Perşembe, Ocak 31, 2008

GİLDA

İkinci Dünya Savaşı henüz bitmiş.
İnsanlar savaşın sıkıntılarını unutmak istiyorlar.
Henüz savaşla yüzleşecek filmlerin zamanı değil.
Aşk ve ihanet, üstelik başkalarınınki olursa, seyri hem zevk hem heyecan uyandıran duygular.

Melodramın ustası Charles Vidor yönetmiş.
Tüm zamanların en şuh kızılı olan Rita Hayworth ile zamanın yakışıklısı Gleen Ford oynamış.
Ortaya çıkan film unutulmaz,
GİLDA.

Gilda kumarhane sahibinin güzel karısı, Johnny'nin onunla eski bir ilişkisi varmış. Şimdi yıllar sonra, kocası eski sevgiliyi kötü bir durumdan kurtarıp, iş verince herşey birbirine karışıyor.

Çook eskiden TRT'de seyretmiştim, uzun süre etkilendiğimi hatırlıyorum.

Aşağıda görebileceğiniz videoda, "kızıl şaçlı güzel", film kadar meşhur Put the Blame on Mame şarkısını söylüyor, dans ediyor, rezalet çıkarıyor. Ve en sonunda meşhur tokat sahnesi var.

Salı, Ocak 29, 2008

BİBERLİ ÇİKOLATA

Dün, biryerlerde bambaşka bir şey satın alırken Lindt çikolatalarının satıldığı bir stand gördüm.
Hay, görmez olaydım.
İçlerinden biri dünden beri aklımdan çıkmıyor; chile biberli çikolata!
Meksika mutfağının iki demirbaşı birarada. Nasıl olur acaba?
Şaşkınlığıma denk geldi ya da pintiliğime, almadım.
Ne denir?

Tam da bunun üstüne bugün markette Madame Figaro dergisinin Şubat sayısının eki olarak, "Çikolata - Aşkın Tarifleri" başlıklı bir kitapcık görünce, artık bunu aldım.
Şubat'da "sevgililer günü" gazlaması var ya, şimdiden promosyonlar başlamış.
Konumuz bu değil. Onu, günü gelince mütalaa ederiz.

Bu kitapcıkta, çikolatanın tarihi, yapımı, çeşitli çikolatalı ürünler filan var. Tam bana göre, bir süre başucu kitabım bu olacak artık.
Tariflerden üçü, sıcak çukulata.
Biri Brezilya usulü; vanilyalı, tarçınlı ve kahveli, diğeri Viyana usulü; sütlü ve tatlı kremalı, üçüncüsü ise Meksika usulü; çuşka biberli, sütlü ve ballı.

Bu biberli tarifi ilk fırsatta deneyeceğim.

Yoksa acaba, yarın gidip, benim gibi akl-ı evvel bir meraklı alıp bitirmeden şu acı biberli Lindt çukulatasını alsam da, kısa yoldan sonuca ulaşsam mı?


İşin komik tarafı aradığım çukulatayı Lindt'in sitesinde bulamadım.
Örnek olarak bununla yetineceğiz, şimdilik.

Burayı tıklayın, bu konuyla kafayı bozan başkaları da olduğunu görün.


Pazartesi, Ocak 28, 2008

BUGÜN...

Bugün işe gitmedim.
Kızımın kolunun kontrolü için kliniğe gidecektik.
Sonra çiçeğim, kaybettiği iddia için bana film ısmarlayacaktı.
Zaten hava soğuktu.
Böylece, karşıya geçmeden, trafik bunaltısından payını en az almış bir gün geçirdim.

Kırık iyileşiyormuş, bir kaç gün sonra alçısı küçültülecek.

"Hairspray"a gittik. Eğlenceliydi.
John Travolta kadın rolü oynuyordu. Bu kadar mı erkek haline benzememek olur? Bambaşka biri gibiydi.

Dışardayken bayan S. aradı. Sağ bacağında bir kas yırtılması olmuş; bir hafta hiç ayağına basmadan, hareket etmeden yatması gerekiyormuş.
Morali bozuktu, üzüldüm.
Bu hafta ziyaretine gideyim, arkadaşımın.


Eve gelince, üç gün önce aldığım nergislerin mis gibi kokuları burnumu şenlendirdi.
Biraz solmaya başlamışlar. Olsun.


İşte kokuları canlı, kendileri hafif bayık nergisler.

Eve geldiğimizde çay zamanı olmuştu.
Tarifini Portakal Ağacı'ndan alıp, kısmen dikkatsizlik sonucu biraz değiştirdiğim muzlu keki yedik.
İşte size değiştirilmiş halinin tarifi:


Muzlu Parça Çikolatalı Kek

Malzemesi:

* 6 yemek kaşığı fındık yağı
* 1/2 su bardağı şeker
* 3 yumurta
* 2 adet ezilmiş olgun muz
* 1 su bardağı süt
* 3 su bardağı un (bir bardağı yulaflı un idi)
* 1 paket kabartma tozu
* 1 paket vanilya
* 3/4 su bardağı küçük kırılmış parça çikolata

Yapılışı:

1. Fırını 180 C'de ısıtın. Kek kalıbınızı yağlayın.
2. Şeker, yağ ve yumurtayı mikserle 3-4 dakika çırpın.
3. Ezilmiş muzları ve sütü ekleyip iyice karıştırın.
4. Kabartma tozunu ve vanilyayı una ekleyip, yavaş yavaş karışıma ekleyin. Biraz daha karıştırın.
5. En son çikolataları ekleyip tahta bir kaşıkla karıştırın.
6. Malzemeyi kalıba döküp 40-45 dakika pişirin. Yüzü kızarınca ısıyı 150C'ye düşürüp, üzerini alimünyum folyo ile kaplayın ve içi tamamen pişene kadar 10-15 dakika fırında tutun.
6. Piştikten sonra en az 20 dakika kalıbında bekletip tamamen soğumasını sağlayın.


