Cuma, Ekim 27, 2017

PEPEÇURA

Sıraselviler Caddesinden İstiklal Caddesine dik inen Büyükparmakkapı Sokakta güzel bir Laz lokantası vardır, Klemuri. Çalıştığım yıllarda öğlen orada yemeğe gitmek için bahaneye bakardım.

Bir kaç sene önce sonbaharda kısa bir süre için pepeçura isimli  tatlıyı yaptıklarını duyurduklarında merak etmiş yemiştim. Çok lezzetli ve hafif bir tatlıydı. Bir çeşit üzüm peltesi ya da muhallebisi olduğunu sonradan öğrenmiştim. 
Ve yine sonradan hatırladım ki, Samsun'da yaşadığımız yıllarda, annem bazen pazardan küçük mis kokulu siyah üzümler alırdı. Meğer, pepeçura "isabella" isimli o üzümlerle yapılırmış. 
Pepeçura çok eski bir tatlıymış, Doğu Karadeniz'de ve Yunanistan'ın bazı bölgelerinde yapılıyormuş.
Güzel kokulu isabella üzümlerinin de zamanında Trabzon'dan Venedik'e götürüldüğü ve şarap yapımında kullanıldığı söyleniyor.



Tatlı, muhallebi kıvamında ama süt yerine kaynatılıp kabukları ve çekirdekleri kevgirden geçirilmiş üzüm suyundan  yapılıyor.
Üzümü yerken aldığınız mis koku ve hafif ekşilik tatlıya da geçiyor, gayet hafif ve ferahlık hissi veren bir lezzet bu.
Yapılışı kolay, ben pelte yapar gibi yaptım, şekerini ağız tadınıza göre ayarlayabilirsiniz.
Burada bir tarif de var, tıklayınız!



Bugün pazar yeri bereketliydi, tam sonbahar renkleriyle doluydu.
Bir yandan turfanda meyveler sebzeler, bir yandan turşuluklar, yazdan kalan "son elveda" ürünler...
Günün pepeçura renginin kardeşi pancar turşusu oldu. pepeçuralar soğuyup dolaba girmek üzere beklerken, pancarlarla renk kardeşliği yaptılar.

Perşembe, Ekim 26, 2017

evet, tabii ki ekşi maya var !

akşam yemekte oğlumla konuşuyorduk.
liseden bir arkadaşıyla buluşmuş, benden de söz etmişler.
neden? çünkü, oğlum lisedeyken sabah erken saatte kahvaltı yapamaz, okulda  ara tenefftüste yemek için ana malzemesi benim yaptığım ekmek olan sandviçler götürürdü. o sandviçler beş - altı sene sonra bile anıldığına göre bir çeşit ün kazanmış olmalı.
d. "annenin ekşi mayası var mı?" demiş.
oğlum "onu bilmem ama kefir mayası var" demiş.
e, oğlum dedim, var ya bak şu un kavanozunun içinde, hem de bozcaada'dan gelme...
iki gündür yine bir ekmeğin kabarmasını bekliyorum. son zamanlarda yaptığım usulde kabarırken buzdolabında tutuyorum, süre uzuyor ama, tadını adeta acılaştıran ekşilik olmuyor.
yarın fırında pişecek kıvama gelir, tahminimce.



yapraklar, mahallemizin küçücük parkından.
geçen sene dikilen birkaç akağacın dibine dökülen yapraklarından bir çift.
aynı ağaçtan iki farklı renk.
ağaçta henüz dökülmemiş yeşiller de cabası.

Çarşamba, Ekim 25, 2017

boşuna üşenmişim, meğer...

...bir kaç gündür buzdolabının sebzeliğinde üç adet patlıcan kaderlerine terk edilmiş halde duruyor.
mevsim sonuna geldik bile, bir patlıcanlı pilav yapayım diye geçiyor içimden, sonra üşeniyorum yapmıyorum.
üstelik bir de geçen hafta telefon aşırı oğluma tarif ettim, yapmış pek beğenilmiş. bak şimdi, yine canım çekti diyorum, yine üşeniyorum. yapmıyorum.
bugün akşamüstü kıymalı patates yapmak niyetiyle mutfağa girdim, patatesleri çıkarırken patlıcanları da tezgâha  bırakıvermişim. demek ki, sadece bu " tezgâha  bırakıverme" anını bekliyormuşum.
bir saat bile sürmeyen bir süre içinde hem patlıcanlı pilav hem kıymalı patates pişmişti bile.
*patlıcanları yol yol soy, küp küp doğra, kızgın zeytinyağında fazla ezmeden çevir biraz renkleri dönsün, al bir kenara
*kuru soğanı salata soğanı gibi doğra, zeytinyağında sarart
*önceden ıslatıp yıkadığın pirinci soğanın üstüne ekle, birlikte kavur
*seversen bir avuç dolma fıstığı ekle pirinçlerden sonra, biraz da onunla kavur
*suyunu ekle, fokurdayınca patlıcanları da ekle tencereye
* tuz, karabiber kontrolü yap, en son bir tutam kuru nane ve bir limon suyu ekle
*suyunu çeksin altını kapat, demlensin biraz



e bu kadar basit işte! 
hem de diğer gözünde ocağın, kıymalı patates de pişti bile.
afiyet olsun o zaman.

