hani filmlerde olur, oğlan kıza en umulmadık zamanda evlenme teklif eder.
sonra kız bu teklifi romantik bir sevinçle kabul eder ve evlenip ömür boyu mutlu yaşarlar filan.
evet evet, haklısınız bütün bunlar sadece filmlerde oluyor.
geçende "amour" filmini izlerken "sanat mı hayatı taklit eder?" sorusu üzerinde düşünmüştüm.
anladığım, hayatın sanatı takliti her zaman hoş sonuç vermiyor.
dün gece, bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamak için gittiğimiz lokantada 70'lerin müzikleri çalar ve biz kendi alemimizde eğlenirken bir şey oldu:
arkamızdaki masadaki genç adam, karşısındaki genç kıza evlenme teklif etmiş.
olabilir, insan topluluk içinde de sevdiğine evlenme teklif edebilir. peki, bundan bizim nasıl mı haberimiz oldu?
çünkü, bu teklif dj'in anonsu ile tüm salona duyurulduğu gibi, garsonlar masaya alevli kocaman bir bardak içinde iki pipet bulunan kokteyl getirdi veee sıkı durun üstteki galerinin parmaklıkları arasından aşağıya doğru bir yüzük sallandırıldı, sonra da fotoğrafçı gelip çak çak flaşlar eşliğinde bu "an"ı ölümsüzleştirdi!
ben bu kadar "kisch" bir duruma tanık olmamıştım, daha önce. kendimi bienalde enstalasyon olarak yapılan bir canlı performansda hissettim, inanın.
bir dedikodu yapmadan duramayacağım; sanırım kız oğlanı geri çevirdi. zaten bütün "performans" süresince ne yüzü gülmüş, ne şaşırmış, ne de mutlu olmuştu.
kısa süre sonra lokantadan ayrılırlarken de pek bir mesafeli duruyorlardı...
Perşembe, Şubat 28, 2013
Çarşamba, Şubat 27, 2013
Salı, Şubat 26, 2013
bir küçük kase süt kaymağı
süt kaymağı yapmayı bilir misiniz?
annem komşu pembe teyzenin ineğinin sütünü tencereye koyardı kaynatmak için.
süt kaynamaya başlayınca başında durmak gerekirdi.
bir de süt taşmasın diye tencerenin üstüne doğru, yavaşça "püffff" diyerek üflemek...
yeteri kadar kaynayınca ocağın altı kapatılır ve ılınmaya bırakılırdı.
ve her defasında, sütün üzeri bir parmağa yakın kaymak bağlardı.
o kaymak bir kaseye alınır, buzdolabında keyfimizi beklerdi.
keyfimiz, genellikle okul sonrası eve dönüşte kaymağın ekmek üstüne sürülüp, parmak ucuyla bir tutam toz şeker ya da portakal kabuğu reçeliyle tatlandırılmasını arzu ederdi.
şimdilerde, her hafta evde süt kaynıyor ve eskisine göre daha küçük bir kase kaymak toplanıyor.
bu sabah çocukluğumdaki gibi yaptım, ekmeği süt kaymağıyla yedim.
ne var ki, annemin portakal kabuğu reçeli yaptığı güzelim yafa portakallarının yerinde yeller esiyor.
ne gam! bu defa üstünü mürdüm eriği reçeliyle süsledim.
bu kır evi de ne?
bilmem!
kaymak olsa olsa burada yapılır ve yenirmiş gibi geldi, sanırım.
annem komşu pembe teyzenin ineğinin sütünü tencereye koyardı kaynatmak için.
süt kaynamaya başlayınca başında durmak gerekirdi.
bir de süt taşmasın diye tencerenin üstüne doğru, yavaşça "püffff" diyerek üflemek...
yeteri kadar kaynayınca ocağın altı kapatılır ve ılınmaya bırakılırdı.
ve her defasında, sütün üzeri bir parmağa yakın kaymak bağlardı.
o kaymak bir kaseye alınır, buzdolabında keyfimizi beklerdi.
keyfimiz, genellikle okul sonrası eve dönüşte kaymağın ekmek üstüne sürülüp, parmak ucuyla bir tutam toz şeker ya da portakal kabuğu reçeliyle tatlandırılmasını arzu ederdi.
