....böyleymiş görünen.
Bu defa karlı bir yılbaşı akşamı olmayacak, iki gün öncesi tahmin edilenden ılık geçecek hava.
Olsun varsın!
Bu gün geçecek, bu gece geçecek, hatta Pazar günü de...
Sonra Pazatesi işe gideceğiz ve yeni takvim sayfasını göreceğiz, yazı yazarken 2011 yazacağız, aslında yazamayacağız hemen, şaşırıp bir kaç gün 2010 yazmaya devam edeceğiz.
Güle güle 2010!
Getirdiklerine teşekkürler, götürdüklerine sevgiler.
Hoşgelmişsin 2011!
.
Cuma, Aralık 31, 2010
Perşembe, Aralık 30, 2010
"KÜÇÜK SEVGİLİ"
Ankarada'yız. Sömestr tatili mi, bayram mı? Yılını bile hatırlayamıyorum ki! Sadece kış olduğu aklımda hayal meyal.
Yengem bizi sinemaya götürüyor, yaşıtımız kuzenlerimizle. Akün olmalı sinema, yoksa Kavaklıdere miydi?
"Küçük Sevgili" oynuyor sinemada. Şimdiki söyleyişle yıkılıyor ortalık, bir "Küçük Sevgili" fırtınası esiyor.
Mark Lester'a aşık bütün küçük kızlar! Mark Lester filmin başoyuncularından. Diğeri bir kız çocuğu.
Film birbirine aşık iki çocuğun evlenme kararı almaları ve bunu gerçekleştirmek için dünyayla(!) savaşmalarını anlatıyor.
Şimdi bana dahasını anlat deseniz yok aklımda; filmi çok sevmiştim, Mark Lester'a aşık olmuştum, kendimi Melody'nin yerine koymuştum, vs. vs.
Bizim film getirenlerimiz, her daim yaptıkları benzer bir hareketle, aslında "Melody" olan filmin adını sanırım daha çekici hale getirmek için olsa gerek "Küçük Sevgili" yapıvermişler.
Filmi hatırlayanlarınız oldu mu bilmiyorum, ancak, Bee Gees'in filmin müziklerini yapmış olduğunu söylersem ve şu unutulmaz şarkının da filmin müziklerinden olduğunu eklersem, belki anılarınızı aydınlatacak bir-iki kıvılcım daha çakar.
Buyrunuz:
.
Yengem bizi sinemaya götürüyor, yaşıtımız kuzenlerimizle. Akün olmalı sinema, yoksa Kavaklıdere miydi?
"Küçük Sevgili" oynuyor sinemada. Şimdiki söyleyişle yıkılıyor ortalık, bir "Küçük Sevgili" fırtınası esiyor.
Mark Lester'a aşık bütün küçük kızlar! Mark Lester filmin başoyuncularından. Diğeri bir kız çocuğu.
Film birbirine aşık iki çocuğun evlenme kararı almaları ve bunu gerçekleştirmek için dünyayla(!) savaşmalarını anlatıyor.
Şimdi bana dahasını anlat deseniz yok aklımda; filmi çok sevmiştim, Mark Lester'a aşık olmuştum, kendimi Melody'nin yerine koymuştum, vs. vs.
Bizim film getirenlerimiz, her daim yaptıkları benzer bir hareketle, aslında "Melody" olan filmin adını sanırım daha çekici hale getirmek için olsa gerek "Küçük Sevgili" yapıvermişler.
Filmi hatırlayanlarınız oldu mu bilmiyorum, ancak, Bee Gees'in filmin müziklerini yapmış olduğunu söylersem ve şu unutulmaz şarkının da filmin müziklerinden olduğunu eklersem, belki anılarınızı aydınlatacak bir-iki kıvılcım daha çakar.
Buyrunuz:
.
Çarşamba, Aralık 29, 2010
USUL USUL BÜYÜYOR
Önce toprağın üstünde, minik yeşil çıkıntılar vardı; hani şöyle bir elinle temizleyivermek isteyeceğin, ama altındaki soğanı görünce -pardon pardon!- yanlış yapmaktan çekinip, cayacağın.
Sonra, o minik çıkıntılar uzamaya başladı; hımm soğanların filizleri büyüyorlar!
Derken, o filizler boylandı da boylandı.
Aa! Ne görünüyor öyle? Ortalarından başka bişeyler -daha açık renkli bunlar- belirmeye başladı.
Tomurcuk onlar tomurcuk!
Şimdi bekliyorum. Onların büyümesini, çiçeklerin hangi renk açacaklarına dair tahminler yaparak bekliyorum.
Keşke diyorum, gün gün çekseydim fotoğraflarını, sümbül güncesi olurdu.
Öyle usul usul büyüdüler ki, farkettirmeden, sakince... Ancak bu kadarını yakaladım şimdilik.
.
Salı, Aralık 28, 2010
EBRU'YA CEVAPLARIMDIR
Yakışıklı oğlu Nehirİda'nın adıyla yazıyor Ebru.
Sadece oğlunu anlatmıyor, evindeki yeni bitkinin sevincini anlatıyor, hayat karşısındaki duruşunu, üzüntülerini, heyecanlarını, sağlığıyla ilgili sorunlarını yazıyor, bizimle paylaşıyor.
Ebru'yu çok takdir ediyorum; hayatı zorlaştıran bir hastalığı (ailevi akdeniz ateşi) var, sevgili arkadaşım ona kahramanca direniyor.
Yeni yıl'la ilgili bir mim gönderdi bana. Söz verdim "yazacağım", işte burada:
1-Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsunuz?
Yeni yıla girmek deyince, bundan saat 00:00 hali anlaşıyorsa, herhalde bu anda neş'em yerinde olmak isterim.
Kimlerle olduğum önemli de, daha önemlisi nerede olduğum.
Şimdiye dek bir kaç sene geceyarısı olduğunda deniz kenarındaydım, o senem su gibi geçti, keyifle anımsanan...
Bu sene de deniz kenarında olayım.
2-Yeni yılda beklentileriniz neler?
Yeni yıl, beklediklerimi verecek bir başvuru merciiyse eğer, sorularıma cevap versin, isterim.
Sorularıma cevap veremiyorsa eğer, akıl fikir versin bana o zaman, sorularıma cevapları ben bulayım.
3-Yeni yıl sence ne demek?
Yeni bir takvim demek!
Yeni tatil tarihlerini keşfetmek, doğum günleri hafta içine mi sonuna mı denk düşüyor diye bakmak, bayram tatillerini kırmızı kalemle yuvarlak içine alıp, o günlerde neler yapılabileceğinin hayalini kurmak demek.
4-Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursunuz?
"Gökkuşağına salıncak kurup dünyaya oradan bakınca" diyeceğim, "imkansız" diyeceksiniz.
Ben de diyeceğim ki, "birazcık gerçekçi olun lütfen, bu sefer imkansızı isteyin!"
5-Yeni yıla dair mesajın nedir?
Ben kimim ki, "yeni yıl mesajı" yayınlayayım? Bırakın onu "büyüklerimiz" yapsın!
Biz isteyelim, dileyelim, umalım, yaşayalım.
Ağız tadıyla...
.
Sadece oğlunu anlatmıyor, evindeki yeni bitkinin sevincini anlatıyor, hayat karşısındaki duruşunu, üzüntülerini, heyecanlarını, sağlığıyla ilgili sorunlarını yazıyor, bizimle paylaşıyor.
Ebru'yu çok takdir ediyorum; hayatı zorlaştıran bir hastalığı (ailevi akdeniz ateşi) var, sevgili arkadaşım ona kahramanca direniyor.
Yeni yıl'la ilgili bir mim gönderdi bana. Söz verdim "yazacağım", işte burada:
1-Yeni yıla nasıl ve kimlerle girmek istiyorsunuz?
Yeni yıla girmek deyince, bundan saat 00:00 hali anlaşıyorsa, herhalde bu anda neş'em yerinde olmak isterim.
Kimlerle olduğum önemli de, daha önemlisi nerede olduğum.
Şimdiye dek bir kaç sene geceyarısı olduğunda deniz kenarındaydım, o senem su gibi geçti, keyifle anımsanan...
Bu sene de deniz kenarında olayım.
2-Yeni yılda beklentileriniz neler?
Yeni yıl, beklediklerimi verecek bir başvuru merciiyse eğer, sorularıma cevap versin, isterim.
Sorularıma cevap veremiyorsa eğer, akıl fikir versin bana o zaman, sorularıma cevapları ben bulayım.
3-Yeni yıl sence ne demek?
Yeni bir takvim demek!