Muzu ve çikolatası birbirini emmiş ve lezzeti artmış kek.


Sonra, akşam yemeği için zeytinyağlı kereviz pişirdim.

Genellikle, su yerine portakal suyu koyarım. Bu sefer unutmuşum.
Kerevizleri, içine bir yemek kaşığı un konulmuş limonlu suya doğrayıp, bir avuç daha önce dondurduğum bezelyeden, yarım küçük doğranmış havuç, bir küçük patates, bir-iki diş sarmısak, bir kaç dal doğranmış yeşil soğan ile pişirdim. Tuzunu ve zeyinyağını yemeğin altını söndürmeye yakın ekledim.

Oğlum beğendi, kızım yemedi. Çünkü, büyük sebzeseverdir, küçük ise sevmez.


Kereviz, yemekten önceki haliyle huzurunuzda.


Bayan E. aradı, bu gece kar yağar mı, arabayı aşağıya indirsem mi, dedi.
Onbirden sonra yağacakmış, indir istersen, dedim.
Garanti mi, dedi.
Allaam, şimdi de meteoroloji müdürü oldum, yaa!
Arkadaşlarımın nezdinde bir bilenim ya, bu da o bilmeye dahil, işte.

Bu durumu ve şikayetimi, "Bıçak Sırtı" az sonra başlayacak muhabbeti yaparken, bayan D.'ye de ispiyonladım.
O da beni destekledi, nasıl garanti verebilirim, di mi, ama?


Kar yağmadı henüz. Bekliyoruz.

Bugün de böyle geçti.

Cuma, Ocak 25, 2008

MY BLUEBERRY NIGHTS

İlk kez, bir filmin Türkiye'de gösterime çıkan adını başlığa yazmadım.
Bir film, bu kadar mı anlaşılmamış olarak isimlendirilir?
Pes, yani.
"Benim Aşk Pastam"mış!
Evet, içinde aşk var. Evet, içinde pasta olmasa bile pay, hadi daha çok bilinen şekliyle turta da var da, mesele o değil.

2007 yılı Cannes Film Festivali açılış filmi olmuş bir filmi, üstelik bu filmin yönetmeni Wong Kar Wai ise, istediğiniz kadar çoksatanamerikanfilmi kılığına sokmaya çalışın, "o" film çok satmaz işte.
"O" filme ya yönetmeni için, ya da oyuncuları için gidecek belirli sayıda seyirci vardır, onlar gider seyreder.
Üstelik, adına aldanıp gidenler filmle ilgili olarak, bilmiş bilmiş aman temposu ağır film, diye laf ederler.


Başroldeki Norah Jones'un ilk filmi. Oyunculuğunun devamı gelir mi, bilemem.
Diğer oyuncuların tümü; Jude Law, Natalie Portman, Rachel Weisz, David Strathairn çok iyiler.


Bir yerlerde yakalar ve seyrederseniz, filmin sakin akışına kendinizi bırakın.
O size, hikayeler anlatacak. Hiç acele etmeyen yatağında akan bir su gibi. Bazen durgun, bazen taşlara çarpıp çağıldayan.
İnsana güvenen saf kişilerin, hiç güvenmek bilmeyen kumarbazların, aşkından sonuna kadar vazgeçmeyen sıradan insanların anlatıldığı; siz dışardan izleyin diye, camların, ışıkların, seslerin araya girmesiyle biraz puslanmış, bir öykü.

Yönetmenin In the Mood for Love - Aşk Zamanı filmi, aşkı en dokunaklı anlatan filmlerdendir.
Bu film de aşkı anlatıyor. Kimisi yakan, kimisi umut veren aşkı.

Tamam.
Buraya kadar dayandıysanız, yazıyı okuduysanız, artık arkanıza yaslanıp, filmden kareler eşliğinde Norah Jones'u dinleyebilirsiniz.

Norah Jones - The Story

HANGİSİ KOLAY?

Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler Sobesine Cevaptır.

Talisciğim, bana bir sobe görevi vermiş idi. Bu güne dek, cevaplamadan geldim.
Sözüm söz.
Şimdi yazayım, hem de havamız değişsin.
Gerçi, bu da sıkıntılı bir konu.
Başlığa bakar mısınız?

Bir kere zorunluluk var: YAP!
Yapmaycam işte!
İşte bu tam benlik bir durum.
Bir işi yapmak zorunda olayım, varın siz ondan hayır bekleyin.
YAPMAM!
Yapmamak için elimden geleni ardıma koymam.

Mesele, işin zor veya kolay oluşu değil.
Zorunlu olma durumu.
Hani bazı kağıt oyunlarında "mecburcu" diye birisi olur, o eli açamayacak olsa da oyuna devam etmek zorunluluğu vardır.
Onun gibi.

Aslında, zor işlere daha kolay girişirim.
Bir de böyle bir tersliğim var.

Şincik, bu sobenin amacı illa ki bir dizi iş saymaksa, şu an okuyup görüş bildirmem beklenen protokol yerine bu yazıyı yazmış olma durumumu itiraf ederek, huzurlarınızdan ayrılayım.

Topu havaya atarken söylenecek isimlere gelince;
Mitmit ve Çoban diyerek, kaçıyorum.



Norman Rockwell

Bu seneki ajandamın ressamından, her zaman yapmayı en çok istediğim şeyi yapan bir genç kız resmi ekleyerek, konuyu noktalıyorum.

Perşembe, Ocak 24, 2008

KELEBEK VE DALGIÇ- LE SCAPHANDRE ET LE PAPILION

Bir süredir talihsiz serüvenler dizisi yaşıyoruz. Kızımın kolu, bunların en ağırı oldu.
Tamam, çok şükür, o kadar vahim bir durum yok da yine de hayatın sıradan, sıkıcı akışını özledim.
Örneğin, bu sabah kafamı mutfak dolabının köşesine gömmem gerekli değildi.
Doktorun verdiği ilacın yan etkisi olmasa da olurdu.
Bugün hava bu kadar gri olmasa kendimi daha iyi hissederdim.
Vs. vs. vs.