şimdilerde, her hafta evde süt kaynıyor ve eskisine göre daha küçük bir kase kaymak toplanıyor.
bu sabah çocukluğumdaki gibi yaptım, ekmeği süt kaymağıyla yedim.
ne var ki, annemin portakal kabuğu reçeli yaptığı güzelim yafa portakallarının yerinde yeller esiyor.
ne gam! bu defa üstünü mürdüm eriği reçeliyle süsledim.
bu kır evi de ne?
bilmem!
kaymak olsa olsa burada yapılır ve yenirmiş gibi geldi, sanırım.
Perşembe, Şubat 21, 2013
Aman an-neee!
- Anniş doğum günü hediyeni buldum
Aa, hediye mi ne güzel
- Senin bana alacağın yani...
Ben de sen bana hediye alacaksın sandım dı
- ........ Daha var sana
Benim geçmiş doğum günüm daha yakın...
- Olsun, sıradaki benimki. Söyliyim mi hediyemi
Söyleme sürpriz olsun!
- ...............................
Söyle söyle, hadi...
- David Guetta sahne önü bileti! Babamla ortaklaşa alabilirsiniz...
O kim ki?
- DJ
N'apıyooo?
- Aman anne DJ işte!
.................................
Aa, hediye mi ne güzel
- Senin bana alacağın yani...
Ben de sen bana hediye alacaksın sandım dı
- ........ Daha var sana
Benim geçmiş doğum günüm daha yakın...
- Olsun, sıradaki benimki. Söyliyim mi hediyemi
Söyleme sürpriz olsun!
- ...............................
Söyle söyle, hadi...
- David Guetta sahne önü bileti! Babamla ortaklaşa alabilirsiniz...
O kim ki?
- DJ
N'apıyooo?
- Aman anne DJ işte!
.................................
Çarşamba, Şubat 20, 2013
Bugün 1. cemre günü, havaya düşen cemrenin günü... Sanırım bulutlar engel oldu ve cemre havada asılı kaldı düşemedi.
Ne olurdu müsade etse de güzelim bahar dalları ışıldasa, artık?!
*Fotoğraf New York Muhtarı'nın geçen bahar anılarından.
Pazar, Şubat 17, 2013
HAYAT MI SANATI TAKLİT EDER, SANAT MI HAYATI?
Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva benim için iki önemli oyuncu.
İyi oyuncu olmalarının ötesinde, onlar unutamadığım iki film Un homme et une femme/Bir Erkek Bir Kadın ve Hiroshima, mon amour/Hiroşima Sevgilim filmlerinin zihnimde yaşayan karakterleri.
Şimdi onları Michael Haneke'nin Amour/Aşk filminde iki yaşlı ve yalnız insan olarak seyretmek, içimi iki kez sızlattı.
O hayalimde yaşayan genç film insanlarının "karakterlerin" de bir gün yaşlı insan olacağını düşündürdüğü için, hem de iki oyuncunun olağanüstü başarıyla yansıttığı yaşlı insanların gerçek hayattaki izdüşümleri, karşılıkları nedeniyle...
Hayatınızda, yakınınızda tanıdığınız yaşlı çiftler varsa, "AŞK" sizi daha derinden etkileyebilir.
Biz filmi seyrederken, evinde bulunduğumuz arkadaşımızın telefonu çaldı.
Arkadaşımız, çocukluğundan beri tanıdığı aile dostu yaşlı bir çiftten hasta olan kadın eşin az önce vefat ettiği haberini aldı.
Çok garip hissettik kendimizi, üzülmenin yanısıra sırtımız ürperdi. Adeta filmin anlattığı derin kederi tam içinde, çıplak gerçekliğiyle yaşadık.