Yeni tatil tarihlerini keşfetmek, doğum günleri hafta içine mi sonuna mı denk düşüyor diye bakmak, bayram tatillerini kırmızı kalemle yuvarlak içine alıp, o günlerde neler yapılabileceğinin hayalini kurmak demek.
4-Yeni yılda ne olursa çok mutlu olursunuz?
"Gökkuşağına salıncak kurup dünyaya oradan bakınca" diyeceğim, "imkansız" diyeceksiniz.
Ben de diyeceğim ki, "birazcık gerçekçi olun lütfen, bu sefer imkansızı isteyin!"
5-Yeni yıla dair mesajın nedir?
Ben kimim ki, "yeni yıl mesajı" yayınlayayım? Bırakın onu "büyüklerimiz" yapsın!
Biz isteyelim, dileyelim, umalım, yaşayalım.
Ağız tadıyla...
.
Pazar, Aralık 26, 2010
LİMONLU HİNDİSTANCEVİZLİ KEK ya da AVUSTRALYA'DAN GELEN TARİF
Lilium Bosnacium, geçende bir ilke imza atarak (böyle deyince afilli oluyor di mi?) sayfasının ilk yemek tarifini yazmıştı. Fotoğraf çekmemiş, bir daha sefere demiş.
Tarif hoşuma gitti, üstelik mikserim bozulup tarihin derinliklerine karışalı yumurtası çok çırpılan tariflere yüz vermediğimden, yapımı kolay olması önemli.
Hemen konuya dahil oldum ve "ben bu keki yaparım, fotoğrafını da çekerim dedim!
İşe giriştim ve ilk dakikada "oldu mu şimdi, bu yağmurda kim dışarı çıkacak?" düğümüne dolandım!
Neden mi? Tarifte kabartma tozu var, bizim evde yok.
Hımm, ne yapmalı?
Bak, Endişeliperi karbonat ve limon suyu koyduğundan söz etmiş, onu mu denesem? Ya kabarmazsa?
Sonunda yağmurda markete gitme seçeneği karşısında evdeki karbonatı kullanmak ağır bastı ve kabartma tozu yerine, karbonat ve limon suyu ekleyip, keki çırptım.
Yağlanmış kek kalıbına hamuru döktüm, fırına verdim.
Yaşasın! Oldu!
Üstteki kek kalıbındaki boşluklarda ne vardı, derseniz cevabı yukardaki fotoda. Onlar ikram edildi, çaya eşlik edip çok sevilerek yendi ve "anne bu nefis olmuş, yine yap" tezahüratıyla sonuçlandı.
Efendim, tarif Liliumcuğumun blogunda, işte şuraya bir tık.
Vee, Avustralya'daki ablaya içten teşekkürler, bize bu lezzeti tattırdığı için.
.
Tarif hoşuma gitti, üstelik mikserim bozulup tarihin derinliklerine karışalı yumurtası çok çırpılan tariflere yüz vermediğimden, yapımı kolay olması önemli.
Hemen konuya dahil oldum ve "ben bu keki yaparım, fotoğrafını da çekerim dedim!
İşe giriştim ve ilk dakikada "oldu mu şimdi, bu yağmurda kim dışarı çıkacak?" düğümüne dolandım!
Neden mi? Tarifte kabartma tozu var, bizim evde yok.
Hımm, ne yapmalı?
Bak, Endişeliperi karbonat ve limon suyu koyduğundan söz etmiş, onu mu denesem? Ya kabarmazsa?
Sonunda yağmurda markete gitme seçeneği karşısında evdeki karbonatı kullanmak ağır bastı ve kabartma tozu yerine, karbonat ve limon suyu ekleyip, keki çırptım.
Yağlanmış kek kalıbına hamuru döktüm, fırına verdim.
Yaşasın! Oldu!
Üstteki kek kalıbındaki boşluklarda ne vardı, derseniz cevabı yukardaki fotoda. Onlar ikram edildi, çaya eşlik edip çok sevilerek yendi ve "anne bu nefis olmuş, yine yap" tezahüratıyla sonuçlandı.
Efendim, tarif Liliumcuğumun blogunda, işte şuraya bir tık.
Vee, Avustralya'daki ablaya içten teşekkürler, bize bu lezzeti tattırdığı için.
.
WHISTLER, GERSHWIN, İZLENİM, RAPSODİ, VİRTÜÖZ YORUMU NE DEMEKTİR VE...
Nocturne in Black and Gold: The Falling Rocket. 1874-77
Amerikalı izlenimci ressam James Abbott McNeill Whistler, bir seri resmine müzik eseri türlerinin adını vermiş, noktürnler, senfoniler, vs.
Amerikalı besteci piyanist George Gershwin, "Rhapsody in Blue" adlı eserini bestelerken, Whistlerin yukarıdaki iki eserinden etkilenmiş. Bu eserin ilk çalındığı gece Gershwin muazzam bir üne kavuşmuş.
Rapsody in Blue'yu bir-iki kez konserde dinlemişliğim vardır. Onun dışında banttan dinlediğimde aşina olduğum yorum L. Bernstein'in çaldığıdır. Bakın burada bestecisinin yorumu var.
Derken efendim, bu çarpıcı müziği, Borusan Filarmoni konserinde Fazıl Say'ın yorumuyla dinledim. Off, müthişti!
Fazıl Say, bis olarak, yine Gershwin'in "Porgy and Bess" operasından muhteşem balad Summertime'ı yorumladı. Belki bin defa Summertime dinlemişimdir; sözsüz olmasına rağmen bu kadar etkileyici olan başka bir yorumu bir kez daha denk düşüp dinleyebileceğimi sanmıyorum.
Virtüöz kime denir, bir sanat eserinin yorumu onun etkisini nasıl artırır, sanırım anladım.
.
Cuma, Aralık 24, 2010
USAGİ YILINA GİRİYORUZ, ŞANSINIZ BOL OLSUN!
Bir zaman sonra "Usagi" senesi başlıyor, ya da bizim dilimize çevirirsek "Tavşan" senesi.
Uzakdoğulular senelere isim veriyor, bileniniz vardır. Şimdi süren senenin adı "Kaplan". 3 Şubat 2011'de Tavşan yılı başlayacak.
Yıllara verilen isimler, aynı zamanda Çin astrolojisinin burçlarını da oluşturuyor.
Tavşan yılı doğumlular, zodyakın oniki burcu arasında en şanslı olanlar.
Tavşan insanları iyi yürekli, nazik, ağzı sıkı, sanat tutkunu, adalet duygusu gelişmiş kişilerdir.
"Ne yapacağı belli olmayan" özelliğiyle tanımlanan Kaplan yılınız nasıl geçti, bilemem. Yıllar kimimize bolluk bereket getiriyor, kimimize daha eli sıkı davranıyor. Kaplan özellikleri size yaramış olsun ya da olmasın, bu sene tavşan özellikleriyle daha yumuşak ve keyifli olacak sanki. Hislerim öyle söylüyor.
Çin yıllarına bakılırsa, doğum tarihim itibarıyla ben bir fareyim. Yaa!
Şuraya bakıp, hangi tarihte doğduysanız Çin astrolojisi burcunuzu öğrenebilirsiniz ve burcunuzun özelliklerini de...
Bakalım sonuçlardan memnun kalacak mısınız?
Bütün bu çok gerekli malumata nerden mi dolandım?
Hepsinin sebebi, Japonya'daki bir meslektaşımızdan gelen şu yukarıdaki yeni yıl kutlama kartı.
Tavşan yılında bol şans dilerim, hepinize.
Ve kendime!
.
Uzakdoğulular senelere isim veriyor, bileniniz vardır. Şimdi süren senenin adı "Kaplan". 3 Şubat 2011'de Tavşan yılı başlayacak.
Yıllara verilen isimler, aynı zamanda Çin astrolojisinin burçlarını da oluşturuyor.
Tavşan yılı doğumlular, zodyakın oniki burcu arasında en şanslı olanlar.
Tavşan insanları iyi yürekli, nazik, ağzı sıkı, sanat tutkunu, adalet duygusu gelişmiş kişilerdir.
"Ne yapacağı belli olmayan" özelliğiyle tanımlanan Kaplan yılınız nasıl geçti, bilemem. Yıllar kimimize bolluk bereket getiriyor, kimimize daha eli sıkı davranıyor. Kaplan özellikleri size yaramış olsun ya da olmasın, bu sene tavşan özellikleriyle daha yumuşak ve keyifli olacak sanki. Hislerim öyle söylüyor.