Salı, Ekim 24, 2017

"KAPI ÇALANA AÇILIR"

Nakkaştepe'deki Abdülmecid Efendi Köşkü'nün adını Bienal'den önce duymamıştım.
İçinde bulunduğu koruyu çevreleyen yüksek duvarların önünden yüzlerce defa geçmişliğim vardır; bazen trafikten kaçan bir dolmuşun içinde, bazen boğaz yoluna çıkmaya çalışırken ve son senelerde kardeşimin evine giderken ve her defasında orada yaşamış olanların ne kadar şanslı olduğunu düşünerek...
Bir kaç hafta önce Bienal'e paralel ilginç bir sergiye ev sahipliği yapan bir köşkten söz edilir ve yeri tarif edilmeye çalışılır olunca, "aa, orası mıymış?!" demiştim.
Tam da birkaç arkadaş gitmeye karar vermiştik ki, bazı densizlerin sergiyi hedef gösterdiği ve başkalarının da o hedefe saldırmaya çalıştığı haberleri geldi.
Bugün öğleden sonra sergiye gittiğimizde kapıda kuyruk vardı. Ciddi bir güvenlik düzenlemesi yapılmıştı ve dış kapıda, iç bahçede sabırla bekleyerek köşke girdikten sonra içerdeki sergiyi  gezdik.




Sergi kitapçığında, "ziyaretçi köşkten içeri adım atar atmaz, zamanda donmuş ama buna rağmen adeta devinim halindeki bir paralel evrenle karşılaşıyor" derken, yukardaki resimde üst salonda tanık olduğum anı mı kastetmemişti, herhalde. Ama, ben buraya bakarken, tavandaki muhteşem avize ve süslemeler altında, çağdaş sanatın ilginç eserlerini izleyen insanların devinimlerinde o eserlerin suretini gördüm bir an.

"Sergideki yapıtlar insan ve hayvan, canlı ve ölü, canavar ve melek, hareket ve durağanlık arasındaki ilişkilere odaklanıyor"

Duvardaki tablolar, soldan sağa Alexandro Metallo Gibert ve Taner Ceylan'a ait. Ortadaki heykeller Yaşam Şaşmazer ve Franz Xaver Seegen'in eserleri.



Serginin yanısıra, o hayran kaldığım köşkte bulunmak, bahçesinde gezinmek, kadraja sığdıramadığım süslemeleri seyretmek ayrıca etkileyiciydi.




İşte size, "çalana açılacak" bir başka kapı ve yanıbaşındaki Anıl Saldıran'a ait tablolar.

Bienal süresince bu sergiyi görebilir ve o mücevher binanın, bahçenin verdiği güzel duyguları yaşayabilirsiniz.

Pazartesi, Ekim 23, 2017

ANKARA'NIN SARDUNYASI

Sevgili Blog,

Hafta sonu babannesi ve dedesi Ankara'ya gelirken, kızıma neler istediğini sorarak yiyecek getirmişler; zeytinyağı, zeytin, sucuk. Bizimki çok memnundu gelenlerden ve lezzetlerinden.
Aynı sırada kızımın ev arkadaşı da Samsun'a babannesini ziyarete gitmişti. Babanne, torununu yolcu ederken  yiyecekler vermiş, onlar da dolaptaki yerlerini almış hemen. Bir süre bizimkilerin yiyecekleri lezzetli olacak.

Bu arada, Samsun'dan yiyeceklerle birlikte "yeşil yapraklar" gelmiş!
"Neymiş onlar" dedim, kızım "hani balkonda var ya, gardenya mıydı" deyip, sonra "sardunya"yı hatırladı. 
Yaprakları ezilmiş gibiymiş biraz, "hemen suya koyun, canlanır" dedim.
Saksıları varmış, ama toprak yokmuş. 
Sardunyalar suya kavuştu, yakında bir kaç tanesi köklenirse bir kaç saksılık keyifleri olacak kızçelerin.  
Gerçi Ankara'nın karasal ikliminde sardunya biraz zor olur, ama bizimkilerin balkonu bol ışık alıyor ve kapalı, sera gibi. İyi sonuç alacaklarını düşünüyorum.



İşte yeni Ankara'lı eski Samsun'lu sardunyalar

Cumartesi, Ekim 21, 2017

Aİ WEİWEİ İSTANBUL'DA, SABANCI MÜZESİNDE

Sevgili Blog,

Ai Weiwei'nin Sakıp Sabancı Müzesindeki sergisine dün gittim.
Öncelikle sergiye gitmeme önayak olan kardeşime ve yeğenlerime çok teşekkür ederim. Son yıllarda beni en çok etkileyen bu sergiyi onlarla birlikte görmek, ayrıca mutluluk verici oldu.

"Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Akbank’ın desteğiyle Ai Weiwei’in Türkiye’deki ilk sergisine ev sahipliği yapıyor. 
12 Eylül'de başlayan ve 28 Ocak 2018'e kadar sürecek sergide sanatçının çalışmalarından geniş bir seçkiyle birlikte yeni işleri de sunuluyor.
 Ai Weiwei’in porselen çalışmalarına odaklanan serginin anlatısı, sanatçının hem hayat hikâyesinin, hem de onun el sanatları geleneğine ve sanat tarihine yaklaşımının izlerini taşıyor."

Yukarıdaki metni Sabancı Müzesi'nin web sayfasında bulabilirsiniz, devamında sanatçıyla ilgili bilgiler ve sanatı hakkında açıklamalar da var. Yine de siz okumakla yetinmeyin ve sergiyi mutlaka görün.
Sanatıyla  ve aktivistliği dünyayı yorumlaması, sözünü söyleme biçimi, sanatı yaşama şekli beni derinden etkilendi.