Hayat mı sanat mı önden gidiyor, yol gösteriyor...
Ne dersiniz?
Cuma, Şubat 15, 2013
Perşembe, Şubat 14, 2013
Salı, Şubat 12, 2013
BİLİN BAKALIM!
Bir tabak kavurma. Sebze kavurması. Bilin bakalım neler var içinde?
Hadi ipucu vereyim, üç farklı sebze var orada. Sırayla tavaya atılmış, azıcık zeytinyağında kendi halinde suyunu salmış, çekmiş...
Veee tabii ki üstüne yumurta kırılmış...
Ooo! İşiniz iş!
Dört malzemenin birisi tamam, kaldı üç renk sebze.
Neler onlar?
Pazartesi, Şubat 11, 2013
İKİ FİLM BİRDEN
Geçen hafta sonu olduğu gibi, yine iki güzel film seyretme şansım oldu.
Aslında sinemada görmek istediğim iki film vardı; birincisi Daniel Day Louis aşkına seyredeceğim Lincoln, ikincisi zevkine güvendiğim referanslara dayanarak Tarantino'dan Django Unchained.
Çeşitli program değişiklikleri oldu ve sinemaya gitmek yerine, evde DVD izledik.
Çok Gürültülü ve Çok Yakın / Extremly Loud Incredibly Close, önceki senenin Oscar'da adı geçmiş filmlerinden.
Aynı isimli romandan sinemaya uyarlanmış. Film, babası 11 Eylül'de kulelerden birinde can veren küçük bir çocuğun, ölümü kabullenmek, isyan etmek, hayata tutunmak, korkularını yenmek mücadelelerini anlatıyor.
Yönetmen Stephen Daldry, defalarca izlemekten zevk aldığım "Billy Elliot" ve "Saatler" filmlerinin yönetmeni.
Bu filmdeki, duygusallık sömürüsü olabilecek konunun hakkını hiç zorlanmadan veriyor ve çok etkileyici bir anlatım tutturuyor.
Küçük çocuğun (adı Oscar) yaşadıkları karşısındaki cesaretini, hayranlık içinde ve gözü yaşlı şekilde seyrettim.
Yönetmenliğini ve baş rollerden birini Daniel Auteuil'ün yaptığı Kuyucunun Kızı / La fille du Puisatier de 2011 yılı filmi.
Olaylar İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırası yıllarda Provence'da geçiyor . Pascal altı kız çocuğu olan bir adam ve karısı son çocuğunu doğururken ölmüş. Adamın işi bağları sulamak için kuyu açmak. Karısının ölümünden sonra kızlarını düzgün yetiştirmek için uğraşıyor. Kızlar büyüyor, sevdaya düşüyor, zaman hızla değişiyor, savaş çıkıyor vee...
Bütün hikaye tek bir savaş sahnesi olmadan, ama onun etkisi her an hissedilerek anlatılıyor. Diğer yandan hayatta hiç savaş olmasa bile, insanların sade yaşamlarındaki dürüstlük, onur savaşları gerçek savaştan daha önemli.
Derim ki, bu iki film de hem sinema lezzeti hem de yaşam deneyimi bakımlarından seyredilmeyi hak ediyorlar.
Aslında sinemada görmek istediğim iki film vardı; birincisi Daniel Day Louis aşkına seyredeceğim Lincoln, ikincisi zevkine güvendiğim referanslara dayanarak Tarantino'dan Django Unchained.
Çeşitli program değişiklikleri oldu ve sinemaya gitmek yerine, evde DVD izledik.
Çok Gürültülü ve Çok Yakın / Extremly Loud Incredibly Close, önceki senenin Oscar'da adı geçmiş filmlerinden.
Aynı isimli romandan sinemaya uyarlanmış. Film, babası 11 Eylül'de kulelerden birinde can veren küçük bir çocuğun, ölümü kabullenmek, isyan etmek, hayata tutunmak, korkularını yenmek mücadelelerini anlatıyor.