Çin yıllarına bakılırsa, doğum tarihim itibarıyla ben bir fareyim. Yaa!
Şuraya bakıp, hangi tarihte doğduysanız Çin astrolojisi burcunuzu öğrenebilirsiniz ve burcunuzun özelliklerini de...
Bakalım sonuçlardan memnun kalacak mısınız?
Bütün bu çok gerekli malumata nerden mi dolandım?
Hepsinin sebebi, Japonya'daki bir meslektaşımızdan gelen şu yukarıdaki yeni yıl kutlama kartı.
Tavşan yılında bol şans dilerim, hepinize.
Ve kendime!
.
Perşembe, Aralık 23, 2010
"15"
Ne hoş olursun sustuğunda, yokmuşçasına yanımda.
Duyarsın beni uzaktan, dokunamaz sana sesim.
Gözlerin gökte uçan kuş misali,
ağzınsa bir öpücükle mühürlü.
Ne varsa ruhumu dolduran, çıkarsın yüze
onlardan sen, ruhumla dolu olarak.
Sen, düş kelebeği, ruhuma çekmişsin,
bir sözcüksün karasevdadan.
Ne hoş olursun susutuğunda, yokmuşçasına yanımda.
Feryat edersin sanki, kuğuran kelebeğim.
Duyarsın beni uzaktan, ulaşamaz sana sesim de:
Bırak susayım ben de sessizliğinle.
Konuşayım da, bırak, bir lamba gibi parlak,
bir yüzük kadar sade sessizliğinle.
Gece gibisin, suskunluğun ve takımyıldızınla.
Yıldız sessizliğidir seninki, öyle saf, öyle uzak.
Ne hoş olursun sustuğunda, yokmuşçasına yanımda.
Öyle uzak, öyle bedbaht, ölmüşsün gibi.
İşte o zaman bir sözcük, bir gülüş yeter.
Şenlenir yine gönlüm, şenlenir doğru çıkmadığından hiçbiri.
Pablo Neruda,
Yirmi Aşk Şiiri,
Türkçesi Adnan Özer
Kırmızı Yayınları, 2007
Cahil cesareti gibi bir hareket yapmışım şiir bilmez halimle, Pablo Neruda şiiri okurken "bilin bakalım?" diyerek. Belki de iyiniyetli olup demeliyim ki, şiir kitabından fal tutarken şans yüzüme gülmüş, en güzel şiiri seçmişim.
Evet, bildiniz! Pablo Neruda'nın 20 yaşında yazdığı "Yirmi Aşk Şiiri" kitabındandı, dün İspanyolcasını yazdığım "15" şiiri.
Kitabı bitirdim.
Tamam tamam! Şiir kitabı öyle macera romanı okur gibi okununup bitebilemez. Okuyacağım elbet, yeniden ve yeniden.
Bu ilk okumada, "10", "14", "15" ve "20" en sevdiklerim oldu.
Dün "15"in bestelendiğini öğrenmiştim. Burak'ın verdiği linkteki şarkıyı çok sevdim. Buraya ekleyecektim, ne göreyim? Asıl Victor Jara söylemiş şarkıyı. Muhtemelen besteleyen de o, üstelik şarkı çok sevilen, bilinen, söylenen bir şarkı!
Bu durumda Victor Jara'nın söylediğini üste aldım, siz "Grupo Musicalizando de Colombia"nın söylediğini üstteki linkten dinleyebilirsiniz.
Bakın, bir şiir bulmacasından nerelere geldik. Şans buna denir değil mi?
.
Duyarsın beni uzaktan, dokunamaz sana sesim.
Gözlerin gökte uçan kuş misali,
ağzınsa bir öpücükle mühürlü.
Ne varsa ruhumu dolduran, çıkarsın yüze
onlardan sen, ruhumla dolu olarak.
Sen, düş kelebeği, ruhuma çekmişsin,
bir sözcüksün karasevdadan.
Ne hoş olursun susutuğunda, yokmuşçasına yanımda.
Feryat edersin sanki, kuğuran kelebeğim.
Duyarsın beni uzaktan, ulaşamaz sana sesim de:
Bırak susayım ben de sessizliğinle.
Konuşayım da, bırak, bir lamba gibi parlak,
bir yüzük kadar sade sessizliğinle.
Gece gibisin, suskunluğun ve takımyıldızınla.
Yıldız sessizliğidir seninki, öyle saf, öyle uzak.
Ne hoş olursun sustuğunda, yokmuşçasına yanımda.
Öyle uzak, öyle bedbaht, ölmüşsün gibi.
İşte o zaman bir sözcük, bir gülüş yeter.
Şenlenir yine gönlüm, şenlenir doğru çıkmadığından hiçbiri.
Pablo Neruda,
Yirmi Aşk Şiiri,
Türkçesi Adnan Özer
Kırmızı Yayınları, 2007
Cahil cesareti gibi bir hareket yapmışım şiir bilmez halimle, Pablo Neruda şiiri okurken "bilin bakalım?" diyerek. Belki de iyiniyetli olup demeliyim ki, şiir kitabından fal tutarken şans yüzüme gülmüş, en güzel şiiri seçmişim.
Evet, bildiniz! Pablo Neruda'nın 20 yaşında yazdığı "Yirmi Aşk Şiiri" kitabındandı, dün İspanyolcasını yazdığım "15" şiiri.
Kitabı bitirdim.
Tamam tamam! Şiir kitabı öyle macera romanı okur gibi okununup bitebilemez. Okuyacağım elbet, yeniden ve yeniden.
Bu ilk okumada, "10", "14", "15" ve "20" en sevdiklerim oldu.
Dün "15"in bestelendiğini öğrenmiştim. Burak'ın verdiği linkteki şarkıyı çok sevdim. Buraya ekleyecektim, ne göreyim? Asıl Victor Jara söylemiş şarkıyı. Muhtemelen besteleyen de o, üstelik şarkı çok sevilen, bilinen, söylenen bir şarkı!
Bu durumda Victor Jara'nın söylediğini üste aldım, siz "Grupo Musicalizando de Colombia"nın söylediğini üstteki linkten dinleyebilirsiniz.
Bakın, bir şiir bulmacasından nerelere geldik. Şans buna denir değil mi?
.
Çarşamba, Aralık 22, 2010
20'nin 15'incisi
15
Me gustas cuando callas porque estás como ausente,
y me oyes desde lejos, y mi voz no te toca.
Parece que los ojos se te hubieran volado
y parece que un beso te cerrara la boca.
Como todas las cosas están llenas de mi alma
emerges de las cosas, llena del alma mía.
Mariposa de sueño, te pareces a mi alma,
y te pareces a la palabra melancolía.
Me gustas cuando callas y estás como distante.
Y estás como quejándote, mariposa en arrullo.
Y me oyes desde lejos, y mi voz no te alcanza:
déjame que me calle con el silencio tuyo.
Déjame que te hable también con tu silencio
claro como una lámpara, simple como un anillo.
Eres como la noche, callada y constelada.
Tu silencio es de estrella, tan lejano y sencillo.
Me gustas cuando callas porque estás como ausente.
Distante y dolorosa como si hubieras muerto.
Una palabra entonces, una sonrisa bastan.
Y estoy alegre, alegre de que no sea cierto.
Hediye şiir kitabı.
Sayfayı açtım, şiirlerden fal tutayım niyetiyle, işte bu "15" çıktı.
İspanyolca bilmiyorum, kitap çeviri zaten. Türkçelerinin yanı sıra, orjinalleri de var.
Siz şimdi google'layıp şairi bulursunuz ya, öyle aramayın, tahmin edin fotoğrafa bakıp, mesela.
Sonra ben size yarın şiirin bizim dilimizde söylenişini ve şairini yazayım.
Olur mu?
.
Me gustas cuando callas porque estás como ausente,
y me oyes desde lejos, y mi voz no te toca.
Parece que los ojos se te hubieran volado
y parece que un beso te cerrara la boca.
Como todas las cosas están llenas de mi alma
emerges de las cosas, llena del alma mía.
Mariposa de sueño, te pareces a mi alma,
y te pareces a la palabra melancolía.
Me gustas cuando callas y estás como distante.
Y estás como quejándote, mariposa en arrullo.
Y me oyes desde lejos, y mi voz no te alcanza:
déjame que me calle con el silencio tuyo.
Déjame que te hable también con tu silencio
claro como una lámpara, simple como un anillo.
Eres como la noche, callada y constelada.
Tu silencio es de estrella, tan lejano y sencillo.
Me gustas cuando callas porque estás como ausente.
Distante y dolorosa como si hubieras muerto.