Oysa, daha haftasonunda gördüğüm,
"Kelebek ve Dalgıç" bu küçük aksiliklerin mızmızlanmaların bir tarafa, bazı kocaman dramların bile nasıl altedilebileceği öyle ustalıkla anlatıyordu ki.

Hem yönetmen -aslında ressam yönetmen-
Julian Schnabel'in anlatımına, hem de bu kadar ağır bir hastalığa rağmen sadece hayata asılmayı değil, insanlarla olağanüstü başarılı şekilde iletişim kurmayı başaran Jean-Dominique Bauby'nin direncine hayran kalmıştım.

Schnabel, yönettiği üçüncü film Kelebek ve Dalgıç'la, geçen sene Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü, bu sene de en iyi yönetmen ve en iyi yabancı film Altın Küresi'ni aldı. Tüm bu ödüller, yönetmenin ressamlıktan yönetmenliğe geçişin layıkıyla üstesinden geldiğinin kanıtı.

Yukardaki paragrafa tıkladığınızda, Erman Ata Uncu'nun film ve yönetmeniyle ilgili Radikal2'de yayınlanan bir yazısını okuma ihtimaliniz var.
İhtimaliniz diyorum, biraz önce yazıyı kopyalayıp tıkladığımda istediğim sayfanın açılamadığını gördüm. Belki, talihsizlik size işlemez.

Filmin fragmanının videosunu, birkaç gün önceki "Altın Küre" ödülleri yazısına eklemiştim. Youtube yeniden kapatılmadıysa, ilgili yazının sonunda fragmanı görebilirsiniz.

Ben en iyisi size, yönetmenimizin ressam olarak imza attığı bir işi ekleyeyim.
Buyrun bakın.




The Student of Prague (1983 )
Solomon R. Guggenheim Museum
New York


Salı, Ocak 22, 2008

YEŞİL AĞAÇ KIRIĞIYMIŞ

Dün akşamüstü, her Pazartesi yaptığım gibi, okul takımının voleybol antremanına kalan kızımı karşılamak üzere, işten erkence çıktım.
Tam dolmuşa binmek üzereyken, cep telefonum çaldı. Meydan gürültülü, ses kötü geliyor. O hengamede kızımın okul müdürünün adını güç bela duydum. Ardından da, .... antremanda ufak bir kaza....., ........sesini duyun isterseniz......, .......hemşire hanım çatlak olabilir diyor......, .......sizi beklemeden röntgen çektirmeye götürelim, isterseniz..... sözlerini duydum.
Kızımla konuştum, sesi ağlamaklı çıkıyordu. (Sonradan öğrendim, canı yanıyormuş, ağlıyormuş.)
Hemşire hanımla hangi kliniğe götürüleceği konusunda anlaştık.
Kızımın babasını arayıp durumu haber verdim, gel istersen, dedim. Hemen yola çıkıp beni aldı, karşıya geçtik.
Kliniğe ulaşmadan az önce hemşire aradı; röntgen çekildi, sol kolda kırık var, alçıya alınması gerekiyor dedi. Beş dakika sonra doktorla konuşuyorduk.

Doktor, "yeşil ağaç kırığı" bu, dedi. Birazcık yerinden oynamış, yerine oturtup alçıya alacağız, şimdi siz biraz dışarda bekleyin diye bizi odadan çıkarttı.
Kızım, o an bağırmış. Onu duymayalım diye dışarı çıkarılmışız.
Şükür ki, kırık yerine oturtulduktan sonra kazadan sonra sürmekte olan acısı dindi.
Sonra alçı yapıldı. Bir hafta dirsek üstüne kadar, iki hafta dirsek altından olarak, üç hafta alçıda kalacak.
Tekrar röntgen çekildi, kırığın alçı sonrası durumu kontrol edildi.
Sigortayla görüşülüp, muaftı, değildi, faturayı kim ödeyecekti faslı geçirildi.

Okula gidip, kızımın eşyalarını aradık. (Kaza antremanda olduğu, kliniğe şort, tişörtle gelmişti.) Şaşkınlıktan söylemeyi unutmuşlar, sonradan eşyaların kızımı taşıyan okul aracında unutulduğu anlaşıldı.

Eve geldik.
Kızım, akrabalara ve arkadaşlara olayı anlatıp geçmiş olsun dileklerini kabul etti.

Gece biraz ağrısı oldu, yine de uyuyabildi.

Bu sabah hatır sorma telefonlarına cevap verirken keyfi yerindeydi.











Kızım, geçen sene, piyano çalmak istemişti. İki ay kadar ders aldı.
O arada bir gün, yine voleybol antremanında, sağ koluna çarpan hızlı bir top bileğini çatlattı. Bir ay atelle dolaştı, piyanoya veda edildi.

Bu sene de tam gitar resitali sonrası yine spor kazası oldu. Bu durumda, gitar bir süre odanın köşesinde yalnız kalacak.
Sanırım, çiçek kızımın, müzik kariyeri ile spor kariyerini birbirinden ayırması gerekiyor.
Müzik, sporun kazalarına kurban gidiyor, ne yazık ki.



Ya da, en iyisi yavruma nazar boncuğu takayım.


Pazar, Ocak 20, 2008

RESİTAL


Elektra bilmiş.
İki gündür sesin çıkmadı. Bir konser yazısı bekliyorum, diyor.
Nasıl bir hissetmek bu, yahu?

Cuma akşamı, kızımın okulunda, haftasonu müzik kurslarına katılan öğrencilerin birinci dönem çalışmalarını sergiledikleri bir resital düzenlenmişti.