Fotoğrafa sadece bir kısmını sığdırabildiğim "Odysseia" isimli çalışmasında, bir koca salonun duvarlarını kaplayan duvar kağıtları ve bir seri porselen küp üzerinde, Odysseus'un antik çağlardaki denizler aşan  yolculuğu ile son zamanların bütün dünyayı etkileyen sığınmacı krizi arasındaki karşılıklı ilişkiyi anlatıyor.
Bütünü anlamak için 6 tema kullanmış; Savaş, Harabeler, Yolculuk, Denizi Geçmek, Sığınmacı Kampları ve Gösteriler.
Uzaktan bakıldığında klasik Mısır ve Çin seramiklerine benzeyen vazolar ve duvar resimleri, ancak yakından bakıldığında günümüzün acı gerçeği olan sığınmacı/mültecilerle  yüzleşmemizi sağlıyor. *

Muhalif tavrı nedeniyle, son senelerde Çin devleti'nin özel ilgisini çeken Ai Weiwei, bir yandan çağdaş sanatın en yetkin eserlerini üretir, klasik sanatı yeniden çok başarılı şekilde yorumlarken, bir yandan da çok "zarif" ve "etkin" protesto yöntemleri bularak yaratıcılığını ayrıca gösteriyor.

Bakın burada "Asi Ruhlu Sanatçı" hakkında ilgi çekici bilgiler var. Bir göz atın lütfen!

Ve bir oluruna getirip, sergiye gidin!

* Bu metni büyük ölçüde, sergideki duvar açıklamasından yararlanarak yazdım.

Perşembe, Ekim 19, 2017

geçen iki gün

sevgili blog,

yine tembellik ettim, iki gün yazmadım buraya. pardon yani!

dün annemin teyzesi kızına başsağlığı ziyaretine gittik. annemin en küçük teyzesi üç hafta önce vefat etti. o sırada ankara'daydım, cenaze törenine gidememiştim.
gençliğimde, istanbul'a önce okumak için geldiğimiz, babamın vefatından sonra yerleştiğimiz o zor  senelerde, halise teyze ve kızı zuhal abla bize çok destek olmuşlardı.
yıllarca, ankara'da yaşayan annanemin istanbul şubesi gibi hissettim küçük teyzeyi. kızı ise bizden biraz daha büyük olduğu için büyük abla, kuzen gibiydi. şişli'deki evlerine, şimdi bile gözümü kapatınca her odasını görebilecek kadar çok gitmişliğim vardı.
son on senede onlar önce yazları sonra yaz kış büyükçekmece'de yaşamaya başladıkları için daha az görür olmuştum. annem ve dayımlar senede bir kaç kez teyzelerini görmeye giderlerdi, yine.
ankara'dan döndüğümden beri zuhal ablayı görmek, annesinin yokluğundan sonra biraz teselli edebilmek için sarılmak istiyordum. hava güzel olunca, fırsatı kaçırmadık ve annem, dayım, ben kardeşimin şöförlüğünde büyükçekmece'ye doğru yola çıktık.

ziyaret ve orada yaşadığımız anılar kadar, yolculuğun gidiş dönüş kısmı da etkileyici oldu. istanbul'un bir ucundan diğerine gittik ve döndük. trafiğin açık olduğu bir zamandı, avrasya tünelinden geçtik ve tüm bu olumlu koşullara rağmen 72 km.lik yol 1 saat 30 dakikaya yakın sürdü. anlayın, bir de trafikte ve toplu taşımada olsak ne olacaktı!?

ben işte "bu" istanbul'u sevmiyorum.
yoldan bakınca yeni devasa binalardan başka birşey gözükmeyen, gözünü beton hırsını bürümüşlerin var ettiği ve böylece yaşayan istanbul'u yok ettiği "yeni" istanbul'u artık hiç sevmiyorum.



Bu fotoğrafı Ai Weiwei sergisini gezdiğimiz gün Sabancı Müzesi bahçesinde çektim.
O hızla yok edilen eski güzel İstanbul'dan anı bir çam ağacı.
Yaşlanan gövdesinden çıkan yeni sürgün* umut verici. 
*Işık nedeniyle dikkatinizden kaçarsa diye, o yeni can sağ alt köşede.

Salı, Ekim 17, 2017

bu gün dolaştım istanbul'un bütün taşıt araçlarını...


Sevgili Blog,

Bu sabah karşı kıyıda -çalışanlar için normal, benim için erken sayılacak saatte- bir toplantıda bulunmam gerekiyordu. Bu sayede,  geçmişte yıllarca yaşadığım için hissetmez olduğum "belirlenmiş bir saatte bir yerde olmak" stresini hatırladım tekrar.
Toplantı bitince, hazır karşıya geçmişken gerekçesiyle, bir hastane randevusu, arkadaşımla sabah kahvesi, Bienalin kalan sergileri derken yine karşı kıyıda epey bir dolandım. Günün sonunda baktım ki, binmediğim taşıt kalmamış.
Sabah taksi, deniz otobüsü sonra yine taksi, karşı kıyının metrosu hem de aktarmalı, füniküler, tramvay, vapur ve son olarak da bizim kıyının metrosu...



Bütün bu indi bindili seferlerden sonra eve yürürken bizim küçük parktaki ağaçları seyretmek iyi geldi, ruhuma.
Bir de sabah kahvesi içip tatlı tatlı sohbet ettiğimiz "abidesi dikilecek" minik kadın, eski dost iyi geldi, ruhuma.

Pazartesi, Ekim 16, 2017

ÇAKIL EFENDİ

Sevgili Blog,

Hafta sonu tam bir sinameki*ydim. 
Cumartesi ilk matineye sinemaya gidecektim, bir gün önceden niyetlenmiştim. Sabah kalkıp havayı yağmurlu görünce tembellik ettim, önce öğleden sonra gideyim diye kendimi kandırdım, öğleden sonra olunca "aman Kadıköy'e kim gidecek, bugün kalabalıktır, ben bilgisayarda dizi seyredeyim mis gibi" projesini benimsedim.
Akşamüstüne doğru baktım ki üzerime hafakanlar basıyor, attım kendimi sokağa, mahallede bir uzun yürüyüş yaptım da biraz kendime geldim. 