Una palabra entonces, una sonrisa bastan.
Y estoy alegre, alegre de que no sea cierto.
Hediye şiir kitabı.
Sayfayı açtım, şiirlerden fal tutayım niyetiyle, işte bu "15" çıktı.
İspanyolca bilmiyorum, kitap çeviri zaten. Türkçelerinin yanı sıra, orjinalleri de var.
Siz şimdi google'layıp şairi bulursunuz ya, öyle aramayın, tahmin edin fotoğrafa bakıp, mesela.
Sonra ben size yarın şiirin bizim dilimizde söylenişini ve şairini yazayım.
Olur mu?
.
Salı, Aralık 21, 2010
MELEKLER ŞEHRİ
Melekler Şehri; Los Angeles!
Melekler Şehri, Meleklerin Şehri; City of Angels!
Yıllar önce biri ilkokula başlamış, diğeri henüz yaşını dolmurmuş iki küçük çocuğu, işi, evliliği, hayatı idare etmeye çalışıyorum. En sevdiğim keyiflerimden biri sinemada film izlemek hayal olmuş, yetişemiyorum. Uzaktan uzağa "sinemalarda ne oynuyo"ru kaçırmıyorum yine de. Herkeslerin dilinde bir film var: Melekler Şehri/City of Angeles.
Ne kadar romantik, üstelik hüzünlü bir film! Anlatılıyor da anlatılıyor...
Hep olduğu gibi iki kampa ayrılmış insanlar, "aman o berbat film mi?"ciler ve "asrın en harika filmi"ciler kıyasıya laf yetiştiriyor birbirine. Meg Ryan ve Nicolas Cage'i beğenenler, beğenmeyenler, senaryoyu saçma bulanlar, taklit diyenler, şahane fikir diyenler, sadece müzikleri güzel diye kestirip atanlar, vs. vs.
Olmadı, bir türlü denk getirip filmi göremedim.
Filmin gösterildiği sezondan kaç zaman sonra, bir gece televizyonda denk geldim, seyrettim.
Senaryo yazarları arasındaki Wim Wenders'in "Kanatlarımın Altında Berlin" filmini seyretmiştim yıllar önce. Film oradaki "bizi izleyen melekler, dünyaya düşmeye karar veren melekler" izleğini aşık melek formunda yeniden yorumluyordu. Anlatılan hüzünlü aşk hikayesi ilgimi çekmişti, en çok.
Dün gece, kitabımı elime almadan önce, alışkanlıkla bir zaplama turu yapıyordum ki, yine Melekler Şehri'ni gördüm ve orada kaldım.
Romantik aşkın ebedi olmadığını, taş çatlasın dört sene ömrü olduğunu öğrenmişim ya arada geçen zamanda, filmi başka gözle seyrettim o nedenle.
Neyse, bu defa da filmin müzikleri çekti beni. Şahane bir soundtrack'i var. Dinlemeli, olmayan sarkıcı yok!
Burada fragman var, yeniden izlemek isteyene ya da nedir bu merakında olana.
.
Melekler Şehri, Meleklerin Şehri; City of Angels!
Yıllar önce biri ilkokula başlamış, diğeri henüz yaşını dolmurmuş iki küçük çocuğu, işi, evliliği, hayatı idare etmeye çalışıyorum. En sevdiğim keyiflerimden biri sinemada film izlemek hayal olmuş, yetişemiyorum. Uzaktan uzağa "sinemalarda ne oynuyo"ru kaçırmıyorum yine de. Herkeslerin dilinde bir film var: Melekler Şehri/City of Angeles.
Ne kadar romantik, üstelik hüzünlü bir film! Anlatılıyor da anlatılıyor...
Hep olduğu gibi iki kampa ayrılmış insanlar, "aman o berbat film mi?"ciler ve "asrın en harika filmi"ciler kıyasıya laf yetiştiriyor birbirine. Meg Ryan ve Nicolas Cage'i beğenenler, beğenmeyenler, senaryoyu saçma bulanlar, taklit diyenler, şahane fikir diyenler, sadece müzikleri güzel diye kestirip atanlar, vs. vs.
Olmadı, bir türlü denk getirip filmi göremedim.
Filmin gösterildiği sezondan kaç zaman sonra, bir gece televizyonda denk geldim, seyrettim.
Senaryo yazarları arasındaki Wim Wenders'in "Kanatlarımın Altında Berlin" filmini seyretmiştim yıllar önce. Film oradaki "bizi izleyen melekler, dünyaya düşmeye karar veren melekler" izleğini aşık melek formunda yeniden yorumluyordu. Anlatılan hüzünlü aşk hikayesi ilgimi çekmişti, en çok.
Dün gece, kitabımı elime almadan önce, alışkanlıkla bir zaplama turu yapıyordum ki, yine Melekler Şehri'ni gördüm ve orada kaldım.
Romantik aşkın ebedi olmadığını, taş çatlasın dört sene ömrü olduğunu öğrenmişim ya arada geçen zamanda, filmi başka gözle seyrettim o nedenle.
Neyse, bu defa da filmin müzikleri çekti beni. Şahane bir soundtrack'i var. Dinlemeli, olmayan sarkıcı yok!
Burada fragman var, yeniden izlemek isteyene ya da nedir bu merakında olana.
.
Pazartesi, Aralık 20, 2010
KEBAP
Sanmayın ki, bir yaş daha aldım diye mutfakta vakit geçirmekten vazgeçtim.
Haftasonu eğlencesi olarak yine mutfaktaydım ve harikalar yaratmayı sürdürdüm. (Böyle de mütevaziyim işte!)
Efendim bu gördüğünüz bir Malatya yemeği, kebap ya da yassı köfte.*
Esas olarak içli köftenin hamurunu avuç içinde yuvarlatıp, yassıltıp köfte haline getirmek olarak tanımlanabilecek bir yemektir.
Annem, içli köfte yaptığında artan bulgurlu hamurdan yapardı.
Kebap yapılır, suda haşlanır. Sonrası seçiminize göre, öyle sade de yiyebilirsiniz, çırpılmış yumurtaya bulayıp yağda kızartıp da keyfinize bakabilirsiniz.
Bu defa kebaplar içli köftesiz oldu. Malatya'lı anamın canı çekmiş, etle bulguru yoğurmuş, kebapları yapmış, haşlamış.
Bana da çırpılmış yumurtaya bulama, kızartma ve salata ile ayran hazırlama faslı kaldı.
Çocuklara ise, bayıla bayıla yeme...
*Yassı köfte/kebap tarifi ve başka yöresel tarifler için buraya göz atabilirsiniz.
.
Haftasonu eğlencesi olarak yine mutfaktaydım ve harikalar yaratmayı sürdürdüm. (Böyle de mütevaziyim işte!)
Efendim bu gördüğünüz bir Malatya yemeği, kebap ya da yassı köfte.*
Esas olarak içli köftenin hamurunu avuç içinde yuvarlatıp, yassıltıp köfte haline getirmek olarak tanımlanabilecek bir yemektir.
Annem, içli köfte yaptığında artan bulgurlu hamurdan yapardı.
Kebap yapılır, suda haşlanır. Sonrası seçiminize göre, öyle sade de yiyebilirsiniz, çırpılmış yumurtaya bulayıp yağda kızartıp da keyfinize bakabilirsiniz.
Bu defa kebaplar içli köftesiz oldu. Malatya'lı anamın canı çekmiş, etle bulguru yoğurmuş, kebapları yapmış, haşlamış.
Bana da çırpılmış yumurtaya bulama, kızartma ve salata ile ayran hazırlama faslı kaldı.
Çocuklara ise, bayıla bayıla yeme...
*Yassı köfte/kebap tarifi ve başka yöresel tarifler için buraya göz atabilirsiniz.
.
Pazar, Aralık 19, 2010
İNSANIN UFKUNU GENİŞLETENLERE SELAM OLSUN!
Dünyanın en güzel şehri diye nam salmış olanın, Venedik'in, en az kendi kadar namlı meydanı San Marco'daki çan kulesi bu gördüğünüz...
Kule 99 m. yüksekliğindeymiş.
Aşağıdaki yazıyı, çan kulesinin en üstündeki sütunlardan birine çakılmış bir plakada görmüştüm.
Google şeysine sordum, "buradan teleskopla insanın ufkunun genişletildiği"ne dair bir çeviri yaptı.
Evet, o yükseklikten bakanın ufku genişler, ister istemez.
Bir de bakan Galileo Galilei olursa!...
.
Kule 99 m. yüksekliğindeymiş.