Önce, minikler sahneye çıktılar. Piyanoda, orgda küçük parçalar çaldılar. Üstelik parça anonslarını kendileri yaptılar. Çok heyecanlı ve olağanüstü tatlıydılar.

Sonra sıra büyüklere geldi. Bu defa, gitar çalanlar bir grup olarak sahneye çıkıp, birlikte çaldılar. Kızım, dört delikanlının arasında tek çiçekti.

Ben, oğlumun deyimiyle "japon-anne" olarak görev başındaydım.
Oğlum ve babası daha arkada otururken, fotoğraf çekmek amacıyla kendimi ön sıraya attığım için bu ünvana layık görüldüm.

Konser sonrası kızımın heyecanı ve sanki gitar çalmak isteyen kendisi değilmiş gibi dayattığı itirazları sönmüştü.
Demek sahne tozu yutmak, o kadarcık kısa süre için bile olsa, insanı nasıl daha çoğunu istemeye yönlendiriyor.
Şimdi sıra ikinci dönem voleybol okul takımının yapacağı maçlarda.
Bakalım, "voleybolu seviyorum, maç yapmayı değil" itirazları maçlar kazanılınca ne şekle dönecek?

Cuma, Ocak 18, 2008

İĞNEADA'DA BİR YILBAŞI

Bunu anlatmak, Neolitik Hanım yılbaşı hikayeleri anlattığında aklıma gelmişti.
Bugün sıra geldi.


Tam bir senedir evliydik.

1989 yılı bitiyor. Yeni bir on yıl başlayacak; 90lar.
Hayatımızın en hareketli ve verimli on yılı belki de.
Ancak biz henüz oralara gelememişiz.
Başımız buyrukluğumuz ve kendimizi ispat tasamız sürmekte.
Yılbaşında aile seremonilerinden uzak olmak istiyoruz.

O sıralarda henüz iki senelik evli olduğu karısından ayrılmış bir arkadaşımız var, bay M.
Keyfi kaçık, korunmaya muhtaç adeta.
Görünüşe göre, biz onu evlat edinmişiz. Heryere birlikte gidiyoruz.
Eh, yılbaşı için İstanbul'dan uzaklaşırken onu da yanımıza alıyoruz.

Hedefimiz Karadeniz'in en kuzeybatı ucunda, Bulgaristan'a en yakın noktadaki küçük bir sahil kasabası, İğneada.

İğneada'ya daha önce, iki-üç sene mi nedir, ben gitmişim. Kardeşim ve müstakbel eşiyle. Yanımızda başka bir arkadaşımız da var mıydı? Orman İşletmesinin bungalovunda mı kalmıştık bir gece, neydi? Yoksa ben bunu tamamıyla uyduruyor muyum?
O vakit bahardı, olsa olsa. Kışın soğuk ve en karanlık günleri değil.

30 Aralık günü, henüz yeni alınmış, daha taksitleri tamamlanmamış, eski ve onurlu arabamızla (bilmem kaç model bir Volvo idi, çok eğlenceli hikayeleri olan komik bir arabaydı, sonra anlatırım) haritamız elimizde, yiyecek sepetimiz hazırlanmış olarak yola çıktık.

Çerkezköy, Saray, Vize deyip, Istrancaları aşıp, Yıldız dağını geçip, Demirköy üzerinden İğneada'ya gidiyoruz.
Çok güzel bir çam, köknar, ladin ormanından geçiyoruz. Uçuşarak tül perde iner gibi, ince, sessiz bir kar başlıyor.
Hava kararmadan İğneada'ya ulaşıyoruz. İn cin top oynuyor. Yılbaşı mılbaşı kimsenin umrunda değil orada. Sokakta bir iki çocuk patlak bir topun peşinden koşuyor. Pansiyon ararken sorduğumuz sorulara nerden düştü bu uzaylılar acep, bakışlarıyla karşılık veriyorlar. Güç halle başımızı sokacağımız bir dam buluyoruz. Adı pansiyon da, yazın deniz hamamı için gelenler düşünülmüş yapılmış, eve ek bir oda. Üç tane tek kişilik yatak, bir de odun sobası var. Hela, evin dışında olmasa da girişe yakın, yani buz gibi.

Çantamızı odaya koyup, yol yorgunu şöyle bir oturuyoruz ki elektrik kesiliyor.
Eh, karnımız acıktı. Bari gidip karnmızı doyuralım diyoruz. Gelgelim karanlıkta meydanı ancak bulmuşken anlıyoruz ki, orada açık tek bir esnaf lokantası var. Menüde de öğlenden kalmış salçalı karnıbahar yemeğinden başka bir şey yok.

Kös kös odamıza dönüyoruz. Sobayı yakıyoruz. Yolda gelirken içindekileri pek tüketmediğimiz yiyecek sepeti ortaya çıkıyor. Haşlanmış tavuk ve patatesle karın doyuruluyor.

Sıcak soba nedeniyle rehavet çöküyor. Uyumak için erken. Deniz kenarına inip bir bakalım diyoruz. Zifiri karanlık. Rüzgar şiddetle esiyor. Deniz uğulduyor ve sulu kar yağıyor. Üstümüzdeki anorak, bere, kaşkol, eldiven ancak onbeş dakika dayanmamıza yetiyor. Bu arada elektrik geliyor. Odamıza dönüp, ısınırken uyuyakalıyoruz.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra yine deniz kenarındayız. Yürüyoruz.
Deniz kabuğu ve taş topluyoruz. O kabuklar, yedi denizden topladığımız diğer kabuklarla birlikte, evimizde büyük bir cam kabın içinde durur.