Yönetmen Stephen Daldry, defalarca izlemekten zevk aldığım "Billy Elliot" ve "Saatler" filmlerinin yönetmeni.
Bu filmdeki, duygusallık sömürüsü olabilecek konunun hakkını hiç zorlanmadan veriyor ve çok etkileyici bir anlatım tutturuyor.
Küçük çocuğun (adı Oscar) yaşadıkları karşısındaki cesaretini, hayranlık içinde ve gözü yaşlı şekilde seyrettim.
Yönetmenliğini ve baş rollerden birini Daniel Auteuil'ün yaptığı Kuyucunun Kızı / La fille du Puisatier de 2011 yılı filmi.
Olaylar İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırası yıllarda Provence'da geçiyor . Pascal altı kız çocuğu olan bir adam ve karısı son çocuğunu doğururken ölmüş. Adamın işi bağları sulamak için kuyu açmak. Karısının ölümünden sonra kızlarını düzgün yetiştirmek için uğraşıyor. Kızlar büyüyor, sevdaya düşüyor, zaman hızla değişiyor, savaş çıkıyor vee...
Bütün hikaye tek bir savaş sahnesi olmadan, ama onun etkisi her an hissedilerek anlatılıyor. Diğer yandan hayatta hiç savaş olmasa bile, insanların sade yaşamlarındaki dürüstlük, onur savaşları gerçek savaştan daha önemli.
Derim ki, bu iki film de hem sinema lezzeti hem de yaşam deneyimi bakımlarından seyredilmeyi hak ediyorlar.
Cuma, Şubat 08, 2013
CAHİL CESARETİ ya da UN HELVASINI NASIL YAPTIM?
Dün akşam yemekten sonraydı, kızım "abur cubur dolabı"nı açıp uzun uzun inceledi. Ağzının tadına göre bişey bulamamış olmalı ki, "annik un helvası yapar mısın?" dedi.
Un helvası mı? E, ben hiç yapmadım ki!
"Sahi mi, zor mu peki? Babam geçen gün yapmıştı, çok güzel olmuştu."
Bak sennn, rekabet başladı. Yapmamak olur mu?
İyi ya, abinle internete bakın bir tarif bulun, ölçüsü neymiş anlayayım.
"Burada 2,5 bardak un, 2 bardak şeker, 250 gr. tereyeğı, 2 bardak süt yazıyor anne. Haa, bir de vanilya diyor"
Oooo! Çok olur o, tamam anladım ben. Yaparım şimdi.
Şöyle yaptım:
1 bardak un ile 80 gr kadar tereyağını kavurmaya koyuldum.
Un sararırken, 1 bardaktan az toz şekeri ekledim, kavurmayı sürdürdüm.
Ardından, kızımın "aman unutma anne" dediği toz vanilya ve 1 paket dolmalık çam fıstığı kavrulan karışıma eklendi.
Şeker, unun arasında biraz kahverengileşmeye başlayınca, 1 su bardağı sütü boca edip karıştırdım. I-ıh! Yetmedi. 1 su bardağına yakın süt daha koydum. Hımm, bu sefer oldu, helva toparlandı.
Dondurma kaşığıyla tavadaki mis kokulu karışımdan alıp, tabaklara üçer parça üleştirdim.
Birincisi, helvacı güzeli kızıma, ikincisi tarif bulucu oğluma, üçüncüsü oğulları ve kendisi tatlı seven üst kat komşuma...
Ben dip meraklısıyım, kendime tavanın dibinini ayırdım, oradaki bir kaşık helva bana düştü.
Fotoğraf diyeceksiniz...
Az yapmışım, çekmeyi akledene kadar bitti bile.
Komşum gece vakti telefon açıp, "kızım sen nasıl yaptın o helvayı pek lezzetliydi" dediğine göre, yakında yine un helvası yapacağım.
Fotoğraf o zaman artık.
.
Un helvası mı? E, ben hiç yapmadım ki!