Pazar günü kardeşime kahvaltıya gittik, sohbet muhabbet güzel başladı gün. 
Öğleden sonra aşure kaynattı kardeşim, onun malzemelerini hazırlamasına yardım ettim.
Akşamüstü aşureleri yedikten sonra bir de ev usulü pide yedik, ohh! 
Bu kadar karbonhidrattan sonra, tabiyatıyla, bütün akşamı TV karşısında tembel tembel pinekleyerek geçirmeye yetecek ağırlık üzerime çöktü bir güzel.

Bizim yeğenlerin cevval mi cevval,  yaramaz mı yaramaz kedisi Çakıl, balkondan düşüp kuyruğunu kırdıktan sonra epey bi durulmuştu. 
Pazar gününün genel havasından mıdır nedir, o da bütün gün tembel tembel uyukladı yanı başımızda.
Uyku arasında şöyle bir başını kaldırdı, öylece çekebildim fotosunu.



*sinameki
faydalı bitki olanı değil,
azıcık huysuz, içine kapalı gibi, insanlardan uzak duran, biraz uyuz halli insan anlamında olanı

Cuma, Ekim 13, 2017

SAHİLDE

Sevgili Blog,

Ajandama bakarsak, bugün ve yarın fırtına var; Meryemana ve Mihrican/Bağbozumu fırtınaları.
Bugünkü hava öyle latif öyle şurup gibiydi ki, fırtına bilgisi havaya karıştı, adeta. Gerçi, meteoroloji de yarına fırtına diyor ya, dur bakalım.

Bu sabahki ev ve alışveriş işlerini ardı ardına halledip, önce bir sinemalara bakındım ama sonra iç sesimin "böyle havayı nereden bulacaksın, at kendini sahile" sözünü dinledim ve Suadiye'ye yürüdüm.
Önce bir kahve molası verip, sabahın yorgunluğunu çıkardım  güzelce.



Sonra deniz kenarına indim, uzun uzun yürüdüm. Bankta oturup denizi, uzakları seyrettim.
Güneş ısıtıyor ama yakmıyor.
Hafif bir esinti varla yok arası.
Hava pırıl pırıl açık.
Ağaçlar ve çimenler henüz yeşil.
Kediler mırıl mırıl, martılar bahtiyar.
Yürüyenler, bisiklete binenler, paten kayanlar, sohbet edenler, çay içenler ve yine yürüyenler...



Devam ettim, mendireğin yanındaki tekne çekek yerini geçtim. Biraz ilerideki saklı cennete küçük plaja geldim.
Burası, deniz kenarındaki küçük bir sahil kasabasından alınıp buraya monte edilmiş gibi.
Uygun bir açıyla oturunca arkadaki yüksek binaları görmüyorsunuz, daha yukarıda kalan yolun sesini etraftaki ağaçlar bitkiler kesiyor. Böylece, kendinizi sayfiye yerinde sahilde bir çay bahçesinde hissedebiliyorsunuz -ki, eskiden burası zaten şehrin sayfiyesinin sahili imiş! 
Eh işte, biraz hayal gücünün yardımıyla bir çay içimi süresince tatilde olduğunu sanmak, yine de güzel.

Perşembe, Ekim 12, 2017

BAMYA TURŞUSU


Sevgili Blog,

Bugün temizlik günüydü, evde.
Ve mutfakta iş yapma günü.
Ve biraz da dışarıda iş halletme günü.
Anlatmaya ya da kayda değer bir durum yok, sanırım.



Bir bu bamya konservesi işte, reklamı yapılabilir bir hareket duruşunda olan.
Bamyalar Muğla'dan Kaptanın Ceviz Çiftliği'nden gelmişti. Ev ahalisi memleketin iki ayrı ucuna dağılınca sebzeler dolabı beklemeye başladı.
Bamyaları ziyan etmeye kıyamadım, yeğenimin geçenlerdeki "teyze bamya turşusu yapar mısın" sorusundan ilhamla turşusunu kurmak aklıma geldi. Kardeşime sordum,  bir kaç tarifi karma yapıp bamya turşusu kurmuş bile.
Ben de onun tarifini esnetip yaptım. Bakalım, oldu mu kuruldu mu, göreceğiz. 

Yarım kilodan biraz fazla irice bamyaların başlarını külâh kesip tuzlu limonlu suya koyup beklettim.
1 tepeleme yemek kaşığı iri tuz, 1 silme yemek kaşığı şeker,  1 fincan üzüm sirkesini 1 litre kadar su ile kaynatıp altını kapattım.
1 yemek kaşığı hardal tohumunu suya ekleyip karıştırdım.
Önceden limonlu sudan çıkarıp süzdüğüm bamyaları kavanoza dizdim.
8 diş sarmısağı ekledim.
Sıcak suyu kavanoza aktardım. Kapağını sıkıca kapatıp ters çevirdim. Kavanoz soğuyunca düzelttim.
On güne kadar turşu yenilecek kıvama gelir(miş) ve o zaman buzdolabında saklanabilir(miş).

Bekliyoruz sonucu.

Çarşamba, Ekim 11, 2017

AKDENİZ

Sevgili Blog,

Bugün kendimi tebrik ediyorum, güne başlarken tasarladığım amacımı gerçekleştirdim ve sanatla dolu bir gün geçirdim. 
İstanbul Bieaneli kapsamındaki sergilerden Pera Müzesi ve Galata Rum Okulu'ndakileri gezdim ve buna ek olarak,  asıl heyecan duyduğum, Galatasaray'daki YKB Kültür Merkezinin onarımının bitip açılmış olmasını görmekti.