Hatırladığım; tarassuthane (gözlemevi) gibi bir yere kadar -kumsalın en kuzeybatı ucuydu, sanırım- gittiğimiz, orada eski bir Rus kuzinesiyle ısınmaya çalışan bekçi amcayla sohbet ettiğimiz, kıyıya yakın bir yerde kuş avlayan birkaç adamı -tüfekli avcıları yani- kuşları niye vuruyorsunuz, ayıp değil mi bu yaptığınız diye azarladığım. Bu son sahne üzerine kocam ve bay M., kadın delirdi, ya bu adamların tepesi atar da tüfeklerini üstümüze çevirirlerse diye beni apartopar oradan uzaklaştırdılar.

Sonra pansiyonda birşeyler yedik. Sepettekiler bitmemişti henüz, börek, ekmek peynir çukulata vardı, yenilip karın doyurulacak. Hem canım o zaman azıcık yer, doyardık. Dedim ya, 90'lara henüz giriyorduk, daha refah zamanında değildik.

Çay yapıp termosa koyduk. Evet, termosumuz da vardı. Yine deniz kenarına indik.

Ateş yaktık. Karşısına geçip, pansiyondan aşırdığımız battaniyelere oturduk.
Dün geceki kadar deli rüzgar yoktu. Kar da.

Geceyarısı şampanya patlattık.
Sonra da koşup odaya uyuduk, kaldık.

Ertesi gün toparlanıp, dönüş yoluna koyulduk.
Bir dere kenarında, ateş yakıp sucuk kızarttık, yedik.

Dönüş yolunda bir ara zincir taktık, kar buz fazlaydı.
Sonra düze çıktık, kar mar kalmadı, çamur başladı ve de şehirlerarası yol trafiği.

Dünkü avcılara fırça atma sahnesi yetmemiş olacak ki, yolda bay M.'yi fıçaladım. Arabada müzik dinlerken sesi çok fazla açmıştı. Tahammülümün üzerindeydi doğrusu.
Bay M. küsmedi bana. İyi bir adamdı(r).

İstanbul.
M.'yi evine bıraktık, evimize döndük.


O deniz kenarında yeni yıla girilen sene A.'ya da bana da çok iyi geldi.
Aşkımız, arkadaşlarımız, işimiz, yolculuklarımızla unutulmaz bir sene geçirdik.




İğneadaya gitmek için bir çok nedeniniz var. Burada anlatılıyor.


Biz kendi nedenlerimizi yaratmıştık.
Siz de kendinizinkileri arayın bakalım.



Perşembe, Ocak 17, 2008

TAKVİM

Georges Seurat
The Lighthouse at Honfleur
The National Gallery of Art, Washington, D.C.


Doğum günümde, oğlum bana bir masa takvimi almıştı; her gününde bir resim olan.
Bu bana aldığı ilk hediye değil.
Küçükken, bir anneler gününde kendi sesinden iyi dileklerini söylediği bir kaset doldurmuştu, örneğin.
Elindeki hediye paketini bana verirken anladım ki, beğenmem için özenle seçmiş. Yine de belki küçük bir kuşku ile heyecanlı gibi.

O kadar isabetli bir seçim yapmış ki, oğulkuşum. Öyle gönlüme göre bir armağan ki. Üstelik yıl bitse bile sayfalarındaki resimler için saklanacak.

Çok sevdim, beğendim.

Yukardaki Seurat resmi, takvimin bugünkü yaprağında yer alıyor. Ben de sizinle paylaşmak istedim.

Georges Seurat resimlerini sevdiğim ve Paul Signac'la birlikte puantilist akıma öncülük etmiş bir Fransız ressamı. Yurtdışındaki müzelerde birkaç eserini hayranlıkla seyretmiştim.

"Bathing at Asnières", "Sunday Afternoon on the Island of La Grande Jatte" ve "The Circus" en çok bilinen eserlerinden.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

YEMEK KOKUSU

YEMEKLERİN KOKUSU SİZE NEYİ ANIMSATIYOR?

"
Lezzetli Hatıralar"ı yazan Mitmit, haftasonu bana "ebe" dedi ve başlıktaki soruyu sordu.

Şimdi, ben de buraya gelip yorum yazan arkadaşlara aynı soruyu soruyorum.
Lütfen, uzun uzun yazmak isterseniz de kendinizi ebelenmiş sayın ve blogunuzda yemek kokusu anılarınızı yazın.

Aslına bakarsanız, soru benim için bir gayya kuyusu; yaz yaz, dur.
Hem koku severim, yani sırf parfüm değil, koku işte.

Doğadaki kokulardan tutun da bebek teni kokusu, yün kokusu, güneşte kurumuş çamaşır kokusuna kadar bir sürü şey.
Hem de yemek severim.
Eh, bu ikisi birarada benim zihnimde tuhaf kıvılcımlar oluşturur doğal olarak.

Diğer kokularla işi dallandırıp budaklandırmadan, konumuza dönüyoruz.

Beni en çok cezbeden koku zeytinyağlı yemek yapmak üzere, zeytinyağında şöyle bir öldürülmek için ateşe konulmuş soğanın kokusu. Soğan biraz sararmışken, zeytinyağıyla birleşip saldığı koku mis gibidir. Beni öncelikle yaz akşamüstlerine götürür, o anda yaz olmasa bile.

Kışın zeytinyağlı yemek yapmıyor muyum? Yoo, yapıyorum tabii ki, yine de o koku yaza ait bir anı sanki, benim için.

Bir de şimdilerde haftanın en az üç günü evi kaplayan ekmek kokusunu söylemeliyim.
Ben, hayatımda bu kadar huzur veren bir yiyecek kokusu bilmiyorum.
Evvel ezel, fırınların önünden geçerken burnumu havaya dikerdim zaten, şimdilerde evde mutlu mutlu geziniyorum.




Yukardaki üzüm salkımı, Mitmit'lerin Bozcaada'daki bağından toplanmış.
Fotoğrafa dikkatli bakarsanız, üzerinde bulanın bahşiş almasını sağlayan ikiz üzüm tanesini göreceksiniz.
Yazın adada dalından koparıp yediğimiz mis kokulu üzümlerin anısına, buraya ekledim.
Bu "mis koku" sözünü ekledim ki, fotoğrafı blogundan aparttığım Mitciğim izin veriversin.
Çaktırmayın!