"Sahi mi, zor mu peki? Babam geçen gün yapmıştı, çok güzel olmuştu."
Bak sennn, rekabet başladı. Yapmamak olur mu?
İyi ya, abinle internete bakın bir tarif bulun, ölçüsü neymiş anlayayım.
"Burada 2,5 bardak un, 2 bardak şeker, 250 gr. tereyeğı, 2 bardak süt yazıyor anne. Haa, bir de vanilya diyor"
Oooo! Çok olur o, tamam anladım ben. Yaparım şimdi.
Şöyle yaptım:
1 bardak un ile 80 gr kadar tereyağını kavurmaya koyuldum.
Un sararırken, 1 bardaktan az toz şekeri ekledim, kavurmayı sürdürdüm.
Ardından, kızımın "aman unutma anne" dediği toz vanilya ve 1 paket dolmalık çam fıstığı kavrulan karışıma eklendi.
Şeker, unun arasında biraz kahverengileşmeye başlayınca, 1 su bardağı sütü boca edip karıştırdım. I-ıh! Yetmedi. 1 su bardağına yakın süt daha koydum. Hımm, bu sefer oldu, helva toparlandı.
Dondurma kaşığıyla tavadaki mis kokulu karışımdan alıp, tabaklara üçer parça üleştirdim.
Birincisi, helvacı güzeli kızıma, ikincisi tarif bulucu oğluma, üçüncüsü oğulları ve kendisi tatlı seven üst kat komşuma...
Ben dip meraklısıyım, kendime tavanın dibinini ayırdım, oradaki bir kaşık helva bana düştü.
Fotoğraf diyeceksiniz...
Az yapmışım, çekmeyi akledene kadar bitti bile.
Komşum gece vakti telefon açıp, "kızım sen nasıl yaptın o helvayı pek lezzetliydi" dediğine göre, yakında yine un helvası yapacağım.
Fotoğraf o zaman artık.
.
Perşembe, Şubat 07, 2013
BAĞDAT CAFE
Blog yazmaya başlamamıştım henüz, yıl 2006.
Bazı blogları merakla okur, yeni yazılarını heyecanla beklerdim.
Blog yazarlarından bir tanesinin Dory'nin yaşadıklarını, verdiği mücadeleyi kısmen endişe, kısmen "bu kadarı da olmaz!" şaşkınlığıyla izlerdim.
Dory'in yaşadıklarını yazdığı Bağdat Cafe blogunun mottosu, "yaşama bağlılığın simgesi"dir.
Nasıl yaşama bağlı olunmaz?
Oğlunun velayeti için yıllar boyunca mücadele verip, her seferinde tekrar tekrar ilk baştan başlamak zorunda olan bir genç kadın, ancak yaşama bağlı olduğu için kendinde güç bulabilir.
Dory şimdi gerçek kimliğiyle karşımızda ve yeni bir mücadeleye başlıyor ya da mücadelesi devam ediyor.
Burada İrem'in ve Teoman'ın kavuşma ayrılmama mücadelelerinin bir öyküsü var.
Aylin Anne bu haftaki "Perşembe Anneleri" bölümünde onların öyküsünü anlatıyor.
Lütfen okuyun ve elinizden gelen bir destek varsa, esirgemeyin.
Bazı blogları merakla okur, yeni yazılarını heyecanla beklerdim.
Blog yazarlarından bir tanesinin Dory'nin yaşadıklarını, verdiği mücadeleyi kısmen endişe, kısmen "bu kadarı da olmaz!" şaşkınlığıyla izlerdim.
Dory'in yaşadıklarını yazdığı Bağdat Cafe blogunun mottosu, "yaşama bağlılığın simgesi"dir.
Nasıl yaşama bağlı olunmaz?
Oğlunun velayeti için yıllar boyunca mücadele verip, her seferinde tekrar tekrar ilk baştan başlamak zorunda olan bir genç kadın, ancak yaşama bağlı olduğu için kendinde güç bulabilir.