Metro çıkışı, kendimi  Karaköy vapuruna atıp, arka açığa yerleşince bir kez daha eskiden sevdiğim İstanbul'da olduğum duygusuyla doldum.
Sonra Tünel meydanından yukarı doğru yürürken, damdan düşmüşe döndüm; aylardır bitirilmeyen bir onarım işi, yürünemeyen koca cadde, sersefil toz içinde her yer...
Neyse ki hemen oracıkta Kırmızı Kedi kitapçısını gördüm de oradaki oluşu ve kitapları bana yeniden umut verdi.

Pera Müzesi'ne girince, uygarlığa yeniden kavuştum. müzenin 3 katı bianel için yeniden düzenlenmiş, "İYİ BİR KOMŞU" başlığı altında yapılan işler sıralanmış.
Burada beni en çok etkileyen iş -özellikle bizim yakadaki bitmeyen inşaat faaliyetleri nedeniyle olsa gerek- yukarıda bir tanesinin fotoğrafını gördüğünüz Alejandro Almanza Pereda'nın Boşluk Korkusu serisiydi. inşaatların boş alan bırakmadan tüm yaşam alanımızı işgal etmeleri daha iyi anlatılamazdı.




Pera Müzesi'nden çıktıktan sonra Hazzo Pulo Pasajı ve Balık Pazarı, Çiçek Pasajı çevresinde küçük bir tur yaptım. Hazzo Pulo'nun kocaman bir nargile kafe olmasına, Balık Pazarı'nda tanıdık dükkân sayısının yine azalmış olmasına üzüldüm. Ama, Şapkacı Katya'nın yerini ve eskiden tanıdığım bir esnafı görünce biraz moralim düzeldi.

Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi çok güzel modern olmuş.
Kitapçısı nefis, ışıl ışıl; galerili kurulmuş olması ayrıca sempatik ve cazip kılmış onu.
Sarmal Helix başlıklı YKB kolleksiyonlarından bir seçki sunulan açılış sergisini keyifle gezdim.
Yukarıdaki, Şeker Ahmet Paşa'ya ait  İftar Sofrası adındaki tablo şimdinin gösterişli iftar sofralarıyla karşılaştırıldığında ne kadar gerçek ve güzel, değil mi?




Yapı Kredi Kültür ve Sanat Merkezi'nde görmekten en çok mutlu olduğum eser, İlhan Koman'ın Akdeniz'i. 
Bir dönem Zincirlikuyu'da bir banka binasının önünde duruyordu, her geçişimde hayranlıkla seyrederdim. Sonra o banka iflas etti, heykel bakımsız kaldı, hatta bir dönem bir kenara atılı paslanmaya terkedildi. 
Şimdi burada, eskisinden de güzel duruyor. 
Binanın içinde gezerken çeşitli açılardan karşınıza çıkıyor, dışarıdan ayrı güzel gözüküyor. Mutluluk verici.




İstiklal Caddesini boydan boya aşarken, ortasındaki ve sokak girişlerindeki inşaat saçmalığından kaçmak için yolumu, eskiden de yaptığım gibi yan yollardan sokaklardan geçirdim.
Grand Pera inşaatı bitmiş ve AVM'si açılmış; böylece İstiklal Caddesi çoook eksikliğini çektiğimiz bir alış veriş merkezine daha kavuşmuş.
Grand Pera, derken beni asıl ilgilendiren Emek Sinema'sına ne olduğuydu, tabii ki. Emek Sinemasının yıkıldığını biliyorum, güya sinema olarak korunacaktı orası, filan falan... Doğru değil! Gördüm. 
Yukarıdaki fotoğraf Emek Sinemasının eski girişi. Dıştan görünüşü benzeyen  bir bina var evet, ama sinema yok. Her şey anılarımızda kaldı artık.



Bienal için bugünkü son durak Galata Rum Okulu  oldu.
İlginç işleri sırayla gezdikten sonra en fazla çatı katındaki bembeyaz boyalı labirent odalardan etkilendim sanırım, bir de giriş katındaki karanlıklar içindeki yer değiştiren odalardan. şimdi böyle anlatınca pek bi şey ifade etmiyor biliyorum, zaten bu enstalasyonların, video artların olayı orada olmak ve görmekle ilgili.

Dönüşte, Karaköy'de Bostancı motorunu beklerken, uzunca süre vapurların iskeleye yanaşmalarını, her seferinde mutlaka son yolcunun koşarak vapura yetişmesini, palamar alıp veren gemi adamlarını izledim.


Işıklı bir akşamüstü, deniz üstü kıpır kıpır.

Karşıda Ayasofya, tepeden bakıyor.
Sanki her şey yolunda.
Hayat güzel.
Gibi.

Salı, Ekim 10, 2017

GÜZ HAVASI

Sevgili  Blog,

Bugün tam bir güz havası vardı, İstanbul'da. Güneşli, hafif esintili, bulutların gökyüzünde köpük köpük yol gibi serili olduğu ve güneşi kapamadığı.

Bu sabah gördüğüm rüyayı kendi kendime yorumlayıp, hayra yorup, içimi ferahlattıktan sonra bir de böylesine latif hava ile güne başlayınca, dışarıda olmak isteği ağır bastı.
Gönlümden geçen kardeşimin gönlünden geçene uyunca, biz boş gezenin boş kalfaları annem, kardeşim, yeğenim ve ben Fenerin Bahçesi'ne gittik.
Deniz kenarında oturup, martıları ve balıkları seyreyledik, kedilerle birlikte. Parkın kedileri samimiyeti abartmışlar, kucaklara teklifsizce tırmanıyorlar. Fenerbahçe parkı, düğün fotoğrafı çekenlerin ve kedilerin cenneti olmuş desem, abartı değil.
Sonra bir park turu attık, annemin adımlarına uyarak yavaş yavaş ve durup dinlenerek.İnsan yaşlanınca, her şey yavaşlıyor galiba, günler, adımlar, hayat...