Aşağıdaki yazıyı, çan kulesinin en üstündeki sütunlardan birine çakılmış bir plakada görmüştüm.
Google şeysine sordum, "buradan teleskopla insanın ufkunun genişletildiği"ne dair bir çeviri yaptı.
Evet, o yükseklikten bakanın ufku genişler, ister istemez.
Bir de bakan Galileo Galilei olursa!...
.
Cumartesi, Aralık 18, 2010
şehrin uyku hali
uyku kutusunda gibi hissettim kendimi
iş dönüşü deniz taşıtının arka sırasından öne doğru göz atınca gördüm
yolcuların çoğu uyuyor, uyukluyor ya da nazik tanımlamayla kestiriyordu
sabahlar gazete okuyarak, müzik dinleyerek geçiştiriliyor da, akşamüstü zor o çabayı sarfetmek
iş dönüşü saatlerinde şimdilerde, uyku gelip konuyor insanın yakasına
günler kısa, hava soğuk, uyku daha kolay bastırıyor göz kapaklarına, ağırlığıyla esir alıyor insanı
uyku kutusunda hissettim demem, isim uydurma isteğimden değil
sahiden japonya'da yer kıtlığı nedeniyle, üst üste yanyana yapılmış 6-8 tane tam otomatik sistemli kutuda uyku çekebiliyormuşsunuz
bu kutular da bir çeşit otelmiş, kapsül otel diyorlar
akla ziyan fikir gibi geliyor, değil mi?
japon icadı*
sorayım size
bizim şu koca şehirde yaptığımız ne?
işe gidip gelirken deniz üstü mü, rayların tıkırtısı mı, karayolu mu aldırmayan, her türlü taşıtta yan yana yan yana dizilip uyuklayan büyük şehir insanlarıyız
o yetmedi, evlerde tv karşısında uyuklayan bizleriz
ev dediğimiz de apartman daireleri
yine yan yana alt alta üst üste sıra sıra
garip değil mi?
uyumayan şehrin kutularda uyuklayan insanlarıyız
*japon icadı hakkında ayrıntı isteyen için tık
.
iş dönüşü deniz taşıtının arka sırasından öne doğru göz atınca gördüm
yolcuların çoğu uyuyor, uyukluyor ya da nazik tanımlamayla kestiriyordu
sabahlar gazete okuyarak, müzik dinleyerek geçiştiriliyor da, akşamüstü zor o çabayı sarfetmek
iş dönüşü saatlerinde şimdilerde, uyku gelip konuyor insanın yakasına
günler kısa, hava soğuk, uyku daha kolay bastırıyor göz kapaklarına, ağırlığıyla esir alıyor insanı
uyku kutusunda hissettim demem, isim uydurma isteğimden değil
sahiden japonya'da yer kıtlığı nedeniyle, üst üste yanyana yapılmış 6-8 tane tam otomatik sistemli kutuda uyku çekebiliyormuşsunuz
bu kutular da bir çeşit otelmiş, kapsül otel diyorlar
akla ziyan fikir gibi geliyor, değil mi?
japon icadı*
sorayım size
bizim şu koca şehirde yaptığımız ne?
işe gidip gelirken deniz üstü mü, rayların tıkırtısı mı, karayolu mu aldırmayan, her türlü taşıtta yan yana yan yana dizilip uyuklayan büyük şehir insanlarıyız
o yetmedi, evlerde tv karşısında uyuklayan bizleriz
ev dediğimiz de apartman daireleri
yine yan yana alt alta üst üste sıra sıra
garip değil mi?
uyumayan şehrin kutularda uyuklayan insanlarıyız
*japon icadı hakkında ayrıntı isteyen için tık
.
Cuma, Aralık 17, 2010
YERİNE GEÇMEK
Ergen oğlumu ve kızımı büyütürken, destek arıyorum zaman zaman.
Her ikisinin okullarında düzenlenen veli seminerlerini kaçırmamaya çalışıyorum, destek bulacağım düşüncesiyle.
Geçen hafta okulda gittiğim grup çalışmasında, çalışmayı yöneten rehber öğretmen, bizi ayağa kaldırdı ve biraz yürütüp, oturduğumuz sandalyelerden başkasına oturmamızı istedi. Sonra da, "şimdi çocuğunuzun yerine geçin" dedi, "onun gibi davranıp, onun gibi düşünün ve bize kendinizi tanıtın" .
Düşünüp hazırlanmamız için verilen bir kaç dakikanın sonunda, hazır olanlar yavaş yavaş çocukları olup, kendilerini anlatmaya başladılar.
Ben, oğlumun yerine geçebilmek için, cidden bocaladım. Nasıl düşünüyordur, kendini anlatacakken ne hissediyordur, kendini nasıl tanıtmak ister, bu dünyadaki yerini nasıl görüyordur?
Sonra, farkettim ki, oğlumun bir şey düşünürken yaptığı gibi, parmaklarımla trampet çalmaya, tempo tutmaya başlamışım! Hah, dedim içimden işte bir ipucu yakaladım. Sık sık tekrarladığında "aman oğlum, kes şu tımbırdamayı" eleştirisiyle müdahale ettiğim davranışı bana rehber oldu.
En azından anladım ki, ergen insanın içinde kopan fırtınalar ve kendini ifade isteği, bizim onları zapt-ı rapta almak isteklerimize rağmen ifade edilmeye muhtaç. Boşa değilmiş o tımbırtılar!
Galiba, karşımızda olduğunu sandığımız her insanı, her ilişkinin diğer tarafını anlamanın en iyi yolu, kısa bir süreliğine bile olsa, kendimizi tam olarak onun gibi hissetmek, onun yerine geçmek.
Belki de ona karşı bakış açımızı aydınlanmış bulacağız, davranışlarımızı dönüştereceğiz.
Devianart özellikli resim buradan.
.
Her ikisinin okullarında düzenlenen veli seminerlerini kaçırmamaya çalışıyorum, destek bulacağım düşüncesiyle.
Geçen hafta okulda gittiğim grup çalışmasında, çalışmayı yöneten rehber öğretmen, bizi ayağa kaldırdı ve biraz yürütüp, oturduğumuz sandalyelerden başkasına oturmamızı istedi. Sonra da, "şimdi çocuğunuzun yerine geçin" dedi, "onun gibi davranıp, onun gibi düşünün ve bize kendinizi tanıtın" .
Düşünüp hazırlanmamız için verilen bir kaç dakikanın sonunda, hazır olanlar yavaş yavaş çocukları olup, kendilerini anlatmaya başladılar.
Ben, oğlumun yerine geçebilmek için, cidden bocaladım. Nasıl düşünüyordur, kendini anlatacakken ne hissediyordur, kendini nasıl tanıtmak ister, bu dünyadaki yerini nasıl görüyordur?
Sonra, farkettim ki, oğlumun bir şey düşünürken yaptığı gibi, parmaklarımla trampet çalmaya, tempo tutmaya başlamışım! Hah, dedim içimden işte bir ipucu yakaladım. Sık sık tekrarladığında "aman oğlum, kes şu tımbırdamayı" eleştirisiyle müdahale ettiğim davranışı bana rehber oldu.
En azından anladım ki, ergen insanın içinde kopan fırtınalar ve kendini ifade isteği, bizim onları zapt-ı rapta almak isteklerimize rağmen ifade edilmeye muhtaç. Boşa değilmiş o tımbırtılar!
Galiba, karşımızda olduğunu sandığımız her insanı, her ilişkinin diğer tarafını anlamanın en iyi yolu, kısa bir süreliğine bile olsa, kendimizi tam olarak onun gibi hissetmek, onun yerine geçmek.
Belki de ona karşı bakış açımızı aydınlanmış bulacağız, davranışlarımızı dönüştereceğiz.
Devianart özellikli resim buradan.
.
Perşembe, Aralık 16, 2010
Çarşamba, Aralık 15, 2010
TEŞEKKÜR EDERİM HAYAT SANA!
bugün, bu yaşta olduğum için,
sevinçlerim, hüzünlerim, zevklerim, acılarım için,
gelenlerim, gidenlerim, kalanlarım için,
nefes aldığım her an ve tüm yaşadıklarım için,
....teşekkür ederim hayat sana!
.
sevinçlerim, hüzünlerim, zevklerim, acılarım için,
gelenlerim, gidenlerim, kalanlarım için,
nefes aldığım her an ve tüm yaşadıklarım için,
....teşekkür ederim hayat sana!
.
