğu için iyi dileklerimizi söylüyoruz sırayla. İçimizden biri "hepimiz birbirimiz hakkında birkaç kelimelik tanımlamalar yapalım" diyor. Başlıyoruz aklımıza geleni, içimizden geçeni söylemeye. Komik, dost canlısı, zarif, güvenilir...
Benim için sıkça "örnek anne, iyi anne" deniyor. Koltuklarım kabarıyor, marifetmiş gibi.
Oysa bugünlerde omuzlarım düşük. Bırakın tamlamaları, sade "anne" olarak bile ne yapacağımı bilemiyorum. Kızım, bin emekle, sınavlar geçerek girdiği ve başarılı bir sene geçirdiği lisede mutlu değil, "bu okulda okumak istemiyorum" diyor.
Belki de aslında sadece mutlu olmadığını sanıyor, düşünüyor, belki gerçek sebep ergenlikte ya da başka bir hassasiyetinde...
Şimdiki durumda onun algısına göre ben ona doğru yolu gösteremiyorum. Benim algıma bakarsanız benim gösterdiğim yolları o beğenmiyor.
Peki doğru yol ne?
Şöyle diyebilse miydim?
Okuma kızım, lise de neymiş!
Pazartesi, Eylül 17, 2012
bir de çorba kâsesinde kaşık olsam*
rüzgâr esiyor
alıp bulutları getiriyor
istanbul'a yağmur yağıyor
yağmurlu havaya hayranım
blog yazıyorum
blog yazarken mercimek çorbası içiyorum
çorbaların hası mercimek çorbasıdır fikrimce
bir de çorba kâsesinde kaşık olsam
* Orhan Veli'den esinlendim, tamamen.
alıp bulutları getiriyor
istanbul'a yağmur yağıyor
yağmurlu havaya hayranım
blog yazıyorum
blog yazarken mercimek çorbası içiyorum
çorbaların hası mercimek çorbasıdır fikrimce
bir de çorba kâsesinde kaşık olsam
* Orhan Veli'den esinlendim, tamamen.
eskiler alıyorum
alıp yıldız yapıyorum
musiki ruhun gıdasıdır
musikiye bayılıyorum
şiir yazıyorum
şiir yazıp eskiler alıyorum
eskiler verip musikiler alıyorum
bir de rakı şişesinde balık olsam
alıp yıldız yapıyorum
musiki ruhun gıdasıdır
musikiye bayılıyorum
şiir yazıyorum
şiir yazıp eskiler alıyorum
eskiler verip musikiler alıyorum
bir de rakı şişesinde balık olsam
Perşembe, Eylül 13, 2012
üzerinize afiyet, bir sersemlik bulutu var tepemde gezen...
...dün sabah evden çıkıyorum.
baktım deniz otobüsünü kaçıracağım yine, efendi efendi metroya yürüyeyim en iyisi.
şu yaz tarifesinde 10 dakika erkene alınan deniz otobüsü seferi, bu yaz beni eli böğründe bıraktı, kaç kez!
madem o kadar tantana ettim, 7 dakikada yürünüyor diye hesap yaptım, metroya gidilmez mi?
metro hattına destek olsun diye kadıköy - kabataş vapurlarını sıklaştırdılar, hem.
iyi güzel, metro yolculuğu bitti, geldik kadıköy'e.
aa, o da ne?! nasıl olduysa saat başı vapurunu kaçırdım.
yolu mu 7 dakikadan uzun zamanda yürüdüm, seferlerin hızını azıcık düşürdüler de 15 dakika yerine 18 dakikada mı kadıköy'e ulaşılıyor, yoksa çıkış kapısını şaşırıp uzaktakine denk düştüm ondan mı?
artık neyse!
kös kös bir sonraki kabataş vapurunu bekleyecektim, "3 dakika sonra kalkıyor" diye ünleme sesi duyunca, şeytan dürttü ve eminönü - karaköy motoruna attım kendimi.
"ne olacak canım, karaköy'den bir taksi yallah taksim'deyim." dedim kendime.
motor yola çıkıp haydarpaşa'ya uğrayınca öyle olmayacağını anladım, ancak, it is too late!
güzelce geze geze gidip galata köprüsünün diğer tarafına -haliç kıyısına- geçti motor ve oradaki eminönü iskelesine yanaştı.
"şurada ineyim, hiç değilse unkapanı'ndan çıkarım taksim'e" diye geçti içimden, ama o kadar, oturdum kaldım.
motor, eminönü'nden karaköy yönüne döndü ama, tabii ki yine haliç tarafındaki karaköy iskelesine yanaştı.
ne yapayım, sersemliğime gülümsedim sadece.
bari dedim yapmışken tam olsun, karaköy'den tramvaya bindim, kabataş'a öyle gittim.
kabataş - taksim finikülerine bindiğimde saatime baktım ve "kaçırdığım deniz otobüsünden sonraki seferi bekleseydim, şimdi çoktan taksim'e ulaşmış olurdum" dedim kendime, aferin bana.
nedir bu, sersemlik değilse?
bu fotoğraf başka bir motor sefasından, üsküdar'dan beşiktaş'a geçiyorum, güneş batmak üzere...
baktım deniz otobüsünü kaçıracağım yine, efendi efendi metroya yürüyeyim en iyisi.