Pazartesi, Ocak 14, 2008

"4 AY 3 HAFTA 2 GÜN" ve "ALTIN KÜRE"LER

Filmekimi'nde gösterilirken göremedim, kaçırdım.
O gün bu gündür, "4 Ay 3 Hafta 2 Gün"ün oynamaya başlamasını bekliyorum. Neyse, haftasonu sabah ilk iş koşturup gidip seyrettim.

Şu film dağıtıcılarının ve salonların işine akıl erdiremiyorum. Dedektif gibi takip etmezsen, filmleri seyretmek mümkün değil. Tuhaf bir şaşırtma da bu film için yapmışlar. Avrupa filmi olması nedeniyle alışıldığı şekilde İstanbul'un bir-iki eski Beyoğlu, Kadıköy sinemasında oynayacağına, bu defa bir-iki şık alışveriş merkezi sinemasında oynatmayı uygun görmüşler. Bakalım, kimler görecek orada?

Bir kere Avrupa filmi diye kategorize ettim, iyi mi yaptım bilmiyorum da, bir de Demirperde sonrasında eski acıları-yaşantıları anlatan Doğu Avrupa filmi diye bir alt kategori daha açmam gerekiyor, bu durumda.

Film anlatmayı pek bilmiyorum, üstelik çoğu insan "aman konuyu anlatma" diye itiraz eder. Oysa, bana konuyu anlatsalar bile, filmin nasıl anlatıldığını görmeyi daha çok önemserim. Anlatılanın, beni hangi anda ne ile etkileyeceğini önceden bilemem ki.
Bu filmde de tam bu oldu.

"4 Ay 3 Hafta 2 Gün", zorlu bir konuyu ilginç bir şekilde anlatmayı başaran iyi bir film. Öneririm, görün.
Bunun yanında bazı sahnelerin etkisi daha farklı oldu üzerimde. Otelde geçen sahneleri izlerken, kendimi birden 18 sene öncesinde bir gece zorunlu olarak kaldığım bir Yugoslav otelinde, Belgrad'ta buluverdim.
Bu kadar mı benzer iki otel birbirine; çalışanları, onların müşterilere karşı olan baştansavmacı aynı zamanda dediğim dedikçi memur davranışları, tuhaf kat holleri, aşağıdan gelen müzik sesi, otelde yapılan düğün...
Apartmanlar arasındaki karanlık çamurlu bir avluda futbol oynayan oğlan çocuklarının bir an gözüktüğü sahne ise, "Pal Sokağı'nın Çocukları"nı aklıma düşürdü.
Milliyet Çocuk Kitaplarının üzerine ofset baskı kapak geçirilmiş, küçük boylu, mavi ciltli çocuk kitapları serisinde okumuştum, onu. Oğlan çocuklarıyla ilgili bir öykü olmasına rağmen, o kadar çok sevmiş ve etkilenmiştim ki, defalarca okumuştum.

Nerden nereye...

Geçen sene, sanırım sabaha karşı uyanıp "Altın Küre" ödül törenini izlemiştim, bir güzel. Şurada da yazmıştım.

Heyhat! Bu sene hevesim kursağımda kaldı.
Çünkü, Hollywood'daki yazarlar grevi nedeniyle, grevi destekleyen oyuncular törene katılmayacaklarını açıklayınca, bozguna uğramaktan korkan düzenleme kurulu, ödülverme, konuşma yapma faslını yani işin eğlenceli gösteri tarafını iptal etti.
Ödül alan filmler, oyuncularla ilgili olarak hislerime tercüman olmuş sayılabilecek bir Sevin Okyay yazısı tıklarsanız bu satırda.

Ben, kendi adıma çok beğendiğim "Kefaret" filminin en iyi film seçilmesine ve en iyi film müziği ödülü almasına çok sevindim.
Ayrıca, bu hafta sonu gösterime girecek olan ve merakla beklediğim "Çan ve Kelebek"in en iyi yabancı film seçilmesinden de, hoşnutum.
Hım, bir de en iyi müzikal kadın oyuncusunun yine bayıldığım bir film olan "Kaldırım Serçesi"nin müthiş Piaf'ı Marion Cotillard olmasından da memnunum.
Ha, unutmadan, filmini görmedim ama, en iyi erkek oyuncunun Daniel Day-Lewis olmasına hiç bir itirazım olamaz.

İlgilenenler için tam liste şurada var.




"Çan ve Kelebek" yakında sinemamızda!
("Dalgıç ve Kelebek"miydi yoksa?)

Cuma, Ocak 11, 2008

İMROZ

Bu hafta başında Bayan E.'nin doğumgünü vardı.
Evet, kardeşim gibi arkadaşım da oğlak. Sadece o değil yeğenim, dayım, kuzenlerim, ....
Başka oğlaklar da var ya laf uzayacak, konu dağılacak, neyse bunu geçelim başka zaman anlatalım.
İşte çalış, ev, çocuklar derken doğum günü kutlaması bugüne kaldı.

Bu akşam, iş çıkışı bir meyhane faslı yapıp, Bayan E.'ye iyi ki doğdun dedik.
Kutlama mekanı olarak, Nevizade'deki İmroz'u gözümüze kestirmiştik.
Çok iyi bir seçim oldu. Güzel mezeler yedik, rakı içtik.
İmroz, Rum meyhane geleneğini sürdürüyor. Mutfağı meze ağırlıklı ve hepsi de çok lezzetli.
Müzik yok, ne banttan ne canlı. Bence bu, tüm artılarına ek bir seçkinlik nedeni. Sohbet etmek mümkün oluyor, üstelik müzik adı altında dayatılan gürültü nedeniyle kafalar şişmeden. (Bknz. Ekşi Sözlük ilgili madde)

Doğum günü çocuğuna matrak hediyeler alıp, acayip geyik yaptık ve çok çok güldük.
Umarım çevre masalar bizim masadan yükselen kahkahalar nedeniyle rahatsız olup, müzik patırtısına razı olacak hale gelmemiş olsunlar.
Artık, senede bir gün için affediliriz herhalde.