Park faslından sonra uzun süredir göremediğim eski bir arkadaşımla çay sohbeti, ardından deniz kenarında uzun bir akşamüstü yürüyüşü yaptık.
Eve dönerken, güneşin yoksunluğunun neden olduğu serinliği iyice hissettim. Artık ev içleri ve akşamlar tam olarak soğuk sayılmasa da, ince ince üşütüyor.



Bulutlar, bulutlar, bulutlar... Seviyorum onları seyretmeyi.

Pazartesi, Ekim 09, 2017

Diyacahsan niye? Ben ne bilem, işte ele!

Sevgili Blog,

Her gün her gün sana laf taşıycam diye, kafayı kırdım bak, sonunda!
Bugün dilime bir söz takıldı, yukarıda başlıkta olan, meğer Erzurum'lu yerel sevilen bir şiirmiş, kim bilir ne zaman duyduysam, nereden?
Fakat güne uygun bir ifade, bugün öyle sersem sersem gezindim. 
Diyeceksin niye? 
İşte öyle! 

Dün gecenin kör vakti, gece yarısından sonra kızımı yolculadım. Gece tilki uykusuyla geçti, tetikte;  sabah karga kahvaltısını etmeden salimen Ankara'ya ulaştı, şükür. Hem de o ağır bavullarla...
Sabahla kuşluk arası biraz kestirdim, iki kez telefonla bölündü, uykum.
Sonra pilatese gittim, hocamı görünce enerjim mi yükseldi nedir, bır bır konuştum durdum. Artık, vize konusunda çıkan fırtına mı dersiniz, Japon aktör bay Miki'nin bulduğu nefes egzersiziyle karın bölgesinin sıkılaşması mı dersiniz, alerji ilacı üzerine kocakarı tavsiyeleri mi dersiniz, anlattım durdum. 
Hiç bitmeyen ev için eksik alışverişinin bilmem kaçıncısını tamamlayıp eve döndüm.
Döndüm ama,  torbaları eve  bırakıp tekrar dışarı çıkıp, saç boyatmaya komşu kuaföre attım kendimi.

Bugün Şekerpembe 41 yaşında olmuş! Kendisini kutladım, ama, bir yandan da söylenip durdum  "nedir bu 41, daha dünkü çocuk o!" Kırkbir kere maaşallah diyeyim.

Akşamüstü biraz kitap okudum, Ernest Hemingway öykülerine devam ettim.
Çocuklarla ortak gruptan yazıştık, birbirimize komik fotolar, pencereden dışarı bakınca görülenleri filan gönderdik. 
Öyle işte!


Bu fotoğrafı geçen ay mı çekmiştim, neydi? 
Akşamüstü güneşini arkasına almış Eminönü'nde Yenicami, iskele...
Kaç zamandır karşıya geçmedim yine. Bir bakalım, bu defaki rekor olacak mı?

Pazar, Ekim 08, 2017

TRAFİK MEMURU

Sevgili Blog,

Zamanımı nasıl planlayacağım benim dışımda milyon sebebe bağlı. 
Önce on iki saatlik bir zaman dilimde Ankara'dan kızım geldi, oğlum İzmir'e gitti. Sonra "ayy ay, bugün çok işim olacak" sanıyorken birden boşa düştüm, arkadaşımla kahve içme programını ertelediğimle kaldım. 
Derken,  bugün için kızımla Filmekimi'ni ucundan yakalar mıyız diye hayallere dalmışken, yakınımzdaki sinemada oynayan Blade Runner 2049'a  gitmek için bile evden çıkamadım.
Geç saatte Pazar kahvaltısı hazırlayıp yapmak, Ankara yolcusu için kurabiye yapmak, götüreceği eşyaları paketlemesine yardım etmek, çamaşır yıkamak, asmak, toplamak derken sadece akşamüstü biraz anneme gazete okurken oturup dinlenebildim. 
Sinemaya gitmek de yalan oldu haliyle.



Fotoğrafı sabah yazışmaları sırasında oğlum gönderdi. 
İzmir yakınlarında Yukarı K. köyü semalarından bu  uçuşan bulutlar, bu sabah böyle  başlamış gün, orada.



Etrafta zeytin ağaçları bol sanırım, bir de böyle dalında nar var gönderdiği.
Arkada tepeler ya da dağ yamaçları...

Cumartesi, Ekim 07, 2017

KİTAPLAR, HER DAİM DOST ONLAR

Sevgili Blog,

Bu yaz seni hepten ihmal ettim, sadece ayda bir iki yolculuk anısı yazısı yazdım. Oysa, okuduğum kitaplar, gördüğüm filmler başta ne çok anıyı düşünceyi  seninle paylaşmayı atladım, es geçtim. 
Şimdi bir haftadır yeniden günlük olayları yazarken,  asıl eksik bıraktıklarımı bugün kitap kulübü toplantısına gidince anladım; kitapları, filmleri yazmadım kaç zamandır.