şu yaz tarifesinde 10 dakika erkene alınan deniz otobüsü seferi, bu yaz beni eli böğründe bıraktı, kaç kez!
madem o kadar tantana ettim, 7 dakikada yürünüyor diye hesap yaptım, metroya gidilmez mi?
metro hattına destek olsun diye kadıköy - kabataş vapurlarını sıklaştırdılar, hem.
iyi güzel, metro yolculuğu bitti, geldik kadıköy'e.
aa, o da ne?! nasıl olduysa saat başı vapurunu kaçırdım.
yolu mu 7 dakikadan uzun zamanda yürüdüm, seferlerin hızını azıcık düşürdüler de 15 dakika yerine 18 dakikada mı kadıköy'e ulaşılıyor, yoksa çıkış kapısını şaşırıp uzaktakine denk düştüm ondan mı?
artık neyse!
kös kös bir sonraki kabataş vapurunu bekleyecektim, "3 dakika sonra kalkıyor" diye ünleme sesi duyunca, şeytan dürttü ve eminönü - karaköy motoruna attım kendimi.
"ne olacak canım, karaköy'den bir taksi yallah taksim'deyim." dedim kendime.
motor yola çıkıp haydarpaşa'ya uğrayınca öyle olmayacağını anladım, ancak, it is too late!
güzelce geze geze gidip galata köprüsünün diğer tarafına -haliç kıyısına- geçti motor ve oradaki eminönü iskelesine yanaştı.
"şurada ineyim, hiç değilse unkapanı'ndan çıkarım taksim'e" diye geçti içimden, ama o kadar, oturdum kaldım.
motor, eminönü'nden karaköy yönüne döndü ama, tabii ki yine haliç tarafındaki karaköy iskelesine yanaştı.
ne yapayım, sersemliğime gülümsedim sadece.
bari dedim yapmışken tam olsun, karaköy'den tramvaya bindim, kabataş'a öyle gittim.
kabataş - taksim finikülerine bindiğimde saatime baktım ve "kaçırdığım deniz otobüsünden sonraki seferi bekleseydim, şimdi çoktan taksim'e ulaşmış olurdum" dedim kendime, aferin bana.
nedir bu, sersemlik değilse?
bu fotoğraf başka bir motor sefasından, üsküdar'dan beşiktaş'a geçiyorum, güneş batmak üzere...
Çarşamba, Eylül 12, 2012
ANALI KUZULU EKMEK
Bizim Malatya yemeklerinden birisisi "analı kızlı"dır.
Şimdi yanlış anlatırsam annem kızacak bana, ama, hatırladığım kadarıyla küçük içli köfteler ve içsiz küçük yuvarlakların salçalı suda pişirilmesiyle yapılan lezzetli bir yemektir.
Dün akşam yaptığım ekmeğin fotoğrafını çekince aklıma geldi, bu ekmeğe "analı kuzulu" dedim.
Araya tatiller girince yaz boyunca günlük olarak az az alış veriş yaptım, İpek Hanım'ın Çiftliğinden un, ekşi maya söyleyemedim, evde ekmek yapmayı tavsattım iyice.
İşte o yüzde olsa gerek, dün akşam tezgahın üzerinde ekmek hamuru yoğurduğum sırada mutfağa giren oğlum, "ohh, en nihayet düzgün ekmek yiyebileceğiz!" dedi.
Efendim "düzgün ekmek" malzemesi şöyle:
1 litre günlük sütten yapılan taze lordan kalan peynir altı suyu(600 ml. kadardı sanırım) ,
1 kilo ruşeymli un,
2 bardak mısır unu,
2 yemek kaşığı kuru maya,
2 yemek kaşığı toz şeker,
1 yemek kaşığı tuz,
4 yemek kaşığı zeytinyağı,
2 yemek kaşığı elma sirkesi,
Yaparken önce bütün sıvıları, tuzu, şekeri karıştırdım. Ardından unları ve mayayı karıştırıp, sıvıları ekleyip 10 dakika kadar yoğurdum. Hafif tok bir hamur oldu.
Ağzı kapalı bir kapta ılık bir yerde 1 saat kadar beklettim, puf puf kabardı. Tekrar, iki üç dakika kadar tezgahın üstünde yoğurdum.
Tepsiye yağlı kağıt serdim. Baktım, elimdeki hamur kabarınca taşacak, dörtte birini kestim ayrıca şekil verdim. Küçük parça 30-35 dakika sonra pişmişti, büyüğün tam pişmesi 1 saati buldu.
Fırından çıkarıp, telin üzerinde soğuttum. Oldu size analı kuzulu!
Şimdi yanlış anlatırsam annem kızacak bana, ama, hatırladığım kadarıyla küçük içli köfteler ve içsiz küçük yuvarlakların salçalı suda pişirilmesiyle yapılan lezzetli bir yemektir.
Dün akşam yaptığım ekmeğin fotoğrafını çekince aklıma geldi, bu ekmeğe "analı kuzulu" dedim.