Perşembe, Ocak 10, 2008

10 OCAK 10:10

O, bugüne kadarki hayatımda, iki senelik yatılı okul ayrılığı ve üç senelik aynı şehrin farklı kıyısında oturma zamanları dışında en çok birarada yaşadığım, hergün gördüğüm, göremesem sesini aradığım insan.

Canım en çok yandığında defalarca elimi tutan,
Bebelerim doğduğunda yanıbaşımda gözyaşlarıma eşlik eden,
Sarhoş olduğumda beni toplayan,
Nikah günümde saçımı tarayan,
Babam toprağa verilirken sarılıp ağladığım.

Ben, ilkokula başlağı gün onu elinden tutup okula götüren insanım.

Üniversite sınavlarına (o zamanlar iki aşamalıydı, yine) götürüp kapıda sınavdan çıkmasını bekleyen,
Uzun sarı saçlarını taramayı ve at kuyruğu yapmayı çok seven,
Yatılı okul anılarını anlatması için eve gelişini dört gözle bekleyen,

O doğduğunda en büyük şaşkınlığım ayaklarının varlığını keşfetmemdi.
Bebekliğinde büyümesini bekledim, sonra da yıllarca birlikte evcilik oynadık, bahçede sokakta birlikte koşturduk.
Ortak arkadaşlarımız oldu, hiç birbirine benzemeyen arkadaşlarımız oldu.
Birlikte konsere, sinemaya, tiyatroya gittik; sanatı tanıdık, hayatı tanıdık.
Çok güzel günlerimiz oldu, mutluluğu paylaştık.
Sevdiklerimizi kaybettik, çok acılar yaşadık, omuz verdik birbirimize.

Hiç benzemeyiz birbirimize.
Ruhen benzemeyiz en başta, dış görünüşlerimiz çok farklıdır.
O, aklına koyduğunu yapar, çalışkandır, azimlidir, başarılıdır. Ben mi, esirikliyim, tembel teneke olmaya eğilimliyim, sıkıntıya gelemem.
Haa, sesimiz benzer; hele de telefonda konuşuyorsak, çoğu kez karıştırır yakınlarımız.

Çok şükür, çocuklarımız da doğduklarından beri bir aradalar, kardeş gibi büyüyorlar. Bizim yaşadıklarımızı yaşayabiliyorlar.

Kardeşim, o!
Bugün doğum günü.
Çok yaşasın, çok mutlu olsun!

Ona küçük bir armağan vermek istedim; birlikte dinleyip sevdiğimiz bir müzik.

Salı, Ocak 08, 2008

2008 ONUN YILI OLACAKMIŞ

Her yılın başında, o yıl en başarılı olacak isimlerini tahmin eden BBC'nin 'Sound of 2008' anketi sonuçlarına göre, 2008'in en başarılı ismi 19 yaşındaki İngiliz şarkıcı Adele olacak.

Dünkü Radikal'de bu haberi okuyunca merak ettim. Daha önce hiç duymadığım bu sesi aradım. Haklı olabilirler, çok güzel bir ses.

Burada Adele'in TV'si var. Birkaç şarkısını dinleyebilirsiniz.

Aşağıdaki ise YouTube'dan bir video.



Koyu renklere tıklarsanız, haberi okuyup, TV'yi izleyebilirsiniz.

Pazar, Ocak 06, 2008

SANDVİÇ YAPMA GÜNÜ


Oğlum, okula giderken sabahın kör karanlığında yola çıkıyor.
O saatte kahvaltı yapmayı içi almıyor, bir lokma muz atıyor ağzına, servise yetişiyor. Öğlene kadar açlıktan bayılmaması için, uzun tenefüste yesin diye sandviç yapıyorum. Evde ekmek yapmaya başladığımdan beri sandviçleri ev ekmeğinden yapıyorum. Arada arkadaşlarına da tattırıyormuş, onlar da beğeniyormuş.
Böylece oğlum aç kalmadığı, üstelik sağlıklı beslendiği için memnun olmanın yanısıra, bir de beğenilen bir şeyler yapmanın keyfini sürüyorum.

Bugünlerde, sandviç ekmeği yapmaya başladım.
Oğlum, bu ekmeği günlük yediğimiz ekmekten daha çok seviyor.
Bu sabah, ilham geldi; sandviç ekmeği çeşitlemesi yaptım.

İşte size tarifi.

Sandviç Ekmeği

Malzemesi:

1 su bardagi süt
1/2 su bardağı su
2 tatlı kaşığı maya
4 tatlı kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1/4 su bardağı zeytinyağı
2 çorba kaşığı sirke
1 tatlı kaşığı mahlep (istenirse)
5 su bardagi un (silme dolu olacak)
Üstüne sürmek için yumurta akı, susam ve/veya toz şeker
İçine koymak için 2cm lik küpler halinde kesilmiş dil peyniri ve/veya parça çukulata

Yapılışı:

1. Elde yoğuracaksanız süt ve su karışımına maya ve şekeri ekleyin. 15-20 dakikada maya çalışıp, kabarır.

2. Daha sonra tuz, sirke, yağ ve un eklenip ele yapışmayan bir hamur yoğurun. Hamuru ılık bir yere koyup, iki katına çıkması için yaklasik 1 saat bekleyin.

3. Ekmek makinası kullanacaksanız, önce sıvıları, sonra unu, şekeri, tuzu ve mayayı ekleyip, hamur yoğurma programında çalıştırın.