Yaz başındaki Bodrum tatilinde  başlayıp, Amin Maalouf'un iki kitabını arka arkaya okudum. Önce "Doğu'nun Limanları", sonra "Semerkant". 
İki sene önce Amin Maalouf'dan   "Afrikalı Leo"yu okuduğumda, tarihi olayları akıcı bir anlatımın içine yerleştirmesini ve anlattıklarının gerçekteki yansımaları hakkında merak uyandıran uslübunu sevmiştim.
Bu seneki okumalar, bu düşüncemi pekiştirdi. Doğu'nun Limanları'nda anlatılanın bizim coğrafyamız ve tarihimizle bağları, merakımı tüm kitap boyunca canlı tuttu.
Semerkant'ın tüm doğu dünyasını analiz edebilen ve geçmiş olayların ışığının bugünü aydınlatabilen perspektifi çok etkileyiciydi. Kitabı okuduktan sonra Hasan Sabbah'ı, Alamut kalesini, Ömer Hayyam'ı araştırmak, öğrenmek arzusu duydum.

Sezonun ikinci tatili denizdeydi, mavi yolculuk kitap okumak için en güzel sebeplerden, en keyif verici yerlerden biri. Yola çıkarken yanıma iki kitap almıştım.
İsabel Allende'nin son kitabı "Japon Sevgili" albenili kitap kapağı farkıyla olsa gerek okumada birinci sırayı aldı. Allende'yi severim; büyülü gerçekçilikle anlattığı Güney Amerika insanlarını da, kızının başında hastanede bekleyişinin acısını da, çapkın bir eda ile anlattığı sevgiliyle yenilecek erotik yemeklerin tariflerini de.
Japon Sevgili'yi de severek okudum ve mavi yolculuğa eşlik etmesinden keyif aldım.

Tatil için aldığım ikinci kitap, son yıllarda yazdığı her satırı kendime çok yakın bulduğum ve hayran olduğum Alice Munro'dan "Açık Sırlar"dı. Kitaba başladım, ama yolculuk bitti, kitap kaldı. Sonra eve dönüş, işler araya girdi ve kitaba uzak düştüm. hatta bir ara, "off bunaldım artık okumayacağım" diye bir kenara bile attım. Derken, bu fırlatışla bende bu kadar hatırı olan Alice'e  haksızlık etmiyor muyum diye bir kez daha düşünüp, tekrar başladım ve bu defa yine kendimi doğrulayan keşifler yaparak, kitabı okumaktan mutlu şekilde sonuna geldim.

Bozcaada tatili için yanımda kitap yoktu. Çıktığından beri her ay heyecanla okuduğum "Tuhaf" yanımdaydı. Oradaki kısa öyküler, röportajlar, notlar okurken yeni düşüncelerin dünyasına götürüyor, eski edebiyat dergilerinin tadını almayı seviyorum.

Bozcaada'da kalenin önündeki meydanlıkta kocaman bir kitapçı var, yenisiyle eskisiyle çok  ve güzel kitaplarla dolu. Orada gezinirken, Metis Yayınları'nın 2006'da Kitap Çevirmenleri Girişimi Ortak Çevirisi olarak yayınlanmış, aslı nerdeyse bin sene önce Japonca yazılmış olan Sei Şonagon'un  klasik eseri "Yastıkname"yi n aldım.
Kitabı alırken, küçük bir mücevher satın aldığımı bilmiyordum. İstanbul'a dönüp okumaya başladığımda, bitirmeden bırakamadım elimden. Sei Şonagon 986 ile 1000 yılları arasında Japon İmparatoriçesinin nedimeliğini yapmış. Sarayda hep yanında, başucunda tuttuğu defterine aklına gelen her şeyi yazmış; küçük notlar, günlük olaylar, giysiler, yiyecekler, sevdiği doğa olayları, kızdığı davranışlar...
Kitabın arka kapağında yazdığı gibi, "kayıt düştüğü inanılmaz ayrıntılara, özgür ve kadınca bir bireyselliğin damgasını vurmayı başarabildiği için olmalı, yüzyılların ötesinden hâlâ bizleri şaşırtmayı sürdürebiliyor"
Kitabın bizdeki bu çevirisinin bir özelliği de otuzdan fazla çevirmenin, bir meslek birliği çalışması olarak, kitabın ayrı dillerdeki metinlerinden yola çıkarak ortak bir çeviri gerçekleştirmiş olmaları.

Sonuncu kitap, sevgili blog arkadaşım Köşenin Delisi'nin el emeği göz nuru çevirisi Ernest Hemingway'in "Tüm Öyküleri". Gençlikten beri sevdiğim bir yazarı tekrar ve tadını çıkararak okumak, mutluluk verici.
Elif''e değerli emekleri için teşekkürlerimle..




Cuma, Ekim 06, 2017

PAZAR ALIŞVERİŞİ


Sevgili Blog,

Bugün mahallemizin pazarı vardı. 
Pazara gitmeyi seviyorum, tam emeklilik günlerime uygun bir eğlence. Şaka bir yana, pazar yerlerini eskiden beri severim. Zamansızlıktan gidemezdim, gerçi şimdi zaman yine kıt, ama pazara gidecek zamanı buluyorum.
Bu haftalar gibi mevsim geçişlerinde her çeşit meyve sebzenin olduğu dönemlerde, pazar rengârenk oluyor. Bugün "son elveda" barbunyalar, domatesler, çilekler bir yandan, yeni çıkan narlar, cevizler, mandalinalar diğer yandan, ışıl ışıldı.
Pazar alışverişi zevkli de sonrası yorucu oluyor; ayıkla, dolaba kaldır, pişir, vs. vs. Bu da günün şikayeti olsun, bakalım!



Muz aldığım satıcı bir dilim kavun tattırdı, nefisti. Oysa bu sene kavunlar çok tatsız geldi bana, ama karpuzlar fena değildi.
Kavun almadım, nar aldım onun yerine. Kırmızının cazibesine kapıldım, sanırım.