Salı, Aralık 14, 2010
1+49=?
bugünlerde sersem gibiyim!
son yazıda aklımın dağınıklığının sebeplerinden "uçan zaman"a dokunur gibi olmuştum ya, bugün artık ayan beyan itiraf ediyorum:
yarın yeni bir yaş alıyorum. sadece yaş değil aslında, bir dönemeç alıyorum. on yıllardan biri daha ardımda kalıyor.
ardımda kalıyor da, yeni gelecek on yıllar öyle sürüsüne bereket sayıda değil, artık.
kendimi şöyle bir yokluyorum, etrafımı saran duygu hüzün ve kayıp; gitti bitiyor!
idrak etmek üzere olduğum yaşın idrakedilebilemezliğinin ağırlığıyla hatalar yapıyorum, yanlış kararlar veriyorum, uçarı davranıyorum.
işte öyle sersem bir ruh hali içinde, durup duruyorum.
bu, henüz "1" olan! +49 nerede mi?
bilsem!?
.
son yazıda aklımın dağınıklığının sebeplerinden "uçan zaman"a dokunur gibi olmuştum ya, bugün artık ayan beyan itiraf ediyorum:
yarın yeni bir yaş alıyorum. sadece yaş değil aslında, bir dönemeç alıyorum. on yıllardan biri daha ardımda kalıyor.
ardımda kalıyor da, yeni gelecek on yıllar öyle sürüsüne bereket sayıda değil, artık.
kendimi şöyle bir yokluyorum, etrafımı saran duygu hüzün ve kayıp; gitti bitiyor!
idrak etmek üzere olduğum yaşın idrakedilebilemezliğinin ağırlığıyla hatalar yapıyorum, yanlış kararlar veriyorum, uçarı davranıyorum.
işte öyle sersem bir ruh hali içinde, durup duruyorum.
bu, henüz "1" olan! +49 nerede mi?
bilsem!?
.
Cuma, Aralık 10, 2010
ZAMANIN EFENDİSİ VAR MIDIR?
Bir kitap arıyordum, Cadde-i Kebir'de kitapçı dolaşıyordum.
Jacqueline de Bourgoing'in "Takvim, Zamanın Efendisi midir?" başlıklı cep kitabını görünce, "yine aklımda dolanan meselenin kitabı karşıma çıktı" deyip, kitabı aldım.
Aklımda dolanan konu zaman! Bu meşguliyet esas olarak, yeni bir yaş dilimi dönümüne girişime ramak kalışından ve yeni yılın eli kulağında oluşundan kaynaklanıyor.
Eski Romalılar "tempus fugit" derlermiş: Zaman uçar!
Hem de nasıl uçup uçup, gidiveriyor parmaklarınızın arasından.
Haa, dursa ne olacak diyeceksiniz? Muhtemelen felaket olurdu!
Canınızın sıkıldığı, kederlendiğiniz bir anda zamanın ne kadar yavaş aktığını düşünürseniz, zamanın durmuş olmasının ne ağır bir yük olacağını hissedersiniz.
Şu yazdıklarıma bakarsanız, zamanın izafi oluşu ortada.
İyi de bu kadar hislere ve yaşanan duruma göre değişen bir olguyu ille de ölçmek neden? Muhtemelen insanın kendisini bulunduğu noktaya göre tanımlamak istemesiyle ilgili bu arzu.
İnsanın insan olduğu zamandan beri içinde olduğu bir durum hakkında felsefe yaparak naif oluyorum, farkındayım. N'apalım, bu sıralar gerçeğim bu işte!
Amatör felsefeciliği bir tarafa bırakırsak, kitaptan çok hoş bilgiler edindim.
İnsan var olduğundan beri, zamanı ölçmek peşinde. Bunu kadim zamanlardan beri, dünyanın, ayın ve güneşin hareketlerine bakarak yaparken, takvimi oluşturmuş.
Felsefeci Paul Riccoeu "takvim, evrensel zamanla her bireyin yaşadığı zaman arasında bir köprü oluşturup, evrensel zamandan, yaşanılan zamandan farklı, herkesçe anlaşılabilecek, toplumsal bir zaman yaratır" demiş.
Takvimler çeşit çeşit. Nerdeyse her uygarlığın, her dinin kendine göre belirlediği bir takvim var. Sonra, gelişim içinde zamanın ölçüsü hakkında verilen radikal kararlar var.
Mesela, Fransız Devrimi sırasında bir süre, onüç sene kadar, devrim takvimi kullanılmış. Bakın burada çok hoş bilgiler var, bu konuda.
Zamanımızı şimdi de bu takvimle ölçüyor olsaydık, sonbahar ayı olan Frimaire'nin 20. gününde olacaktık.
Kaldı ki, zamanı bu şekilde, en azından teorik olarak ölçebilirsiniz. Burada, bakınız.
Efendim, bugün de zamanımızın sonuna geldik, size keyifli bir gün dilerim.
Haa bu arada, aradığım asıl kitabı henüz bulamadım, ona da sıra gelecek.
.
Jacqueline de Bourgoing'in "Takvim, Zamanın Efendisi midir?" başlıklı cep kitabını görünce, "yine aklımda dolanan meselenin kitabı karşıma çıktı" deyip, kitabı aldım.
Aklımda dolanan konu zaman! Bu meşguliyet esas olarak, yeni bir yaş dilimi dönümüne girişime ramak kalışından ve yeni yılın eli kulağında oluşundan kaynaklanıyor.
Eski Romalılar "tempus fugit" derlermiş: Zaman uçar!
Hem de nasıl uçup uçup, gidiveriyor parmaklarınızın arasından.
Haa, dursa ne olacak diyeceksiniz? Muhtemelen felaket olurdu!
Canınızın sıkıldığı, kederlendiğiniz bir anda zamanın ne kadar yavaş aktığını düşünürseniz, zamanın durmuş olmasının ne ağır bir yük olacağını hissedersiniz.
Şu yazdıklarıma bakarsanız, zamanın izafi oluşu ortada.
İyi de bu kadar hislere ve yaşanan duruma göre değişen bir olguyu ille de ölçmek neden? Muhtemelen insanın kendisini bulunduğu noktaya göre tanımlamak istemesiyle ilgili bu arzu.
İnsanın insan olduğu zamandan beri içinde olduğu bir durum hakkında felsefe yaparak naif oluyorum, farkındayım. N'apalım, bu sıralar gerçeğim bu işte!
Amatör felsefeciliği bir tarafa bırakırsak, kitaptan çok hoş bilgiler edindim.
İnsan var olduğundan beri, zamanı ölçmek peşinde. Bunu kadim zamanlardan beri, dünyanın, ayın ve güneşin hareketlerine bakarak yaparken, takvimi oluşturmuş.
Felsefeci Paul Riccoeu "takvim, evrensel zamanla her bireyin yaşadığı zaman arasında bir köprü oluşturup, evrensel zamandan, yaşanılan zamandan farklı, herkesçe anlaşılabilecek, toplumsal bir zaman yaratır" demiş.
Takvimler çeşit çeşit. Nerdeyse her uygarlığın, her dinin kendine göre belirlediği bir takvim var. Sonra, gelişim içinde zamanın ölçüsü hakkında verilen radikal kararlar var.
Mesela, Fransız Devrimi sırasında bir süre, onüç sene kadar, devrim takvimi kullanılmış. Bakın burada çok hoş bilgiler var, bu konuda.
Zamanımızı şimdi de bu takvimle ölçüyor olsaydık, sonbahar ayı olan Frimaire'nin 20. gününde olacaktık.
Kaldı ki, zamanı bu şekilde, en azından teorik olarak ölçebilirsiniz. Burada, bakınız.
Efendim, bugün de zamanımızın sonuna geldik, size keyifli bir gün dilerim.
Haa bu arada, aradığım asıl kitabı henüz bulamadım, ona da sıra gelecek.
.
Çarşamba, Aralık 08, 2010
AV MEVSİMİ
Son cümlemi baştan söyleyeyim ve siz de istemiyorsanız devamını okumayın, belki filmi etki altında kalmadan görmek isteyebilirsiniz.
Ben "Av Mevsimi"ni sevmedim!
Film boyunca "amma uzattılar lafı" ve "kestirmeden viraj aldı" duyguları arasında gidip geldim.
Bakınız, film emek verilerek, para harcanarak, oyuncular seçilerek yapılmış. Yiğidi öldür, hakkını ver! Gel gör ki, ben bu filme ısınamadım. Ne anlatmak istediğini anlayamadım.
Polisiye mi, polis filmi mi?
Deli aşk mı, delirten aşk mı?
Fakirliğin sefaleti mi, zenginliğe rağmen zavallılık mı?