Dory şimdi gerçek kimliğiyle karşımızda ve yeni bir mücadeleye başlıyor ya da mücadelesi devam ediyor.
Burada İrem'in ve Teoman'ın kavuşma ayrılmama mücadelelerinin bir öyküsü var.
Aylin Anne bu haftaki "Perşembe Anneleri" bölümünde onların öyküsünü anlatıyor.
Lütfen okuyun ve elinizden gelen bir destek varsa, esirgemeyin.
Salı, Şubat 05, 2013
GİTTİLER, GEZDİLER, GELDİLER vee...
Bu fotoğraf Toscana'dan.
Sevgili arkadaşım, o güzelim elma ve ayvaları kış öncesinde sisli bir sonbahar sabahı bahçedeki ağaçlardan toplamış. Bana anlatmıştı, size de göstereyim istedim.
Bu fotoğraf Viyana'dan.
Sevgili kardeşim, müzeleri gezmeye gitmişti ve yoruldukça pastanelerde oturmaya...
Gezdikleri sergileri anlattı, dinlerken ağzımızda menekşe tadı...
Kutuda menekşe şekerlemesi var, nasıl nefis bir menekşe rayihasıyla ağızda dağılıyor, anlatamam.
Pazar, Şubat 03, 2013
UMUT IŞIĞIM
Haftasonu gördüğüm bir film, sinemanın değerini tekrar hatırlattı bana.
Uzun zaman sonra bir filmden gülümseyerek, umut duyarak çıktım. Peki, böyle olunca herşey yoluna girdi mi?
Hayır, ama malum "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey!"
Film "Umut Işığım".
Bir süredir sinemalarda oynuyordu, iki haftadır gitmek isteyip seans uyduramadığım için görememiştim.
Meğer oyuncularından biri (Jenifer Lawrence) halen Golden Globe almış ve diğer oyuncular (diğer başrol yakışıklı Bradley Coper), yönetmen vs. pek çok ödüle adaymış.
Filmin senaryosu, bir ilk kitaptan, Matthew Quick'in çok satan "The Silver Linings Playbook"tan uyarlanmış.
Kitap, şimdilerde Türkçe'ye çevrilmiş. Filmini kaçıranlara duyrulur.
Ayrıca, bir yerlerde oynuyorsa, filmini görmenizi öneririm. Delilik ve derin mutsuzluk içinde bile olsa, umut ışığı bulabileceğinize inancınız tazelenecek.
Cuma, Şubat 01, 2013
iSTANBUL SEMALARINDAN ARMAĞAN İLÂHİ GÜZELLİK
Bazen böyle oluyor işte!
Gün başlıyor. Trafik aksamıyor, yollar açık.
Sıkı bir çalışma, kısa sürede yoluna giren işler...
Bir arkadaşla dışarıda yenilen öğlen yemeği, bekleyen iş olmamasının rahatlığıyla fazladan dışarıda harcanan bir yarım saat daha.
Bir sergi var, bitiyor. "Hadi gezelim!"
Portakal Sanat ve Kültür Evi'nde Damien Hirst'in "Spin Paintings" sergisi, modern sanatın "sansasyonel temsilcisi" diyorlar ona.
Renkler capcanlı, coşturucu.
Finikülerden çıkıp iskeleye giderken, birisi "hişt" dedi sanki. Şöyle bir bakış geriye doğru, aman bu ne?
Muhteşem!
Günbatımı.
O an, bunu birilerine söylemek istiyorum, kimi arasam da gökyüzüne bak, kaçırma bunu desem?
En iyisi yüzkitabına fotoğraf eklemek.
Fekat saygıdeğer telefonum direnişte, "hafıza dolu, bazı dosyaları siliniz" buyurdu.
Yuh, ne hafızaymış! İçinde hepi topu 6 adet foto var, neyi siliyoruz?
Aklma cıvıltı şeysi geliyor, neyse buna itirazı yok telefonumun "Heyyy İstanbullular! Kafanizi kaldirip goge bakin, muhtesem bir gunbatimi var." yazmama izin verdi.