Perşembe, Ekim 05, 2017

hayat, biz planlar yaparken...

sevgili blog,

bu günlerde hayat biraz zorluyor bünyemi.
işlerin her daim arzu ettiğim, hayal ettiğim gibi gitmeyeceğini öğreneli çok oldu.
yine de insan umut ediyor ya, arsızca...
iç sıkıntımı susturup etrafa bakabildiğimde, çevremdeki pek çok insanın da -kimi sağlık kimi iş güç nedeniyle- bunaldıklarını görüyorum.
bu gözlemim bana "yalnız değilim" konulu teselli vermiyor, daha çok "öyle bir dönemden geçiyoruz ki, sakince beklemek tek çare" fikrini benimsememe neden oluyor.
evet, biliyorum kendimi kandırıyorum.
ya da kandırmıyorum.
bir zaman geçince belli olacak, ne olduğu.
herhalde...
du bakali! 



Çarşamba, Ekim 04, 2017

AŞURE

Sevgili Blog,

Her sene annem "aşure ayı geldi, bir aşure yapsak" dediğinde kırk dereden su getirir, yapılmasına gerek olmadığı konusunda annemi iknaya çalışırdım. 
Yaş kemâle  ermiş belli ki, bu sene içimin sesi "aşure yap zamanı geldi" dedi.

İki gündür hem fikren kendimi bu ritüele hazırlıyor, hem de malzemeleri bir araya getiriyordum.
Sabah erken kalkıp ocağı yaktım, buğdayları kaynatmaya başladım. 
Buğdaylar kaynayınca, bu kadar çok buğdayın aşuresi daha da çok olur diyerek, bir kısmını salata yapmak için kavanoza doldurup buzluğa attım.
Tencereye biraz su ekleyip, önceden haşladığım birer avuç pirinci, nohutu, fasulyeyi de buğdayın yanına saldım sırayla.
Sonra bunlar oldu artık diyerek şekeri ve azıcık tuzu ekledim, ama erken davranmışım meğerse; bütün bakliyat bir güzel dirildi, sonra artık kaynat dur ki içindekiler kıvamına gelsin.
Kaynama devam ederken bir kaç karanfil, bir kabuk tarçın, portakal olmadığı için limon kabuğu rendesi de tencereye gitti.
En son dilimlenmiş kuru kayısı, kuru üzüm, soyulmuş ve suda bekletilmiş badem, fındık da aşureye eklendi.
İki taşım sonra tencerenin altını kapatıp, aşureyi kaselere pay ettim.
Üzerlerini sırayla tarçın, kavrulmuş susam, çam fıstığı, cevizle ve nar taneleriyle donattım.


İlk olarak anneme ikram ettim, beğendi.
Oh, afiyet olsun! Bereketi bol olsun!

Salı, Ekim 03, 2017

BUDADIM, EKTİM, YOĞURDUM





Sevgili Blog,

Bu sabah hava yine kapalıydı, öğlene doğru güneş sıcak gülümseyen  yüzünü gösterdi.
Dün gece elimi yastığın altına sokuşturup, omuzumu kasarak öyle kötü şekilde uyumuşum ki, kaç günkü tutuk sırt sıkıntısına ek olarak bir tutuk omuzla güne başladım. 
Güneşin yüzünü göstermesi bana enerji vermiş olmalı. Pencere içindeki çiçeklere su vereyim niyetiyle ayağa kalkıp, sardunyaları budamış, nergis ve lale soğanlarını boş saksılara  dikmiş ve balkonu yıkamış olarak bir saatten sonra ancak oturdum.

Öğleden sonra mahallemizin güzelim ekşi maya ekmek yapan fırını Jüli'ye gidip bana biraz organik un verebilir misiniz diye ricacı oldum. Elimdeki Bozcaada'dan gelme ekşi mayayı yeniden ekmek yapmak niyetindeyim.
Sağolsun kırmadı beni Jülide Hanım, hem un verdi, hem de unları Çankırı'dan  aldıkları adresi verdi.

Sonra da Şakacı Sokağın başındaki Antep pazarından mercimek, bulgur ve cevizli sucuk alıp eve döndüm. Ohh, değmeyin keyfimize!

Bu satırları yazarken başımı kaldırıp dışarı baktım. Oohhooo! Hava yine kapatmış...



Bakalım, geçen kış sonu içimi aydınlatan nergis ve lale yeniden çiçek açacak mı? Merakla bekliyorum.

Pazartesi, Ekim 02, 2017

MARTISIZ GÖKYÜZÜ

Sevgili Blog, 

Bugün habitatıma dönmüş olduğumu anladım; günlük sıradan işler, alışık olduğum sokaklarda caddelerde yürümek, rutubetli hava, kargalı martılı gökyüzü... 
Ankara'da bir hafta geçirdikten sonra, bir anda dank etti "burada martılar yok!" Şehrin tanımı zihnimde martı ile kodlanmış, sanki. 
Martıların çığlıklarının eksik olmadığı gökyüzünün altında olmak. İstanbul'un en net tanımı buymuş benim için, onu anladım. 
Deniz kenarında olmak İstanbul'un ta kendisi, diyelim Kadıköy'de rıhtımda durup Haydarpaşa'ya bakmak çok özel, vapurla Beşiktaş'a geçerken Topkapı'yı seyretmek bambaşka, Boğaziçi'nde poyraz serin serin eserken yürümek benzersiz filan da, bütün bunlar martılar olmadan hep eksik hep sessiz, cansız sanki.
En olmadık zamanlarda karşımıza çıkan, uçan, konan, yürüyen, çığlık atan, bazen fazlasıyla gürültü yapan martılar olmasa, İstanbul başka bir yer olurdu.



Fotoğrafı büyütürseniz göreceksiniz, vapurun üstünde biri sağda biri solda iki martı var.
Bir İstanbul vapuru fotoğrafı için az bile!