Sevgili Blog,
Bugün kendimi tebrik ediyorum, güne başlarken tasarladığım amacımı gerçekleştirdim ve sanatla dolu bir gün geçirdim.
İstanbul Bieaneli kapsamındaki sergilerden Pera Müzesi ve Galata Rum Okulu'ndakileri gezdim ve buna ek olarak, asıl heyecan duyduğum, Galatasaray'daki YKB Kültür Merkezinin onarımının bitip açılmış olmasını görmekti.
Metro çıkışı, kendimi Karaköy vapuruna atıp, arka açığa yerleşince bir kez daha eskiden sevdiğim İstanbul'da olduğum duygusuyla doldum.
Sonra Tünel meydanından yukarı doğru yürürken, damdan düşmüşe döndüm; aylardır bitirilmeyen bir onarım işi, yürünemeyen koca cadde, sersefil toz içinde her yer...
Neyse ki hemen oracıkta Kırmızı Kedi kitapçısını gördüm de oradaki oluşu ve kitapları bana yeniden umut verdi.
Pera Müzesi'ne girince, uygarlığa yeniden kavuştum. müzenin 3 katı bianel için yeniden düzenlenmiş, "İYİ BİR KOMŞU" başlığı altında yapılan işler sıralanmış.
Burada beni en çok etkileyen iş -özellikle bizim yakadaki bitmeyen inşaat faaliyetleri nedeniyle olsa gerek- yukarıda bir tanesinin fotoğrafını gördüğünüz Alejandro Almanza Pereda'nın Boşluk Korkusu serisiydi. inşaatların boş alan bırakmadan tüm yaşam alanımızı işgal etmeleri daha iyi anlatılamazdı.
Pera Müzesi'nden çıktıktan sonra Hazzo Pulo Pasajı ve Balık Pazarı, Çiçek Pasajı çevresinde küçük bir tur yaptım. Hazzo Pulo'nun kocaman bir nargile kafe olmasına, Balık Pazarı'nda tanıdık dükkân sayısının yine azalmış olmasına üzüldüm. Ama, Şapkacı Katya'nın yerini ve eskiden tanıdığım bir esnafı görünce biraz moralim düzeldi.
Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi çok güzel modern olmuş.
Kitapçısı nefis, ışıl ışıl; galerili kurulmuş olması ayrıca sempatik ve cazip kılmış onu.
Sarmal Helix başlıklı YKB kolleksiyonlarından bir seçki sunulan açılış sergisini keyifle gezdim.
Yukarıdaki, Şeker Ahmet Paşa'ya ait İftar Sofrası adındaki tablo şimdinin gösterişli iftar sofralarıyla karşılaştırıldığında ne kadar gerçek ve güzel, değil mi?
Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi'nde görmekten en çok mutlu olduğum eser, İlhan Koman'ın Akdeniz'i.
Bir dönem Zincirlikuyu'da bir banka binasının önünde duruyordu, her geçişimde hayranlıkla seyrederdim. Sonra o banka iflas etti, heykel bakımsız kaldı, hatta bir dönem bir kenara atılı paslanmaya terkedildi.
Şimdi burada, eskisinden de güzel duruyor.
Binanın içinde gezerken çeşitli açılardan karşınıza çıkıyor, dışarıdan ayrı güzel gözüküyor. Mutluluk verici.
İstiklal Caddesini boydan boya aşarken, ortasındaki ve sokak girişlerindeki inşaat saçmalığından kaçmak için yolumu, eskiden de yaptığım gibi yan yollardan sokaklardan geçirdim.
Grand Pera inşaatı bitmiş ve AVM'si açılmış; böylece İstiklal Caddesi çoook eksikliğini çektiğimiz bir alış veriş merkezine daha kavuşmuş.
Grand Pera, derken beni asıl ilgilendiren Emek Sinema'sına ne olduğuydu, tabii ki. Emek Sinemasının yıkıldığını biliyorum, güya sinema olarak korunacaktı orası, filan falan... Doğru değil! Gördüm.
Yukarıdaki fotoğraf Emek Sinemasının eski girişi. Dıştan görünüşü benzeyen bir bina var evet, ama sinema yok. Her şey anılarımızda kaldı artık.
Bienal için bugünkü son durak Galata Rum Okulu oldu.
İlginç işleri sırayla gezdikten sonra en fazla çatı katındaki bembeyaz boyalı labirent odalardan etkilendim sanırım, bir de giriş katındaki karanlıklar içindeki yer değiştiren odalardan. şimdi böyle anlatınca pek bi şey ifade etmiyor biliyorum, zaten bu enstalasyonların, video artların olayı orada olmak ve görmekle ilgili.
Dönüşte, Karaköy'de Bostancı motorunu beklerken, uzunca süre vapurların iskeleye yanaşmalarını, her seferinde mutlaka son yolcunun koşarak vapura yetişmesini, palamar alıp veren gemi adamlarını izledim.
Işıklı bir akşamüstü, deniz üstü kıpır kıpır.
Karşıda Ayasofya, tepeden bakıyor.
Sanki her şey yolunda.
Hayat güzel.
Gibi.