Av mı, avcı mı?
CSI mı, memleket usulü dedektiflik mi?
Neyse işte!
Soruları böyle ardarda yazıp şişirebilirim de, konu o değil.
Ben diyorum ki, "Gönül Yarası"ndan sonra yine öyle saran bir film beklerdim Yavuz Turgul'dan. Olamamış, bence.
Bana sorarsanız, olan tek sahne, Kazım Koyuncu'nun "Hayde" türküsünün söylendiği sahne.
Yahu, bir de Cem Yılmaz her seferinde komedi oynayacak diye bir kural mı var? Zira, halkımız Cem Yılmaz'ın göründüğü bir çok sahnede başkası oynasa gülmeyeceği durumlara güldü. Buna koşullanmışlık mı diyoruz?
Oyunculuk demişken, Şener Şen'i mütekaid evkaf memuru tavrıyla oynatıp, cinayet masasının "avcı" lakaplı en akıllı polisinin "o" olduğuna inanmamızı beklerken, yönetmen ne düşündü merak ediyorum doğrusu.
Unutmadan söyleyeyim, bence filmin en başarılı ve polisiye olmaya en yakın tarafı Uğur İçbak'ın atmosfer yaratan görüntüleriydi.
Budur efendim maruzatım, hürmetler hepinize.
.
Ben "Av Mevsimi"ni sevmedim!
Film boyunca "amma uzattılar lafı" ve "kestirmeden viraj aldı" duyguları arasında gidip geldim.
Bakınız, film emek verilerek, para harcanarak, oyuncular seçilerek yapılmış. Yiğidi öldür, hakkını ver! Gel gör ki, ben bu filme ısınamadım. Ne anlatmak istediğini anlayamadım.
Polisiye mi, polis filmi mi?
Deli aşk mı, delirten aşk mı?
Fakirliğin sefaleti mi, zenginliğe rağmen zavallılık mı?
Av mı, avcı mı?
CSI mı, memleket usulü dedektiflik mi?
Neyse işte!
Soruları böyle ardarda yazıp şişirebilirim de, konu o değil.
Ben diyorum ki, "Gönül Yarası"ndan sonra yine öyle saran bir film beklerdim Yavuz Turgul'dan. Olamamış, bence.
Bana sorarsanız, olan tek sahne, Kazım Koyuncu'nun "Hayde" türküsünün söylendiği sahne.
Yahu, bir de Cem Yılmaz her seferinde komedi oynayacak diye bir kural mı var? Zira, halkımız Cem Yılmaz'ın göründüğü bir çok sahnede başkası oynasa gülmeyeceği durumlara güldü. Buna koşullanmışlık mı diyoruz?
Oyunculuk demişken, Şener Şen'i mütekaid evkaf memuru tavrıyla oynatıp, cinayet masasının "avcı" lakaplı en akıllı polisinin "o" olduğuna inanmamızı beklerken, yönetmen ne düşündü merak ediyorum doğrusu.
Unutmadan söyleyeyim, bence filmin en başarılı ve polisiye olmaya en yakın tarafı Uğur İçbak'ın atmosfer yaratan görüntüleriydi.
Budur efendim maruzatım, hürmetler hepinize.
.
ÇOCUKLUĞUN O EN SOĞUK GECELERİ
Hafta sonunda annem ve dayılarımla bir aradayken, laf lafı açtı. Eski zamanlardan "tayin olmak"tan söz edildi. Memur çocukları bilirler, görev gereği yer değiştirmeye tayin olmak denir(di).
Tayinlerin şimdiki hayatıma en önemli etkisi, "çocukluk arkadaşım" diyeceğim kimsenin olmaması. En eski arkadaşlıklarım, üniversitede başlayanlar. Çocukluk anılarını paylaşacağın, anlatıp tekrar haz alacağın kimse olmayınca, o günler eksik yaşanmış hissi veriyor. Bir tür olmayan çocukluk durumu!
İşte bu tayinlerden ilkinde, annem kardeşime karnı burnunda hamileyken bile -tam dokuz aylık!- bir kasabadan diğerine gidilmişti.
O zaman tayin kararnamesi vakitleri rastgeleydi; kış ortasında, çocukların okul durumu filan düşünülmeden insanlar "görev gereği" eşyalarını denkler, kamyonlara yükler, o kasabadan bu kasabaya giderdi.
O tayin seferinden hatırladıklarım -üç yaşındaydım- babamın yerine görev yapacak olan meslakdaşının eşyaları ve ailesiyle, henüz biz yola çıkmadan bizim ayrılacağımız eve gelmesi ve bir kaç gün ev ev üstüne yaşanmasıydı.
Bu durum muhtemelen, büyükler için ciddi sıkıntı kaynağı olmuştu, oysa, biz iki çocuk -diğer ailenin bir oğlu vardı- denkler arasında cirit atıp, eğlenmiştik. Hatta, kendimizi odalardan birine kitleyip, sonra kapıyı açamadığımız için heyecan yaşayıp, aslan babalarımız tarafından kurtarılmıştık!
Macera bu kadarla da kalmamıştı.
Yola çıktıktan sonra bir mola yerinde, gecenin karanlığında, tam merdivenden inerken jeneratörün de kesilmesi üzerine ortalık zifiri karanlığa gömülünce, annem merdivende yanlış tarafa basıp, trabzan olmayan yerden kayıp, yandaki çukura düşmüştü. Hatırlatırım, dokuz aylık hamile demiştim! Çukur da çukur; üç metre ve altı çöplük!
Çok şükür ki, ne annem ne de kardeşim bu işten bir zarar görmediler. Annemim bir kaç gün sancısını çekip, sonra sağlıklı bir doğum yapmıştı.
Hay Allah!
Nereden gelmiştim bu konuya?
Oysa size başka şeyler anlatacaktım, korku üzerine bir şeyler yazacaktım.
Neyse, sonra artık...
.
Tayinlerin şimdiki hayatıma en önemli etkisi, "çocukluk arkadaşım" diyeceğim kimsenin olmaması. En eski arkadaşlıklarım, üniversitede başlayanlar. Çocukluk anılarını paylaşacağın, anlatıp tekrar haz alacağın kimse olmayınca, o günler eksik yaşanmış hissi veriyor. Bir tür olmayan çocukluk durumu!
İşte bu tayinlerden ilkinde, annem kardeşime karnı burnunda hamileyken bile -tam dokuz aylık!- bir kasabadan diğerine gidilmişti.
O zaman tayin kararnamesi vakitleri rastgeleydi; kış ortasında, çocukların okul durumu filan düşünülmeden insanlar "görev gereği" eşyalarını denkler, kamyonlara yükler, o kasabadan bu kasabaya giderdi.
O tayin seferinden hatırladıklarım -üç yaşındaydım- babamın yerine görev yapacak olan meslakdaşının eşyaları ve ailesiyle, henüz biz yola çıkmadan bizim ayrılacağımız eve gelmesi ve bir kaç gün ev ev üstüne yaşanmasıydı.
Bu durum muhtemelen, büyükler için ciddi sıkıntı kaynağı olmuştu, oysa, biz iki çocuk -diğer ailenin bir oğlu vardı- denkler arasında cirit atıp, eğlenmiştik. Hatta, kendimizi odalardan birine kitleyip, sonra kapıyı açamadığımız için heyecan yaşayıp, aslan babalarımız tarafından kurtarılmıştık!
Macera bu kadarla da kalmamıştı.
Yola çıktıktan sonra bir mola yerinde, gecenin karanlığında, tam merdivenden inerken jeneratörün de kesilmesi üzerine ortalık zifiri karanlığa gömülünce, annem merdivende yanlış tarafa basıp, trabzan olmayan yerden kayıp, yandaki çukura düşmüştü. Hatırlatırım, dokuz aylık hamile demiştim! Çukur da çukur; üç metre ve altı çöplük!
Çok şükür ki, ne annem ne de kardeşim bu işten bir zarar görmediler. Annemim bir kaç gün sancısını çekip, sonra sağlıklı bir doğum yapmıştı.
Hay Allah!
Nereden gelmiştim bu konuya?
Oysa size başka şeyler anlatacaktım, korku üzerine bir şeyler yazacaktım.
Neyse, sonra artık...
.
Salı, Aralık 07, 2010
...KATRAN KARASI...
Son senelerde tanıdığım, bu yaştan sonra yakın arkadaşlık olur mu demeden, birbirimize kalbimizi sakınmadan açtığımız bir arkadaşım var.
Bu şarkıyı çok hoş söyler. Ne zamandır dinlememiştim, aklıma düştü.