Yukarıdaki foto, Aslı Hayvanı'nın Kozyatağı civarından gördüğü günbatımının suretidir.
Zelda Capulet diyor ki:
"Olmaz mı? Dikkatli bak; zihnine:))"
El cevap:
Evet evet! :) Orada, hep orada kalacak...
O turuncular, kızıllar, morlar, eflatunlar, bordolar, şarabiler, griler, fümeler, fuşyalar...
Gördüm ben.
Tarihi yarımadanın hemen üstünde asılı duran kurşuni rengin altından, camii minarelerinin arasındaki incecik fuşya tabakanın mora dönüşmesini gördüm ben.
"Akşam indi" denir ya, onu gördüm.
Kim alabilir onu benden?
Gün başlıyor. Trafik aksamıyor, yollar açık.
Sıkı bir çalışma, kısa sürede yoluna giren işler...
Bir arkadaşla dışarıda yenilen öğlen yemeği, bekleyen iş olmamasının rahatlığıyla fazladan dışarıda harcanan bir yarım saat daha.
Bir sergi var, bitiyor. "Hadi gezelim!"
Portakal Sanat ve Kültür Evi'nde Damien Hirst'in "Spin Paintings" sergisi, modern sanatın "sansasyonel temsilcisi" diyorlar ona.
Renkler capcanlı, coşturucu.
Artık akşam yaklaşıyor. Saat beş.
"Farkında mısınız? Günler ne kadar uzamış!" Bu saatte hava aydınlık, henüz.
Bürodan çıkmadan dışarıya bir göz atış, kısa bir düşünce "gündüz pusluydu hava, bak açılmış şimdi, karşı kıyının arkasından tepeler dağlar gözüküyor."Finikülerden çıkıp iskeleye giderken, birisi "hişt" dedi sanki. Şöyle bir bakış geriye doğru, aman bu ne?
Muhteşem!
Günbatımı.
O an, bunu birilerine söylemek istiyorum, kimi arasam da gökyüzüne bak, kaçırma bunu desem?
En iyisi yüzkitabına fotoğraf eklemek.
Fekat saygıdeğer telefonum direnişte, "hafıza dolu, bazı dosyaları siliniz" buyurdu.
Yuh, ne hafızaymış! İçinde hepi topu 6 adet foto var, neyi siliyoruz?
Aklma cıvıltı şeysi geliyor, neyse buna itirazı yok telefonumun "Heyyy İstanbullular! Kafanizi kaldirip goge bakin, muhtesem bir gunbatimi var." yazmama izin verdi.
Yukarıdaki foto, Aslı Hayvanı'nın Kozyatağı civarından gördüğü günbatımının suretidir.
"Kızıllı mavili eflatunlu ilahi güzellik" fotosu sevgili Neolitik Hanım'ın Şişhane'den gördüğün sureti.
Yaşasın!
Sevgili dostlar da tanığı bu akşamın; hayran kalanlar, kızıl renkten hafif ürkenler, görüntüye kulaklarındaki müziği katık edenler...
Yine tıvıtlıyorum:
"İstanbul'da gun batimi senligi devam ediyor, Kabatas'tan Kadikoy'e geciyorum hersey gozumun onunde oldu bitti ve bir tek kare yok elimde:("
"Olmaz mı? Dikkatli bak; zihnine:))"
El cevap:
Evet evet! :) Orada, hep orada kalacak...
O turuncular, kızıllar, morlar, eflatunlar, bordolar, şarabiler, griler, fümeler, fuşyalar...
Gördüm ben.
Tarihi yarımadanın hemen üstünde asılı duran kurşuni rengin altından, camii minarelerinin arasındaki incecik fuşya tabakanın mora dönüşmesini gördüm ben.
"Akşam indi" denir ya, onu gördüm.
Kim alabilir onu benden?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