4. Kabaran hamurdan sandviçinizin olmasını istediğiniz büyüklükten biraz küçük parçalar alıp (kabaracak, unutmayın) yuvarlak veya oval şekiller verip, yağlı kağıt yaydığınız tepsiye kendisi büyüklüğünde aralıklar bırakarak sırayla yerleştirin.
Tepsiye dizmeden önce, içine malzeme koymak isterseniz o işlemi de yapmanız gerekiyor.

5. Üstlerine çırpılmış yumurta akı sürüp, içine peynir koyduysanız üstüne susam, çukulata koyduysanız esmer şeker serpip, hamurun iki katına çıkması için yaklaşık 30 dakika bekleyin.

5. 180 derece ısıtılmış fırında sandviçlerin üstü kızarana dek, yaklaşık 25-30 dakika pişirin. Fırından çıkarınca, sandviçleri tepsiden alıp bir telin üstünde ılınmaya bırakın.

Özellikle çukulatalı sandviç ekmeğinin tadının "anne sen yine kendini aştın" tezahüratlarıyla karşılandığını söylemeden geçemeyeceğim.

Fotoğrafta ön sıradakiler çukulatalı, arkadakiler peynirli olanlar.


Cumartesi, Ocak 05, 2008

GÜN BİTMEDEN

Perşembe sabahı. Kar başladı.
Ben işe gidene dek bayan S. telesekretere mesaj bırakmış bile. Öğlende İstanbul Modern'de buluşalım, diyor.
Senenin ilk karı bu, geçen sene yağmadı üstelik; idmanlı değiliz, hamlamışız.
Önce, şimdi bu havada dışarı çıkmak akıl işi mi, daha yeni geldim dışardan diyen muhalif iç ses duyuldu. Sonra, hoop dışarı çıkmaya hazır gezmesever iç ses üstünlüğü ele alıverdi.
Tam öğlen saatinde, bir solukta aşağıya Tophaneye saldım kendimi.
S. ve Ş. hanımlar da bir kaç dakika sonra oradaydı.
Sabahtan beri nazlı nazlı yağan sulu karımsı, kara dönüştü. Biz de seyretmeye önce kardan başlamak üzere, bir pencere kenarı masası bulup oturduk. Çorbamızı içerken, gözükmez olan Kadıköy'e, çok az görünebilen tarihi yarımadaya ve en çok da kara baktık.
Sonra, işi acele olan bayan Ş. gitti, kızını okuldan almak için bekleyen S. ile biraz sohbetlendik. Yapılması gereken bir son dakika işi çıkınca, benim de erken ayrılmam gerekti. Yine de çıkmadan müzedeki Cihat Burak retrospektifini acele bir dolaştım; uzun gezme için tekrar gideceğim.

Bu müzeli, karlı öğlen saatlerini bayan D.'ye anlattım; Abidin Dino'ya gitsek keşke dedi. Ona da gideriz, hadi yarın konuşalım, dedim.

Cuma oldu. Kar yeniden başladı.
İşe gittim, Bayan D. hadi Emirgan'a gidiyor muyuz diye aradı.
Güzel, gidelim de benim iş kırma niyetimi iyi saatte olsunlar mı duydu nedir, iş basmasına uğradım. Şöyle öğleden sonra bir konuşalım, diyerek sözü bağladık.
Öğleden sonranın ilerlemiş saatlerinde, karşı kıyıdan Boğaz vapurlarından birini yakalayan D. Arnavutköy'e kadar geldi. Ben de Kuruçeşme'ye kadar ilerledim.
Bir su kenarı kahvesinde buluşup, sıcak birer çay eşliğinde denizi ve Boğaziçi'nin kar halini seyre daldık. Sanki, yalımızın limonluğunda oturuyormuşuz gibi...

Hava kararmaya başladı, evlerin ışıkları, arabaların farları belirginleşti.
Bayan E. işten çıktı, onunla buluştuk sinemaya gittik. Hayalkırıklığı yaratan bir Fransız filmi izledik. Gece oldu.

Bu sabah, kar yine ince ince yağdı.
Emirgan'a müzeye gidilse, ne hoş olur lakırdısı yine edildi. Gitmedik. Perdeleri açıp dışarı bakarak kahvaltı yaptık, kahve içip birbirimize fal uydurduk.
Sonra kar durdu.

Yine yağsın kar, lütfen.


Salı, Ocak 01, 2008

AFİYET OLSUN

Bugün evden burnumun ucunu bile çıkarmadım.
Bir tembellik bir tembellik ki, öff!
Bu sene, ilk günü örnek alarak böyle tembelhayvan kıvamında geçecekse, yandık.
Gerçi, dün geceyarısını izleyen saatlerde caddeyi şereflendirdik, arkadaş gezmesine bile gittik. Hani yeni yıla nasıl girersen öyle gidermiş ya, bizimki gezmeli başlamış oldu.
Göriciiz, bu sene gezegen mi olunacak, tembel teneke mi?

Dün gece yediğiniz içtiğiniz afiyet olsun.

Bizim genişletilmiş aile sofrasına yaptığım üç katkıyı göstereyim size; üçü de salata.




Sirke ve hardal soslu patates salatası
Bu salatanın tarifini geçen seneki şu yazımda vermiştim.
Patates sevenler, tıklayıp oradan bakabilir.




Kereviz-havuç salatası
Bu salata rendelenmiş çiğ kereviz, rendelenip az zeytinyağında öldürülmüş havuç, az sarmısak, az yoğurt ve iri dövülmüş ceviz karışımından oluşuyor.





Beyaz lahana salatası
İnce kıyılmış çiğ beyaz lahana, dilimlenmiş ekşi elma, salata soğanı şeklinde doğranmış kuru soğan, iri dövülmüş az ceviz, az kuş üzümü ve özellikle üstüne serpilen kimyon tohumu bu lezzetli salatanın malzemeleri.