Araya tatiller girince yaz boyunca günlük olarak az az alış veriş yaptım, İpek Hanım'ın Çiftliğinden un, ekşi maya söyleyemedim, evde ekmek yapmayı tavsattım iyice.
İşte o yüzde olsa gerek, dün akşam tezgahın üzerinde ekmek hamuru yoğurduğum sırada mutfağa giren oğlum, "ohh, en nihayet düzgün ekmek yiyebileceğiz!" dedi.
Efendim "düzgün ekmek" malzemesi şöyle:
1 litre günlük sütten yapılan taze lordan kalan peynir altı suyu(600 ml. kadardı sanırım) ,
1 kilo ruşeymli un,
2 bardak mısır unu,
2 yemek kaşığı kuru maya,
2 yemek kaşığı toz şeker,
1 yemek kaşığı tuz,
4 yemek kaşığı zeytinyağı,
2 yemek kaşığı elma sirkesi,
Yaparken önce bütün sıvıları, tuzu, şekeri karıştırdım. Ardından unları ve mayayı karıştırıp, sıvıları ekleyip 10 dakika kadar yoğurdum. Hafif tok bir hamur oldu.
Ağzı kapalı bir kapta ılık bir yerde 1 saat kadar beklettim, puf puf kabardı. Tekrar, iki üç dakika kadar tezgahın üstünde yoğurdum.
Tepsiye yağlı kağıt serdim. Baktım, elimdeki hamur kabarınca taşacak, dörtte birini kestim ayrıca şekil verdim. Küçük parça 30-35 dakika sonra pişmişti, büyüğün tam pişmesi 1 saati buldu.
Fırından çıkarıp, telin üzerinde soğuttum. Oldu size analı kuzulu!
Salı, Eylül 11, 2012
TUZDA LEVREK
"Mutfak maceraları" diye etiketledim ancak, tuzda levreği pişiren ben değilim.
Kadıkalesi'nde Yalı'da oturduk tatilin son akşamı. Önce gün batımını seyrettik saygıyla, sonra balık yedik, sohbet ettik ailece.
Tuzda levrek, o akşamın güzeliydi.
Masaya otururken levreği seçtik, o hazırlanırken Ege mezelerinden tattık. 40 dakikada pişer demişlerdi, "artık atın fırına" dedik.
Levreği çepeçevre tuzlu bir hamurla sarıp, odun ateşinde pişiriyorlar. Fırından çıkarınca, üstünü alevlendirip, sofraya getiriyorlar. Alevler sönünce tuzu kırıp, içinden kendi halince pişmiş nefis balığı çıkarıp, tabağınızda servis ediyorlar.
Budur:
Kadıkalesi'nde Yalı'da oturduk tatilin son akşamı. Önce gün batımını seyrettik saygıyla, sonra balık yedik, sohbet ettik ailece.
Tuzda levrek, o akşamın güzeliydi.
Masaya otururken levreği seçtik, o hazırlanırken Ege mezelerinden tattık. 40 dakikada pişer demişlerdi, "artık atın fırına" dedik.
Levreği çepeçevre tuzlu bir hamurla sarıp, odun ateşinde pişiriyorlar. Fırından çıkarınca, üstünü alevlendirip, sofraya getiriyorlar. Alevler sönünce tuzu kırıp, içinden kendi halince pişmiş nefis balığı çıkarıp, tabağınızda servis ediyorlar.
Budur:
Pazartesi, Eylül 10, 2012
YAZ BİTTİ !
Tatil bitti.
Bir de baktım, İstanbul'da yaz bitmiş biz yokken.
Geldik evimize, bir dolu iş: Bavul boşalt, çamaşır yıka, alışveriş yap, yemek pişir.
Geldim işime, masanın üstü boş diye bir an sevindim, boşunaymış. Bilgisayarda saklanmış beklerlermiş, meğer.
Bugün okul kitapları alınacak, işleri organize edip, bi koşu okula gitmem gerekiyor. Kızıma sordum, "sen gelecek misin?"
Cevap cesaret vericiydi: "sen alabilirsin tek başına, yapabilirsin anne!"
Hayır canım, ağlak yapmıyorum.
Tatilden dönmüşüm şunun şurasında, şikayet edecek ne var?
Kısa bir "merhaba" dedim size, şimdilik kaçıyorum.
Bir de baktım, İstanbul'da yaz bitmiş biz yokken.
Geldik evimize, bir dolu iş: Bavul boşalt, çamaşır yıka, alışveriş yap, yemek pişir.
Geldim işime, masanın üstü boş diye bir an sevindim, boşunaymış. Bilgisayarda saklanmış beklerlermiş, meğer.
Bugün okul kitapları alınacak, işleri organize edip, bi koşu okula gitmem gerekiyor. Kızıma sordum, "sen gelecek misin?"
Cevap cesaret vericiydi: "sen alabilirsin tek başına, yapabilirsin anne!"
Hayır canım, ağlak yapmıyorum.
Tatilden dönmüşüm şunun şurasında, şikayet edecek ne var?
Kısa bir "merhaba" dedim size, şimdilik kaçıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