Nilüfer'in sesi çok özeldir, severek dinlerim.
Ne var ki, yukardaki videoda ses kaydı çok iyi değil, burada ise görüntü yok.
Artık, hangisini tercih ederseniz, keyfinize göre...
.
Pazartesi, Aralık 06, 2010
CANLI PARA NE DEMEK Kİ?!
Televizyonu o kadar az seyrediyorum ki!
Kendi iradem dahilinde TV açtığım, sadece sabahları...
Evden çıkmadan önce haber kanalını açıp, "dün ne oldu bugün ne olabilir"in özetine ve hava durumuna baktıktan sonra TV ile işim olmuyor. Nadiren, akşam yarısından rastlayıp güncel bir tartışmaya ya da bir filme bakarsam tamamdır.
Haa, bir de annemi ziyaret ettiğimde o ne seyrediyorsa, ters açıdan gözüme ve kulağıma çarpanla diziler hakkında biraz fikrim var.
Geçen akşam, haftanın son gününün yorgunluğuyla TV karşısında uyuklarken bir yarışma programına* denk geldim. Kapatıp televizyonu uyuyacağım, ama, son anda sorulan soru yemek konulu olunca "dur bi bakayım" dedim.
Yarışmacıların, "aşağıdakilerin hangisi etli yemek değildir?" sorusuna verdiği yanlış cevap** bir yana, yarışmanın kendisi beni dehşete düşürdü!
Yarışmanın "para kucaklayan insan" hallerinin bana verdiği elem mi dersiniz...
Soruların saçma sapanlığının "bilgi yarışması" gibi sunulmasındaki acayiplik mi dersiniz...
İnsanların TV'ye çıkıp on dakikalığına ünlü olmaktaki heveslerine mi yanarsınız...
Ayy, yani!
O andan beri "bu kadar saçmalık ve aptallık nedir?" diye haykırasım var!
*Yarışma(!)yı anlatmayayım artık, merak ederseniz burada.
**Seçenekler; imam bayıldı, gulaş, hünkar beğendi, ali nazik'ti.
Yarışmacılar, imam bayıldı kesin değil o kıymalı dediler, gulaş nedir bilmiyoruz deyip, olsa olsa bilmediğimizdir deyip paraları gulaşa ve hünkar beğendiye ( o da etsizmiş!) yatırdılar ve kaybettiler.
Oyy, oy!
.
Kendi iradem dahilinde TV açtığım, sadece sabahları...
Evden çıkmadan önce haber kanalını açıp, "dün ne oldu bugün ne olabilir"in özetine ve hava durumuna baktıktan sonra TV ile işim olmuyor. Nadiren, akşam yarısından rastlayıp güncel bir tartışmaya ya da bir filme bakarsam tamamdır.
Haa, bir de annemi ziyaret ettiğimde o ne seyrediyorsa, ters açıdan gözüme ve kulağıma çarpanla diziler hakkında biraz fikrim var.
Geçen akşam, haftanın son gününün yorgunluğuyla TV karşısında uyuklarken bir yarışma programına* denk geldim. Kapatıp televizyonu uyuyacağım, ama, son anda sorulan soru yemek konulu olunca "dur bi bakayım" dedim.
Yarışmacıların, "aşağıdakilerin hangisi etli yemek değildir?" sorusuna verdiği yanlış cevap** bir yana, yarışmanın kendisi beni dehşete düşürdü!
Yarışmanın "para kucaklayan insan" hallerinin bana verdiği elem mi dersiniz...
Soruların saçma sapanlığının "bilgi yarışması" gibi sunulmasındaki acayiplik mi dersiniz...
İnsanların TV'ye çıkıp on dakikalığına ünlü olmaktaki heveslerine mi yanarsınız...
Ayy, yani!
O andan beri "bu kadar saçmalık ve aptallık nedir?" diye haykırasım var!
*Yarışma(!)yı anlatmayayım artık, merak ederseniz burada.
**Seçenekler; imam bayıldı, gulaş, hünkar beğendi, ali nazik'ti.
Yarışmacılar, imam bayıldı kesin değil o kıymalı dediler, gulaş nedir bilmiyoruz deyip, olsa olsa bilmediğimizdir deyip paraları gulaşa ve hünkar beğendiye ( o da etsizmiş!) yatırdılar ve kaybettiler.
Oyy, oy!
.
BAŞARDIM!
Hani geçen hafta niyet edip istediğim sonucu alamadığım ekmek çalışması vardı ya...
Hah, işte bu defa başardım!
Hem de iki çeşit yaptım.
Büyük olanının üzerinde deniz tuzu var.
Tam da, güneyde yapılan usulüne uygun, çıtır çıtır. Bizim pideler gibi değil bu çıtırlık, daha çok gevrek diye tanımlanabiliriz.
Küçük olanlar bebe cinsinden.
Hamurunda azıcık süt de var, biraz daha çok kabardılar.
Üstlerinde çeri domates ve rende parmesanla piştiler.
Şimdi gelsin, diğer çeşitler!
.
Hah, işte bu defa başardım!
Hem de iki çeşit yaptım.
Büyük olanının üzerinde deniz tuzu var.
Tam da, güneyde yapılan usulüne uygun, çıtır çıtır. Bizim pideler gibi değil bu çıtırlık, daha çok gevrek diye tanımlanabiliriz.
Küçük olanlar bebe cinsinden.
Hamurunda azıcık süt de var, biraz daha çok kabardılar.
Üstlerinde çeri domates ve rende parmesanla piştiler.
Şimdi gelsin, diğer çeşitler!
.
Cuma, Aralık 03, 2010
Perşembe, Aralık 02, 2010
ay'la venüs'ün sabahından...
bu sabah, ezandan biraz, gün aydınlandıktan az sonra...
oğlum kalkmış, okul için hazırlanırken, kızım henüz uykudayken,
çay suyunu ocağa koymuş, perdeyi açıyorken,
sabahçı kekliğimiz, şarkısını söylüyorken,
sabaha karşı durmuş olmalı rüzgâr, hafif pus var havada.
gökyüzünde ay hilâl, sol yanında bir yıldız*, pırıl pırıl...
içimi çekiyorum, ne güzellik bu! becersem de fotoğrafını çeksem.
alıyorum elime makineyi ama, pus artmış, bulutlar çoğalmaya başlamış.
zaten makinem beceriksiz, ben ondan da yeteneksiz...
olmadı işte!
oğlum koştu geldi, kardeşinin makinesiyle...
bulutlar da koştu geldi, önce yıldızı, sonra ayı kapladılar.
yok şimdi elimde o ana ait hiç bir şey, bu anıdan** başka.
*yıldız değil gezegenmiş o, venüs.
**kabul ederse, aydan atlayan kedi'nin anılarve hafızaya dair mimine cevabım bu olsun. hayat böyle anlattı anıyı bana.
.
oğlum kalkmış, okul için hazırlanırken, kızım henüz uykudayken,
çay suyunu ocağa koymuş, perdeyi açıyorken,
sabahçı kekliğimiz, şarkısını söylüyorken,
sabaha karşı durmuş olmalı rüzgâr, hafif pus var havada.
gökyüzünde ay hilâl, sol yanında bir yıldız*, pırıl pırıl...
içimi çekiyorum, ne güzellik bu! becersem de fotoğrafını çeksem.
alıyorum elime makineyi ama, pus artmış, bulutlar çoğalmaya başlamış.
zaten makinem beceriksiz, ben ondan da yeteneksiz...
olmadı işte!
oğlum koştu geldi, kardeşinin makinesiyle...
bulutlar da koştu geldi, önce yıldızı, sonra ayı kapladılar.
yok şimdi elimde o ana ait hiç bir şey, bu anıdan** başka.
*yıldız değil gezegenmiş o, venüs.
**kabul ederse, aydan atlayan kedi'nin anılarve hafızaya dair mimine cevabım bu olsun. hayat böyle anlattı anıyı bana.
.
Çarşamba, Aralık 01, 2010
ARMUT VE İNCİRE GÜZELLEME
Meyve tatlarını birbirine eklerken, kırmızı şarabı beraberliğin bağı olarak kullanmak, harika sonuçlar veriyor.
Daha önce şarapta armut yapmıştım, kâh çikolata soslu, kâh sade.
Bu defa meyveleri birlikte pişirdim.
Armut, kuru incir, yaban mersini, bir kabuk tarçın, kakule...
Üzerlerine de tatlı baden ve susamla birer çeşni daha kattım.
Bakalım beğenilecek mi?
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















